17 Nisan 2024
Bakara Sûresi 238-245 (38. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 238. Ayet

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ  ٢٣٨


Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 حَافِظُوا koruyun ح ف ظ
2 عَلَى
3 الصَّلَوَاتِ namazları ص ل و
4 وَالصَّلَاةِ ve namazı ص ل و
5 الْوُسْطَىٰ orta و س ط
6 وَقُومُوا ve durun ق و م
7 لِلَّهِ Allah(’ın huzurun)a
8 قَانِتِينَ gönülden bağlılık ve saygı ile ق ن ت

 

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ


Fiil cümlesidir. حَافِظُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.  عَلَى الصَّلَوَاتِ  car mecruru  حَافِظُوا  fiiline mütealliktir.  لصَّلٰوةِ  atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur. الْوُسْطٰى  kelimesi  وَالصَّلٰوةِ  ’ nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. قُومُوا  atıf harfi  وَ ’ la  حَافِظُوا  fiiline matuftur.

قُومُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلَّهِ  car mecruru  قُومُوا۟  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. قَانِت۪ينَ   kelimesi  قُومُوا۟  ‘deki failin ikinci hali olup nasb alameti  ي ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 حَفَظَ  fiili mufâale babı olarak Kur’an’da sadece dört yerde geçmekte ve bu dört yerde de mef’ûlü,  صَلَاة  (namaz) kelimesidir. Bunlar: Bakara; 238 -  Enam; 92 - Müminun; 9 - Meâric 34 ayetleridir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 حَافِظُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  حفظ ’dir. 

 Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 قَانِت۪ينَ , sülâsi mücerredi  قنت  olan fiilin ism-i failidir.

 İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 الْوُسْطٰى ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ


 Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى , car-mecrur temasül nedeniyle sıla‘ya atfedilmiştir. Bu atıf hususun umuma atfı babındadır.

الصَّلَوَاتِ - الصَّلٰوةِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ism-i tafdil vezninde gelen  الْوُسْطٰى  kelimesi  الصَّلٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Aynı üsluptaki  وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile  makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

لِلّٰهِ  car-mecruru, قُومُوا ‘daki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

قَانِت۪ينَ   kelimesi  قُومُوا۟  fiilinin failinden ikinci haldır. Hal, ıtnâb sanatı babındandır.

ٱلۡوُسۡطَىٰ  kelimesi daha önce 143. ayette ''vasat ümmet'' olarak geçmişti. “En faziletli ve hayırlı” demektir. Kalıp olarak ismi tafdil kalıbıdır.

حَافِظُوا - قَانِت۪ينَ  - قُومُوا  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

"Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى  [Namazlara ve orta namaza devam edin.] Yukarıdaki ayetlerde nikâh hükümlerinden bahsedilmişti. Nikâh şehvete ve dünyaya meyletmeye sebep olur. Şehvete uyan kişi de namazlarını kaçırır. Bu sebeple Cenab-ı Hak bu ayetlerden sonra şehvete uymaktan sakındırmak için namaza özen göstermeyi emretmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bazıları demiştir ki; Allah ne zaman insanların haklarından bahsetse onlara Allah'ın haklarını korumalarını da emretmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

حَٱفظ  fiili karşılıklı oluş bildirir. Ben namazı koruyorsam, yani vaktinde, şartlarını yerine getirerek kılıyorsam, demek ki namaz da beni koruyor. Bu da namazın kötülüklerden koruması, alıkoyması olarak düşünülebilir. عَلَى  harfi nedeniyle ısrar ve tekrar vurgusu vardır. (Arapça-Türkçe Sözlük) Ayrıca bu harfteki istila manası düşünülerek istiare manası dolayısıyla namaz ile ilişkimiz, binici-at arasındaki ilişki gibi düşünülebilir. Binicinin atı kontrol etmesi, yönetmesi, bakımını yapması, sevmesi, ihtiyaçlarını karşılaması gibi manaları namaz için düşünülmelidir.

حَٱفظ  fiilinin mufâale babından gelmesi hakiki manada değil mübalağa içindir. Namazı muhafaza etmek; vakitlerini geciktirmekten korumaktır. Bu ifade namazla alakalı şeylerin büyük bir hak olduğunu ve bunları ihmal etmekten korkulduğunu ilan eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

حفظ korudu demektir. Bu fiilin bir faili, yani öznesi vardır.

حَٱفظ fiili ise karşılıklı iki taraf arasında geçen fiiller için kullanılan bir kalıpla gelmiştir. 

Burada da iki failden biri insan diğeri namazdır. Yani namazın bizi korumasını istiyorsak bzim namazı korumamız gerekir. Bu fiil bu şekliyle Kur’ânda 4 kere ve hepsinde de namazla geçmiştir. (En’âm/92, Mü’minûn/9, Meâric/34)

حَافِظُو  emri,  الْمُخَاصَمَةُ  ve  الْمُقَاتَلَة  lafızları gibi müşa­reket ifade eden bir babtan getirilmiştir. Yani karşılıklı koruma işi, namaz kılan kimseyle namaz arasındadır. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Namazının seni koru­ması için, sen de namazına devam et!" Bil ki namazın, namaz kılan kimseyi koruması şu üç şekilde olur:

1) Namaz, insanı günahlardan korur. Nitekim Hak Teâlâ, إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنْهَىٰ عَنِ ٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ [Muhakkak ki namaz, edepsizlikten ve çirkin olan her şeyden alıkor] (Ankebut, 45) Binaenaleyh, kim namaz kılmaya de­vam ederse, namaz onu fuhşiyattan korur.

2) Namaz insanı, bela ve sıkıntılardan korur. Nitekim Hak Teâlâ,  وَٱسْتَعِينُوا۟ بِٱلصَّبْرِ وَٱلصَّلَوٰةِ  [Sabır ve namaz ile yardım isteyiniz] (Bakara, 45) ve   وَقَالَ ٱللَّهُ إِنِّى مَعَكُمْ ۖ لَئِنْ أَقَمْتُمُ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَيْتُمُ ٱلزَّكَوٰةَ (Maide, 12) buyurmuştur ki, bunun manası, [Eğer namazınızı kılar, zekatınızı da verirseniz ben yardımım ve korumamla sizin yanınızdayım] şeklindedir.

3) Namaz, namaz kılan kimseyi korur ve ona şefaat eder. Nitekim Hak Teâlâ, وَأَقِيمُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُوا۟ ٱلزَّكَوٰةَ وَمَا تُقَدِّمُوا۟ لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ ٱللَّهِ  [Namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin. Kendiniz için önden ne hayır yollar­sanız, Allah katında onu bulacaksınız] (Bakara, 110) buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الصَّلٰوةِ  kelimesi çoğuldur. Yani en az üç namaz demektir. Orta namaz, bir önceki kelimeden (yani ''namazlar'' kelimesinden) farklı ise, dördüncü namaz olur. Dördüncü namazın orta olabilmesi için toplam namaz vakitlerinin tek sayı olması lazım, demek ki beş vakit namaz vardır.

الصَّلٰوةِ  kelimesindeki ال  ahd içindir. Burada kastedilen, farz namazlardır. Asıl istenilen beş vakit namazın korunmasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الصَّلَوَاتِ  kelimesinde, elif lam ahd-i haricî içindir ki maksat, günde beş vakit bilinen farz namazlardır. Bu ahd olmasaydı, bilinen bütün namazların farz olması gerekecekti ki buna güç yetmezdi.

اَلْوُسْطَيٰ  kelimesi  اَلْاَوْسَطُ ‘ nun müennesi (dişili) olarak ism-i tafdildir ki orta veya en faziletli demektir. Bunun için salat-ı vüstâ anlam itibarıyla orta namaz veya efdal (en faziletli) namazdır, diye ancak iki görüş vardır. İsm-i tafdil, fazlalık ve eksikliği kabul eden şeylerden yapıldığı cihetle  اَلْمَوت (ölüm)’ den  اَمْوَات (daha çok ölüm) denmediği gibi; bir şeyin vasat (orta) olması da fazlalık ve eksikliği kabul etmeyeceği için,  أوسط ve  وُسْطَى  kelimesinin tafdil manasında kullanılmasının doğru olmayacağı ve bu bakımdan  أوسط  en hayırlı, en mutedil demek olup, salat-ı vüstâ’nın da "efdal namaz" (en faziletli namaz) manasına olması gerekeceği de hatırlatılmıştır. Bununla beraber ism-i tafdilin, fiilin asıl manasına gelmesi de inkâr edilemeyeceği gibi, tavassutun (ortada olmanın) izafî veya hakikasini düşünmek de mümkündür. Şu halde  صَلَاةِ الْوُصْطَى  [namazların en ortası] veya "ortası" demek de olabilir. İşin aslına gelince; atıf, tegayür (başkalık) gerektireceğinden "orta namaz", اَلصَّلَوَاتُ’  yani bilinen namazlardan başka bir namaz gibi görünürse de aslında "namaz", "namazlar" da dahil olduğundan bu atfın, fazla itina göstermek için hassı âmma (özel olanı, genel olana) atıf cinsinden bulunduğu en küçük bir düşünce ile anlaşılır ki genel olarak tefsircilerin rivayetleri de böyledir. Şu halde bu atıf,  وَ مَلَـٰۤىِٕكَتِهِ وَجِبْرِيل (Allah'ın melekleri ve Cebrail) diye meleklere Cebrail'i atıf gibidir ve farz namazlar içinde salat-ı vüstâ (orta namaz) melekler içinde Cebrail'e benzer.

Her şahıs için engellerin çokluğu sebebiyle kılınması zor ve en çok ortada kalıp geçmesi muhtemel olan namaz hangisi ise, onun hakkında namazların en faziletlisi ve orta namazı da odur. Her namaz hakkında rivayet bulunması, bu şekilde izah edilebilir ve ilk inişteki  صَلَاةِ الْعَصْرِ  (ikindi namazı) açıklamasının, neshedilmiş bulunması da bunu teyit etmektedir. O halde orta namazı hakkında en sahih ve en itidalli söz, beş vakit namazdan herhangi birisinin olmasıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى  ifadesi Kadir suresindeki “melekler ve ruh” iner ifadesine benziyor. Bu ayette geçen Ruh kelimesiyle Cebrail (a.s) kastedilmiştir. O da bir melektir ama ayrı bir makamı, şanı olduğu için meleklerden sonra ayrıca ifade edilmiş. Maksat onu şereflendirmektir.

Burada da  صَلَاةِ الْوُصْطَى  ayrıca söylenmiş, çünkü çok önemlidir. Bu namazın; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olduğu görüşleri vardır. Nasıl ki Kadir gecesi'nin Ramazan ayında hangi gece olduğu bilinmiyorsa, saklanmışsa, bu da öyle saklanmıştır. Hepsine aynı önemin verilmesi gerekir.

Çoğunluk ikindi namazı olduğu görüşündedir. En faziletli namaz olarak düşünürsek, en faziletli namaz sabah namazıdır. Vakit olarak ikindi ortada gibi görülüyor ama yeni gün güneşin batışı ile başlar. Buna göre ilk namaz akşam namazıdır. Bu durumda orta namaz sabah namazı oluyor.

قـنوت , Allah'a boyun eğmek demektir. Vitirde okuduğumuz kunut duası da bu kökten gelir.

İkindi namazı önce namazlar içinde umumi olarak, sonra da kendisi özel olarak olmak üzere iki kez zikredilmiştir. Böylece meziyetinin ve faziletinin daha fazla olduğuna işaret edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

Eşler ve çocuklarla ilgili hükümler beyan edilirken bunlar henüz bitirilmeden namazlara geçilmesinin anlamı şu olsa gerek: İnsanların ne çocukları ne de kendileriyle olan meşguliyetleri, onları namazları kemâl-i itinâ ile kılmaya ve sürekli korumaya engel olmamalıdır. Nitekim korku zamanlarında bile namazın farz olması, bu hakikati apaçık ifade eder. İşte bu gerçeği bildirmek içindir ki, eşler ve çocuklarla ilgili ve hepsi de iç içe birbirleri ile bağlantılı şer'î hükümler arasında namazların itina ile kılınması emredilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Boşanmadan bahsederken birdenbire araya bu ayet girmiştir. Boşanma konusu insanlarla olan bir bağın kopmasıdır. Bu bağ kopmasında insan çok sarsılır, üzülür. Ama Allah ile olan bağın hiçbir zaman kopmaması lazım. Her durumda hemen Allah’a yönelmek lazım. Namazın içtimai münasebetlerde çok önemli olan ruhî ve manevi terbiyedeki vazgeçilmez yeri dolayısıyla…

Boşanmadan sonraki sıkıntıları atlatabilmek için namazı kılmak gerekir. Savaşta da böyledir.

Boşanmadan bahsederken namaz konusunun geçmesi, ibadet ile muamelatın aynı hükümde olduğunu göstermek için olabilir.

Talak ayetleri arasında namazdan bahsedilmesi, ailenin muhafazası ve saadeti için namazın önemini vurgular.

Bu ayet talak ayetlerinin arasında gelen itiraziyye cümlesidir. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır. İtiraz cümlesinin gelme sebeplerinden tenbih’e girer. İtiraz cümlesi olması hasebiyle de bedi sanatlarından istitrâd konusuna girer.

İstitrâd: Asıl konu dışında bir münasebete binaen söylenen sözdür. Bu sözden sonra tekrar asıl konuya dönülür. Yani istitrâd, yeri gelmişken söylenen sözdür.  (Prof. Dr. Ali Bulut - Belâgat)

قـنوت : Bir şeye öyle devam edip durmaktır ki taat, huşu, sükunet ve ayakta durmak manalarını içerir ve dilimizde buna "divan durmak" denir. Bunun için kunut taattir, kunut uzun süre ayakta durmaktır, kunut susmaktır; kunut huşu ve tevazu kanatlarını indirmek ve azaların sükuna kavuşmasıdır diye çeşitli bakımlardan tarif edilmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Süddî der ki: "Kunut edenler olarak" ayeti, ‘’susanlar olarak’’ demektir. Buna dair delili ise ayet-i kerimenin namazda konuşmayı yasaklamak üzere nazil olduğudur. İslam'ın ilk dönemlerinde namazda konuşmak mubah idi. Sahih olan da budur. Çünkü Müslim ve başkaları Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Namazda olduğu halde Resûlüllah (s.a.v)' a selam verirdik; o da bizim selamımızı alırdı. Necaşî'nin yanından geri dönünce ona selam verdik, selamımızı almadı. Ey Allah'ın Resulü, dedik. Önceleri namazda iken sana selam verir, sen de selamımızı alırdın. Şöyle buyurdu: "Namazda (başka şeylerle uğraşmayı engelleyecek kadar) bir meşguliyet vardır." (Kurtubî, El-Câmi’ li - Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bakara Sûresi 239. Ayet

فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَـالاً اَوْ رُكْبَـاناًۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ  ٢٣٩


Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvenliğe kavuşunca da, Allah’ı, daha önce bilmediğiniz ve onun size öğrettiği şekilde anın (namazı normal vakitlerdeki gibi kılın).

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِنْ eğer
2 خِفْتُمْ (bir tehlikeden) korkarsanız خ و ف
3 فَرِجَالًا yaya ر ج ل
4 أَوْ yahut
5 رُكْبَانًا binmiş olarak ر ك ب
6 فَإِذَا zaman da
7 أَمِنْتُمْ güvene kavuştuğunuz ا م ن
8 فَاذْكُرُوا anın ذ ك ر
9 اللَّهَ Allah’ı
10 كَمَا şekilde
11 عَلَّمَكُمْ size öğrettiği ع ل م
12 مَا şeyleri
13 لَمْ
14 تَكُونُوا olmadığınız ك و ن
15 تَعْلَمُونَ biliyor ع ل م

Temel haklara yönelik bir tehtit bir müminin üzerinden namazın ancak şartlarından bir ya da birkaçını kaldırabilir. Allah-insan ilişkisinin zirvesi olan namaz o kadar önemlidir ki sadece normal zamanlarda değil, olağanüstü zamanlarda da mutlaka sürdürülmeli ve kul Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olduğunu göstermelidir. Bu sorumluluğu insan kendisine yönelik doğrudan bir tehditten dolayı özel bir vakit ayırarak ayakta kıyama duramadığı için erteleyemez. Böylesi bir durumda vaziyet neyi gerektiriyorsa ibadet öyle eda edilir.

Endülüs müslümanlarına islamdan döndüklerini ispat ve canlarının bağışlanması karşılığında domuz eti yediriyor ve şarap içiriyorlardı. Namaz vakitlerinde hristiyan askerler dolaşıyor, rüku ve secde de gördüklerini hemen oracıkta infaz ediyorlardı. Endülüs müslümanları ceplerine bir incil alıyor, arkadan gelecek tehlikelere karşı sırtlarını bir duvara dayayarak gözleriyle namaz kılıyor ve eğer bir asker gelecek olursa hemen ceplerindeki incili çıkarıp güya incil okur gibi yapıyorlardı. Dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz şekilde hala bu bölgede atalarının müslüman olduğunu ve can güvenliği sebebiyle bunu yaptığını bilmeden sırtını duvara dayayarak incil okuyan hristiyanlar bulunmaktadır.

Rabbim huzuruna vardığımız rahat vakitlerimiz için ,rükuda senin rızan için bükülen bellerimiz için,uzun ve huzur dolu secdelerimiz için şükürlerimizi kabul eyle..

Racele رجل :

   رَجُلٌ sözcüğü insanlardan erkeğe mahsus olarak kullanılır. Yine erkeklik ve kişiliği tam olan kişiyi de ifade eder. رِجْلٌ  canlıların çoğunda bulunan ayak organıdır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de farklı isim formlarında 73 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri (devlet) ricali ve irticaldir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَـالاً اَوْ رُكْبَـاناًۚ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خِفْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

رِجَالًا  mahzuf fiilin hali olup fetha ile mansubdur. Takdiri; فصلّوا رجالا  (O halde namaz kılın) şeklindedir. رُكْبَـاناً   atıf harfi أَوۡ ile  رِجَالًا ’ e matuftur. 

اَوْ: Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ


Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. إِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَمِنْتُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَمِنْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

اذْكُرُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. ٱللَّهَ  lafza-i celâl, mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

كَ  harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. ما  ve masdar-ı müevvel, كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir.  Takdiri;  اذكروا الله ذكرًا مثلَ تعليمه إياكم (Allahı size öğrettiği gibi bir zikirle zikredin) şeklindedir. 

عَلَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مَا  müşterek ism-i mevsûl,  عَلَّمَ  fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَمۡ تَكُونُوا۟ تَعۡلَمُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَكُونُوا۟  nakıs,  نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı  تَكُونُٓوا ‘ nun ismi olarak mahallen merfûdur. تَعۡلَمُونَ  cümlesi,  تَكُونُوا۟ ’ nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَعۡلَمُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

عَلَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَـالاً اَوْ رُكْبَـاناًۚ

فَ , istînâfiye,  إِنۡ  şartiyyedir. 

Şart üslubundaki terkipte  خِفْتُمْ  cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Rabıta harfi  فَ ’ nin dahil olduğu cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. رِجَالًا  kelimesi, takdiri;  فصلوا (namaz kılın) olan mahzuf fiilin failinin halidir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

رُكْبَـاناًۚ , atıf harfi  اَوْ  ile  رِجَـالاً ‘e tezat nedeniyle atfedilmiştir. 

رُكْبَـاناًۚ - رِجَـالاً  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ


فَ , istînâfiye, إِذَاۤ  şart harfidir.

Şart üslubundaki terkipte  خِفْتُمْ  cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Rabıta harfi  فَ ’ nin dahil olduğu cevap cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , teşbih harfi  كَ  sebebiyle mecrur mahalde  فَاذْكُرُوا  fiiline mütealliktir. Mevsûlün sıla cümlesi olan  عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ, müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَلَّمَكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü olan ism-i mevsûl  مَّا ’ nın sılası,  كان ’ nin dahil olduğu sübut ifade eden, menfi isim cümlesi  لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ  şeklinde faide-i haber ibtidaî kelamdır. كان ’ nin haberi olan  تَعْلَمُونَ ‘nin muzari fiil formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt anlamları ifade etmiştir.

Ayette teşbih sanatı vardır. Teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.

خِفۡتُمۡ - أَمِنتُمۡ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab vardır.

فَإِنۡ خِفۡتُمۡ فَرِجَالًا أَوۡ رُكْبَـاناًۚ  cümlesiyle  فَإِذَاۤ أَمِنتُمۡ فَٱذۡكُرُوا۟ ٱللَّهَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

عَلَّمَكُم - تَعۡلَمُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İlk cümlenin fiilin vuku bulma ihtimalinin azlığını ifade eden  إِنۡ  harfiyle, ikincisinin ise kesinlik ifade eden  إِذَاۤ  harfiyle gelmesi korku durumlarının nadiren olduğuna işaret eder.

Namaz konusu devam etmektedir. Burada korku halindeki namazdan bahsedilmiştir. Korku durumu bir savaş esnasında veya gece yolculuğunda  olabilir. Her durumda namaz çok önemlidir. Öyle ki bazı şartları tam olarak yerine getirilemese bile terk edilmez.

Güvene kavuştuğunuzda namaz kılın’’ manasında  فَٱذۡكُرُوا۟ ٱللَّهَ  [Onu zikredin] buyurulması namazın rükunlarının büyük bir kısmını zikir oluşturduğu içindir. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.

Ebû Hanîfe (r.a)’dan [v.150/767] rivayete göre: mücahitler savaş esnasında yürüme halinde ve düşmanla karşılıklı kılıçla vuruşurken, durmak mümkün olmadığı sürece namaz kılmazlar. Şâfi‘î (r.ah) ’a göre ise: her halükârda kılacaklardır. Binit üzerinde olan ima ile kılacaktır; kıbleye yönelme şartı bu kişiden düşer. [Güvende olduğunuz vakit] korkunuz yok olup gittiğinde [de Allah size] güven içinde kılınan [normal] namazla ilgili [bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi siz de O’nu (normal namaz ile) zikredin.] Yahut güvende olduğunuz vakit, bu güven için Allah’a şükredin ve size şer ‘î yasaları ve hem korku hem güven halinde nasıl namaz kılacağınızı öğreterek size ihsanda bulunduğu gibi, siz de O’nu ibadetle zikredin! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Burada “namaz kılın" değilde " Allah'ı zikredin" buyurulmasının sebebi, namazın rukünlarının büyük bir kısmının zikir oluşudur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bakara Sûresi 240. Ayet

وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاًۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعاً اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  ٢٤٠


İçinizden ölüp geriye dul eşler bırakan erkekler, eşleri için, evden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Ama onlar (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların meşru biçimde kendileri ile ilgili olarak işlediklerinden dolayı size bir günah yoktur. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ ve kimseler
2 يُتَوَفَّوْنَ ölen و ف ي
3 مِنْكُمْ içinizden
4 وَيَذَرُونَ ve geriye bırakan(erkek)ler و ذ ر
5 أَزْوَاجًا eşler ز و ج
6 وَصِيَّةً vasiyyet etsinler و ص ي
7 لِأَزْوَاجِهِمْ eşlerinin ز و ج
8 مَتَاعًا geçimlerinin sağlanmasını م ت ع
9 إِلَى kadar
10 الْحَوْلِ bir yıla ح و ل
11 غَيْرَ غ ي ر
12 إِخْرَاجٍ (evlerinden) çıkarılmadan خ ر ج
13 فَإِنْ şayet
14 خَرَجْنَ kendileri çıkarlarsa خ ر ج
15 فَلَا yoktur
16 جُنَاحَ bir günah ج ن ح
17 عَلَيْكُمْ sizin için
18 فِي
19 مَا bir şey
20 فَعَلْنَ yapmalarında ف ع ل
21 فِي hakkında
22 أَنْفُسِهِنَّ kendileri ن ف س
23 مِنْ
24 مَعْرُوفٍ uygun olanı ع ر ف
25 وَاللَّهُ Allah
26 عَزِيزٌ daima üstündür ع ز ز
27 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاًۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعاً اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  یُتَوَفَّوۡنَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يُتَوَفَّوْنَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْكُمْ  car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la   يُتَوَفَّوْنَ  fiiline matuftur. 

یَذَرُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَزْوَاجاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  وَصِيَّةً  mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  يتركون وصيّة  (Vasiyet bırakırlar) şeklindedir.  

Takdiri;  يتركون وصيّة  olan cümle mübteda الَّذ۪ينَ 'nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لِاَزْوَاجِهِمْ  car mecruru  وَصِيَّةً  ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِم  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَتَاعاً  masdar, hal olup fetha ile mansubdur. 

اِلَى الْحَوْلِ car mecruru  مَتَاعاً ‘ a veya  مَتَاعاً ’ nın mahzuf sıfatına mütealliktir.  غَيْرَ  kelimesi  اَزْوَاجاً ‘ nin veya  الزوجات ‘ ın hali olup fetha ile mansubdur. اِخْرَاجٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

غَيْرَ اِخْرَاجٍ  ifadesi ya  هَذَا اَلْقَوْلُ غَيْرَ مَا تَقُولُ [Bu senin söyleyeceğin bir söz değil] sözüne benzer şekilde pekiştirici bir masdardır, ya da  مَتَاعًا ’ den bedel veya  لِاَزْوَاجِهِمْ ’ den haldir; “evlerinden çıkarılmaksızın” demektir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır.

Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُتَوَفَّوْنَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  وفى ’dır. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

اِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ


Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَرَجْنَ  şart fiili olup, (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

جُنَاحَ  kelimesi  لَا ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  عَلَيْكُمْ   car mecruru  لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl فِی  harf-i ceriyle لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  فَعَلْنَ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

فَعَلْنَ  fiili  (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili  nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ  car mecruru  فَعَلْنَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِنَّ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مِنْ مَعْرُوفٍ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri;  فعلنه من معروف  (İyiliklerden yaparlar) şeklindedir. 

مَعْرُوفٍ , sülâsi mücerredi  عرف  olan fiilin ism-i failidir. 

 وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ haber olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

عَز۪يزٌ -  حَك۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاًۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعاً اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ 


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayet, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır.  وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعاً اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ  cümlesi haberdir.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ ‘nin sılası olan  يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُتَوَفَّوْنَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

اَزْوَاجاًۚ ‘deki nekrelik herhangi bir manasında cins ifade eder.

Aynı üslupta gelen  وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً  cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi  وَ ’ la sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَزْوَاجاً ‘deki nekrelik, herhangi bir manasında cins ifade eder.

الَّذ۪ينَ  ‘nin haberi olan  وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعاً اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ  cümlesinde îcâzı hazif sanatı vardır.  وَصِيَّةً  kelimesi takdiri;  يتركون  (Bırakırlar) olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihidir. 

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Kelimedeki nekrelik muayyen olmayan cins içindir.

لِاَزْوَاجِهِمْ  car-mecruru,  وَصِيَّةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اِلَى الْحَوْلِ  car-mecruru, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelen  مَتَاعاً ‘a mütealliktir.

غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ  izafeti  لِاَزْوَاجِهِمْ  veya  اَزْوَاجاً ‘den haldir.

Müsnedin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır.

Cümle, haberî isnad şeklinde geldiği halde emir manası taşıdığı için hakiki manayı ifade etmemiş, yani muktezâ-i zâhirin hilafına durum arz etmiş olduğundan mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Haberî isnad, asıl geliş sebebinden çıkıp da bu ayette olduğu gibi başka manalar ifade ettiği zaman hakiki mana ifade etmemiş olur. Bir kelamdan hakiki mana murad edilmediği zaman mecaz olur.

Ayette, aralarındaki münasebet sebebiyle bir manadan diğerine geçmek, sonra ilk manaya geri dönmek olarak tarif edilen istitrat sanatı vardır.

Bu ayetle 234. ayetin başlangıçları aynıdır. Bu iki cümle arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s - sadr sanatları vardır. 

Yine, ‘sene’ manasında  233. ayette olduğu gibi  ٱلۡحَوۡلِ  kelimesi kullanılmıştır.

Bu ayette kadınlardan  اَزْوَاجِهِمْ  şeklinde bahsedilmesi kevn-i sabık alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Çünkü eşlerden biri ölünce nikâh düşer. 

اَزْوَاجِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

غَیۡرَ اِخْرَاجٍۚ  [Evlerinden çıkarılmadan.] Bir görüşe göre bu kısım haldir. Yani, ‘’onları evlerinden çıkarmaksızın” demektir. Bir veche göre  مَّتَـٰعًا  kelimesinin sıfatıdır. Bir veche göre masdardır ve “çıkarmak olmaz” takdirindedir. Bir görüşe göre harf-i cerin hazfıyla nasb edilmiştir ve “çıkarmaksızın” demektir.  Bu, başlangıçta meşru bir hüküm iken sonra neshedilmiştir. Araplar bir adam öldüğünde ve arkasında eşini bıraktığında, kadının evlenmesine asla izin vermiyorlardı. Ölenin malına el koyup karısına ise hiçbir şey vermiyorlardı. Hatta onu da miras olarak alıyorlardı. Bu konuda  لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهًا  [Kadınları zorla miras almanız helal değildir.] (Nisâ 4/19) ayeti nazil oldu. Araplar bu uygulamaya alışmışlardı. Allah Teâlâ onları aşamalı bir şekilde bu işten vazgeçirmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

 

 فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ


فَ  istînâfiyye, اِنْ  şartiyyedir. Şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi olan  خَرَجْنَ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

فَ  karinesiyle gelen  فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ  şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  جُنَاحَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  عَلَيْكُمْ ’un müteallakı olan  لَا ’nın haberi mahzuftur.

لَا ’nın mahzuf haberine müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَعَلْنَ  fiiline müteallik olan car mecrur  ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ ’ deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.   اَنْفُسِهِنَّ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Nefisler içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Nefis ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

مِنْ مَعْرُوفٍۜ , sıladaki mukadder aid zamirden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اِخْرَاجٍۚ - خَرَجۡنَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِنْ مَعْرُوفٍۜ  ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de sadece 1 kez geçmiştir. O da bu ayettir. Bunun dışında 19 yerde  بِالْمَعْرُوفِۜ  şeklinde  بِ  harfiyle gelmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. 

 وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması hükmün illetini bildirmek, ikazı artırmak ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

عَز۪يزٌ - حَك۪يمٌ۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır.

Haber olan iki vasfın arasında  و  olmaması Allah Teâlâda ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın  عَز۪يزٌ ve  حَك۪يمٌ۟  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

عَز۪يزٌ  ve  حَك۪يمٌ۟  kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَز۪يزٌ [Aziz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur şeklinde tarif edilmiştir. (İmam Gazali)

Önce gelen  عَز۪يزُ  ismini  حَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)

Allah, Azîz’dir. Kullarının zillete düşmesini istemez. Hakîm’dir, hikmeti ile koyduğu bu kurallara uyulduğu zaman kimse zelil olmaz.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bakara Sûresi 241. Ayet

وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَ  ٢٤١


Boşanmış kadınların örfe göre geçimlerinin sağlanması onların hakkıdır. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir borçtur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِلْمُطَلَّقَاتِ ve boşanmış kadınların ط ل ق
2 مَتَاعٌ geçimlerini sağlamak م ت ع
3 بِالْمَعْرُوفِ uygun olan şekilde ع ر ف
4 حَقًّا bir haktır (borçtur) ح ق ق
5 عَلَى üzerine
6 الْمُتَّقِينَ müttakiler و ق ي

Aslında bu mana bütün müslümanları kapsıyor, ama siz böyle yapın ki, böylece takva sahibi olursunuz buyurulmuş. Allah’ın kurallarına uymaya teşvik vardır.

Özet:

1- Gerdeğe girilip mehir tesbit edilmişse, tesbit edilen mehir verilir.

2- Gerdeğe girilip mehir tesbit edilmemişse, muadili bir mehir verilir.

3- Gerdeğe girilmemiş ve mehir tesbit edilmemişse, herkesin durumuna göre gönlünden kopan verilir.

4- Gerdeğe girilmemiş ve mehir tesbit edilmişse, tesbit edilen mehrin yarısı verilir.

 

وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لِلْمُطَلَّقَاتِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَتَاعٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

بِالْمَعْرُوفِ  car mecruru  مَتَاعٌ  'nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  حَقاًّ  mahzuf bir fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  حق ذلك حقا  (Bu hak olarak gerçekleşti) şeklindedir. عَلَى ٱلۡمُتَّقِینَ  car mecruru  حَقًّا ’a mütealliktir. 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُتَّق۪ينَ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لِلْمُطَلَّقَاتِ  ; sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür. 

مَعْرُوفِ  , sülâsi mücerredi  عرف  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

 

وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ

 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لِلْمُطَلَّقَاتِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَتَاعٌ  , muahhar mübtedadır. 

بِالْمَعْرُوفِ  car mecruru  مَتَاعٌ  kelimesinin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لِلۡمُطَلَّقَـٰتِ  kelimesindeki lam, istihkak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

بِالْمَعْرُوفِ  ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. Bakara/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet) ise  من معروف  şeklinde geçmiştir. Bu şekildeki bir kullanım da sadece o ayette vardır.

[Boşanmış kadınların, hakkaniyet ölçülerinde [kocalarından] menfaat sağlamak haklarıdır.] Yani önceden kendileri için müt‘a olarak bir mehir belirlenmiş olan boşanmış kadınların bu haktan yararlandırılması müstehap olur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)


حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَ


Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  حَقًّا  kelimesi, takdiri  حق  ( gerçekleşti) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

İsm-i fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade eden  الْمُتَّق۪ينَ  kelimesi başındaki  عَلَى  harfiyle birlikte mahzuf  حَقًّ  fiiline mütealliktir.

حَقًّا  kelimesi pekiştirici masdar olup, [müttakîlere düşen bir görev olarak tahakkuk etmiştir] anlamında değerlendirilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

[Bu bir haktır.] Yani takva sahibi olanlar bu hakka riayet ederler. Bu vacip değildir, ancak onun gönlünü hoş etmek için bu malı vermek takvanın şartıdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bakara Sûresi 242. Ayet

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟  ٢٤٢


Düşünesiniz diye Allah size âyetlerini böyle açıklamaktadır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَذَٰلِكَ böyle
2 يُبَيِّنُ açıklamaktadır ب ي ن
3 اللَّهُ Allah
4 لَكُمْ size
5 ايَاتِهِ ayetlerini ا ي ي
6 لَعَلَّكُمْ umulur ki
7 تَعْقِلُونَ düşünürsünüz ع ق ل

 

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪

 

Fiil cümlesidir. كَ  harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili  يُبَيِّنُ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; بيانا (beyan olarak) şeklindedir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

يُبَيِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  لَكُمُ  car mecruru  يُبَيِّنُ  fiiline mütealliktir.  اٰيَاتِه۪  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُبَيِّنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟

 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمْ  muttasıl zamir,  لَعَلَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَعْقِلُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَعْقِلُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.

 

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪

 

 Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَذٰلِكَ , amili  يُبَيِّنُ  olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri  بيانا  (beyan olarak) şeklindedir.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın hükümlerine işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur. Durumun ciddiyetinin derecesini göstermek bakımından da dikkat çekicidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  يُبَيِّنُ  fiiline müteallik car-mecrur  لَكُمُ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْاٰيَاتِ ‘ye takdim edilmiştir.

Ayetlerin açıklanması, onların anlaşılabilir ve manası vazıh olarak indirilmeleridir; yoksa önceleri karışık ve anlaşılmaz iken sonrasında açıkladı demek değildir.

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya  ait zamire muzâf olan ayetler, tazim ve şeref kazanmıştır. 

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ  cümlesinde mürsel mücmel teşbih vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir, Bakara/219) 

يُبَيِّنُ  [tebyin eder, açıklar] buyurulmak suretiyle istikbal kipinin kullanılması bunu insan zihninde canlandırmak içindir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,Bakara/219)  

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen işaret ismi ile  ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhân/54, c. 5, s. 177, 205)


 لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَعْقِلُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub;  “ لَعَلَّ  kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

[Siz akledesiniz diye…] ifadesindeki  لَعَلَّ  istiare yoluyla irade etme anlamında kullanılmış olup hem irade hem de umma anlamını göz önünde bulundurman gerekir. Bu durumda anlam şöyle olur: Arapların anlamasını istediğimiz için ve [“Ayetleri açıkça bildirilseydi ya!”] (Fussilet 41/44) diye itiraz etmesinler diye Kur’an’ı yabancı dilde değil, Arapça olarak yarattık! (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ve Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dil bilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan  تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

تَعۡقِلُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

"Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟ [Allah size işte böylece ayetlerini açıklar ki düşünüp hakikati anlayasınız.] Bu hükümleri açıkladığı gibi sizlere akletmeniz, yani akıllarınızı bu hükümleri kabul etme konusunda çalıştırmanız ve onlara dair düşünüp onları uygulamanız için ihtiyaç duyduğunuz her şeyi açıklar. Bir izaha göre bu ayette geçen “ayetler” ifadesi önceden bahsedilen hac, cihad ve buraya kadar zikredilen hükümlerin hepsini kapsamaktadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bakara Sûresi 243. Ayet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ  ٢٤٣


Binlerce kişi oldukları hâlde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah, onlara “ölün” dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf ve ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 إِلَى
4 الَّذِينَ kimseleri
5 خَرَجُوا çıkanları خ ر ج
6 مِنْ -ndan
7 دِيَارِهِمْ yurtları- د و ر
8 وَهُمْ ve onlar
9 أُلُوفٌ binlerce kişi iken ا ل ف
10 حَذَرَ korkusuyla ح ذ ر
11 الْمَوْتِ ölüm م و ت
12 فَقَالَ demişti ق و ل
13 لَهُمُ onlara
14 اللَّهُ Allah
15 مُوتُوا Ölün! م و ت
16 ثُمَّ sonra
17 أَحْيَاهُمْ kendilerini diriltmişti ح ي ي
18 إِنَّ şüphesiz
19 اللَّهَ Allah
20 لَذُو sahibidir
21 فَضْلٍ ikram ف ض ل
22 عَلَى karşı
23 النَّاسِ insanlara ن و س
24 وَلَٰكِنَّ ama
25 أَكْثَرَ çoğu ك ث ر
26 النَّاسِ insanların ن و س
27 لَا
28 يَشْكُرُونَ şükretmezler ش ك ر

Konu, tekrar savaşa dönmüştür. 216. ayette, Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı buyurulmuştu. 217’den itibaren boşanma, emzirme vb konular anlatıldı. Çünkü savaşta bir sürü insanlar ölecek, boşanma ve yetimlik durumları gündeme gelecektir.

Bu ayetle ilgili bir rivayet vardır. Bir veba salgını olmuş, İsrailoğulları ölümden korkmuş, ordular halinde oradan çıkmışlar. Bu ayetin onunla ilgili olduğu söyleniyor.

Bazı güvenilir yerlerde de bu ayetin böyle bir olayla alakasının olmadığı, farzı muhal kabilinden olduğu yazılıdır. (Bunlardan biri de Âşûr'dur)

Başka türlü yorumlayanlarda ise hiç bir açıklama yapılmamıştır. Ölüm korkusuyla yurtlarından çıkmış olabilirler ama ölüp dirilme olayının olup olmadığı belli değildir.

Anlatmak istenen mana korkunun ecele faydası olmadığıdır. Bizim sebeplere sarılıp üzerimize düşeni yapmamız lazım.

 

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiillidir. Fail müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir. ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl إِلَى  harf-i ceriyle  تَرَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  خَرَجُوا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

خَرَجُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِن دِیَـٰرِ  car mecruru  خَرَجُوا۟  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمۡ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمۡ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اُلُوفٌ  haber olup damme ile merfûdur. حَذَرَ  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْمَوْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

أَلَمۡ تَرَ [Görmedin mi?]  ifadesindeki elif; kınama, yadırgama anlamındaki soru elifidir (elifü’t-tevkîf). Görmek, bilmek anlamındadır. Bakmak, fiili yerinde kullanılmış bu sebeple kendisinden sonra  إِلَى  edatı getirilmiştir. Ayetin anlamı şöyle takdir edilebilir: “Onlara bakmadın mı?” “Bunu bilmedin mi?” “Şunu işitmedin mi?” Bu sorular da aslında “Şunu bil!”, “Şunu işit!” anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  لَهُمُ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavl  مُوتُوا۟ ’ dur.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مُوتُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَحْيَاهُمْۜ  cümlesi,  ثُمَّ  atıf harfi ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri, فماتوا ثمّ أحياهم. (Öldüler sonra onları diriltti.) şeklindedir.

اَحْيَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. Muttasıl zamir  هُمۡ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasına uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحْيَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


  اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ


İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. ذُو  kelimesi إِنَّ 'nin haberi olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan, ref alameti و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır. فَضۡلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَى ٱلنَّاسِ  car mecruru  فَضۡلٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. لَـٰكِنَّ  istidrak harfidir. لَـٰكِنَّ  harfi,  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre,  لَـٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.  

اَكْثَرَ  kelimesi  لَـٰكِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا یَشۡكُرُونَ  cümlesi,  لَـٰكِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَشۡكُرُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

اَكْثَرَ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

Hemze takriri manada istifham harfi,  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi) 

Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve takrir kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. 

Mecrur mahaldeki  ألذ۪ينَ  has ism-i mevsûlü, başındaki  الي  harf-i ceriyle birlikte  تَرَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

وَهُمْ اُلُوفٌ  cümlesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

حَذَرَ الْمَوْتِ  ifadesi az sözle çok anlam ifadesi için izafet formunda gelmiştir. Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûl-i lieclihtir.

حَذَرَ الْمَوْتِ , izafetiyle  الْمَوْتِ  kişileştirilmiştir. Ölüm, bir şahıs özelliği olan uyarma anlamındaki حَذَرَ ‘ya izafe edilerek iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır. 

حَذَرَ الْمَوْتِ  "ölümden korktukları için" demektir. Her insanın ölümden korktuğu malumdur. Allahu Teâlâ ölüm korkusunu özellikle burada zikredince, ölüm sebebinin ister veba sebebi ile olsun, ister savaş yüzünden olsun bu hadisede daha fazla bulunduğu anlaşılmış oldu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

حَذَرَ ٱلۡمَوۡت  ‘den murad, kasıp kavuran veba hastalığıdır. Bu hastalığın yol açtığı sonuç alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Kur’an'da geçen  أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا  cümlesi, atıf harfi   فَ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مُوتُوا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

ثُمَّ اَحْيَاهُمْ  cümlesi, takdiri  فماتوا (Ve öldüler) olan mukadder cümleye atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ٱلۡمَوۡتِ - أَحۡیَـٰهُمۡۚ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

ٱلۡمَوۡتِ - مُوتُوا۟  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

أُلُوفٌ , cem’i kesret kalıbıdır. On binden fazla sayıyı ifade eder.

Bu cümle cihada teşvik etmek ve ecelin ertelenmeyeceği uyarısını hatırlatmak için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

قالَ [Dedi] sözü yaratma manasında mecazdır ve ölüm hakikidir veya ölümle uyarma manasında ikazdır ve ölüm hakikidir, ya da Allah’ın bazı peygamberlerine vahiy olarak hakiki manada bir sözdür ve ölüm mecazî bir ölümdür. İlk durumda onlarda bir ölüm hali yaratmıştır. Bu hal; kalbin durması, idrak ve hislerin yok olması şeklindedir. Yaratma emrine uyan kişinin hali, amirinden emir alan kişinin hali manasında istiare yapılmıştır. Böylece temsil yoluyla müşebbehün bihin durumuna delalet eden mürekkep müşebbehin hali için kullanılmıştır. Sonra onlara arız olan bu hali ortadan kaldırarak onları hayata döndürmüştür. Bu yüzden başlarına gelen bu hal devam etseydi devamlı bir ölüm hali olacağını anlamışlardır. 

İkinci ihtimale göre Allah onlara mahvolmayı göstermiş, ölümün kokusunu almışlar, sonra Allah onları salıvermiş ve diriltmiştir. 

Üçüncü ihtimale göre de tahkir ve kötülemek için bir emir vermiş, onları zilletle küçük düşürmüş sonra diriltmiştir.Böylece onlarda cesaret, yiğitlik ruhu yerleşmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

أَلَمۡ تَرَ  hitabı ile ilgili açıklama:

اَلَمْ تَرَ [Görmedin mi?] ifadesindeki elif kınama, yadırgama anlamındaki soru elifidir (elifü’t-tevkîf). Görmek, bilmek anlamındadır. Bakmak fiili yerinde kullanılmış, bu sebeple kendisinden sonra  إِلَى  edatı getirilmiştir. Ayetin anlamı şöyle takdir edilebilir: “Onlara bakmadın mı?” “Bunu bilmedin mi?” “Şunu işitmedin mi?” Bu sorular da aslında “Şunu bil!”, “Şunu işit!” anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

اَلَمْ تَرَ [Görmedin mi?] ifadesi, Ehl-i Kitaptan o sözü edilenlerin hayat hikayelerini ve öncekilerin haberlerini işitenler için bir takrir, açıklayıcı, yerleştirici olup durumlarının ne kadar hayret verici olduğu bu ifade ile gösterilmektedir. Bununla öncekilerin durumunu ne görmüş ne de işitmiş olanlara hitap edilmesi de caizdir. Çünkü bu söz, hayrete düşürme anlamında olmak üzere darb-ı mesel konumunda zikredilmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

أَلَمۡ تَر [Görmedin mi] ibaresi ‘’görmüş gibi bilgi sahibi olmadın mı?’’ demektir. Hitap umumidir. Hayret ifadesi olduğu da söylenir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Bil ki "ru'yet" (görme), bazan basiret ve kalbin görüşü manasına gelir ki bu 'bilmek" demektir. Bu aynen,  وَاَرِنَا مَنَسِكِنَا  [(Ey Rabbimiz!), bize ibadet edeceğimiz yerleri bildir] (Bakara, 128) yani "öğret" ve,  لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ  [İnsanlar arasında Allah'ın sana bildirdiği, yani öğrettiği şekilde hükmedesin diye..] (Nisa, 105) ayetlerinde olduğu gibidir.

Sonra "ru'yet" (görme) kelimesi, bazan muhatabın önceden bildiği şey hakkında, bazan da bilmediği şey hakkında kullanılır. Mesela birisi başkasına, yeni bir şey bildirmeyi kastederek, "Falanın başına geleni biliyor musun?" der. Bu ifade, "Falanın başına şu geldi" manasında ilk olarak o şeyi haber vermektir. Bu izaha göre, ayetin muhatabı olan Hazret-i Peygamber (s.a.v)'in, bahsedilen hadiseyi bu ayet ile öğrenmiş olması mümkün olduğu gibi ayetin nüzulünden önce de biliyor olması ve Allahu Teâlâ'nın onun bilgisine uygun olarak bu ayeti indirmiş olması da mümkündür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِینَ  tabiri, içinde  إِلَى  harf-i cerinin muhataplarca "inteha" (son noktayı) bildiren bir edat olabileceği için yer almış olması muhtemeldir. Bu tıpkı, مِنْ فٌلَانِ اِلى فٌلان "falancadan falancaya" ifadesinde olduğu gibidir. Binaenaleyh bu, bir öğretenin öğretmesi ile öğrenen kimseyi, bu öğreten o bilgilere ulaştırmış ve onu o noktaya getirmiş demektir. İşte bu izahtan dolayı, bu ayette  إلى  harf-i cerinin gelmesi yerindedir. Bunun bir benzeri de,  اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ  [Rabbine bir bakmadın mı? O, gölgeyi nasıl uzatmış] (Furkan, 45) ayetidir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb) 


اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ

 

Ta’lil hükmündeki cümle, (Âşûr,Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

اِنَّ ’nin haberi  لَذُو فَضْلٍ  şeklinde veciz söz söyleme usullerinden olan izafet terkibiyle gelerek az sözle çok anlam ifade edilmiştir.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri  7, Ahkâf Suresi Belâgî Tefsiri, s. 238)

فَضْلٍ ’deki tenvin kesret, nev ve tazim ifade eder. 

عَلَى النَّاسِ  car-mecruru, فَضْلٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Lafza-i celâlin, zamir makamında zahir isim gelerek tekrar edilmesi onun eşsiz kudretinin yüceliğini vurgulamak amacıyla yapılmış  ıtnâbtır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Allah Teâlâ’nın insanlara lütfettiği bir kısım nimetlerin zikredilmesi ile Allah'ın yaratıcı kudretinin yüceliği sergilenmektedir. Asıl amaç yüce kudretini muhataba göstermektir.

Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. Bu idmâc sanatıdır.

Lafza-i celâl bütün celâl ve kemâl sıfatları kapsar. İşte O dua edilmeye ve her şeyin O’ndan istenmesine layıktır. Çünkü O her şeye kâdirdir. Her şeyi ihsan eder. O’nun ihsan ettiklerinin en yücesi de mahlûkatına daha Kendisini tek olarak tanımadan, yani hacetlerini Kendisinden istemeye layık olan tek zat olduğunu bilmeden önce vermesidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 297)

Ayetin bu cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. 

وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ

 

Ayetin son cümlesi  وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstidrak manasındaki  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَشْكُرُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَـٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474) 

İstidrak, önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَكُمُ ‘deki muhatap zamirinden sonra, النَّاسِ  zahir ismi zikredilerek gaibe iltifat edilmiştir.

اَكْثَرَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لَا يَشْكُرُونَ  ibaresinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Bu cümle ile 57 ve 59. ayetlerin son cümleleri bir kelime hariç olmak üzere tekrarlanmıştır. Bu tekrar anlamı muhatabın zihnine iyice yerleştirmek gayesiyle yapılan ıtnâbtır. Ayrıca bu cümleler arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

النَّاسِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ٱلنَّاسِ [insanlar] ın zamirle değil de zahir isimle zikredilmesi, bu nankörlük halinin pek çirkin olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ  ibaresi, Kur'an'da 20 yerde, üç konuda kınama manasında gelmiştir. İnsanların çoğu bilmezler (11 kez), şükretmezler (3 kez), iman etmezler (6 kez).

لَا یَشۡكُرُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. "Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bakara Sûresi 244. Ayet

وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ  ٢٤٤


Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah hakkıyla işitendir ve hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَاتِلُوا ve savaşın ق ت ل
2 فِي
3 سَبِيلِ yolunda س ب ل
4 اللَّهِ Allah
5 وَاعْلَمُوا ve bilin ki ع ل م
6 أَنَّ şüphesiz
7 اللَّهَ Allah
8 سَمِيعٌ işitendir س م ع
9 عَلِيمٌ bilendir ع ل م

وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ


Ayet, atıf harfi  وَ  ile mukadder bir cümleye matuftur. Takdiri; لا تفروا وقاتلوا أعداءكم (Kaçmayın ve düşmanlarınızla savaşın) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. قَاتِلُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  قَاتِلُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  اعْلَمُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  اعْلَمُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur.  سَمِیعٌ  kelimesi  اَنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûur. عَل۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbında sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

 

 

وَ , atıf harfidir. Cümle takdiri; لا تفرّوا من الموت كما هرب بعضهم فلم ينفعهم ذلك، بل اثبتوا (Bazılarının kaçtığı fakat bunun kendilerine fayda sağlamadığı gibi siz de ölümden kaçmayın; aksine dik durun.) olan mukadder istînâfa atfedilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/244)

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrîhî istiâre vardır. سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş, müsteârun minh olan yol zikredilmiştir. 

سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ , masdar tevilinde  اعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.

Masdar-ı müevvel;  اَنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Ayetin sonunda müştakının zikredildiği  وَاعْلَمُٓوا  fiilinde irsâd sanatı vardır.

اعْلَمُٓوا - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayette iltifat sanatı vardır. Üçüncü şahıstan muhatap üslubuna dönülmüştür. Konunun önemine dikkat çeken sanatlardan biridir.  

سَمِیعٌ ,عَل۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağa kalıplarındandır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. 

Bu cümlede gereken karşılığı verir anlamı kastedilmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Allah yolunda savaşmak, Allah’ın sözünü yüceltmek ve dini galip kılmak için cihat etmektir. [Sizinle savaşanlarla] engellemeye kalkışanlarla değil de, sizinle doğrudan savaşa tutuşanlarla [savaşın!]. Bu manaya göre ayet, [Ama müşrikler nasıl (haram -helal gözetmeden) topluca sizinle savaşıyorlarsa, siz de onlarla topluca savaşın] (Tevbe 9/36) ayetiyle neshedilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)  

وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ [Allah yolunda savaşın.] Bu hitabın, önceden Allah Teâlâ’nın ölmüş olup sonra dirilttiği kişilere hitap olduğunu rivayet edilmişti. Bir görüşe göre bu, Hz. Peygamber (s.a.v) çağında yaşayan ashaba ve onlardan sonra gelenlere hitaptır. Birinci görüşe göre bu ayetin başında “Onlara dedi ki” şeklinde takdiri bir ifade vardır ve bu ifade “sonra onları diriltti” ifadesine atfedilmiştir. “Allah yolunda” yani ‘’Allah’ın dinini yüceltmek için savaşınız.’’ Rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v) ‘e: “Bazı insanlar ganimet elde etmek için, bazıları nam kazanmak için, bazı insanlar da namı duyulsun ve kim olduğu bilinsin diye savaşırlar.” dediler. O da “Her kim Allah’ın dini yücelsin diye savaşırsa işte o Allah yolunda savaşmış olur.” buyurdu. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ [Bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.] Yani “Ölümden kurtulmamız için diyarımızdan çıkalım.” diyenler gibi demeyin, onların kalplerinde sakladıkları kaçarak kurtulma fikrini akıllarınıza getirmeyin, çünkü Allah söylenenleri de söylenmeyip gizlenenleri de duyar. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Cenab-ı Hakk'ın zahirî ve batinî bütün bilgileri kuşatan ilmini hatırlatarak, savaşı terk etmemeleri konusunda uyarmış ve savaşa teşvik etmiştir. Burada önemine binaen عَلِیمࣱ  vasfından daha hususi olan  سَمِیعٌ  vasfı takdim edilmiştir. Çünkü Allah yolunda yapılan savaşta ordunun gürültüsü, silahların şıngırtısı ve silahların çınlaması, atların kişnemesi gibi işitilebilir hususlar çoktur. Daha sonra عَل۪يمٌ  vasfı zikredildi. عَل۪يمٌ  ismi bilinen her şeyi kapsar. Bu bilgiler arasında kişinin kendisinde korku yaratan düşünceleri, savaşa gitmek yerine evde kalmayı güzel görmesi gibi durumlar da vardır. Dolayısıyla bu ifadede vaad ve vaid ile tariz vardır. Cümlenin  ٱعۡلَمُوۤا۟  şeklinde başlaması sarih mananın ve tarizin ihtiva ettiği şeye tenbih içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İnsanlar savaştan niye korkuyor? Ölmekten, yaralanmaktan, sıkıntıdan vs. Allah iyi işitir ve iyi bilir. Allah sizin davranışlarınızı görür ve karşılığını, mükâfatını verir.

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.

(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller) 

Bakara Sûresi 245. Ayet

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  ٢٤٥


Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir. Ancak O’na döndürüleceksiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ kimdir
2 ذَا
3 الَّذِي o kimse
4 يُقْرِضُ borç olarak verecek ق ر ض
5 اللَّهَ Allah’a
6 قَرْضًا bir borcu ق ر ض
7 حَسَنًا güzel ح س ن
8 فَيُضَاعِفَهُ arttırması karşılığnda ض ع ف
9 لَهُ ona
10 أَضْعَافًا fazlasıyla ض ع ف
11 كَثِيرَةً kat kat ك ث ر
12 وَاللَّهُ Allah
13 يَقْبِضُ (rızkı) kısar da ق ب ض
14 وَيَبْسُطُ açar da ب س ط
15 وَإِلَيْهِ ve hep O’na
16 تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz ر ج ع

Beseta بسط :

  بَسْطُ الشَّيْء  ifadesi birşeyi yaymak ve genişletmektir. بَساطٌ  sözcüğü geniş arazidir. Kuran-ı Kerim'de de geçen el/avuç uzatmak tabiri ( بَسْطُ الْيَد/بَسْطُ الْكَفّ ) bazen talep etme anlamında, bazen alma anlamında, bazen birinin üzerine saldırma ve vurma anlamında bazense ihsanda bulunup bahşetme anlamında kullanılmıştır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 25 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri Bâsid (Esmaul Husna), basit (kolay) ve pusattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ

 

İsim cümlesidir. مَنْ  istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.  ذَا  işaret ismi sükun üzere mebni, haber olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl, ذَا ’ dan bedel veya atf-ı beyan olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُقْرِضُ  ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يُقْرِضُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, عباد الله (Allah’ın kulları) şeklindedir. قَرْضاً  mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur.  حَسَناً  kelimesi  قَرْضاً ’ ın sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

فَ  fâ-i sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çevirir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri; أثمة قرض لله فمضاعفة منه لكم؟ (Allaha verilen borç sizin için kat kat yapılır mı) şeklindedir. 

يُضَاعِفَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  لَهُ  car mecruru  ضَاعِفَهُ  fiiline mütealliktir. اَضْعَافاً  kelimesi  يُضَاعِفَهُ  fiilindeki  هُ  zamirinin hali olup fetha ile mansubdur. Veya fiilin mef’ûlu mutlakıdır. كَـث۪يرَةً  kelimesi اَضْعَافاً  ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

یُقۡرِضُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قرض ’ dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

حَسَناً  - كَـث۪يرَةًۜ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  يَقْبِضُ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

يَقْبِضُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. يَبْصُۣطُ  atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur. اِلَيْهِ  car mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. 

تُرْجَعُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fakat cümle gerçek anlamda soru manası taşımamaktadır. Sorunun asıl maksadı teşviktir. Bu nedenle vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Onun soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Ayrıca lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

Müsnet olan ism-i işaret  ذَا , müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip onun mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir.

Has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , işaret ismi  ذَا  için bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sıla cümlesi olan  يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً , muzari fiil sıygasında mef’ûlü mutlakla tekid edilmiş, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَرْضاً ‘in sıfatı olan  حَسَناً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ  cümlesine dahil olan  فَ  sebebiyyedir. Gizli  أنْ ‘le masdar tevilindeki cümle kelamın öncesindeki mazmun masdara matuftur. Masdar-ı müevvel muzari fiil sıygasında, mef’ûlü mutlakla tekid edilmiş, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Allah’a borç vermenin bir kereye mahsus olmadığı, tekrarlanması gerektiği anlaşılmaktadır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَهُٓ  car-mecruru ihtimam için, mef’ûlü mutlaka takdim edilmiştir.

اَضْعَافاً ‘in sıfatı olan  كَـث۪يرَةً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

یُقۡرِضُ - قَرۡضًا  ve  یُضَـٰعِفَهُۥ - اَضْعَافاً  kelime grupları arasında iştikak cinası ve redd’ül - acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَضْعَافاً - كَـث۪يرَةً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Niçin bu ifade bir soru şeklinde varid olmuştur?" denirse, biz şöyle deriz: "İstifham üslubu, bir şeyi yapmaya teşvik hususunda, açık bir emirden daha tesirlidir..." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

ألَمْ تَرَ إلى الَّذِينَ خَرَجُوا مِن دِيارِهِمْ  şeklindeki Bakara 243. ayet ile ألَمْ تَرَ إلى المَلَأِ مِن بَنِي إسْرائِيلَ şeklindeki Bakara 246. ayet arasına giren cümle itiraziyyedir. Ayetle hak yolunda Allah rızası için infak etmeye teşvik etmek kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً [Allah’a güzel bir borç verecek kimdir?] Önceki ayette Cenâb-ı Hak, Allah yolunda savaşmayı emretmişti. Bunun için de mala ihtiyaç vardır. İşte bu ayette de Allah Teâlâ savaşa gidenlerin hazırlıklarının tamamlanması için müminleri sadaka vermeye teşvik etmektedir.  مَّن  [Kimdir?] aslında emir anlamında bir sorudur. ذَا  ismi borç veren kişiye işarettir ve  مَّن  edatıyla ref edilmiştir. Yani “Borç verecek kimdir?” demektir.  ٱلَّذِی  kelimesi  ذَا  kelimesinin sıfatıdır. قَرۡض  gerçek anlamda kullanıldığında bedeli daha sonradan iade edilmek üzere tutulan mal anlamına gelir. Bu tür malın (aslında kesmek anlamındaki) قَرۡض  kelimesi ile isimlendirilmesinin sebebi, kişinin onu kendi malından kesip veriyor olmasıdır. 

Nitekim, makas anlamına gelen, المِقْرَاضُ  kelimesi ve helak oldular anlamına, اِنْقَرَضَ القَومُ  tabiri bu köktendir. Çünkü bir kavim helak olduğu zaman, onların izi silinir, soyları kesilir. Bir kimse borç verdiğinde, bundan murad onun malından veya amelinden karşılığını göreceği bir kısmını kesip ayırmış olmasıdır. قَرۡضًا  lafzı, bir görüşe göre burada mecazdır. Çünkü  قَرۡضًا , insanın mislinin kendine dönmesi için verdiği şeydir. Burada Allah yolunda infakta bulunan kimse, malının sevabı kendisine dönsün diye infak etmektedir. Fakat, bu infak ile borç verme arasında birçok bakımdan farklılık görülmüştür:

-Karzı, ancak fakirliğinden ötürü ona muhtaç olan kimse alır. Bu Cenâb-ı Allah hakkında düşünülemez.

-Mûtad olan, borcun bedeli ancak misliyle ödenir. Bu infakta ise, karşılık kat kattır..

-Borç alanın aldığı mal, o kimsenin mülkü değildir. Burada ise Allah'a borç verilen, Allah yolunda infak edilen mal Allah'ın mülküdür. Aralarında böyle farklar olduğu halde, Cenab-ı Allah infakı  قَرۡضًا  olarak isimlendirmiştir. Bundaki hikmet, karzın ödenmesinin vacib olup, ödememenin caiz olmaması gibi, bu infakın Allah katında boşa gitmeyeceğine dikkat çekmedir. Bundan dolayı, bu infaktan dolayı hak edilen sevap, mükellefe mutlaka ulaşacaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)      

حَسَناً  [İyi bir şekilde] ifadesi güzel bir şekilde demektir. Bu kelime borcun sıfatıdır. Bu ayette borçtan kasıt malının bir kısmını kesmesi ve onu Allah rızasına ulaşmak ve sevabına kavuşmak için fakire vermesidir. Abdullah b. Abbas’a göre buradaki  حَسَنࣰا [güzel] ifadesi yaptığı iyiliği hemen, gizli bir şekilde yapması ve küçük görmesidir. Bir görüşe göre fakirlerin başına kakmaması ve onlara eziyet etmemesidir. 

Ezherî şöyle demiştir: Arap lisanında  ضِعْف  kelimesi benzer ve daha fazlası için kullanılır. Yoksa sadece iki kat için kullanılmaz. Bilakis Arap lisanında iki veya üç katı kast edilebilir. Çünkü bu kelime aslında sınırsız fazlalığa delalet eder. En azı ise bir kattır. En fazlası sınırsızdır. Allah Teâlâ burada “kat kat fazlası” buyurmuştur. Buradaki  كَـث۪يرَةً  [çok] ifadesi hesaplama konusundaki bütün vehim ve şüpheleri gidermektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

یُضَـٰعِفَ  kelimesinin kökü  ضعف  olup kuvvetin zıttıdır. Zayıf, zaaf ve zafiyet kelimeleri dilimize buradan geçmiştir. ضِعْف  sözcüğü tıpkı yarım ve eş sözcükleri gibi birinin varlığı zorunlu olarak diğerinin varlığını gerektiren sözcüklerdendir. Bu sözcük, birbirine eşit iki miktarın birleşmesi anlamına gelir. Bu sadece sayılarda kullanılır. Misil, kat demektir.

Kisaî der ki: Karz, ödünç olarak verdiğin (ya da; önceden işlediğin) iyi ya da kötü ameldir. Kelime asıl anlamı itibariyle kesmek demektir. (Makas anlamına gelen) المقراض  da burdan gelmektedir. Karşılığını vermek üzere malından bir parça kesip vermek anlamında  إقراض  tabiri kullanılır. Bir kavmin إنقراض ‘ı demek, onların köklerinin kesilip helak olmaları demektir. 

Burada  قَرۡض  isimdir. Eğer böyle olmasaydı, burada (قَرۡض  denilmeyip)  إقراض denmesi gerekirdi. Bu ayet-i kerimede قَرۡض ‘ ın istenmesi, insanların anlayacakları bir şekilde ayetin ifade edilmesi ve alışageldikleri bir üslupla onlara hitap edilmesi içindir. Çünkü yüce Allah Ganî ve Hamîd olandır. Fakat şanı yüce Allah, müminin ahirette sevabını umacağı şeyler karşılığında dünyada iken verdiği şeyleri bir karza (ödünce) benzetmiştir. Nitekim insanların cenneti almaları karşılığında can ve mallarını vermesini de -ileride yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde açıklanacağı üzere (Tevbe, 9/111)- alışverişe benzetmiştir. 

Denildiğine göre ayet-i kerimeden maksat fakirlere, ihtiyaç sahiplerine, sadaka vermeye, infakta bulunmaya ve Allah yolunda dinin zaferi için infakta bulunmaya teşvik etmektir. Şanı yüce Allah sadaka vermeyi teşvik etmek üzere her türlü ihtiyaçtan münezzeh ve yüce zatını kinaye yoluyla fakir gibi göstermiştir. Nitekim her türlü eksiklik ve acılardan takdis edilmiş bulunan yüce olan zatını da hasta, aç ve susuz diye kinaye yoluyla ifade etmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


 وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اللّٰهُ  mübteda,  يَقْبِضُ  haberdir. Müsned olan  يَقْبِضُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.  يَبْصُۣطُ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la haber olan  يَقْبِضُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

قَرْضاً  -  يَبْصُۣطُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

يَقْبِضُ  kelimesinin kökü olan  قبض  avucun tümüyle bir şeyi almak demektir. Bir kimsenin infak etmekten geri durmasına da  قبض [eli sıkı olmak] denir. Kabz, ölümden kinaye olarak da kullanılır. Türkçe’de kullanılan makbuz (tutulan şey), kabza, kabzetmek, kabız kelimeleri bu köktendir. 

يَبْصُۣطُ ’ nun kökü  بصط  olup; yaydı, genişletti demektir. Kabzın zıttı olarak gelmiştir. باصط; genişletilmiş, düzeltilmiş, düz, engelsiz, yalın demektir.

وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُ  [Darlık veren de bolluk veren de Allah’tır.] Böylece borç vermeyi onlar için kolay hale getirmiştir. Kullarına verdiği rızkı daraltan da genişleten de Allah’tır. Kul bunu bildiği zaman sadaka vermek ona zor gelmez. Çünkü ona bu geniş rızkı veren Allah’tır. Dolayısıyla Allah kuldan kendisinin verdiği şeyi istemektedir. Kul da, dünyada verdiğini ahirette alacaktır. Bu ayetle ilgili şöyle bir görüş vardır: Sadaka verdiğinizde malınızın azalacağından endişelenmeyin ve sadaka vermediğinizde malınızın çoğalacağını sanmayın. Malı genişleten de daraltan da Allah’tır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Burada kastedilen, hediye ve sadaka almak, sevabı ve mükâfatı çoğaltmak olabilir. Belki de kastedilen; ruhları hayır için yakalamak ve hayır yolunda serbest bırakmaktır. Allah yolunda infak edene zenginlik vermekten, cimri olana ise az vermekten tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ


 

Cümle, atıf harfi  وَ  ‘la ikinci istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

تُرْجَعُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.  تُرْجَعُونَ  fiilinde de bir tehdit ve uyarı olduğu düşünülebilir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  اِلَيْهِ , ihtimam için, amili olan  تُرْجَعُونَ ‘e takdim edilmiştir.

İfadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Ona döndürüleceksiniz’ manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. Ya da lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370)

Bu cümlede Allah rızası için harcayanların ahiretteki mükâfatlarından, ahirette onlar için hazırlanan şeylerin, bu dünyada vaat edilen hayırdan daha büyük olduğunu hatırlatma ve tenbih vardır. İnfak etme konusunda cimri olan, Allah yolunda harcamaktan çekinenlerin pek çok şeyden mahrum olduğuna da tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Günün Mesajı

Hâfizû emri, ortaklık ifade eden bir babtan getirilmiştir. Bu; karşılıklı koruma ifade eder. Karşılıklı koruma, namaz kılan kimseyle namaz arasında olur. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Namazının seni koru­ması için, sen de namazına devam et!" Bil ki namazın, namaz kılan kimseyi koruması şu üç şekilde olur:

1) Namaz, insanı günahlardan korur.

2) Namaz insanı, bela ve sıkıntılardan korur.

3) Namaz, namaz kılan kimseyi korur ve ona şefaat eder.

Bu fiil mufâale babı olarak Kur’an’da sadece dört yerde geçmekte ve bu dört yerde de namaz için kullanılmaktadır.

Bu fiilin mübalağa ifade ettiği manasına göre de namazların mükemmel bir şekilde kılınmasını ifade eder.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Taşındığımız yeni evde, kalacağım odanın dolaplarını temizlerken, sayfaları solmuş yazılarla dolu bir defter buldum. Filmlerdeki gibi romantik bir hikayeye tanık olacağım heyecanıyla karıştırdım. Fakat defterdeki yazıların, uzaktan veya yakından romantiklikle alakası yoktu. Bir kişinin kendisine yazdığı mektuplardan ibaretti. Kenara koyacakken gözüme çarpan bir cümleyle irkildim ve bırakamayıp devamını okudum:

“Ölüm anında dert etmeyeceğin şeyi, dert etme. Derdim diye sahiplenme. Gittiğin her yere peşinden sürükleme. Gelip geçeceklere, zamanını harcama. Uğrayıp gidecekleri, ısrarla yatılıya çağırma.

Son nefesinde gönlünde olmasını isteyeceklerine yaklaş. Son sözlerinin ne olmasını istiyorsan, öyle yaşa. Gönlüne ve diline yerleştiklerinden emin ol ki, son anında yanında olmaya koşsunlar.

 Her dünya derdinde, sor kendine: ölüm anında dert edeceğim bir mesele mi? Cevabınla, zahmetteki rahmetin ve zorluktaki kolaylığın tadını çıkar. Onlardan toparladığın gücünle imtihanının karşısına yeniden çık ve de ki:

Ölümü ve hayatı yaratan Rabbime sığındım. Bu hayatı en hayırlı şekilde yaşamaya ve kul olarak Rabbimin rızasını nasıl kazanırım demeye geldim. Ölüm anında derdim olmayacak kişi ve meselelerle zihnimi ve kalbimi meşgul etmekten yine Rabbime sığınırım.

Allahım! Her şeyin hayırlısını ver; hayatın ve ölümün. Her halimizde yoldaşımız olmasını umduğumuz namazlarımızı ve diğer ibadetlerimizi kabul et. Kusurlarımızı ört ve affet. Rabbim yar ve yardımcımız ol. Aldığı her nefesin kıymetini bilenlerden ve öyle yaşayanlardan olmamızı nasip et.”

 

***

 

Dünyalık korkuların temelindeki korkunun ölüm olduğu söylenir. Allah için hayata tutunmak ile ölümden kaçacağı zannı ile koşuşturup durmak arasında ciddi farklar vardır. Zira ikisinden biri sıklıkla yanlış kararlar alınmasına sebep olur. 

İnsanın canı da dahil dünyalıkları kaybetme korkusu ile kendince başa çıkmak ya da daha net bir ifade ile bu korkuyu görmezden gelmek için tuhaf yöntemleri vardır. Kimisi dünyalık nimetlere öyle aşırı bağlanır ki bedenini ve aklını çeşitli zararlara uğratır. Belki de amacı, olmayan kontrolü ele alarak belirsizliklerden belirlilik yoluna çıkmaktır. Dünyalık hallerden yine dünyalıklara kaçarak bir kısır döngüye hapsolur. 

Allah Teâlâ, kullarını maddi ve manevi anlamda dinlendirmek için çeşitli vesileler yaratmıştır. Yine de neyin daha iyi olduğunu bildiğini zanneden insan, Allah’ın emirlerinden yüzünü çevirir ve önündekini değil, kendi bildiğini okur. Kaybeder. Sanki ısrarla yanlış kontrol düğmelerine basar ve illa ki çeşitli zararlara uğrar. Namazına ve diğer ibadetlerine çekidüzen vermek yerine kaynağı belirsiz işlere bulaşmak da buna benzer.

Zira dikkat etmeli. Bu tür akımların merkezinde ‘ben’ yatar. Güçlen, özgürleş, iyileş(tir) gibi kontrol ‘ben’de kalıplarıyla kişinin nefsini besler. Allah’a teslim olan kulun merkezinde yalnız Allah vardır. Tüm kalbiyle O’na yönelir ve O’ndan ister.

Ey Allahım! Kalbimiz, bedenimiz, ruhumuz Senin. İçinde bulunduğumuz şu dünya Senin. Bildiğimiz ve bilmediğimiz her yaratılmış Senin. Senin için yaşamayan her kul sinsi bir yokluk içinde çürürken, ancak Senin için yaşayan kurtulur. Bizi hakiki manada Sana teslimiyet ile dayanan ve bedenen, kalben, ruhen samimiyet ile Sana yönelen ve biz kulların için yarattığın salih ameller ile meşgul olanlardan eyle. 

Ey Allahım! Bizi Sana itaati ve ibadeti seven ve kıymetini bilerek muhabbet ile namaz, zekat, şükür ve istiğfar gibi bizi Sana ulaştıracak amellerini çoğaltan kullarından eyle. Kul olarak Senden uzaklaştıracak her sebepten soğutarak ferahlık ile uzaklaştır. Sana yaklaştıracak, dünyada ve cennet bahçelerinde Senin sevdiklerine yakın kılacak her sebebe sevdirerek ferahlık ile yaklaştır. Bizi iki cihanda da korkularından emin kıldığın ve umduklarından daha güzeline nail eylediğin Sana yakın salih kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji