بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْراًۚ فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ ٢٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | kimselerin |
|
| 2 | يُتَوَفَّوْنَ | ölen(ler) |
|
| 3 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 4 | وَيَذَرُونَ | geriye bıraktıkları |
|
| 5 | أَزْوَاجًا | eşleri |
|
| 6 | يَتَرَبَّصْنَ | (bekleyip) gözetlerler |
|
| 7 | بِأَنْفُسِهِنَّ | kendilerini |
|
| 8 | أَرْبَعَةَ | dört |
|
| 9 | أَشْهُرٍ | ay |
|
| 10 | وَعَشْرًا | ve on (gün) |
|
| 11 | فَإِذَا | zaman |
|
| 12 | بَلَغْنَ | bitirdiği |
|
| 13 | أَجَلَهُنَّ | sürelerini |
|
| 14 | فَلَا | yoktur |
|
| 15 | جُنَاحَ | bir günah |
|
| 16 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 17 | فِيمَا |
|
|
| 18 | فَعَلْنَ | yapmalarında |
|
| 19 | فِي | için |
|
| 20 | أَنْفُسِهِنَّ | kendileri |
|
| 21 | بِالْمَعْرُوفِ | uygun olanı |
|
| 22 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 23 | بِمَا | -dan |
|
| 24 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız- |
|
| 25 | خَبِيرٌ | haberdardır |
|
Bu ayet bir cahiliye geleneğini kadınlar lehine sınırlar. Kocalar, ölmeleri halinde dul eşlerinin bir yıl evde kalıp yas tutmalarını vasiyet ederlerdi. Bu ayet ölen kocanın böylesine bir tasarrufta bulunamayacağını kadın bunu istemezse ayette geçen sürenin yeterli olduğunu beyan eder.
Allah geride kalan kadına sadece dört ay on gün beklemesini söylüyor.. Ayetin devamı kadın üzerinde baskı kuracaklarını bildiği aile bireylerine ve toplumadır...
Riyazus Salihin, 1778 Nolu Hadis
Zeyneb Binti Ebû Seleme radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in zevcesi Ümmü Habîbe radıyallahu anhâ'nın babası Ebû Süfyân İbni Harb vefat ettiğinde Ümmü Habîbe'nin yanına gitmiştim. Ümmü Habîbe, içinde safran veya başka bir şey bulunan güzel bir koku istedi. Bu kokudan önce bir câriyeye sonra kendi yanaklarına sürdü. Daha sonra şöyle dedi:
Allah'a yemin ederim ki, benim kokuya hiç ihtiyacım yok; şu kadar var ki, ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in minberde şöyle buyurduğunu duydum:
"Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir kadının ölü için üç günden fazla yas tutması helâl değildir. Sadece kocası için dört ay on gün yas tutabilir." Hadisi rivayet eden Zeyneb Binti Ebû Seleme der ki:
Daha sonra ben, kardeşi vefat ettiğinde Zeyneb Binti Cahş radıyallahu anhâ'nın yanına da gitmiştim. O da koku isteyip süründü ve sonra şöyle dedi:
Allah'a yemin ederim ki, benim koku sürünmeye ihtiyacım yok; ancak ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in minber üzerinde şöyle buyurduğunu işittim:
"Allah' ve âhiret gününe iman eden bir kadının ölü için üç günden fazla yas tutması helâl değildir. Sadece kocası için dört ay on gün yas tutabilir."
Buhârî, Cenâiz 31, Talâk 46; Müslim, Talâk 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Talâk 43, 46; Tirmizî, Talâk 18; Nesâî, Talâk 55, 58, 59; İbni Mâce, Talâk 35
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْراًۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri, فيما يتلى عليكم حكمهم (Onların hükmü size okunduğu gibidir) şeklindedir.
Veya muzâfun ileyh olup, muzâfı mahzuftur. Takdiri, وأزواج الذين يتوفون منكم (Sizden ölenlerin eşleri) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası يُتَوَفَّوْنَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُتَوَفَّوْنَ fiili نَ ‘ un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. يَذَرُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la يُتَوَفَّوْنَ fiiline matuftur.
يَذَرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَزْوَاجاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يَتَرَبَّصْنَ cümlesi, الَّذ۪ينَ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. Veya mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, أزواجهم يتربصن (Eşleri beklerler) şeklindedir.
يَتَرَبَّصْنَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olarak mahallen merfûdur. بِاَنْفُسِهِنَّ car mecruru يَتَرَبَّصْنَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَرْبَعَةَ zaman zarfı, يَتَرَبَّصْنَ fiiline mütealliktir. اَشْهُرٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَشْراً atıf harfi وَ ’ la أَرۡبَعَةَ ’ ye matuftur.
وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً [Geride bıraktıkları eşler…] Yani onlar arkalarında hanımlar bırakırlar.
يَذَرُ - يَدَعُ gibi mazisi ve mastarı kullanılmayan bir fiildir. اَلاَزْوَاجُ kelimesi, زَوجٍ ‘ in çoğuludur. Nikâh altına alınan kadın زَوْجًا ve زَوْجَةٌ diye isimlendirilir. Müzekker kullanımı daha çoktur. Bir ayette اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ [Sen ve eşin cennette kalın.” [A’râf 7/19] buyurulmuştur. Müzekker olarak اَزْوَاجًا şeklinde çoğulu yapılır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُتَوَفَّوْنَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفى ‘dir.
یَتَرَبَّصۡنَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ربص’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
إِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup cevaba mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. بَلَغۡنَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَلَغۡنَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu ’n-nisve olarak mahallen merfûdur. اَجَلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ harfi اِذَٓا ‘ nın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
جُنَاحَ kelimesi لَا ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَیۡكُمۡ car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl فِیۤ harf-i ceriyle لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası فَعَلۡنَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
فَعَلۡنَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olarak mahallen merfûdur. فِیۤ أَنفُسِ car mecruru فَعَلۡنَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِٱلۡمَعۡرُوفِ car mecruru فَعَلۡنَ ‘ deki failin mahzuf haline mütealliktir.
[Kendi başlarına…] İntizâr kelimesi بِ harfi ceri ile geçişli olmuştur. Yani iddetin sonuna kadar evlenmeden kendi başlarına beklerler. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَعۡرُوفِۗ , sülâsi mücerredi عرف olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle خَب۪يرٌ ’ e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعۡمَلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
خَب۪يرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
خَب۪يرٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْراًۚ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ cümlesi haberdir.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ‘nin sılası olan يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُتَوَفَّوْنَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Aynı üslupta gelen وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi وَ ’ la sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَزْوَاجاً ‘deki nekrelik, herhangi bir manasında cins ifade eder.
الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olan يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْراً cümlesinde îcâzı hazif sanatı vardır. Takdiri أزواجهم (Eşleri) olan mübteda mahzuftur. Haber konumundaki cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Cümle haberî isnad şeklinde geldiği halde emir manası taşıdığı için hakiki manayı ifade etmemiş, yani muktezâ-i zâhirin hilafına durum arz etmiş olduğundan mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
زَوْجٌ kelimesi, kevni sabık alakasıyla mecaz-ı mürsel yoluyla kullanılmıştır. Çünkü eşlerden biri ölünce nikâh düşer.
وأزواج الذين يتوفون منكم [sizden size ölenlerin eşleri] şeklindeki muzâfın hazfedilmesi mülahazasına binaen Allah Teâlâ, [İçinizden ölenlerin zevceleri... beklerler] manasını kastetmiştir. Bunun “Onların ardından beklerler” manasına geldiği de söylenmiştir. ی ’ nin fethasıyla یتَوَفَّوۡنَ şeklinde de okunmuştur ki, mana; “İçinizden müddetlerini tamamlayanların...” şeklinde olup, Ali (r.a.)’ ın kıraatidir. [Kendi kendilerine dört ay on gün beklerler] bu süreyi sayarlar ki, o da dört ay, on gündür. Denildi ki, ayette 10 günün عَشۡراۖ diye ifade edilmesi müennes olan gecenin ( الليلة ) esas alınması sebebiyledir; çünkü günler gece ile birliktedir. Arapların günleri esas alarak günleri müzekker kelime عَشۡرة ile ifade ettikleri asla görülmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubundaki terkipte اِذَا , şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı şartın cevap cümlesidir. اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi olan şart cümlesi بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. جُنَاحَ kelimesi لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْكُمْ ’un müteallakı olan لَا ’nın haberi mahzuftur.
لَا ’nın mahzuf haberine müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)
أَنفُسِهِنَّ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ [Kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde…] İddetini tamamlayan kadınların damat adayları için dinin meşru saydığı çerçevede süslenmesinde, başka biriyle evlenmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü evlilik bağı
artık ortadan kalkmıştır. Artık eşin velisinin, onu başka bir kişi ile evlenme
girişiminde bulunması için bırakmasında bir sakınca bulunmaz. Başka bir kocanın vakti gelmiştir. İddet bitmeden önce kadın yası terk edip damat adaylarına muttali olmayı talep ettiğinde kadılar ve velilerin buna mani olma hakları vardı. بِٱلۡمَعۡرُوفِ [Meşru işlerde], yani şeriata uygun olan işlerde demektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr ve Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl ve Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِالْمَعْرُوفِ ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. BAKARA/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet) من معروف şeklinde geçmiştir. Bu şekildeki bir kullanım da sadece o ayette vardır.
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
وَ istînafiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَللّٰهُ mübteda, خَب۪يرٌ۟ haberidir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَا müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde olup خَب۪يرٌ۟ ’e mütealliktir. Sılası olan تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِمَا تَعْمَلُونَ , konudaki önemini vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Müsned olan خَب۪يرٌ۟ mübalağalı ismi fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir.
وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ خَبِیر sözü, lafzen sarih olarak Allah'ın bütün yapılanlardan haberdar olduğuna delalet eder. Ama maksat bu yapılanlara karşılık ahirette verilecek sevap ve cezayı hatırlatmaktır. Buna, lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.
Bu ayette ibda’ denilen birden fazla sanatın bir arada bulunması söz konusudur. Önceki ayetin sonundaki kelimeyle bu ayetin son kelimesi yani خَب۪يرٌ ve بَص۪يرٌ arasında vezin ve son harfler aynı olduğu için mütevazi seci ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
فَعَلْنَ - تَعْمَلُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu cümlenin erkeklere veya kadınlara hitap olması caizdir. Bu, hayır işleyenler için bir vaat, kötülük yapanlar için ise bir tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ ayetinde hitap haddi aşan kadınlara yönelik olduğu halde fiilin تَعۡمَلُونَ şeklinde müzekker olarak gelişi umum ifadesi ve bu tezyilin müstakil olarak kullanılması içindir. Müzekkerin müennese galip gelmesi şeklindeki tağlîb sanatıdır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1500)
وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِراًّ اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلاً مَعْرُوفاًۜ وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟ ٢٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | yoktur |
|
| 2 | جُنَاحَ | bir günah |
|
| 3 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 4 | فِيمَا |
|
|
| 5 | عَرَّضْتُمْ | üstü kapalı biçimde bildirmenizden |
|
| 6 | بِهِ | ona |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | خِطْبَةِ | evlenme isteğinizi |
|
| 9 | النِّسَاءِ | kadınlara |
|
| 10 | أَوْ | yahut |
|
| 11 | أَكْنَنْتُمْ | gizlemenizden |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | أَنْفُسِكُمْ | içinizde |
|
| 14 | عَلِمَ | bilir |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah |
|
| 16 | أَنَّكُمْ | şüphesiz sizin |
|
| 17 | سَتَذْكُرُونَهُنَّ | onları anacağınızı |
|
| 18 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 19 | لَا |
|
|
| 20 | تُوَاعِدُوهُنَّ | sakın onlarla sözleşmeyin |
|
| 21 | سِرًّا | gizli(buluşma)ya |
|
| 22 | إِلَّا | dışında |
|
| 23 | أَنْ |
|
|
| 24 | تَقُولُوا | söylemeniz |
|
| 25 | قَوْلًا | bir söz |
|
| 26 | مَعْرُوفًا | iyi (meşru) |
|
| 27 | وَلَا |
|
|
| 28 | تَعْزِمُوا | ve kalkışmayın |
|
| 29 | عُقْدَةَ | akdine (kıymaya) |
|
| 30 | النِّكَاحِ | nikah |
|
| 31 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 32 | يَبْلُغَ | ulaşıncaya |
|
| 33 | الْكِتَابُ | yazılanın (iddetinin) |
|
| 34 | أَجَلَهُ | sonuna |
|
| 35 | وَاعْلَمُوا | ve bilin ki |
|
| 36 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 37 | اللَّهَ | Allah |
|
| 38 | يَعْلَمُ | bilir |
|
| 39 | مَا | şeyi |
|
| 40 | فِي |
|
|
| 41 | أَنْفُسِكُمْ | içinizden geçen |
|
| 42 | فَاحْذَرُوهُ | O’ndan sakının |
|
| 43 | وَاعْلَمُوا | ve yine bilin ki |
|
| 44 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 45 | اللَّهَ | Allah |
|
| 46 | غَفُورٌ | bağışlayandır |
|
| 47 | حَلِيمٌ | halimdir |
|
Allah kuluna hem otorite olarak, hem de sevgi, merhamet ve acıma duygusu ile hitap ediyor.
Kenne كنّ : كِنٌّ Bir nesnenin içinde muhafaza edildiği şeydir ve çoğulu أكْنان dır. Bu şey çadır,ev, elbise, bez ya da başka herhangi bir cisim de olabilir. Bu kökten başka bir bab olan أكَنَّ fiili ise daha çok içte/nefiste saklanan şeylerle ilgili kullanılır. Kocasının muhafazasından dolayı bir kinnin içinde olması sebebiyle evli kadına da كَنَّة denmiştir. كِنانٌ Bir nesnenin içinde saklandığı örtüdür. Çoğulu أكِنَّة şeklinde gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli kındır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Uqde kelimesinin kökü aqade (عقد) olup bir şeyin kenarlarını bir araya toplamaktır. İpi bağlamak/ evi inşa etmek için kullanılır. Zamanla istiare yoluyla soyut şeyler hakkında da kullanılır olmuştur. (anlaşma akdi gibi). Ukd ise dil tutulması için kullanılır. İçinde ukde kalmak tabiri dilimize buradan geçmiştir. Bu kökten dilimize geçen diğer kelimeler itikat, akide ve akaiddir.
وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ’ la şartın cevabına atfedilmiştir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. لَا cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
جُنَاحَ kelimesi لَا ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahalllen mansubdur. عَلَیۡكُمۡ car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl فِیۤ harf-i ceriyle لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası عَرَّضۡتُم بِهِ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. عَرَّضۡتُم sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِهِ car mecruru عَرَّضۡتُم fiiline mütealliktir. مِنۡ خِطۡبَةِ car mecruru بِهِ ’ deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنِّسَاۤءِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
أَوۡ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. أَكۡنَنتُمۡ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. فِیۤ أَنفُسِ car mecruru أَكۡنَنتُمۡ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَرَّضْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عرض ’ dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
أَكۡنَنتُمۡ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi كنن ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِراًّ اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلاً مَعْرُوفاًۜ
Fiil cümlesidir. عَلِمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, عَلِمَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
كُمۡ muttasıl zamir اَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. سَتَذۡكُرُونَهُنَّ cümlesi, اَنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. تَذۡكُرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Cümle, atıf harfi وَ ile mukadder söze matuftur. Takdiri, فاذكروهنّ ولكن لا تواعدوهنّ. (Onu hatırlayın, lakin sözleşmeyin.)
لٰكِنْ istidrak harfidir. كِنّ ’den muhaffefedir. Amel etmemiştir.
لَا nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُوَاعِدُو fiili نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur. سِرًّا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. إِلَّاۤ istisna harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, سِرًّا ‘ den müstesna olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَقُولُوا۟ fiili نَ ’ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَعْرُوفاًۜ kelimesi قَوْلاً ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنَّ ’ nin tahfifi لٰكِنْ şeklinde olur. Tahfif edilince amelden düşer. İsim cümlesinin başına geldiği gibi fiil cümlesinin de başına gelebilir. Kendisinden önce genellikle vav (و) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُوَاعِدُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi وعد ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْزِمُوا fiili نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عُقْدَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النِّكَاحِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَبْلُغَ muzari fiilini gizli اَنْ ’ le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, تَعْزِمُوا fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur.
يَبْلُغَ fetha ile mansub muzari fiildir. الْكِتَابُ fail olup damme ile merfûdur. اَجَلَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُۥ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اعْلَمُٓوا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنّ ve masdar-ı müevvel, اعْلَمُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. یَعۡلَمُ cümlesi, اَنَّ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِیۤ أَنفُسِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Takdiri; استقر في أنفسكم (Nefislerinize yerleşti.)şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta ve fasiha harfidir. Takdiri, إذا كان الله مطّلعا على ما في أنفسكم فاحذروه (Allah nefislerinizde olana vâkıf olduğunda ondan sakının.) şeklindedir.
ٱحۡذَرُو fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُۚ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اعْلَمُٓوا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنّ ve masdar-ı müevvel, اعْلَمُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ haberi olup, damme ile merfûdur. حَل۪يمٌ۟ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَل۪يمٌ۟ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
Ayet, önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. جُنَاحَ kelimesi لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْكُمْ ’ un müteallakı olan لَا ’nın haberi mahzuftur.
لَا ’ nın mahzuf haberine müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
مِنۡ خِطۡبَةِ car mecruru بِهِ ’ deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
أَكۡنَنتُمۡ فِیۤ أَنفُسِكُمۡ , muhayyerlik ifade eden atıf harfi أَوۡ ile sıla cümlesi olan عَرَّضۡتُم ‘a atfedilmiştir. Aynı üslupta gelen cümlenin atıf sebebi tezattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla اَنْفُسِكُمْۜ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü nefisler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
Zıt anlamlı olan عَرَّضۡتُم ve أَكۡنَنتُمۡ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
أَكۡنَنتُمۡ fiili, gizliliğin daha faziletli olduğuna tenbih ve iddetin saygınlığının bozulmaması için tehir edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
خِطۡبَةِ evlenme talebidir. خِطبَ kökünden alınmıştır. Hutbe de aynı kökten gelir ve insanlara hamd ve salât ederek hitap etmek, öğüt verip dua etmek anlamına gelir. Cenab-ı Hak bir kadının kocası vefat ettiğinde, onun malı, güzelliği veya rağbet görecek bir özelliği bulunuyorsa evlenme teklifi alabileceğini bilmektedir. Bu sebeple isteyenlerin iddet sırasında kinaye yoluyla ona evlenme teklif etmelerini veya iddetin bitmesini bekleyip kalplerinde bu niyeti tutarak sonra açıklamalarını serbest bırakmıştır. Bu, aynı zamanda iddet sırasında açıkça teklifte bulunmayı yasaklamak anlamına gelir. İddet sırasında evlenmesi caiz olmadığı gibi açık bir şekilde evlilik teklifinde bulunmak da caiz olmaz. [Veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur.] Yani gizli tutmanızda, içinizde saklamanızda. Başka bir ayette: وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ [Kalplerinde gizledikleri ve açığa vurdukları] (Kasas 28/69) buyurulmuştur. Meknûn; gizlenmiş ve korunmuş demektir. O da bir örtüyle olur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
"Tariz", kişinin kendisiyle neyi murad ettiğini ortaya koyduğu için, bazan "telvîh" diye de isimlendirilir. Kinaye ile tariz arasındaki fark şudur: Kinaye: bir şeyi kastederek, onun levazımını (zorunlu olarak kendisiyle alakalı olanı) zikretmektir. Mesela senin, "Falanca, uzun boyludur" ve, "külü çoktur" deyip, (bununla o kimsenin cömertliğini kastetmen gibi)... Tariz ise, hem senin maksadına hem de senin maksadının dışındaki şeylere muhtemel bir sözü zikretmendir. Ne var ki, senin hal ve hareketlerinin ihsas ettirdiği şeyler, karineler, o sözün senin maksadına hamledilmesini kuvvetlendirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ
Cümle itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır.
Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında, haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’in dahil olduğu اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar teviliyle عَلِمَ fiilinin mef’ûlü yerindedir.
اَنَّ ’ nin haberi olan سَتَذْكُرُونَهُنَّ cümlesi, istikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. سَ harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi anlama hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِراًّ اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلاً مَعْرُوفاًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la takdiri فاذكروهنّ (onlara tarîzen bildirin) olan cümleye atfedilmiştir.
لٰـكِنَّ ’den tahfif edilmiş istidrak harfi لٰـكِنْ ’in dahil olduğu لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِراًّ cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir.
“İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c.1 s.475)
Mef’ûl olan سِراًّ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.
سِراًّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
سِرًّا kelimesi cinsel ilişkiden kinayedir. Sebep alakasıyla cümlede mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
اِلَّٓا , istisna harfidir. Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَقُولُوا قَوْلاً مَعْرُوفاً cümlesi masdar teviliyle سِرًّا ’ den müstesnadır. İstisnanın munkatı’ olduğu da söylenmiştir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَعْرُوفاً kelimesi قَوْلاً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mef’ûl olan قَوْلاً ’deki nekrelik nev ifade eder.
Yakın anlamlı olan اَكْنَنْتُمْ [içinde gizlemek] ve سِراًّ [gizli] kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.
تَقُولُوا - قَوْلاً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ [Allah bilir ki siz onları anacaksınız.] Bir görüşe göre anlam: “Onlara evlenme teklif edeceksiniz.” şeklindedir. İddetin geçmesinden sonra evlenme teklif etmeye ihtiyaç duyarsınız. Siz istediğiniz kadınla evlenme fırsatını kaçırmayın diye Allah da iddet sırasında kinaye yoluyla bunu bildirmenize izin vermiştir. Bir görüşe göre onları hatırlayacaksınız ve iddet dolduktan sonra onları istediğinizi düşüneceksiniz. Allah da bunu kalbinizde gizlemeniz konusunda günahı kaldırmıştır. Çünkü bunda bir fesat yoktur. [Ancak sakın onlara gizlice buluşma sözü vermeyin.] Yani cinsî münasebette bulunmaktan bahsetmeyin. Cinsî münasebetin sır diye isimlendirilmesi gizli bir yerde yapılmasındandır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
عَلِمَ ٱللَّهُ [Allah biliyor ki] hiç şüphesiz أَنَّكُمۡ سَتَذۡكُرُونَهُنَّ [mutlaka onlardan bahsedeceksiniz.] Onlara karşı istekli ve meyilli olmanız sebebiyle konuşmaktan ayrılamayacak ve konuşmadan edemeyeceksiniz. Bu sözde bir miktar kınama da mevcuttur. Daha sonra evlilik akdi anlamına gelen nikâh “gizlilik” kelimesiyle ifade edilmiş olup, bu da akdin, gizliliğin [cinsel ilişkinin] sebebi olmasındandır. Nitekim nikâh için de aynı işlem söz konusudur. Yani evlenme akdinin cinsel ilişki anlamına gelen nikâh tabiriyle ifade edilmesi onun sebebi olmasından ötürüdür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl ve Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1502)
وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la لَّا تُوَاعِدُوهُنَّ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Birbirine matuf bu iki cümle arasında tenâsüb sanatı vardır.
Tenâsüb, “anlam bakımından aralarında ilgi bulunan iki veya daha fazla kelime, terim veya deyimi –zıtlık/karşıtlık olmamak koşuluyla– birbirine uygun bir şekilde bir araya getirmek” demektir. Zıtlık olmaması koşulu, tenâsüb’ü tıbâk’tan ayırmak içindir. Burada münâsebet “lafız ile lafız”, “lafız ile mana” ve “mana ile mana” arasında olabilir. (Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları Dr. Mustafa AYDIN)
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘ nın, gizli أنْ ‘ le masdar yaptığı يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup حَتّٰى ile birlikte تَعْزِمُوا fiiline mütealliktir.
Nikah kıymaya azmetmenin nehyedilmesi, nikah akdine bilfiil başlamayı nehyetmenin kuvvetli bir şekilde ifade edilmesi demektir. Bunun anlamı şudur: "Farz olan iddet /bekleme süresi tamamen sona ermeden nikah kıymaya azmetmeyin." (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl ve Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ifade, ‘’Allah’ın onlara farz kıldığı bekleme süresi olan dört ay on gün bitmeden’’ anlamına gelir. حَتَّىٰ یَبۡلُغَ ٱلۡكِتَـٰبُ أَجَلَهُۥۚ [Müddeti dolmadan] ifadesi sonuna ulaşmadan demektir. O son da iddetin bitmesi demektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr veZemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ , masdar tevilinde اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek, kalplerde haşyet uyandırmak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَنَّ ‘nin haberi olan يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası mahzuftur. ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. اَنْفُسِكُمْ lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Nefisler içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Nefis ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır. Bu üslup, mübalağa ifade eder.
اعْلَمُٓوا - يَعْلَمُ kelimelerinde iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen فَاحْذَرُوهُۚ cümlesindeki فَ , mukadder şartın cevabının başına gelmiş rabıta harfidir. Cevap olan فَاحْذَرُوهُ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, … إذا كان الله مطّلعا على ما في أنفسكم فاحذروه (Allah nefislerinizde olana vâkıf olduğunda ondan sakının.) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ sözü, lafzen sarih olarak Allah'ın nefislerde olan her şeyi bildiğine delalet eder. Ama asıl maksat, bu fiilin karşılığının ahirette sevap veya ceza olarak verileceğini ifade etmek olduğu için lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Ayrıca ayetin bu cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Nefislerinizde olanları bilir] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir.
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
Cümle, atıf harfi وَ ’ la makabline atfedilen ...اعْلَمُٓوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ‘ nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümle masdar teviliyle ٱعۡلَمُوۤا۟ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
أَنَّ ’ nin isminin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle gelişi korku ve heybeti arttırmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir ve Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde mehabet ve muhabbet duyguları uyandırmak için zamir makamında zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. İzmardan izhara geçişte iltifat sanatı vardır.
Allah'ın غَفُورٌ ve حَل۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - حَل۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
غَفُورٌ ismi genellikle Kur’an’da رحيم ile birlikte gelir, burada حَل۪يمٌ ile birlikte gelmiştir.
حَل۪يمٌ duygularına kapılarak hareket etmek demek olan جهل ‘ in zıddıdır. ‘’Teenni ile hareket eden, kızınca hemen tepki göstermeyip düşünen’’ demektir. Allah mühlet veriyor, hemen cezalandırmıyor. Çok affedicidir. Biz de bu isimle vasıflanmaya çalışmalıyız. حَل۪يمٌ kelimesi aynı zamanda ilim kelimesinin zıddıdır.
Son cümle mesel tarikinde tezyîl cümlesidir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1499)
“Şunu iyi bilin ki Allah Gafûrdur, Halîmdir.” Allah Teâlâ’nın bağışlayıp günahları örten ve cezaları hemen vermeyen (Halîm) olması sebebiyle tövbe etmekten gafil olmayın, zira şimdi size süre vermiş olsa da, bilin ki daha sonra dilerse sizi cezalandırır. Yahut O affedicidir, sizi affetmesi için O’na karşı gelmekten vazgeçin. O, Halîmdir. Önceden yapılan günahlar sebebiyle yaptığınız tövbeyi geri çevirmez. Halîm; isyankârların isyanı kendisini görmezden gelmeye ve hafife almaya sevk etmeyen ve öfkesi kendisini kışkırtmayan kişidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr ve İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَـاعاً بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ ٢٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَا | yoktur |
|
| 2 | جُنَاحَ | bir günah |
|
| 3 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 4 | إِنْ | eğer |
|
| 5 | طَلَّقْتُمُ | boşarsınız |
|
| 6 | النِّسَاءَ | kadınları |
|
| 7 | مَا |
|
|
| 8 | لَمْ |
|
|
| 9 | تَمَسُّوهُنَّ | henüz dokunmadan |
|
| 10 | أَوْ | ya da |
|
| 11 | تَفْرِضُوا | belirlemeden |
|
| 12 | لَهُنَّ | onlara |
|
| 13 | فَرِيضَةً | mehir(lerini) |
|
| 14 | وَمَتِّعُوهُنَّ | ve onları faydalandırsın |
|
| 15 | عَلَى |
|
|
| 16 | الْمُوسِعِ | eli geniş olan |
|
| 17 | قَدَرُهُ | kendi gücü nisbetinde |
|
| 18 | وَعَلَى |
|
|
| 19 | الْمُقْتِرِ | eli dar olan da |
|
| 20 | قَدَرُهُ | kendi gücü nisbetinde |
|
| 21 | مَتَاعًا | bir geçimlikle |
|
| 22 | بِالْمَعْرُوفِ | güzel |
|
| 23 | حَقًّا | bu bir borçtur |
|
| 24 | عَلَى | üzerine |
|
| 25 | الْمُحْسِنِينَ | iyilik edenlerin |
|
“Farida” Erkeğin kadına evlilik sözleşmesi sırasında vermek zorunda olduğu sosyal güvenceyi ifade eder. İslam fıkhında “mehir“ olarak adlandırılan bu uygulamanın kişinin “yapmak zorunda olduğu ilahi emir“ anlamına gelen “farida” şeklinde adlandırılmış olması anlamlıdır.
Aynı zamanda ayet, nikahtan sonra da mehire karar verilebileceğinin delilidir.
Sahabe efendilerimizden gücüne göre mehir olarak hurma veren, zırhını veren ya da sure ezberleyenler vardı.
Abdullah b. Abbas (r.a) tan rivayet edildiğine göre, Hz. Ali, Hz. Fâtıma ile evlenirken Rasûlullah (s.a.s) kendisine; "O`na bir şey ver" dedi. Ali: "Bende bir şey yok" deyince de; "Hutamî zırhını verebilirsin" buyurdular.
Bir kadınla evlenmek isteyen bir sahabeye Allah`ın elçisi mehir vermesini bildirdi. Evinden de eli boş dönünce; "Demirden bir yüzük de olsa bak" deyip, yeniden eve gönderdi. Yine boş dönünce, ne miktar Kur`an-ı Kerîm bildiğini sordu ve sonunda şöyle buyurdu: "Haydi git, onu sana bildiğin Kur`an karşılığında verdim" (eş-Şevkânî, Neylü`l-Evtâr, VI, 170).
Ferada فرض : Sert bir şeyi kesip onda iz bırakmak. Söz konusu şeyde hükmün kesinleşmesi nokta-i nazarından söylenir. Zekat için alınan şeye denir. Sözünün geçtiği her yer Allah'ın kişiyi yapmakla zorunlu kıldığı şeyle alakalıdır. Sözünün geçtiği her yer ise kişinin sözü edilen şeyi kendisine yasaklamamasıyla alakalıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 18 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri farz, farzı muhal, faraza, farazi, faraziye ve farizadır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Muqtir nafakayı azaltmak demektir. Ayette yoksul manasında kullanılmıştır. Qutâr (قتار) odun ve benzerlerinden yükselen duman demektir. Sanki yoksul kişi bir şeyin dumanını almaktadır.
لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ
İsim cümlesidir. لاَ cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
جُنَاحَ kelimesi لَا ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَیۡكُمۡ car mecruru, لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. طَلَّقْتُمُ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. النِّسَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, إن طلّقتم النساء فلا جناح عليكم.(Kadınlarınızı boşadığınızda size günah yoktur.) şeklindedir. مَا zamanla ilgili masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.
لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَمَسُّو fiili نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
أَوۡ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تَفۡرِضُوا۟ لَهُنَّ فَرِیضَة cümlesi, atıf harfi أَوۡ ile تَمَسُّوهُنَّ ’ ye matuftur.
تَفْرِضُوا fiili نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُنَّ car mecruru تَفْرِضُوا fiiline mütealliktir. فَرِیضَة mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَلَّقۡتُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi طلق ’ dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَـاعاً بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَتِّعُوهُنَّ fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ cümlesi, مَتِّعُوهُنَّ ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. عَلَى الْمُوسِعِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. قَدَرُهُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. عَلَى الْمُقْتِرِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. قَدَرُهُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muz'aftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَتَـاعاً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. بِالْمَعْرُوفِ car mecruru مَتَـاعاً ’ nın mahzuf sıfatına mütealliktir. حَقاًّ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; حق ذلك حقا (Bu hak olarak gerçekleşti) şeklindedir. عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ car mecruru حَقاًّ ’ a müteallik olup, cer alameti ي ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal. Ayette şibh cümle şeklindedir. (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَتِّعُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi متع ’ dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُوسِعِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُقْتِرِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
ٱلۡمُحۡسِنِینَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَعْرُوفِ , sülâsi mücerredi عرف olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. جُنَاحَ kelimesi لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْكُمْ ’un müteallakı olan لَا ’nın haberi mahzuftur.
لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ terkibi mecrur zamirin değişikliği ile Kur'ânda 9, Bakara Suresinde 5 kere geçmiştir. Bu ibareler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı önceki şart cümlesinin cevabının delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri; فلا جناح عليكم (size günah yoktur.) şeklindedir.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
ٱلنِّسَاۤء ‘ nın elif lamla marifeliği cins içindir. Nefy siyakta umum ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Zaman zarfı manasındaki masdar harfi مَا ve akabindeki لَمْ تَمَسُّوهُنَّ cümlesi, masdar tevilinde, لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Dokunmak anlamındaki مَسُّ fiili, cinsel ilişki manasında kinayedir.
تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةً cümlesi, أَوۡ atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî üsluptan müspet üsluba iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَهُنَّ , ihtimam için, mef’ûl olan فَر۪يضَةً ‘e takdim edilmiştir
تَفۡرِضُوا۟ - فَر۪يضَةً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَتِّعُوهُنَّ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi وَ ’ la … اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
عَلَيْكُمْ - لَهُنَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Boşanan kadına verilen mal, boşanmanın üzüntüsünü teselli mahiyetindedir.
Yüce Allah; مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ [Onlara dokunmadığınız müddetçe] buyurarak kulları birbirleriyle konuşurken güzel kelimeleri seçsinler diye onlara edep öğretmek maksadıyla مَسّ (dokunma) kelimesini kinaye olarak cinsel ilişki manasında kullanmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
لَمْ تَمَسُّوهُنَّ [Onlara temasta bulunmadığınız] onlarla cinsel ilişkide bulunmadığınız, تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ [ya da bir mehir belirlemediğiniz sürece] onlar için bir mehir belirlemeniz hariç yahut mehir belirleyeceğiniz ana dek [kadınları boşamanızda] mehrin gerekliliği adına size bir [vebal] bir takibat [yoktur.] Farizanın farz kılınışı mehrin isim olarak zikredilmesi demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı ’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Bir görüşe göre bu ayet-i kerime ilişkiye girmeden ve mehir belirlemeden boşadığı kadına mehir vermeyen kişinin sorumluluğunu kaldırma ile ilgilidir. Önceki ayet-i kerimelerde Allah Teâlâ mehri vermemenin, geri almanın ve mehre engel olmak için birbirine zarar vermenin üzerinde şiddetle durduğu için bazı kimseler mehir belirlemeden ve kendisiyle ilişkiye girilmeden boşanan kadınlara mehir vermemeyi de günah sanmışlardı. Bunda bir günah olmadığı onlara bildirildi. Bu durumda mehir gerekli değildir. Gerekli olan “onlara müt‘a verin” ayetinde belirtildiği üzere hediye cinsinden bir şey vermektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cümle, مَتِّعُوهُنَّ ‘daki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur عَلَى الْمُوسِعِ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. قَدَرُهُ, muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.
Genişlik sahibi anlamında ism-i fail vezninde gelen الْمُوسِعِ kelimesinde istiare vardır. Mekan için kullanılan bu kelime, kapsamın umumu için müstear olmuştur. Gücü yeterli kimse, çok sayıda şeyi içinde barındırabilecek geniş bir alana benzetilmiştir.
Aynı üslupta gelen وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَـاعاً بِالْمَعْرُوفِۚ cümlesi, makabline tezat sebebiyle atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib olarak bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
بِالْمَعْرُوفِۚ car-mecruru, مَتَـاعاً ‘ın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın ve mef’ûlü mutlakın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِالْمَعْرُوفِ ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. Bakara/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet) من معروف şeklinde geçmiştir. Bu şekildeki bir kullanım da sadece o ayette vardır.
عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ cümlesiyle وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَـاعاً بِالْمَعْرُوفِۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْمُوسِعِ - الْمُقْتِرِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
قَدَرُهُ - الْمُقْتِرِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَدَرُهُ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. حَقًّا kelimesi, takdiri حق ذلك (Bu hak olarak gerçekleşti) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
İsm-i fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade eden الْمُحْسِن۪ينَ kelimesi başındaki عَلَى harfiyle حَقًّا kelimesine mütealliktir.
عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ [Zengin de fakir de durumuna göre vermelidir.] ٱلۡمُوسِعِ : zengin demektir. Ona genişlik sağlandığı yani geniş imkânlara sahip olduğu için bu kelime kullanılır. ٱلۡمُقۡتِرِ, malı az olan kişidir. تقتير : az harcamak demektir. قترِ : toz demek olup o da az miktarda toprak demektir. حَقًّا عَلَى ٱلۡمُحۡسِنِینَ [İyilikle bir hediye verin.] Mef‘ûlu mutlak olarak mansubdur. Fiil önce geçmiştir. Kat‘ edildiği için mansub olduğunu söyleyenler de vardır. [Zengine verebileceği kadarı vardır.] ifadesinde قَدَرُهُۥ kelimesi merfûdur. Biri marife iken diğeri nekredir. Ref halinden kat‘ yoluyla nasb edilmiştir. Bir görüşe göre bu kelime ikinci mef‘ûldür. Birincisi: مَتِّعُوهُنَّ ‘deki هُنَّ kelimesidir. Marûf orta yollu olan yani ne cimrice ne de israflı bir şekilde olan demektir. [Münasip bir hediye vermek iyiler için bir borçtur.] Yani Allah’ın emrine güzelce uyanlar için bir gerekliliktir. Bir görüşe göre حَقًّا kelimesi fiili hazfedilmiş bir mef‘ûlu mutlaktır. Bu iyilik üzerine gerekli olmayan bir şey vermek değildir. Zira burada hediye vermek gereklidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bizim Hanefî alimlerine göre müt‘a ancak ve sırf ayetteki kadın için gerekli olup, diğer boşanmış kadınlar için vacip değil, müstehaptır. “Örfe” yani şeriat ve insaniyet yönünden güzel olana “uygun bir fayda ile onları faydalandırmalıdır.” مَتَـٰعَۢا ًlâfzı مَتِّعُوهُنَّ تَمْتِيعا [O kadınları tam anlamıyla faydalandırın!] anlamında bir tekittir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu, ilahî emirlere uymak suretiyle kendilerine veya müt'a vermek suretiyle boşanan kadınlara iyilik yapanlar üzerine bir hak olarak yazılmıştır. Ayette, bu hakkı yerine getirecek olanlara "muhsin" denmesi, ihsanı teşvik etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü ’l-Akli’s-Selîm)
Kur’an’da hemen her zaman sosyal ve hukuki konuların önünde veya arkasında Allah’a karşı takva bahsi gelmiştir.
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ٢٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 2 | طَلَّقْتُمُوهُنَّ | onları boşarsanız |
|
| 3 | مِنْ |
|
|
| 4 | قَبْلِ | önce |
|
| 5 | أَنْ |
|
|
| 6 | تَمَسُّوهُنَّ | henüz dokunmadan |
|
| 7 | وَقَدْ | takdirde |
|
| 8 | فَرَضْتُمْ | (bir mehir) tesbit ettiğiniz |
|
| 9 | لَهُنَّ | onlar için |
|
| 10 | فَرِيضَةً | vermeniz gerekir |
|
| 11 | فَنِصْفُ | yarısını |
|
| 12 | مَا | şeyin (mehrin) |
|
| 13 | فَرَضْتُمْ | tesbit ettiğiniz |
|
| 14 | إِلَّا | hariç |
|
| 15 | أَنْ |
|
|
| 16 | يَعْفُونَ | (kadının) vazgeçmesi |
|
| 17 | أَوْ | veya |
|
| 18 | يَعْفُوَ | vazgeçmesi |
|
| 19 | الَّذِي | kimsenin (erkeğin) |
|
| 20 | بِيَدِهِ | elinde olan |
|
| 21 | عُقْدَةُ | akdi |
|
| 22 | النِّكَاحِ | nikah |
|
| 23 | وَأَنْ |
|
|
| 24 | تَعْفُوا | (erkekler) sizin affetmeniz |
|
| 25 | أَقْرَبُ | daha yakındır |
|
| 26 | لِلتَّقْوَىٰ | takvaya |
|
| 27 | وَلَا |
|
|
| 28 | تَنْسَوُا | unutmayın |
|
| 29 | الْفَضْلَ | iyilik etmeyi |
|
| 30 | بَيْنَكُمْ | birbirinize |
|
| 31 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 32 | اللَّهَ | Allah |
|
| 33 | بِمَا | şeyleri |
|
| 34 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız |
|
| 35 | بَصِيرٌ | görür |
|
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ
Fiil cümlesidir. Ayet, atıf harfi وَ ile önceki ayetteki istînâfa matuftur.
اِنْ iki muzariyi cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَلَّقْتُمُو şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ قَبْلِ car mecruru طَلَّقْتُمُوهُنَّ fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, قَبۡلِ ’ nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَمَسُّو fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً cümlesi, failin veya zamir olan mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. فَرَضْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. لَهُنَّ car mecruru فَرَضْتُمْ fiiline mütealliktir. فَر۪يضَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
نِصْفُ mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri; عليكم أو لهنّ şeklindedir.
Veya mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri; فالواجب نصف (vacip olan yarısıdır.) şeklindedir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası فَرَضْتُمْ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
فَرَضْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
إِلَّاۤ istisna harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf harf-i cer üzere mahzuf muzaf olarak mahallen mecrurdur. Farziyyetin umumiyyetinden müstesna olarak mahallen mansubdur. Takdiri, فنصف ما فرضتم في كلّ حال إلا في حال العفو.( Af durumu dışında her türlü halde farz olanın yarısı.) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَعْفُونَ fiili,(ن) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle mebni muzari fiildir. Mahallen mansubdur. Faili nûnu’n-nisve olarak mahallen merfûdur. يَعْفُوَا fiili atıf harfi أَوۡ ile يَعْفُونَ atfedilmiştir.
يَعْفُوَا fetha ile mansub muzari fiildir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
بِيَدِه۪ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عُقْدَةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النِّكَاحِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker muhatap mazi fiillere, mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. طَلَّقۡتُمُوهُنَّ fiilinde olduğu gibi. Buna ‘işbâ vavı - işbâ edatı’ denilir.
اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ [Kendileri bağışlarsa…] Allah Teâlâ bununla boşanmış kadınları kastetmektedir. Şayet: ‘’ اَلرِّجَالُ يَعْفُونَ ile النِّسَاءُ يَعْفُونَ cümleleri arasında ne fark vardır?’’ dersen, şöyle derim: İlkinde و erkeklerin zamiri, نَ da ref‘ alameti iken, ikincisinde و fiilin orta harfi, نَ ise kadınlara ait zamirdir; bu يَعْفُونَ mebni olup, âmilin fiilin lafzında hiçbir alameti yoktur ve fiil nasb mahallindedir (اَن harfi یَعۡفُونَ fiilini mahallen nasbetmiştir.) Bu yüzden erkeği anlatan يَعْفُوَ fiili de o fiilin mahalline atfedilmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَلَّقْتُمُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi طلق ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَقْرَبُ haber olup damme ile merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَعْفُٓوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلتَّقْوٰى car mecruru اَقْرَبُ ’ ya müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
اَقْرَبُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَنسَوُا۟ fiili نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْفَضْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بَیۡنَ mekân zarfı, الْفَضْلَ ’ nin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafzı, اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle بَص۪يرٌ ‘ a mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. بَص۪يرٌ kelimesi اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.
بَص۪يرٌ ;mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki … اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart üslubundaki terkipte طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَمَسُّوهُنَّ cümlesi, masdar tevili ile قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً cümlesi, failin veya zamir olan mef’ûlün halidir. Yani, فارضين لهنّ أو مفروضات لهنّ (Onlar için farz olan veya razı oldukları) şeklindedir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. نِصْفُ , takdiri عليكم أو لهنّ (Size veya onlara) olan mahzuf haber için mübtedadır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
نِصْفُ ‘in muzâfun ileyhi konumunda olan müşterek has ism-i mevsûl مَا ‘nin sılası olan فَرَضْتُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِلَّٓا , istisna edatı, اَنْ , masdar harfidir. اَنْ ve akabindeki يَعْفُونَ cümlesi masdar teviliyle hal olan فَرَضْتُمْ ‘den istisna edilen, müstesnadır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ cümlesi, masdarı müevvel olan يَعْفُونَ cümlesine اَوْ atıf harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
يَعْفُوَا fiilinin failinin konumunda olan müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. بِيَدِهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عُقْدَةُ النِّكَاحِ , muahhar mübtedadır.
عُقْدَةُ النِّكَاحِ sözü; bağlamak manasına gelen عقد kökünden olup nikâh bağı demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
اَنْ تَمَسُّوهُنَّ ibaresi kinaye yoluyla cinsel birleşme anlamında kullanılmıştır.
مَا ve الَّذ۪ي ismi mevsûlleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَر۪يضَةً - فَرَضْتُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
النِّكَاحِۜ - طَلَّقْتُمُوهُنَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır.
فَرَضْتُمْ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ [Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız…] Burada mehri belirlenmiş olan hanımlardan cinsel birliktelik olmadan boşananların hükmü açıklanmıştır. اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ [Ancak kadınların vazgeçmesi müstesna.] Yani onların bu yarımdan feragat etmeleri ve bir şey almamaları müstesnadır. اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِ [Veya nikâh bağı elinde bulunanın [velinin] vazgeçmesi hali müstesna.] Yani koca âlicenaplık gösterir ve bedelin tamamını kadına bağışlar. Koca normalde dinen üzerine vacip olan miktarı, yarısını verir. Ancak kadının mehri hiç istememesi veya adamın gönüllü olarak tamamını vermesi hariçtir. Nikâh bağı elinde olan kişi kocadır. Zira boşama yetkisi kocanın elinde olduğundan nikâh bağının bekası ona bağlıdır. Bu nedenle böyle isimlendirilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru ' l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِ cümlesinde elin zikredilmesi; yapılan işlerin ekseriyetle elle yapılmasındandır. Hepsi ona dayandırılır. Bu ifade kinaye olarak, evlilik ilişkisini ve boşanmayı sona erdirme kudreti olarak zikredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1507)
وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَعْفُٓوا cümlesi, masdar teviliyle mübteda, اَقْرَبُ , haberdir.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Müsned olan اَقْرَبُ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
لِلتَّقْوٰى car mecruru اَقْرَبُ ’ ya mütealliktir.
يَعْفُونَ - يَعْفُوَا - تَعْفُٓوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümle tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
اَنْ edatı fiille birlikte masdardır. Cümle şöyle anlaşılabilir: ‘’Affetmeniz, takvaya daha yakındır.’’ Bir görüşe göre bu, kocalara hitaptır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ
وَ , istînâfiyyedir. Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ [Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın.] Burada kocalar, âlicenaplık gösterip mertlik ve yiğitliklerini ispatlamak için mehri tamamlamaya teşvik edilmektedir. Bir görüşe göre bu, kocalara ve karılara birlikte hitaptır. Bu en meşhur ve nassın zahirine en uygun görüştür. Yani kocanın bütün mehri vermesi, kadının ise tamamını affetmesi hayırlıdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاَنْ تَعْفُٓوا ve وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ cümlelerinde hitap umumi olup erkek ve kadınları kapsar. Fakat burada tağlîb yoluyla erkeklere ait bir sıyga gelmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Cümle önceki tezyile atfedilmiş tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan مَا başındaki بِ harf-i ceriyle بَص۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası olan تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِمَا تَعْمَلُونَ ifadesi, siyaktaki önemine binaen amili olan بَص۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir.
بَص۪يرٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.
Sıfat-ı müşebbehe; benzeyen sıfat demektir. -faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
تَعْمَلُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Allah müminlerin yaptıklarını gördüğü gibi mümin olmayanların da yaptıklarını görür. Onun için bu sözde hem vaad hem vaîd vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,Bakara/110)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ [Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görür.] Yani Allah işlediğiniz hayır ve şerleri görür. Bu ifade itaat/ibadetlere karşı vaad, günahlara karşı da en etkili şekilde yapılmış bir tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/110) Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Nesefî bu ayetin tefsirinde “…Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı ziyadesiyle görür. O’nun katında hiçbir amel edenin (namaz kılan, zekat verenin) ameli zayi olmaz, yok olmaz” demek suretiyle basîr ismini ayetin evveliyle ilişkilendirmiş ve Allah Teâlâ’nın kullarının tüm ibadetlerine ve amellerine vakıf olduğunu belirtmiştir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
Koşarken, biri omzumdan tutup geri çevirdi. Aniden durdurulmanın verdiği şiddetle yere savruldum. Sinirle bir şeyler söyleyecekken, kendisiyle gözgöze geldik. Suçluluk duygusuyla, içimdeki her şey sustu. Sanırım bir an olsun, bütün hücrelerimin durduğunu bile hissettim.
Kaçmak heyecanlıydı ama yakalanmak hiç hoş değildi doğrusu. Gözlerimi küçük bir çocuk gibi ondan başka her yere kaçırıyordum. Çünkü ‘Vicdan’ adıyla meşhur olan şahıs gözleriyle dövercesine bakmaya devam ediyordu. “Hakikaten merakımdan soruyorum. Allah’ın ilminin kapsama alanından kaçabileceğini falan mı düşünüyordun?”
Sorunun saçmalığına biraz kırılmıştım doğrusu. Ne alakası vardı? Sanki beni hiç tanımıyordu. Kızgınlığın ve alınmışlığın verdiği heyecanla: “Tövbe estağfirullah. Tabii ki hayır!” diye bağırdım.
Parmaklarını sallayarak üzerime doğru yürümeye başladı. Köşeye sıkışmış olduğumu farkettim. Vicdanım her attığı adımda öyle büyüyordu ki yanında pire gibi kalmıştım. Bir ayet parçasını tekrar ve tekrar okuyordu. Sesi bedenimin her zerresini korkuyla sıçratıyordu.
“Bilin ki, Allah gönlünüzdekileri bilir. Öyle ise O’dan sakının.”
Secdeye kapanmaya çalışırken uyandım. Kan ter içinde kalmıştım. Yatağımdan fırladığım gibi secdeye kapandım.
“Ey bağışlamayı seven Rabbim! İstediğimi yapabilmek için görünürde uydurduğum her bir kılıf için ve işim olmayanı öğrenme umuduyla masum görünen her hileli soru için affını istiyorum.
İçimi ve dışımı bildiğini, hayatının her anında hatırlayanlardan. Herkesten sakladığım niyetlerimin halinden Senin haberdar olduğun bilinciyle yaşayanlardan ve konuşanlardan olmamı nasip et. Rasûlullah (sav)’ın duasındaki gibi: ‘Gazabından rızana, cezandan affına ve Senden yine Sana sığınırım.’’
***
Yeryüzünde ve insan hayatında, şartlar her an değişebilir. Kolaylıklar zorlaşır ve zorluklar etkisini hafifleterek rahatlar. Dünya hayatı hiçbir zaman durgun değildir. Bu yüzden de, bir şeylere başlamak ya da olanı düzeltmek için sakinliği beklemenin sonu yoktur.
Gariptir ki, insanın kendi hali de değişkendir. Beklediği anların tadını çıkarmakta zorlanır, umduklarına kavuşunca istemediğini farkeder, kaybetse en çok üzülecekleri hakkında devamlı şikayet eder ve zamanında sevmediğini sandıklarını ayrılınca özler.
Değişken dünyalıklara saplanınca ve nefsani hallerine aşırı kıymet ve kulak verince; insanın dengesi bozulur. Zira nefsi için yaşayanın amelleri ve emelleri şartlara bağlıdır. Zanneder ki güzel ahlak, samimi bir tebessüm, elden geldiğince iyilik ve cömertlik mutlu olanın yani dünyevi tabirle, zenginin görevidir. Dünyalıklara gömülen zenginin ise zamanı yoktur.
Her türlü dengesizlikten uzaklaşmak isteyen insan, dünyalıklardan ahirete hicret ederek Allah’a sığınmalıdır. Kalbinin huzurunu, değişmeyen gerçeklerde aramalı yani Allah’ın kelamına sarılmalı ve Allah’ın emirlerine riayet ederek yaşamalıdır. Ancak o zaman ahlakı tamamlanır ve hakiki-samimi bir hale bürünür.
Allah yolunda yarışanlara bakıldığı zaman anlaşılır ki; samimiyet, cömertlik ve hoşgörü dünyalık düzenden bağımsızdır. Yaptığı işlerde, ağzından çıkan ifadelerde, gözüne ve yüzüne yansıttığı ruhunun gölgesinde, ulaşmayı umduğu her hedefte; ancak Allah’ın rızasını arayanlar gönülden hareket eder ve elinden geleni yapar. Beraberlikte ya da ayrılıkta, evde ya da yolda, sağlıkta ya da hastalıkta, alışverişte ya da hayırda, aleyhinde ya da lehinde; haksızlıktan ve ahlaksızlıktan Allah’a sığınırlar.
Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım! Ey rahmeti ile yüklerimizi hafifleten Allahım! Ahlaksızlığın ve haksızlığın her derecesinden Sana sığınırız. Bizi samimi, cömert, hoşgörülü ve takva sahibi gönlü zengin, gözü tok kullarından eyle. Dünyalık şartlar ne olursa olsun, bizi tek bir anın tek bir kırıntısında, nefsimizin dalgalı dengesiz haliyle başbaşa bırakma. Sana kul olmayı, Senin için yaşamayı, emirlerine itaati, rızana kavuşmak umuduyla yaptıklarımızı ve ibadetlerimizi, bize kolaylaştır ve onları bizden kabul buyur.
Amin.