بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَأِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ ٢٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الْمَلَإِ | ileri gelenlerini |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | بَنِي | oğullarının |
|
| 7 | إِسْرَائِيلَ | İsrail |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | بَعْدِ | sonra |
|
| 10 | مُوسَىٰ | Musa’dan |
|
| 11 | إِذْ | hani |
|
| 12 | قَالُوا | demişlerdi |
|
| 13 | لِنَبِيٍّ | Peygamberlerine |
|
| 14 | لَهُمُ | onlar |
|
| 15 | ابْعَثْ | gönder |
|
| 16 | لَنَا | bize |
|
| 17 | مَلِكًا | bir hükümdar |
|
| 18 | نُقَاتِلْ | (onun önderliğinde) savaşalım |
|
| 19 | فِي | -nda |
|
| 20 | سَبِيلِ | yolu- |
|
| 21 | اللَّهِ | Allah |
|
| 22 | قَالَ | dedi |
|
| 23 | هَلْ |
|
|
| 24 | عَسَيْتُمْ | olurmu ki? |
|
| 25 | إِنْ | eğer |
|
| 26 | كُتِبَ | yazılınca (farz kılınınca) |
|
| 27 | عَلَيْكُمُ | size |
|
| 28 | الْقِتَالُ | savaş |
|
| 29 | أَلَّا |
|
|
| 30 | تُقَاتِلُوا | savaşmazsanız |
|
| 31 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 32 | وَمَا |
|
|
| 33 | لَنَا | bizler |
|
| 34 | أَلَّا |
|
|
| 35 | نُقَاتِلَ | neden savaşmayalım |
|
| 36 | فِي |
|
|
| 37 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 38 | اللَّهِ | Allah |
|
| 39 | وَقَدْ | oysa |
|
| 40 | أُخْرِجْنَا | biz çıkarılıp sürüldük |
|
| 41 | مِنْ | -dan |
|
| 42 | دِيَارِنَا | yurtlarımız- |
|
| 43 | وَأَبْنَائِنَا | ve oğullarımız(ın arasın)dan |
|
| 44 | فَلَمَّا | fakat |
|
| 45 | كُتِبَ | yazılınca |
|
| 46 | عَلَيْهِمُ | kendilerine |
|
| 47 | الْقِتَالُ | savaş |
|
| 48 | تَوَلَّوْا | yüz çevirdiler |
|
| 49 | إِلَّا | hariç |
|
| 50 | قَلِيلًا | pek azı |
|
| 51 | مِنْهُمْ | içlerinden |
|
| 52 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 53 | عَلِيمٌ | bilir |
|
| 54 | بِالظَّالِمِينَ | zalimleri |
|
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَأِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. إِلَى ٱلۡمَلَإِ car mecruru تَرَ fiiline mütealliktir.
مِنْ بَن۪ٓي car mecruru الْمَلَأِ ’ nin mahzuf haline müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’ dir. Aynı zamanda muzâftır. اِسْرَٓائ۪لَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. مِنْ بَعْدِ car mecruru الْمَلَأِ ’ nin ikinci mahzuf haline mütealliktir. مُوسٰى muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. اِذْ zaman zarfı olup, mahzuf muzâfa mütealliktir. Takdiri; ألم تر إلى قصة الملأ (Melenin kıssasını bilmediniz mi) şeklindedir. قَالُوا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. لِنَبِيٍّ car mecruru قَالُوا fiiline mütealliktir. لَهُمُ car mecruru نَبِيٍّ ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Mekulü’l-kavli ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً ’ dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
ابْعَثْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. لَنَا car mecruru mahzuf hale mütealliktir. مَلِكاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen نُقَاتِلْ cümlesi şartın cevabıdır.
نُقَاتِلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. فِی سَبِیلِ car mecruru نُقَاتِلْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُقَاتِلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَلِكاً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l-kavli هَلْ عَسَيْتُمْ ’ dur. قَالَ fiilinin mef’ûlu n bihi olarak mahallen mansubdur.
هَلْ istifham harfidir. عَسَیۡ terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref, haberini nasb eder.
تُمۡ muttasıl zamiri عَسَيْتُمْ ’ nın ismi olarak mahallen merfûdur.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُتِبَ şart fiili olup, fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. عَلَيْكُمُ car mecruru كُتِبَ fiiline mütealliktir. الْقِتَالُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri; فلا تبادرون إلى القتال (Savaşmak için acele etmeyin) şeklindedir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, عَسَیۡ fiilinin haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
لاَ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُقَاتِلُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُقَاتِلُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’ dir.
قَالُوا وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ’ dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
وَ harfi rabıta için zaiddir. İstifham ismi مَا mübteda olarak mahallen merfûdur. لَـنَٓا car mecruru mahzuf habere mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, takdir edilmiş في harf-i ceriyle mahzuf habere mütealliktir. Takdiri; أيّ شيء ثابت لنا في ترك القتال؟ (Savaşmayı terk edersek bize ne gerekir) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
لاَ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُقَاتِلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. فِی سَبِیلِ car mecruru نُقَاتِلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَا cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. اُخْرِجْنَا sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دِيَارِنَا car mecruru اُخْرِجْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَبْنَٓائِنَا atıf harfi وَ ’ la مِنْ دِيَارِنَا ’ ya matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُخْرِجْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup cümleye muzâf olur. تَوَلَّوۡا۟ fiiline mütealliktir. كُتِبَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كُتِبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْهِمُ car mecruru كُتِبَ fiiline mütealliktir. ٱلۡقِتَالُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
تَوَلَّوۡا۟ fiili, iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. إِلَّا istisna edatı olup, istisna-i muttasıldır. قَل۪يلاً müstesna olup fetha ile mansubdur. مِّنۡهُمۡ car mecruru قَل۪يلاً ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
قَل۪يلاً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ haber olup damme ile merfûdur. بِالظَّالِم۪ينَ car mecruru عَلِیمُ ’ e müteallik olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
ظَّالِم۪ينَ ; sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَأِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, gerçek manada soru olmayıp, kınama ve azarlama manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اِلَى الْمَلَأِ car-mecruru اَلَمْ تَرَ fiiline, مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ car-mecruru الْمَلَأِ ’nin birinci mahzuf haline, مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ ise الْمَلَأِ ‘in ikinci mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
الْمَلَأِ ‘nin mahzuf haline müteallik olan zaman zarfı إِذۡ ‘in muzafun ileyhi قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
لَهُمُ car-mecruru, لِنَبِيٍّ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَنَا , durumun onlara ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
سَبِیلِ ٱللَّهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan سَبِیلِ , şan ve şeref kazanmıştır.
سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrîhî istiâre vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.
فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ ibaresinde فِی harfi de إلى harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi فِی harfinde zarfiyet manası vardır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Bütün kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَأِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ [İsrailoğulları’ndan ileri gelen kimseleri görmedin mi?] أَلَمۡ تَرَ [Görmedin mi?] sorusu “Sana haber verilip de gözünle görmüş gibi bilgi sahibi olmadın mı?” anlamına gelir. ٱلۡمَلَإِ ileri gelen kimselerdir ve topluluk anlamında kullanılan müfred bir isimdir. Bir görüşe göre bu kelime kabın dolmasından gelir. Daha fazlasını taşımayacak miktarda şeyin bir yerde toplanmasıdır. Bir görüşe göre “güç, kudret” anlamına gelen المَلاءَ kelimesinden gelir. ٱلۡمَلَإِ, yapmak için toplandıkları işin üstesinden gelmede başkasına ihtiyaçları olmayan, onu yapabilen topluluktur. “İsrailoğullarından” ifadesi Yakub’un evladından demektir. “Musa’dan sonra” ifadesi Musa’nın ölümünden sonra demektir. Bu ayetin öncesinde Allah Teâlâ [Allah yolunda savaşın!] (Bakara 2/190) buyurmuş ve İsrailoğulları’nın önce başlayıp sonra muhalefet ettikleri savaş hakkındaki kıssayı anlatmıştı ki bunlar (Hz. Peygamber (s.a.v) ‘in çağdaşı olan İsrailoğulları) onların (atalarının) yaptığını yapmasın. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
ٱلۡمَلَإِ , doldurmak demektir. Bu kelime cemaat ismi olup tekili yoktur. Ayette geçen İsrailoğullarının melesi, göz dolduranları, önde gelenleri demektir. Bunlar korku salarak gözleri ve ziynet olarak da meclisleri doldururlar veya evleri arzu edilen nimetlerle doludur.
ٱلۡمَلَإِ kavim, رَهْط (cemaat, topluluk) gibi tekili olmayan bir çoğul isimdir ki toplandıkları zaman göz veya yer dolduran bir cemaat veya cemiyet anlamıyla insanların eşrafına; yani ileri gelen, görüş, fikir ve itibar sahibi olan, işleri bitirip, çözüm ve sonuca bağlayacak nitelik ve yetkiye sahip bulunan heyete denir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Süleyman , Davud (a.s) ve Tâlût ile ilgili konuya giriş yapılmıştır. Onların zamanı İsrailoğulları'nın en kuvvetli olduğu zamandır.
Ayetteki, مِنۢ بَنِیۤ إِسۡرَ ٰۤءِیلَ cer edatı ba’diyet içindir; yani ‘bazıları, bir kısmı’ manasındadır. مِنۢ بَعۡدِ مُوسَىٰۤ [Musa'dan sonra] demek, Musa'nın ölümünden sonra demektir. Buradaki مِنۢ edatı ise ibtidaî gaye içindir yani, “.....den itibaren” manasına gelir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
Beyanî istînâf cümlesi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Fiilin mekulü’l-kavli olan هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nakıs fiil عَسَيْ ‘nın dahil olduğu isim cümlesi formunda gelmiştir.
Mekulü’l-kavle dahil olan şart üslubundaki terkipte إِن كُتِبَ عَلَیۡكُمُ ٱلۡقِتَالُ cümlesi şarttır. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart fiili olan كُتِبَ , meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın, takdiri; لا تقاتلوا (Savaşmayın) olan cevabı mahzuftur.
Bu takdire göre, mezkür şart ve mahzuf cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. Şart cümlesi, itiraziyye hükmündedir.
İ‘tirâz, kelâmın ortasında veya bir manada birleşen iki kelâmın arasında irabtan mahalli olmayan bir veya birkaç cümlenin -herhangi bir vehmi defetme gayesi gütmeden- bir nükteden ve faydadan ötürü zikredilmesidir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme. ar. Gör. Ömer Kara)
اَلَّا , masdar harfi أن ve nefiy harfi لا ‘dan müteşekkildir. Masdar harfi أن ve akabindeki لّا تقاتلوا cümlesi, masdar teviliyle عَسَیۡتُمۡ ‘ ün haberidir. Masdar-ı müevvelin, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
أَلَّا تُقَـٰتِلُوا۟ۖ ifadesi, “Sizin savaştan korkacağınızı zannediyorum...” anlamında muhataba beklenen ve olması umulan şeyi sormak için bu ifadenin başına هل soru edatı getirilmiş ve bu istifhamla istifham-ı inkârî değil, istifham-ı takrirî kastedilmiştir. Beklenen şeyin mutlaka tahakkuk ettiği ve soru soran kimsenin, beklentisinin gerçekleştiği ortaya çıkmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُوا وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesine dahil olan وَ , cümlenin öncesiyle rabıtası için zaiddir. Veya bu cümle, mukadder bir cümleye وَ ’ la atfedilmiştir. Takdir; ... نقاتل وما لنا (Savaşırız, bize ne oluyor ki….) şeklindedir.
Mekulü’l-kavl, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, gerçek manada soru olmayıp, inkâr manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
İstifham harfi مَا ‘ nın mübteda olduğu cümlede haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Car-mecrur لَـنَٓا , bu mahzuf habere mütealliktir.
لَـنَٓا - عَلَيْكُمُ arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَلَّا , masdar harfi أن ve nefiy harfi لا ‘dan müteşekkildir. Masdar harfi أن ve akabindeki لّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, masdar tevilinde takdir edilen فِی harfiyle, mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvelin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ bu ayette tekrar edilmiştir. Tabirin, konudaki önemine binaen yapılan tekrarında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نُقَاتِلَ - تُقَاتِلُواۜ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ cümlesi mütekellim zamirinden haldir. Tahkik harfi قَدۡ ‘la tekid edilmiş, müsbet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır.
وَاَبْنَٓائِنَاۜ , temasül nedeniyle مِنْ دِيَارِنَا ‘a atfedilmiştir.
اُخْرِجْنَا fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
Burada yer alan soru edatı, inkâr anlamındaki bir sorudur. Yani biz hangi sebebe ve amaca dayanarak savaşı terk edelim ki? Oysa bizim savaş yapmamızı gerektiren haklı sebeplerimiz bulunuyor. Çünkü bizler ülkemizden, vatanlarımızdan çıkarıldık, ailemizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldık. O halde neden savaşmayalım? (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
[Allah yolunda neden savaşmayalım] demelerinin üç vechi vardır:
1. Bu soru inkâr [yadırgama] anlamındadır. Yani “Hangi şeyden dolayı savaşmayalım ki!” Bunda أن edatının hazfi veya zikri caizdir. Her iki kullanım da Kur’an-ı Kerim’de vardır. مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ [Yûsuf konusunda neden bize güvenmiyorsun?] (Yûsuf 12/11), وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ [Ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz!] (Hadîd 57/8), مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ [Neden hüdhüdü göremiyorum!] (Neml 27/20) ayet-i kerimeleri de böyledir. أن hazfedildiği zaman manası “Ne için” demek olur. أن hazfedilmezse manası “Yapmama ne mani olacaktır?” demektir.
2. Bu bir istifhamdır. Ancak: ‘’Savaşmamamızda bizim için nasıl bir yarar var?’’ anlamındadır
3. Bu bir nefydir. Anlamı “Savaşmama şansımız yoktur.” şeklindedir.
أُخۡرِجۡنَا مِن دِیَـٰرِنَا وَأَبۡنَاۤىِٕنَاۖ [Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde…] Burada “uzaklaştırılmış” ifadesi takdir edilir. Çünkü أَبۡنَاۤىِٕنَاۖ kelimesinin دِیَـٰرِنَا kelimesine atfedilmesi uygun değildir. Ancak çıkarma kelimesinin uzaklaştırma anlamında mecaz olarak kullanılması halinde mümkün olur. O zaman hem çocuklar hem de yurtlar için kullanılabilir. Yani “hem yurtlarımızdan hem de çocuklarımızdan uzaklaştırıldık.” (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَقَدۡ أُخۡرِجۡنَا cümlesi, inkâr yani olumsuzluk manası için sebep bildirir. Yani onlar bu durumdayken, insanlar arasında savaştan kaçacak en son insanlardır. Çünkü insanın başına gelen zarar, keder, evlerinden ve çocuklarından ayrılma gibi durumlar dünya sevgisini azaltır.( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ
فَ istînâfiyye, لَمَّا şart manalı cümleye muzaf olan zaman zarfıdır. Şart üslubunda gelen cümlede muzâfun ileyh olan كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كُتِبَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Cevap cümlesi olan تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِلَّا istisna harfi, قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ müstesnadır. Cümledeki istisna, هُمۡ ’ la kavim kastedildiği için mutttasıldır.
مِنْهُمْۜ car-mecruru, قَل۪يلاً ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
قَل۪يلاً ‘deki nekrelik kıllet ifade eder.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
كُتِبَ - قَالُوا۟ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نُقَـٰتِلَ - ٱلۡقِتَالُ - تُقَـٰتِلُوا۟ۖ ve قَالُوا۟ - قَالَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale's’-sadr sanatları vardır.
فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ [Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar.] Savaştan kaçmayanların sayısı 313 ’tür. Onlar nehrin suyundan kana kana içmemişlerdi. Allah’ın has kulları İsrailoğulları arasında çok azdı. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)- Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ik ı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
بِالظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayette هم şeklinde zamir değil de ظَّالِم۪ينَ şeklinde zahir ismin kullanılması, onları zemmetmek kastıyla yapılan ıtnâbtır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah zalimleri bilendir.] ifadesinde Allah Teâlâ, onları biliyor olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda bu cümlede lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
Dinleyenin vicdanına korku salmak ve korkuyu artırmak için lafza-ı celalin zahir olarak zikredildiği cümle, konudan bağımsız olarak, atasözü gibi insanlar arasında kullanılması nedeniyle mesel tarikinde tezyil cümlesidir. Tezyîl cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ [Allah zalimleri iyi bilir.] Yani Allah onların cezasını iyi bilir ki onlar bu fiiller nedeniyle zalimdirler. Allah Teâlâ onları da başkalarını da biliyor olduğu halde burada hususen onları bildiğini ifade etmesinin sebebi tehdit maksadıdır. Bu şekilde söylemek en etkili tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr), Bakara/95, Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetin bu son cümlesi, bir çok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ٢٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَ | ve dedi ki |
|
| 2 | لَهُمْ | onlara |
|
| 3 | نَبِيُّهُمْ | peygamberleri |
|
| 4 | إِنَّ | gerçekten |
|
| 5 | اللَّهَ | Allah |
|
| 6 | قَدْ | elbette |
|
| 7 | بَعَثَ | gönderdi |
|
| 8 | لَكُمْ | size |
|
| 9 | طَالُوتَ | Talut’u |
|
| 10 | مَلِكًا | hükümdar |
|
| 11 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 12 | أَنَّىٰ | nasıl |
|
| 13 | يَكُونُ | olabilir |
|
| 14 | لَهُ | onun |
|
| 15 | الْمُلْكُ | hükümdarlık (mülk) |
|
| 16 | عَلَيْنَا | bizim üzerimize |
|
| 17 | وَنَحْنُ | biz |
|
| 18 | أَحَقُّ | daha layıkız |
|
| 19 | بِالْمُلْكِ | hükümdarlığa |
|
| 20 | مِنْهُ | ondan |
|
| 21 | وَلَمْ |
|
|
| 22 | يُؤْتَ | ve verilmemiştir |
|
| 23 | سَعَةً | genişlik |
|
| 24 | مِنَ | -dan |
|
| 25 | الْمَالِ | mal- |
|
| 26 | قَالَ | dedi |
|
| 27 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 28 | اللَّهَ | Allah |
|
| 29 | اصْطَفَاهُ | onu (hükümdar) seçti |
|
| 30 | عَلَيْكُمْ | sizin üzerinize |
|
| 31 | وَزَادَهُ | ve onun artırdı |
|
| 32 | بَسْطَةً | gücünü |
|
| 33 | فِي |
|
|
| 34 | الْعِلْمِ | bilgisinin |
|
| 35 | وَالْجِسْمِ | ve cisminin |
|
| 36 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 37 | يُؤْتِي | verir |
|
| 38 | مُلْكَهُ | mülkünü |
|
| 39 | مَنْ | kimseye |
|
| 40 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 41 | وَاللَّهُ | Allah(ın) |
|
| 42 | وَاسِعٌ | (lutfu) geniştir |
|
| 43 | عَلِيمٌ | (O herşeyi) bilendir |
|
Peygamberleri onlara Tâlût’un (Saul) Allah tarafından hükümdar olarak tayin edildiğini bildirince buna iki sebeple itiraz ettiler: a) Tâlût uzun boylu, yiğit bir halk çocuğu idi, İsrâiloğulları’nın ileri gelenlerinden, hükümdar çıkması beklenen ailelerinden değildi. Onların anlayışına göre böyle aileler dururken bir halk çocuğu hükümdar olamazdı; bu makama o değil topluluğun ileri gelenleri lâyık idiler. b) Tâlût zengin değildi; onlara göre hükümdar olacak şahıs aynı zamanda zengin olmalıydı.
Allah Teâlâ bu itiraza peygamberleri aracılığı ile verdiği cevapla yöneticilerde bulunması gereken nitelikler konusunda evrensel mesajlar iletmiş oluyordu. Buna göre: 1. Mülk ve iktidar asaleten Allah’a aittir, kulların bunlara sahip olmaları mecazidir. O halde yönetici, bir kısım çevrelerin değil, öncelikle Allah’ın yönetmeye lâyık gördüğü kimselerde aradığı vasıflara sahip olmalıdır. Âyette Tâlût’u Allah’ın seçmiş olması onun bu açıdan liyakatini göstermekte ve dikkatleri bu yöne çekmektedir. 2. Tâlût bilgili ve güçlüdür; yönetici olacak şahısların zengin değil, bilgili ve güçlü olmaları gerekir. “İlimde ve cisimde başkalarından üstün olmak” mânevî ve maddî nitelikler bakımından namzetler arasında en üstünü olmak demektir. (Diyanet Tefsiri-Kur’ân Yolu) (
Hükümdar tayin edilirken iki prensip gözönünde bulundurulur:
-Askeri iyi yönetebilmek için idareciliği bilmek.
-Zorluklara göğüs gerebilmek için kuvvetli bir bedene sahip olmak.
Her işi bilene, ehline vermek gerekir. Yoksa her açıdan zulum olur.
Benzer şeyleri sevgili peygamberimiz Medine de yaşadı. Hazrec kabilesinin lideri Abdullah b.Ubey b.Selul tam Medine’nin idaresini alacakken peygamberimiz geldi Medine’ye ve peygamberin savaşa girmesi Medine’nin savaşa girmesiydi. Yahudiler ve Abdullah b. Selul taraftarları istemiyordu bunu. Ve o bizden değil, zengin de değil diye hakir görüyorlardı. Kur’ân peygamberimize yahudilerin durumunu anlatırken kendi durumunu da anlatıyor aslında.
Kur’ân bize birini tanıtırken önce sahip olduğu nitelikleri vurgular ve bu nitelikleri kişiye isim olarak verir. Bunu yaparken Arapça olmayan isimler için Arapçaya en yakın harfleri/sesleri seçer.
Josef-Yusuf
Abraham-İbrahim
Yişmail-İsmail gibi.
İşte Talut da İncil’de Saul olarak geçiyor. Bunu benzer seslerle taşıyacak olursak Seul veya Sevl olarak taşınabilirdi. Kök harflere bakarsak se-e-le kökünden “soru soran” anlamına gelir. Bunun yerine Kur’ân bize önce niteliklerini veriyor. ”ilimde ve cisimde bir genişliği/kuvveti var. İncil’de de omuzları ve başı diğer insanlardan çok uzun olarak tanıtıyor. Arapça uzun “tavil”, hiç kimsenin olmadığı /alışılmamış kadar uzun “talut”. Ve bu isimle tanıtıyor onu bize.
Mesela İdris peygamberin ismi Hibru kaynaklarda “hanok” olarak geçer ve iyi okuyan manasına gelir. Kur’ân’a taşınırken “de-re-se“ ders yapan ders çalışan kökünden İdris olarak geçmiştir.
Talut’un seçilmesini anlatan ayetteki vurgu sıradışıdır.
Hem innallahe vurgusu var hem qad, hem de leküm öne çekilerek seçimin Allah tarafından yapıldığı vurgulanmıştır. “Şüphesiz ki Allah, gerçekten, sizin icin Talut’u hükümdar olarak gönderdi”
İki alt satırdaki “estefa” seçme fiili kimseye açıklama yapmayı gerektirmeyen seçimi ifade eder.
صفو Safeve :
صَفاءٌ kelimesinin asıl anlamı bir nesnenin bulanıklıktan arınmış, temiz ve uzak olmasıdır. Bu anlam itibarıyla hâlis taşa صَفا denir. Bakara, 2/158. ayeti kerimede geçen صَفا sözcüğü ise belli bir yerin ismidir. إصْطِفاءٌ bir nesnenin saf, katışıksız ve temiz bölümünü almak manasına gelirken إخْتِيارٌ bir nesnenin hayırlı olan kısmını almak, إجْتِباءٌ ise bir şeyin en seçkin olan bölümünü almak demektir. Kuran-ı Kerim’de bir defa geçen صَفْوَانٌ sözcüğü kaya anlamındadır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri saf (temiz), sâfi, tasfiye, Mustafa, Safâ, Safiye ve Saffet’tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. نَبِيُّهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاً ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. قَدْ بَعَثَ لَكُمْ cümlesi, إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
قَدۡ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. بَعَثَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. لَكُمۡ car mecruru بَعَثَ fiiline mütealliktir. طَالُوتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayrı munsarif olduğu için tenvin almamıştır. مَلِكاًۜ kelimesi طَالُوتَ ’ nin hali olup fetha ile mansubdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا ‘ dur. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنّٰى istifham ismidir. كَيْفَ manasında amili يَكُونُ olup, الْمُلْكُ ’ un hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. لَهُ car mecruru يَكُونُ ’ nun mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْمُلْكُ kelimesi , يَكُونُ ’ nun muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
Veya يَكُونُ tam fiil, damme ile merfû muzari fiildir. لَهُ car mecruru يَكُونُ fiiline mütealliktir. الْمُلْكُ fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْنَا car mecruru ٱلۡمُلۡكُ ‘ ün mahzuf haline mütealliktir. وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَحَقُّ haber olup damme ile merfûdur. بِالْمُلْكِ car mecruru اَحَقُّ ’ ya mütealliktir. مِنْهُ car mecruru اَحَقُّ ’ ya mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.
يُؤْتَ illet harfinin hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. سَعَةً ikinci mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur. مِنَ الْمَالِ car mecruru سَعَةً ‘ nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
أَنَّىٰ harfinin şart ve soru anlamında iki kullanımı vardır. Soru anlamında kullanıldığında nerede, ne zaman, nasıl anlamlarını içerir. Şart anlamında ise أينما- حيثما- كيفما şart edatlarının anlamını verir. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَحَقُّ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Mekulü’l-kavli اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ ’ dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. اصْطَفٰيهُ cümlesi إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اصْطَفٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَيْكُمْ car mecruru اصْطَفٰيهُ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. زَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَسْطَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الْعِلْمِ car mecruru بَسْطَةً ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. الْجِسْمِ atıf harfi وَ ’ la الْعِلْمِ ’ ye matuftur.
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İtiraziyye de olması caizdir. للَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. یُؤۡتِی cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يُؤْت۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. مُلْكَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَن ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.
يُؤْت۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
ٱصۡطَفَىٰ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’ dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. وَاسِعٌ haber olup damme merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
وَاسِعٌ - عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki istînâfa atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
اِنَّ ‘nin haberi olan قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan طَالُوتَ ‘ye takdim edilmiştir.
مَلِكاًۜ kelimesi, طَالُوتَ ’ nin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
طَالُوتَ ; Arapça olmayan bir isimdir. Bu kelime de tıpkı el-Câmûs kelimesi gibi yabancı dilden geçmiş olsa da, onun aksine gayri munsariftir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ
Beyanî istînaf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوۤا۟ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda geldiği halde hayret ve şaşkınlık ifade eden cümle soru manasından çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Sadaret hakkı nedeniyle takdim edilmiş zaman zarfı ve soru ismi اَنّٰى ’nın müteallakı olan كاَن ‘nin haberi mahzuftur. الْمُلْكُ , nakıs fiil كاَن ’nin muahhar ismidir.
Veya يَكُونُ tam fiildir. O takdirde اَنّٰى , fail olan الْمُلْكُ ‘den hal olur.
Hal وَ ‘ıyla gelen وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
İsm-i tafdil vezninde gelen müsned اَحَقُّ , mübalağa ifade etmiştir.
الْمُلْكِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمُلْكِ - مَلِكاًۜ ve قَالُٓوا - قَالَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَمْ يُؤْتَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Mef’ûl olan سَعَةً ’deki nekrelik kıllet ve muayyen olmayan cins içindir. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
مِنَ الْمَالِ car-mecruru, سَعَةً ‘in mahzuf sıfatına veya لَمْ يُؤْتَ fiiline mütealliktir.
أَنَّىٰ [nasıl?] ve [nereden?] anlamlarında olup, Tālût ’un onlara hükümdar oluşunun yadırgandığını ve uzak bulunduğunu ifade eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ [Halbuki biz hükümdarlığa daha layığız.] Onun bize krallık yapmasından bizim ona krallık yapmamız daha evladır. Çünkü biz kralların hanedanından geliyoruz. [Kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemiş.] Yani ona servet de verilmemiştir ki malıyla şeref kazansın. Zira kendisi asilzade değildir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَنَحْنُ اَحَقُّ tabiriyle وَلَمْ يُؤْت tabirinin başındaki bu iki وَ arasında ne fark vardır?” denilirse deriz ki: Birinci وَ hal vavıdır. İkinci وَ da cümleyi, hal vaki olan cümleye atfeden وَ ‘ dır. Buna göre mana şöyle olur: “O bize nasıl hükümdar olabilir ki? Halbuki, kral olmaya ondan daha layık kimseler bulunduğu için, o kral olamaz. Yine, o fakirdir. Hükümdarlığını destekleyecek mal ve mülkün bulunması gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Zamir makamında ism-i celâlin, hükmün illetini bildirmek, ikazı artırmak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ ‘nin haberi olan اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye hudus, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَالْجِسْمِ car-mecruru tezayüf nedeniyle بَسْطَةً ‘in mahzuf sıfatına müteallik olan فِي الْعِلْمِ ‘ye atfedilmiştir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûl olan بَسْطَةً ’deki nekrelik kesret ve muayyen olmayan cins içindir. Kelime, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْعِلْمِ ve الْجِسْمِ lafızlarına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. İlim ve beden içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Ilim ve beden ile zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
زَادَهُۥ - بَسْطَةً - سَعَةً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ٱصۡطَفَىٰهُ kelimesinin aslı إصتفى 'dır. ص harfinden sonra ط harfini söylemek kolay olduğu için, ت harfi ط harfine çevrilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hükümdarlıkta veraset değil, liyakat esastır.
Bu ayet imametin (halifeliğin) veraset yoluyla geçtiğini söyleyenlerin görüşünün batıl olduğunu gösterir. Çünkü İsrailoğulları, kendi krallarının kral soyundan gelmemesini yadırgamışlardır. Fakat Cenab-ı Allah da onlara, bunun yersiz olduğunu ve hükümdar olmaya, Allah'ın bunun için seçtiği kimselerin müstehak olduklarını bildirmiştir. Bu, تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ [(Allah'ım!) Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, dilediğinden de mülkü geri alırsın] (Al-i İmran, 26) ayetinde ifade edilen hususun bir benzeridir.
Cenab-ı Allah'ın, "Ona bilgice ve vücutça bir üstünlük verdi" cevabının izahı şöyledir: Onlar Tâlût’un melik olmasını şu iki bakımdan tenkid etmişlerdi:
a) O, krallar soyundan değildir. b) Ve o fakirdir.
Allahu Teâlâ, onun hükümdarlığa ehil olduğunu açıklamış ve bu ehliyeti de onda iki sıfatın bulunmasına bağlamıştır: İlim ve güç. Bu iki vasıf, hükümdarlığa hak kazanmak için ilk iki vasıftan daha üstündür. Bu birkaç bakımdan açıklanabilir:
1) İlim ve kudret, gerçek kemal vasıflarındandır. Mal ve makam ise böyle değildir.
2) İlim ve kudret, insanın kendi cevherinde bulunan mükemmelliklerdendir. Mal ve makam ise, insanın zatından ayrı iki şeydir.
3) İlim ve kudreti insandan koparıp almak mümkün değildir. Mal ve makamı ise insandan soyup almak mümkündür.
4) Harp sanatını iyi bilmek ve savaşa son derece dayanıklı olmak gibi şeylerden, ülkenin menfaatini korumada ve düşmanın kötülüklerini yok etme hususlarında elde edilecek istifade, işleri zabt-u rabt altına alacak liyakati ve düşmanı geri döndürecek gücü olmayan, fakat asil ve zengin bir kimseden elde edilecek istifadeden çok daha fazla ve mükemmeldir. Anlatmış olduğumuz hususlar ile, hükümdarlığın alim ve muktedir bir kimseye verilmesinin, asil ve zengin bir kimseye verilmesinden daha uygun olduğu ortaya çıkmış olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ ilimce üstünlüğü, vücutça üstünlükten önce zikretmiştir. Bu Allah’ın, ruhî üstünlük ve meziyetlerin, bedenî üstünlüklerden daha yüce, daha şerefli ve daha mükemmel olduğuna bir işaretidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Cümle, istînâfiyye veya itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اللّٰهُ mübteda, يُؤْت۪ي مُلْكَهُ haberdir. Müsned olan يُؤْت۪ي cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sılası olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مُلۡكَ kelimesi konudaki önemine binaen ayette üç kez geçmiştir. Kelimenin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَالَ - قَالُٓوا ve يُؤْتَ - يُؤْت۪ي gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l - acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُ [Allah, mülkünü dilediğine veriyor…] Yani çekişme konusu olmayacak şekilde mülk O’nundur. Dolayısıyla, onu hükümranlığa uygun gördüğü kimselerden dilediğine vermektedir. [Allah] lütfuyla ve vermesiyle [geniştir.] Malî imkânı bulunmayana bol bol verir ve onu fakirliğin ardından zengin kılar. Hükümranlık için seçtiği kimseyi de [iyi bilir.] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Ayetin son cümlesinde وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah’ın عَل۪يمٌ ve وَاسِعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın, aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette birinci haber وَاسِعٌ ism-i fail kalıbında gelerek bu sıfatın devamlı olduğuna işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. İkinci haber عَل۪يمٌ, sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelmiş ve mübalağa ifade etmiştir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak farklılıklarla birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ [Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.] Yani keremi ve nimeti geniş olan, tam manasıyla kudret sahibi, neyi seçeceğini bilendir. Bir görüşe göre onlar peygamberlerini yalanlayarak inkâra düşmüşlerdir. Bir görüşe göre onlar mümin idiler ancak meleklerin [Yeryüzünde fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?] (Bakara 2/30) demeleri gibi onun kral yapılmasına şaşırmış ve hikmetini öğrenmek istemişlerdir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟ ٢٤٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَ | ve dedi ki |
|
| 2 | لَهُمْ | onlara |
|
| 3 | نَبِيُّهُمْ | peygamberleri |
|
| 4 | إِنَّ | muhakkak |
|
| 5 | ايَةَ | alameti |
|
| 6 | مُلْكِهِ | onun hükümdarlığının |
|
| 7 | أَنْ |
|
|
| 8 | يَأْتِيَكُمُ | size gelmesidir |
|
| 9 | التَّابُوتُ | (Allah’ın Ahid sandığı) Tabut’un |
|
| 10 | فِيهِ | onun içinde |
|
| 11 | سَكِينَةٌ | bir huzur bulunan |
|
| 12 | مِنْ | -den |
|
| 13 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz- |
|
| 14 | وَبَقِيَّةٌ | ve bir kalıntı |
|
| 15 | مِمَّا | -ndan |
|
| 16 | تَرَكَ | geriye bıraktığı- |
|
| 17 | الُ | ailesinin |
|
| 18 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 19 | وَالُ | ve ailesinin |
|
| 20 | هَارُونَ | Harun |
|
| 21 | تَحْمِلُهُ | taşıdığı |
|
| 22 | الْمَلَائِكَةُ | meleklerin |
|
| 23 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 24 | فِي |
|
|
| 25 | ذَٰلِكَ | bunda |
|
| 26 | لَايَةً | kesin bir alamet vardır |
|
| 27 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 28 | إِنْ | eğer |
|
| 29 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 30 | مُؤْمِنِينَ | inanan kimseler |
|
Sekînet İslâmî kaynaklarda, “sükûnet, gönül huzuru, yüksek moral” mânalarında kullanılan Arapça bir kelime olarak düşünülmüştür. Buna göre ahid sandığının yanlarında bulunması İsrâiloğulları’na moral veriyor, bunu uğur sayıyorlar, savaşta cesaretleri ve zafer ümitleri artıyor, ahid sandığı yanlarında oldukça kendilerini güven içinde hissediyorlardı. Ancak İbrânîce’de –Arapça’daki sekîne gibi– yine sözlükte “oturma, rahatlama” anlamına gelen “şekine” kelimesi yahudi literatüründe dinî bir terim olarak kullanılmaktadır. Bu bilgiler ışığında, âyette geçen sekînet kelimesini yahudi kültüründeki şekine teriminin özellikle yukarıda işaret edilen ilk anlamıyla ilişkilendirmek mümkündür. Buna göre İsrâiloğulları ahid sandığının bir tür ilâhî zuhur ve tecelliyi yansıttığına inanıyorlar; bu inanç onlara güven veriyor, morallerini yükseltiyordu. (Diyanet tefsiri )
Bu tabut böyle içinde ölü taşınan bir şey değildir. Sandık demektir de aynı zamanda. Ama içinde bir şeyler olan bir sandık. Hz. Mûsâ (a.s) döneminden, Hz. Mûsâ ve Hz. Harun ailesinden kalma içinde bir şeyler olan bir sandıktan söz ediliyor. Mahiyetini Allah bilir diyor ve öylece inanıyoruz. Bir tek bildiğimiz fonksiyonu, Allah tarafından seçilen Tâlut’un emirliğine delil olmasıdır. (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)
Hamele حمل :
حَمْلٌ sözcüğü pek çok şeyde göz önünde bulundurulan tek bir manaya sahiptir. Mastarların anlamları arasında ise farklar vardır.
Bundan dolayı sırtta taşınan yükler gibi açıktan yüklenen ağırlıklarla ilgili حِمْلٌ kullanılmştır. Kadının karnındaki çocuk, buluttaki su ve ağaçtaki meyve de bu isimle anılmıştır.
İçte taşınan yüklerle ilgili ise حَمْلٌ sözcüğü tercih edilmiştir.
Yükü yüklemek ve yüklenmek anlamlarında bazı mezid formları kullanlılr. (حَمَّلَ-تَحَمَّلَ-إحْتَمَلَ) (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de pek çok formda 64 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri hamal, hâmil, hamile, hamle, hamule, tahammül, ihtimal ve muhtemeldir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. نَبِيُّهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اٰيَةَ kelimesi إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مُلْكِه۪ٓ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَأْتِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. التَّابُوتُ muahhar fail olup damme ile merfûdur. ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ cümlesi, التَّابُوتُ ’nun hali olarak mahallen mansubdur.
فِیهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سَك۪ينَةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru سَك۪ينَةٌ ’ ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَقِيَّةٌ atıf harfi وَ ’ la سَك۪ينَةٌ ’ e matuftur. مَا müşterek ism-i mevsûl, مِنْ harf-i ceriyle بَقِيَّةٌ ’ nun mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَرَكَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَرَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اٰلُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مُوسَىٰ muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. اٰلُ هٰرُونَ atıf harfi وَ ’ la اٰلُ مُوسٰى ’ ya matuf olup, gayr-i munsarif olduğundan cer alameti fethadır. تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُ cümlesi, التَّابُوتُ ‘ nun ikinci hali olarak mahallen mansubdur.
تَحْمِلُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. الْمَلٰٓئِكَةُ fail olup damme ile merfûdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki isim ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru إِنَّ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
لَ harfi اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
اٰيَةً kelimesi إِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. لَكُمْ car mecruru اٰيَةً ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir.
اِنْ iki muzari fiili cezmeden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ kelimesi كُنْتُمْ ’ ün haberi olup nasb alameti ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن كنتم مؤمنين فارضوا بطالوت ملكا. (Mü’min iseniz Talut’a mülkü yükleyin.) şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki istînâfa atfedilmiştir. Nebilerin sözlerinin devamıdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan …. اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
قَالَ fiilinin faili olan نَبِيُّهُمْ , izafetle gelerek muzâfun ileyh olan kavme şeref kazandırmıştır.
إِنَّ ’ nin ismi olan اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ , izafetle marife olmuştur. İzafet az sözle çok anlam ifade etme yollarından biridir. Burada Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olmakla مُلۡكِ ve ءَایَةَ şan ve şeref kazanmıştır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki … يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ الْمَلٰٓئِكَةُۜ cümlesi, masdar teviliyle, إِنَّ ’ nin haberi konumundadır. Masdar-ı müevvel olan cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil faide-i haber ibtidaî kelam olan ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ cümlesi التَّابُوتُ ‘nun halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. فِیهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سَك۪ينَةٌ , muahhar mübtedadır.
مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru سَك۪ينَةٌ ’nün mahzuf sıfatına mütealliktir.Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
رَّبِّكُمۡ izafetinde رَّبِّ ismine izafe edilmesi كُمۡ zamirinin ait olduğu kişilere şeref kazandırmıştır.
بَقِيَّةٌ , muahhar mübteda olup tezayüf nedeniyle سَك۪ينَةٌ ‘e atfedilmiştir. Kelimelerdeki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder.
سَك۪ينَةٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl, başındaki مِنْ harf-i ceriyle birlikte بَقِيَّةٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sılası olan تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُ cümlesi التَّابُوتُ ’ya ait ikinci hal cümlesidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Gelen tabutun rablerinden sekine olması, Musa ve Harun ailesinin terekesi olması ve melekler tarafından taşınması özelliklerinin sayılması, taksim sanatıdır.
بَقِيَّةٌ - تَرَكَ ve مُّؤۡمِنِینَ - نَبِیُّهُمۡ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Vahye dayanan kitaplar insana huzur verir, o yüzden buna سَكِینَة denmiştir. Müsebbeb söylenerek, sebep kastedildiği için mecaz-ı mürseldir.
ٱلتَّابُوتُ , ‘Ahid Sandığı’; Allah ile İsrailoğulları arasındaki ahdin sembolü olan, on emrin yazılı bulunduğu levhaların muhafaza edildiği sandıktır. (TDV İslam Ansiklopedisi)
Ağaçtan yapılmış olup içine hikmet yerleştirilmiştir. Diğer bir görüşe göre tabut, kalptir. سَكِینَة de tabutun içinde olan bilgidir. Bu nedenle kalp bilginin kabı, hikmetin evi, tabutu, çanağı veya sandukası diye adlandırılmıştır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
سَكِینَة hakkında müfessirler bir çok rivayet bildirmişlerdir.
ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ [Tabutun içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet vardır.] Yani kalplerinizin rahat ettiği zafer, düşmanı yenme konusunda ümitlerinin güçlendiği bir his vardır. [Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır.] Yani bunlar Musa ve Harun’un bıraktığı şeylerdir. İnsanın âli kendisidir. [Allah Âdem’i, Nûh’u ve Âl-i İbrahim’i seçmiştir.] (Âl-i İmrân 3/33) Yani bizzat İbrahim’i seçmiştir. Nefs (kendi) kelimesinin insana nispet edilmesi gibidir. تَحۡمِلُهُ ٱلۡمَلَـٰۤىِٕكَةُۚ [Onu melekler taşır.] Onu nakleder. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan لَاٰيَةً ’e dahil olan لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Müsnedün ileyh olan لَاٰيَةً ’in nekre gelişi teksir, nev ve tazim ifadesi içindir.
لَكُمْ car-mecruru, لَاٰيَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَاٰيَةً kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir. Bu sebeple işaret ismi ذٰلِكَ ’de istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’, her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
İşaret ismine dahil olan ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilen, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Bahsedilen konunun yüceliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Ayetin bu cümlesi, bir çok surede ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c. 7, s. 314)
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
Ayetin şart üslubunda gelen son cümlesi istînâfiyyedir. Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi اِنْ ve كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, فارضوا بطالوت ملكا (Talut’un melik olmasına razı olun.) şeklindedir.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi olan مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟ [Eğer iman edenlerdenseniz, bunda sizin için kesin bir işaret vardır. Ey İsrailoğulları!] Tabutun tekrar size verilmesinde, Tâlût'un hükümdarlığı konusunda sizin için büyük bir işaret vardır. Ayrıca bu, sizin peygamberinizin doğruluğuna da bir delildir. Çünkü Allah'ın Tâlût'u size hükümdar seçtiğini peygamberiniz bildirmişti. Gerçekten sizler inanmışsanız, Allah'ı tasdik ediyorsanız, o zaman Tâlût'un hükümdarlığını da tasdik ediniz. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Bu hayatta pes edenlerin ismi hatırlanmaz.
Başarılı insanlara uzaktan imrenmek kolaydır. Onların yerinde olduğumuzu hayal etmek, fırsat elime geçerse yaparım diye yeminler ettikten sonra arkamıza yaslanıp, evimizde oturmak kolaydır.
Pes etmeyenler; korksalar da risk alırlar. Düşünmekle kalmayıp harekete geçerler. Düştükçe ayağa kalkarlar. Bir daha ve bir daha. Gerekirse en baştan başlarlar. Pes etmemek daha zordur aslında; başarı bir çok fedakarlık gerektirir, gerekirse canını da ortaya koyarsın. Ortada "ben" diye bir şey kalmaz.
Eğer dünya, pes edenlere kalsaydı; nice fetihler gerçekleşmez, fizik, kimya teorileri keşfedilmez ve nice örnekler yaşanmazdı. Kısacası ortada ne tarih, ne de bilim kalırdı. Ne de dinlenilesi hayatlar.
Pes etmeyenlerin değeri yıllar geçtikçe artar. Çoğunun değeri yaşarken bilinmemiş. Çoğu başarının meyveleri, başaranlar öldükten sonra yenmiş. Ya pes etme ya da pes etmeyen birine destek ol. Kim bilir, öyle ya da böyle bir hayra vesile veya ortak olmayı nasip eder Rahman.
Allah yutamayacağımız lokmaları çiğnetmesin. Gerçekleştiremeyeceğimiz yeminleri ettirmesin. Boyumuzdan büyük lafları söyletmesin. Geçmişteki İsrailoğullarının halinden ibret alanlardan olmamızı nasip etsin. Hepimize hayırlı meşgaleler versin. Kendimize ve başkalarına, iki cihanda da fayda sağlayacak işler başarmamızı nasip etsin. Hayırlı yaşayalım, hayırla hatırlanalım. Yaşarken de, bu dünyadan giderken de ardımızda yalnız ve yalnız hayır bırakanlardan olalım, inşaallah.
***
Herkesin, manevi boyutta, görüşünü ve kulağını keskinleştiren bir gözlüğü ve kulaklığı vardır. Onların aracılığı ile kendi hayatını, başka insanları ve dünyalıkları algılar. Bu cihazların maddesi, ya nefsinin ya da kalbinin toprağından yapılır. Zaten, insan ne için yaşıyorsa, ona ulaştıracak yolun toprağındandır. Yani benliği, uğruna yaşadıklarıyla doludur.
Bu cihazların yapıldığı toprağa göre insanın her şeyi şekil kazanır: duyguları, düşünceleri, ön yargıları, hayalleri, duaları, hareketleri ve hepsinin toplamında ahlakı etkilenir. Nefsinin hevesleri için yaşayanla, kalbindeki imanın sahibi olan Allah için yaşayanın hem ahlakı, hem de ahlak anlayışı arasında müthiş bir fark vardır.
Şüphesiz ki, dünyada mükemmel insan mümkün olmayacağı için herkesin ahlakında çeşitli kusurları vardır. Nefsi için yaşayan, ya kusurlarını görmezden gelir ya da kendisini, düzeltemeyeceğine inandırır. Kalbi için yaşayan ise hep daha iyi bir kul olma arayışındadır: iyi hallerini kaybetmemek, kötüleri ise düzeltmek için son nefesine kadar çabalar.
Kalbî cihazlara sahip bir kul, ön yargılardan ve başkalarıyla ilgili kesin hükümlerden sakınır. Zira dünyada görüldüğü sanılanın arkasında çok başka hikayeler vardır. Pahalı kıyafetler ve aksesuarlar, bir insanın aklının ya da ahlakının kalitesini kanıtlamaz; belki zenginliğini, belki de zevkli oluşunu gösterir.
Kalbî cihazlarla yaşayan bir kulun gördükleri ve işittikleri; dünyalık boyuttan ibaret değildir. Öncelikle, her şey kendisini yaratan Rabbini hatırlatır. Bunun tesiri ile nefsine ve kalbine çekidüzen vererek, önüne çıkan tepkilerden ya da kararlardan doğrusunu seçmeye çalışır. Yanlış seçiminde tevbe, doğrusunda ise şükür eder. Yine bu halin tesiri ile Allah’ın sınırlarına riayet ederek, her yaratılana hoşgörü ile yaklaşmaya çalışır.
Sadece görülene aldanarak insan ayırmaktan kaçınır. Zira, sahip olunan dünyalık hiçbir mal ve mülk; kimin imanca, akılca ve ahlakça üstün olduğunu belirleyici değildir. Dünyalık zorluklardan bunaldığı ya da kendisini çok cesur hissettiği sakin bir anında; kendi eliyle ya da diliyle bilmediği ağır bir sorumluluğun altına girmekten sakınır. Zira, ne kendi nefsinden, ne de bir başkasının nefsinden emin olunmayacağını adı gibi bilir.
Ey Allahım! Kendimizi ve amellerimizi yüceltmekten, dünyalık sebeplere dayanarak başkalarına önyargılı yaklaşmaktan ve onları küçümsemekten muhafaza buyur. Ahlakımızdaki kusurları, rahmetin ile gider ve nurun ile tamam eyle. Bizi nefsani değil, kalbî cihazlara sahip olanlardan ve Senin yolunda, Senin emirlerine itaat ve Sana iman üzere yaşayıp ölenlerden eyle.
Amin.