19 Nisan 2024
Bakara Sûresi 249-252 (40. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 249. Ayet

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ  ٢٤٩


Tâlût, ordu ile hareket edince, “Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka.” dedi. İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) “Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: “Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah, sabredenlerle beraberdir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَمَّا ne zaman ki
2 فَصَلَ ayrıldığında ف ص ل
3 طَالُوتُ Talut
4 بِالْجُنُودِ ordularla ج ن د
5 قَالَ dedi ki ق و ل
6 إِنَّ şüphesiz
7 اللَّهَ Allah
8 مُبْتَلِيكُمْ sizi deneyecektir ب ل و
9 بِنَهَرٍ bir ırmakla ن ه ر
10 فَمَنْ kim
11 شَرِبَ içerse ش ر ب
12 مِنْهُ ondan
13 فَلَيْسَ değildir ل ي س
14 مِنِّي benden
15 وَمَنْ ve kim
16 لَمْ
17 يَطْعَمْهُ ondan tadmazsa ط ع م
18 فَإِنَّهُ şüphesiz o
19 مِنِّي bendendir
20 إِلَّا dışında
21 مَنِ kimsenin
22 اغْتَرَفَ avuçlayan غ ر ف
23 غُرْفَةً bir avuç غ ر ف
24 بِيَدِهِ eliyle ي د ي
25 فَشَرِبُوا hepsi içtiler ش ر ب
26 مِنْهُ ondan
27 إِلَّا hariç
28 قَلِيلًا pek azı ق ل ل
29 مِنْهُمْ içlerinden
30 فَلَمَّا nihayet
31 جَاوَزَهُ (ırmağı) geçince ج و ز
32 هُوَ o (Talut)
33 وَالَّذِينَ ve kimseler
34 امَنُوا iman eden ا م ن
35 مَعَهُ beraberindekiler
36 قَالُوا dediler ق و ل
37 لَا
38 طَاقَةَ gücümüz yok ط و ق
39 لَنَا bizim
40 الْيَوْمَ bugün ي و م
41 بِجَالُوتَ Calut’a
42 وَجُنُودِهِ ve askerlerine karşı ج ن د
43 قَالَ dedi ق و ل
44 الَّذِينَ kimseler
45 يَظُنُّونَ kanaat getiren ظ ن ن
46 أَنَّهُمْ elbette onların
47 مُلَاقُو kavuşacaklarına ل ق ي
48 اللَّهِ Allah’a
49 كَمْ nice
50 مِنْ
51 فِئَةٍ topluluk ف ا ي
52 قَلِيلَةٍ az olan ق ل ل
53 غَلَبَتْ galib gelmiştir غ ل ب
54 فِئَةً topluluğa ف ا ي
55 كَثِيرَةً çok olan ك ث ر
56 بِإِذْنِ izniyle ا ذ ن
57 اللَّهِ Allah’ın
58 وَاللَّهُ Allah
59 مَعَ beraberdir
60 الصَّابِرِينَ sabredenlerle ص ب ر

Uzun süre susuz kalan kimsenin birden çok su içmesi vücuda zarar verir. Çok su içenler güçsüzlük hissettiler, bir avuçtan fazla su içmeyenlerde ise bu sorun yaşanmadı.

Yapamayacağına inananlar yapamaz. Yapmak istediğimiz şeylerde mazeret üretmeyelim, sonuca odaklanalım, gayret bizden tevfik Allah'tandır. Biz sonuçtan değil, gayretten sorumluyuz.

Allah yolunda savaşmak istediklerini söylemişlerdi. Allah da onlara Talut’u komutan olarak gönderdi. Nehirden geçecek olmaları/geçmeleri savaş alanında ihtiyaçları olacak sadakatin testi ve bir askeri eğitimdir. Disiplin olmazsa savaşamazsınız. Verilen konutlara uymanız gerekir.

Nehirden hem içmekten hem tatmaktan bahsediyor. Tatmak, nehirden balık vs gibi avlayarak yemek olabilir. İkisini de yasaklıyor. Hatırlayın Uhud’da sevgili peygamberimiz okçulara “Ne şart ve durum olursa olsun asla burayı terk etmeyeceksiniz. Bizlerin cesetlerinin yaban kuşlar (akbabalar) tarafından parçalandığını görseniz bile yerinizi bırakmayacaksınız” dediği halde düşmanın herşeyini bırakıp kaçtığını görünce ”Bu iş tamam, savaş bizim lehimize bitti!” diye düşünüp yerlerini terkederek çok stratejik bir hata yaptılar.

Dünya hayatını bir nehir olarak görürsek ondan da ne kadar faydalanacagımız ne kadar içip, tadacağımız da savaştaki performansımızı gösterecek, belki ahireti kazandıracak belki kaybettirecek şeklinde de okuyabiliriz ayeti...

Komutları net veriyor Kur’ân...

Geçilecek nehirden içmemek ve yememek bir nevi oruç gibi. Yani sanki savaş öncesi oruç tutuyorlar. Bedir Savaşı da Ramazan ayında olmuştu. Yani müslümanlar da savaş öncesi oruçluydu.

Bu ayetler sadece Calut’un ordusuyla savaşmaya giden İsrailloğullarının tarihi değil, Bedir savaşının arefesindeki müslümanlara nasıl davranmaları gerektiğini anlatan derslerdir.

 

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olmasıda caizdir. لَمَّٓا  kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup  قَالَ  fiiline mütealliktir. Cümleye muzaf olur. فَصَلَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَصَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  طَالُوتُ  fail olup damme ile merfûdur. بِالْجُنُودِ  car mecruru  فَصَلَ  fiiline mütealliktir. 

فَ  karînesi olmadan gelen  قَالَ اِنَّ اللّٰهَ  cümlesi şartın cevabıdır.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l kavl  اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍ ’ dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl,  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur.  مُبْتَل۪يكُمْ  kelimesi  إِنَّ ’ nin haberi olup,  ی  üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِنَهَرٍ  car mecruru  مُبْتَل۪يكُمْ ‘ e mütealliktir. 

مُبْتَل۪ي  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ 


İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. شَرِبَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مِنۡهُ  car mecruru  شَرِبَ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَيْسَ ’ nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’ dir.  مِنّ۪ي  car mecruru  لَيْسَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. 

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ

 

Cümle, atıf harfi وَ  ile  مَنْ شَرِبَ مِنْهُ  cümlesine matuftur. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَطْعَمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

هُ  muttasıl zamiri  إِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur.  مِنّ۪ٓي  car mecruru  إِنَّ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. 

اِلَّا  istisna edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪  ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

اغْتَرَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.  غُرْفَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

بِيَدِه۪  car mecruru  اغْتَرَفَ  fiiline veya  غُرْفَةً ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اغْتَرَفَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عرف ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ  


Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  شَرِبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْهُ  car mecruru  شَرِبُوا  fiiline mütealliktir. 

اِلَّا  istisna harfidir.  قَل۪يلاً  müstesna olup, fetha ile mansubdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  قَل۪يلاً  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. 

قَل۪يلاً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ


Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  لَمَّا  kelimesi حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzaf olur. جَاوَزَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَاوَزَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو  ’dir. Muttasıl zamir هُۥ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. 

هُوَ  munfasıl zamir, جَاوَزَ ’ deki gizli zamiri tekid etmek içindir. Mahallen merfûdur. ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, atıf harfi  وَ  ile هُوَ ‘ ye matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekân zarfı  مَعَ  mef’ûlun fih olup, اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُۥ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  قَالُوا۟ cümlesi şartın cevabıdır. 

قَالُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ ‘ dir. قَالُوا۟  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

طَاقَةَ  kelimesi  لَا ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَنَا  car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. ٱلۡیَوۡمَ  zaman zarfı  لَا ’ nın haberine mütealliktir.

بِجَالُوتَ  car mecruru mahzuf habere müteallik olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. Muzâf mahzuftur. Takdiri, بقتال جالوت  şeklindedir. جُنُودِهِ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

جَاوَزَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جوز ’ dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ 


Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası یَظُنُّونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

یَظُنُّونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel, يَظُنُّونَ  fiilinin mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُم  muttasıl zamir اِنَّ ‘ nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُلَاقُوا  haber olup, ref alameti و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Mekulü’l kavl  كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

كَمْ  haberiyye olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ فِئَةٍ  car mecruru  كَمْ ’ in temyizi olup, kesra ile mecrurdur. قَلِیلَةٍ  kelimesi  فِئَةٍ  ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. غَلَبَتْ  cümlesi,  كَمْ ’ in haberi olarak mahallen merfûdur. 

 غَلَبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’ dir. فِئَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

كَثِیرَةَ  kelimesi  فِئَةً ‘ nin ikinci sıfatı olup fetha ile mansubdur. بِإِذۡنِ  car mecruru  غَلَبَتْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ  [Nice az sayıdaki tâife çok kalabalık tâifeyi yenmiştir.] Burada  كَمْ  çokluk anlatan bir kelimedir. مِنْ  de vurgulama ifade eder. فِئَةٍ  grup, tâife demektir. Bunun aslı  فَأَوْتُ رَأْسَهُ فَأْوًا [başını kesti] ifadesinden gelir. İnsan taifesi, insanlardan oluşan gruptur. Bir görüşe göre dönmek anlamına gelen  اَلْفَيْءَ kökünden gelir. Onlar bir iş için hareket eden topluluklardır. Zafer kazanmak için uğraşırlar. Birinci görüşe göre illet harfi sondan hazfedilmiştir. İkincisine göre ortasından hazfedilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَمْ ‘i Haberiyye: Herhangi bir kavramın çok miktarda olduğunu belirtmek için kullanılan  كَمْ ’dir. “Nice, ne, ne kadar çok” gibi anlamlara gelir. Çokluktan kinaye için kullanılır. كَمْ ’i haberiyyenin temyizi 2 şekilde gelebilir: 

1. Müfred mecrur veya cemi mecrur olarak gelir. 2. مِنْ  harfi ceri ile müfred mecrur veya cemi mecrur gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُلَاقُوا  ; sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfâale babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَل۪يلَةٍ - كَث۪يرَةً ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Mekân zarfı  مَعَ  mahzuf habere mütealliktir. ٱلصَّـٰبِرِینَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ی ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الصَّابِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi صبر  olan fiilin ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ

 

فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍ  [Nehirle imtihan edilmek] ifadesinde sebep-müsebbeb alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

 

فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ

 

Cümleye dahil olan  فَ  istînâfiye, مَن  şartiyyedir. 

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ شَرِبَ مِنْهُ  şart cümlesidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde şart ismi  مَنْ mübteda,  شَرِبَ مِنْهُ  cümlesi haberdir.

Rabıta harfi  ف  ile gelen cevap cümlesi  فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ  sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنِّی  car-mecruru,  لَیۡسَ  ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

و ‘ la makabline atfedilen  وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً  atıf sebebi tezattır.

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ  şart cümlesidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde şart ismi  مَنْ  mübteda,  لَمْ يَطْعَمْهُ  cümlesi haberdir. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Rabıta harfi  ف  ile gelen cevap olan  فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً  cümlesi,  إِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنِّیۤ  car mecruru,  إِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

اِلَّا  istisna edatı, مَنِ  müstesnadır.

Nehrin suyundan içenlerden istisna edilenleri ifade eden müşterek ism-i mevsûl  مَنِ  ‘in sılası olan  اغْتَرَفَ غُرْفَةً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Birbirine matuf her iki terkip de, şart üslubunda haberi isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan terkipler, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً  ibaresinde zemme benzeyen bir şeyle medhi tekîd sanatı vardır.

فَمَن شَرِبَ مِنۡهُ فَلَیۡسَ مِنِّی  cümlesi ile  وَمَن لَّمۡ یَطۡعَمۡهُ فَإِنَّهُۥ مِنِّیۤ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

ٱغۡتَرَفَ - غُرۡفَةَۢ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شَرِبَ - یَطۡعَمۡهُ  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَنْ - مِنّ۪ٓي  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca.] Yani Tâlût beldesinden ayrıldığı zaman demektir. بِ  harfi, fiili geçişli yapmak için kullanılmıştır. 

ٱلۡجُنُودِ [Ordularıyla] kelimesi  ٱلۡجند kelimesinin çoğuludur. Cem-i kesrettir. ٱلۡجند  güçlü ordu demektir. [Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek.] Yani Allah sizi sınayacak. فَمَن شَرِبَ مِنۡهُ فَلَیۡسَ مِنِّی [Kim ondan içerse benden değildir.] Yani siz çölde susayacaksınız ve bu halde bir nehre varacaksınız. Her kim susuzluğa sabredemez ve susuzluğunu iyice gidermek için eğilerek doya doya içerse benim dinimden, mezhebimden değildir. وَمَن لَّمۡ یَطۡعَمۡهُ فَإِنَّهُۥ مِنِّیۤ  [Ondan kim içmezse bendendir.] Yani bu şekilde içmeyen bendendir. إِلَّا مَنِ ٱغۡتَرَفَ غُرۡفَةَۢ بِیَدِهِۦۚ  [Eliyle bir avuç içen müstesna.] غُرۡفَةَۢ  avuç, kepçe gibi bir aletle sudan almaktır. Tâlût bir avuç içmeyi istisna etmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

ومَن لَمْ يَطْعَمْهُ  sözünde yasak hem içmeye hem de ağızda çalkalamayadır. Malumdur ki bu mükellefiyet daha zordur. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1542)

وَمَن لَّمۡ یَطۡعَمۡهُ  kavlinde su kelimesine uygun olan içmek manasındaki  شَرِبَ  fiilinin yerine yedi manasındaki  طۡعَمۡ  fiilinin kullanılmasının sebebi şunlar olabilir: 

1-İnsan susuzluktan son raddeye geldiğinde içtiği su ona en lezzetli bir yiyecek gibi gelir.

2- İnsan suyu ağzına alır, ağzını onunla çalkalar sonra da ağzından çıkarırsa o suyu tatmış olur, içmiş olmaz. Kim ondan içmezse dendiğinde yasaklama içmeyedir, tatmaya değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ


فَ , istînafiyedir. Cümle müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِلَّا  istisna edatı,  قَل۪يلاً  ise شَرِبُوا مِنْهُ ‘dan istisna edilen müstesnadır.

قَل۪يلاً ’deki tenvin kıllet ve tazim ifade eder.

مِنْهُ  car-mecruru  شَرِبُوا  fiiline,  مِنْهُمْۜ  car-mecruru, قَل۪يلاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

شَرِبُوا۟ - شَرِبَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَشَرِبُوا مِنهُ إلّا قَلِيلًا  kavlindeki  فَ , fa-u fasiha'dır. Takdir edilmiş mahzuf kelama işaret eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru: 1543)

فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ [İçlerinden pek azı müstesna, hepsi ırmaktan içtiler.] Yani susuz ve sıcak bir çöle düştüler. Oradan nehre vardıklarında çok susamışlardı. Az bir kısmı hariç nehre gelip oradan eğilerek kana kana su içtiler. Sadece bir avuç içenler, Bedir ehli kadar yani üç yüz on kişiydiler. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)


فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ


فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.  (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

Has ism-i mevsûl  وَالَّذ۪ينَ , fail olan  هُوَ ‘ye matuftur. Sıla cümlesi olan  اٰمَنُوا مَعَهُۙ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Has ism-i mevsûl , ٱلَّذِینَ  ‘nin  جَاوَزَهُۥ  fiilinin failine matuf olduğu da söylenmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi   قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا۟  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ  cümlesi, cinsini nefyeden لَا ’ nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَنَا  car-mecruru, لَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. 

Zaman zarfı  الْيَوْمَ  ve birbirine matuf car-mecrurlar  بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ , mahzuf habere mütealliktir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

قَالُوا۟ لَا طَاقَةَ لَنَا ٱلۡیَوۡمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ [Bizim bugün Câlût ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok!...’ dediler] ifadesindeki zamirin ordudan ayrılan çokluğa ait olduğu; “[Allah’la mutlaka karşı karşıya geleceklerine] kani olanlar”ın ise, Tālût ile beraber kalıp direnen azınlık kesim olduğu söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 


قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müsbet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Müsnedün ileyh olan  ٱلَّذِینَ ’ nin sılası olan  يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ , müsbet muzari fiil sıygasında faidei haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَظُنُّونَ  fiili kesin olarak bildi ve zannetti anlamları olmak üzere iki zıt mana ifade eder. Bu cümlede kesin olarak bildi manasındadır.

ٱلَّذِینَ یَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلَـٰقُوا۟ ٱللَّهِ  ifadesi, hayatı sevmeyip, Allah rızası için şehit olmayı ümit edenleri ifade eder. Allah'a kavuşmak, rızası yolunda ölmek manasında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Masdar ve tekid harfi  أَنَّ  ve akabindeki  اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ  cümlesi masdar teviliyle  یَظُنُّونَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَحْمَةِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  رَحْمَةِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Müsned olan  مُلَاقُوا اللّٰهِۙ ‘nin, izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki bir kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

مُلَاقُوا , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede mübteda konumundaki  كَمْ , haberiyedir. Nice manasından kinayedir.  مِنْ فِئَةٍ  car-mecruru  كَمْ ‘in temyizidir.  

Müsnedün ileyh olan  كَم ’ in haberinin  غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ  şeklinde mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, temekkün ve istikrar ifade eder. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فِئَةٍ  kelimesindeki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder. Tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قَلِیلَةٍ - كَثِیرَةَۢ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.

بِإِذۡنِ ٱللَّهِۗ  izafetinde bütün esma-i hüsnayı bünyesinde toplayan  ٱللَّهِۗ  ismine muzaf olarak  إِذۡنِ  şeref kazanmıştır.

قَالَ - قَالُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَمْ مِنْ فِئَةٍ  sözündeki  كَم  haberiyyedir. İstifham değildir.  فِئَةٍ  insan topluluğudur. الفَيْءِ ‘den türemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ [Allah’ın huzuruna varacaklarına inananlar dediler ki…] Yani kıyamet günü Allah’a döneceklerini, amellerinin karşılığını alacaklarına yakînen inanıp bunu bilenler şöyle söylediler. [Nice az sayıdaki tâife çok kalabalık tâifeyi yenmiştir.] Burada  كَم  çokluk anlatan bir kelimedir. مِّن  de vurgulama ifade eder. فِئَةً  grup, taife demektir. İnsan taifesi, insanlardan oluşan gruptur. Onlar bir iş için hareket eden topluluklardır. Zafer kazanmak için uğraşırlar. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)


وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

 

 وَ , istînafiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مَعَ  mekân zarfı mahzuf habere müteallik,  الصَّابِر۪ينَ , muzafun ileyhtir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesinde tecrîd, üç kez tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

‘Allah sabredenlerle beraberdir’ ifadesinde aklî mecaz vardır. ‘’Allah’ın yardımı’’ manasında olduğu düşünülebilir.

الصَّابِر۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ [Allah sabredenlerle beraberdir,' dediler.] Düşmanlara karşı göğüs gerip sabredenleri zafere erdirmek konusunda onların yanındadır. Sabır, düşmanla karşılaşınca olur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

اللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ  ifadesi Kur’ânda 4 kere geçmiştir. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c. 7, s. 314)

Bakara Sûresi 250. Ayet

وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ  ٢٥٠


(Tâlût’un askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَمَّا ne zaman
2 بَرَزُوا karşılaşsalar ب ر ز
3 لِجَالُوتَ Calut
4 وَجُنُودِهِ ve askerleriyle ج ن د
5 قَالُوا şöyle dediler ق و ل
6 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
7 أَفْرِغْ dök ف ر غ
8 عَلَيْنَا üzerimize
9 صَبْرًا sabır ص ب ر
10 وَثَبِّتْ ve sağlam tut ث ب ت
11 أَقْدَامَنَا ayaklarımızı ق د م
12 وَانْصُرْنَا ve bize yardım et ن ص ر
13 عَلَى karşı
14 الْقَوْمِ topluluğuna ق و م
15 الْكَافِرِينَ kafirler ك ف ر

“Rabbimiz “şeklinde başlayan dua Ali imran suresindeki benzer duayı hatırlatır ve düşman karşısında nasıl dua edileceğini öğretir bize.

Beraze برز :

  بَرَاز  kelimesi fezâ demektir. بَرَزَ Uzayda göründü demektir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri bâriz ve ibrazdır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. بَرَزُوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَرَزُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  لِجَالُوتَ  car mecruru  بَرَزُوا  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. جُنُودِهِ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  karînesi olmadan gelen  قَالُوا  cümlesi şartın cevabıdır.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا ’ dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اَفْرِغْ عَلَيْنَا ’ dır. 

اَفْرِغْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. عَلَيْنَا  car mecruru  اَفْرِغْ  fiiline mütealliktir. صَبْراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا  cümlesi, atıf harfi وَ ’ la  اَفْرِغْ  cümlesine matuftur. 

ثَبِّتْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. اَقْدَامَنَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  cümlesi, atıf harfi وَ ’ la  اَفْرِغْ  cümlesine matuftur.

انْصُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. Mütekellim  zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْقَوْمِ  car mecruru  انْصُرْنَا  fiiline mütealliktir. الْكَافِر۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمِ ’nin sıfatı olup cer alameti  ی ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar. 

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَفْرِغْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  فرغ ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

ثَبِّتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ثبت ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الْكَافِر۪ينَ; sülâsi mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Cümlede icaz-ı hazif vardır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Nidanın cevabı olan  اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً , emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَيْنَا , ihtimam için, mef’ûl olan صَبْراً ‘e takdim edilmiştir

صَبْراً  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

صَبْراً ‘ deki tenvin kesret ve tazim ifade eder.

Aynı üslupta gelen  وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ  cümleleri hükümde ortaklık sebebiyle nidanın cevabına atfedilmiştir. Her ikisi de emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Nidanın cevabı ve ona atfedilen müteakip iki cümle, emir üslubunda gelmiş olmalarına rağmen dua manasında manası taşıdıkları için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً '' Sabır yağdırmak’’ ibaresinde istiare vardır. Sabır, yağmur gibi yağdırılacak birşey değildir. Allah teala'nın üzerlerine sabır döktüğü zamanki halleri vücudun üzerine su döküldüğü zamanki hallerine, yani kalbe serinlik, esenlik, sükunet ve itminan sarmasına benzetilmiştir. Bu ifadede Rab ismi (Dua ifadelerinde çoğunlukla kullanılır) gelmiş, mübalağa ve çokluk ifade eden  أَفۡرِغۡ  fiili tercih edilmiş, sabır kelimesi de tazim ifade eden nekre şeklinde gelmiştir.

وثَبِّتْ أقْدامَنا  ifadesinde, ayaklar kelimesi cüz küll alakası ile mecazı mürseldir. Ehemmiyetine binaen cüzü zikrederek kül olan murad edilmiştir. Aslında kalbimizi, bedenimizi, bizi sabit kıl manasındadır. Alete isnad vardır.

قالُوا رَبَّنا أفْرِغْ عَلَيْنا صَبْرًا  kavlinde istiareyi temsiliye vardır. Allahu tealanın onların üzerine sabır yağdırması, suyun bir cismin tamamını ıslatıp ruhun bu şekilde rahatlayarak teskin olmasına benzetilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1544)

وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ [Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında] ifadesi onlarla savaşmak için ortaya çıktıklarında demektir. بَرَأَز  boşluk arazi demektir. Allah Teâlâ وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةًۙ [Yeri dümdüz görürsün.] (Kehf 18/47) yani bariz bir şekilde gölgesiz halde buyurmuştur. [Ey Rabbimiz! Yüreğimizi sabırla doldur.] Yani bize sabır ver.  أَفۡرِغۡ عَلَیۡنَا صَبۡرࣰا [Yüreğimizi sabırla doldur.] ifadesi tamamına erdirme ve çokça vermek anlamında bir istiaredir. وَثَبِّتۡ أَقۡدَامَنَا [Ayaklarımızı sabit kıl.] Yani savaştığımız yerlerde kaymaması ve zâil olmaması için bizi sabit kadem eyle.  وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  [Kâfir kavme karşı bize yardım et.] Yani bize yardımını ver ve onlara mani ol. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bakara Sûresi 251. Ayet

فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ  ٢٥١


Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü. Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَهَزَمُوهُمْ derken onları bozdular ه ز م
2 بِإِذْنِ izniyle ا ذ ن
3 اللَّهِ Allah’ın
4 وَقَتَلَ ve öldürdü ق ت ل
5 دَاوُودُ Davud
6 جَالُوتَ Calut’u
7 وَاتَاهُ ve ona (Davud’a) verdi ا ت ي
8 اللَّهُ Allah
9 الْمُلْكَ hükümdarlık م ل ك
10 وَالْحِكْمَةَ ve hikmet ح ك م
11 وَعَلَّمَهُ ve ona öğretti ع ل م
12 مِمَّا şeyleri
13 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
14 وَلَوْلَا eğer
15 دَفْعُ savmasaydı د ف ع
16 اللَّهِ Allah
17 النَّاسَ insanların ن و س
18 بَعْضَهُمْ bir kısmını ب ع ض
19 بِبَعْضٍ bir kısmıyle ب ع ض
20 لَفَسَدَتِ bozulurdu ف س د
21 الْأَرْضُ dünya ا ر ض
22 وَلَٰكِنَّ fakat
23 اللَّهَ Allah
24 ذُو sahibidir
25 فَضْلٍ lutuf ف ض ل
26 عَلَى karşı
27 الْعَالَمِينَ bütün alemlere ع ل م

  Hezeme هزم :   هَزْمٌ kelimesinin aslı bir şeyi un ufak olana kadar tutup sıkmaktır. Hezimet هَزِيمَةٌ kavramı da bu köktendir. (Müfredat)

   Kuran’ı Kerim’de iki defa sülasi fiil ve bir defa isim olarak 3 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli hezimettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder söze matuftur. Takdiri, فاستجاب الله لهم فهزموهم.(Allah onlara karşılık verdi. Ve onları hezmete uğrattı.) şeklindedir. 

هَزَمُو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاِذْنِ  car mecruru  هَزَمُو  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَتَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  دَاوُ۫دُ  fail olup, gayrı munsarif olduğu için tenvin almamıştır.  جَالُوتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

وَ  atıf harfidir. اٰتٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْمُلْكَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْحِكْمَةَ  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.  عَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la  فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. 

عَلَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl مِنْ  harf-i ceriyle  عَلَّمَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ  ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

یَشَاۤءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

عَلَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْلَا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا  yani “değil mi?” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

دَفْعُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Haberi mahzuftur. Takdiri;  موجود  (vardır.) şeklindedir. 

النَّاسَ  amili,  دَفْعُ  ‘un mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. بَعۡضَ  kelimesi النَّاسَ ’ den bedel olup fetha ile mansubdur. بِبَعْضٍ  car mecruru  دَفْعُ ’ ye mütealliktir. 

لَ  harfi  لَوْلَا ’ nın cevabının başına gelen rabıtadır. 

فَسَدَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir.  الْاَرْضُ  fail olup damme ile merfûdur.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْلاَ  ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler. Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: 1.Tenvinli olmalıdır.  2. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 3. Masdarın failine muzaf olmalıdır. 4. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لٰكِنَّ  istidrak harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  لٰكِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. ذُو  kelimesi  لٰكِنَّ ’ nin haberi olup, harfle îrablanan beş isimden biri olduğundan ref alameti و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır.  فَضْلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَى الْعَالَم۪ينَ  car mecruru  فَضۡلٍ ‘ in mahzuf sıfatına müteallik olup, cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ

 

Ayet takdiri  فاستجاب الله لهم  (Allah onların duasını kabul etti) olan cümleye  فَ  atıf harfi ile atfedilmiştir.

Cümle müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

بِاِذْنِ اللّٰهِ  izafetinde bütün esma-i hüsnayı bünyesinde toplayan  ٱللَّهِۗ  ismine muzaf olmakla  إِذۡنِ  şeref kazanmıştır.

Mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ  cümlesi mâkabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

Aynı üslubtaki  وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ  ve  وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ  cümleleri hükümde ortaklık nedeniyle  فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ  cümlesine atfedilmiştir.

وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ  cümlesinde müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük  için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın verdiklerinin hikmet ve mülk olarak belirtilmesi taksim sanatıdır.

وَالْحِكْمَةَ , mef’ûl olan  الْمُلْكَ ‘ye atfedilmiştir. Ciheti camiâ tezayüftür.

عَلَّمَ  fiiline müteallik, mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  مَّا ‘ nın sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

عَلَّمَ , iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir. Cümlede ikinci mef’ûlun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

هَزَمُوهُم - قَتَلَ  ve  الْمُلْكَ  - الْحِكْمَةَ  gruplarındaki kelimeler arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِ  [Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler.] Burada hazfedilmiş şöyle bir ifade vardır: Allah bu duayı kabul etti ve onlara zafer verdi. Hezimet aslında kırmak, bir şeyi birbirine katmak demektir. [Allah’ın izniyle] ifadesi O’nun yardımı, sebepleri var etmesi ve muradını kolaylaştırması sayesinde demektir. [Dilediği ilimlerden ona öğretti.] Allah Teâlâ peygamberlerine ilim öğretir. Hasan-ı Basrî “Bu, din konusundaki bilgidir.” demiştir. Bir görüşe göre burada kastedilen Hz. Dâvûd’a öğretilen zırh yapma bilgisidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)


 وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ

 

وَ  istînafiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte  دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ  cümlesi şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لَوۡلَا  şart harfi, Kur’ân’da daha çok tekid amaçlı gelir. Burada ise daha nadir olarak gördüğümüz “olmasaydı” manasındadır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  موجود  olan haber mahzuftur.

Müsnedün ileyh olan  دَفْعُ اللّٰهِ  izafetinde  bütün kemal sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâle muzaf olan  دَفْعُ , şeref kazanmıştır. 

Lafza-i celâlde tecrîd sanatı, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mef’ûl olan  النَّاسَ ‘nin ve car mecrurlar  بِبَعْضٍ  ve  بَعْضَهُمْ ‘in amili olan  دَفْعُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

بَعْضٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Nafi, Ebu Cafer,Yakup  دِفَاع الله  şeklinde, cumhur ise  دَفْعُ اللّٰهِ  şeklinde okumuştur.  دَفْعُ kelimesini Allaha isnad etmek mecazi aklidir. Zatının; olayları sebebleriyle takdir etmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Lamu’l-rabıtanın dahil olduğu cevap cümlesi  لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ , müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

İnsanların birbiri ile def edilmesi de sebep alakasıyla mecazi mürseldir. İnsanlar aslında kötülük vs’de birbirine engel olmalıdır.

Davud ve Süleyman (a.s) hem kral, hem peygamber idiler.

لَوْلاَ  meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya  manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak “teşvik” anlamına gelse de, terim olarak “bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.” Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacibekiroğlu)

Kaffâl şöyle demiştir: Allah elçiler gönderdi, onların diliyle insanların zulüm ve düşmanlığını engellemek için dayanışmalarını sağladı ve böylece vahyini bildirip kullarından kötülükleri def etti. Eğer böyle olmasaydı yeryüzünde bozgun çıkardı. Orada kan dökülür, mallar gasp edilir, haramlar işlenir, yollar güvensiz olurdu. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ

 

Cümle önceki istînafa, yani   دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ  cümlesine  وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstidrak harfi  لَـٰكِنَّ ’ nin ismi Allah Teâlânın sonsuz kudretinin muhatabların zihnine iyice yerleştirmek, kalplerde haşyet uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek için lafza-i celâlle gelmiştir. Allah isminin ayette dördüncü kez tekrarlanarak zamir makamında zahir ismin zikredilmesinde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Allah kelimesine ait müsned olan  ذُو فَضْلٍ ‘ in izafetle marife olması az sözle çok anlam ifade etme amacının yanında, haberin bilindiğine işaret eder.

فَضْلٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

فَضْلٍ ’deki nekrelik tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir.

لٰكِنَّ , istidrâk (yanlış bir zannı gidermek) ilişkisi kurar. Sözde veya yazıda akla gelebilecek ferʻî anlamları uzaklaştırmaya yarar. Bu edat, kendinden önceki cümleden çıkabilecek bir vehmi ve yanlış anlamayı kaldırmak için kullanılır ve anlam bakımından birbirinden ayrı iki söz arasına girer. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ [Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.] Yani onları hayatta bırakarak ve yeryüzünden bozukluğu gidererek onlara lütuf ve keremiyle muamele eder. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bakara Sûresi 252. Ayet

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ  ٢٥٢


İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana hak olarak okuyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تِلْكَ bunlar
2 ايَاتُ ayetleridir ا ي ي
3 اللَّهِ Allah’ın
4 نَتْلُوهَا okuyoruz (açıklıyoruz) ت ل و
5 عَلَيْكَ sana
6 بِالْحَقِّ hak olarak ح ق ق
7 وَإِنَّكَ elbette sen
8 لَمِنَ
9 الْمُرْسَلِينَ gönderilenlerdensin ر س ل

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  تِلْكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir.  اٰيَاتُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl, muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. نَتْلُوهَا  cümlesi,  اٰيَاتُ اللّٰهِ  'nin hali olarak mahallen mansubdur. 

نَتْلُو  fiili  و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عَلَيْكَ  car mecruru  نَتْلُوهَا  fiiline mütealliktir. 

بِالْحَقّۜ  car mecruru  نَتْلُوهَا ‘ deki failin ya da mef’ûlun yada  عَلَيْكَ  car mecrurun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; ملتبسين بالحقّ أو ملتبسة بالحقّ أو ملتبسا بالحقّ (Hakla, hakikatle kuşanmış olarak) şeklindedir. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

كَ  muttasıl zamir, اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ   car mecruru  اِنَّ ’ nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın ,Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

مُرْسَل۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ


Ayet, istînafiye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ismiyle marife oluşu, işaret edilenin, yani ayetlerin mertebesinin yüceliğini gösterir, önemini vurgular ve ona tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. 

Bilindiği gibi işâret ismi, mahsûs şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi, aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de ‘‘vücûdun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

ءَایَـٰتُ ٱللَّهِ  izafetinde tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafzâ-i celâle muzaf olması  ءَایَـٰتُ  için tazim ve teşrif ifade eder. 

تِلْكَ آياتُ اللَّهِ نَتْلُوها عَلَيْكَ بِالحَقِّ  cümlesinde iltifat vardır. Azamet nununa isnad edilerek habere dikkat çekilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müsned olan  اٰيَاتُ اللّٰهِ ‘nin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

Cümlede mütekelim Allah Teâlâ olduğu için  ٱللَّهِ  lafzında tecrîd sanatı vardır.

ذَ ٰ⁠لِكَ  ve  تِلْكَ  ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, S. 190)

آياتُ اللَّهِ  ‘den hal olarak gelen  نَتْلُوها عَلَيْكَ بِالحَقِّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki cümledeki Allah isminden bu cümlede azamet zamirine iltifat edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

بِالحَقِّ  car-mecruru,  نَتْلُوها  fiilinin failinden veya mef’ûlünden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ

 

Son cümle hükümde ortaklık nedeniyle istînâf cümlesine atfedilmiştir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ  car-mecruru  اِنَّ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.

الْمُرْسَل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

وَإِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِینَ  kavlindeki hitap Resullullah (s.a.v) ‘e dir. Cümleyi  إِنَّ  ile tekid etmek haberin azametindendir. Sen Resulullahsın demeyip "resullerdensin" demesi inkâr edenleri red ve zatının (s.a.v) eşsiz bir resul olduğunu hatırlatmak içindir. Daha önceki resûller gibi onu da elçi olarak göndermiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1541)

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ [İşte bunlar Allah’ın ayetleridir.] Yani işte içerisinde [insanların] âdetlerini anlattığımız bu kıssalar açık işaretlerdendir. [Biz onları sana, doğru olarak anlatıyoruz.] Yani Cebrâil sana onları bizim emrimizle doğru olarak okuyor. وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا [Onların yaptıklarını yazarız.] (Yâsîn 36/12) ve اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ [Şüphesiz bizim elçilerimiz yazarlar.] (Yûnus 10/21) ayetlerinde buna temas edilmiştir. وَإِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِینَ [Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.] Senin peygamberliğinin delillerinden biri onlara bu kıssaları haber vermendir. Sen bunları ancak bizim bildirmemiz sayesinde biliyorsun. Artık seni tasdik etsinler. Çünkü sen bir peygambersin ve peygamberler doğruyu söylerler. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Günün Mesajı
Allah'a kavuşacağına kesin inananlar sıkıntılar ve zorluklar karşısında Allah’ın sabredenlerle birlikte olduğunu bilir ve Allah’tan yağmur gibi yağan sabır ve sebat üzere olmak için yardım isterler. Sabır üç kısımdır: -Tâata sabır: Farzları ve vazifelerini yapmak, bu yolda istikamet üzere olmak, huzursuzluk ve esneklik göstermemektir. -Masiyete sabır: Yasaklanan, haram kılınan şeyleri terk etmektir. -Belaya sabır: Tabiatının hoşuna gitmeyen, kendisine azab veren şeyler karşısında isyan etmemektir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Cihad, manası çok boyutlu bir kavramdır. İnsanın kendi nefsiyle savaşmasından, farklı fiziksel boyutlarda verdiği savaşlara kadar katman katmandır.

Bir çok hevesin peşine düşerek farklı inançlara sahip insanların yaptıklarını ve kutladıklarını benimseyerek, onlara benzeme noktasında, cihadı bırakanların sayısı gittikçe artmaktadır. Bu konuda uyarıldıkları zaman verilen cevaplar birbirine benzer: saygı nerede, hoşgörü nerede, kutlamanın ne zararı var gibi soruyla karışık cevaplar uzar gider.

Saygı duymak ve hoşgörü göstermek, benimsemek değildir. Birinci hedefimiz İslam’ı en güzel şekilde yaşamak ve temsil etmektir. Kendi inancını gururla yaşayanın, başka inançlardan meyve toplamaya ihtiyacı kalmaz. Aradığı heyecanın ve mutluluğun, zaten İslam’da mevcut olduğunu keşfeder.

Ne zararı var noktasında ise; taviz tavizi getirmektedir. Neyi neden kutladığını bilmeyen nesil her şeyi, herkes yapıyor diye düşünmeden yapma noktasına gelir. İslam’ı temsil etmekten uzak bir hayat yaşamaya başlar.

Kutlama noktasına gelince: önce anneler günü kutlandı, yılbaşında noele ait sembollerle çam ağaçları süslendi, şimdi ise paskalya ve cadılar bayramı kutlanmaya başlandı. Yoga ve meditasyon farklı başlıklar altında uygulanıyor. Bütün bu bayramların ve eylemlerin kökeni başka bir dinin geçmişine ve prensiplerine ait. Her karşı çıkıldığında, çoğunluk yine ‘bizim amacımız öyle değil’ dedi, bugünlere gelindi. Cevaplar yine aynı. Peki ama sonraki taviz ne?

Rabbimiz! Bize sabır ve sebat ver! Ayağımızı, İslam üzerine sağlam bastır. İslam’ı en güzel şekilde öğrenenlerden ve yaşayanlardan. İnandığı dinin emir ve yasaklarına, gurur duyarak sahip çıkanlardan olmamızı nasip et. Allahım! Bizlere ve evlatlarımıza, İslam’a ait olmayan kalıpların dayatılmasına karşı cihadımızda yardımcımız ol. Talut ve ordusundakilere gönderdiğin yardımı, kararlılığı ve cesareti, bizlere de gönder. Neyi neden yaptığı veya yapmadığı noktasında bilinçli ve kendinden emin olanlardan, ve her şeyden önce İslam’ı benimseyenlerden olma duasıyla.

 

***

 

Allah Subhanehu ve Teâlâ, emirleri ile kullarına özelde ve genelde, maddi ve manevi birçok hoşluk kattığı gibi onları birçok tehlikeden de korur. Hayata, nefsini merkeze koyarak bakan kişinin derdi ise dünyalıkların tadını çıkarmaktır. Allah ile olan ilişkisini sağlam temellere oturtamadığı zaman sınırların kendisini ne kadar daralttığına dair büyük bir yanılgıya düşer. Ahiret karşılığında dünyayı almaya razıdır. Kalıcı olanı eliyle iterek bir gün uyanacağını ya da düşüp kırılacağını bildiği bir rüya küresinde hapis yatar. 

Kürenin içinde dalgalanan renklerle gözleri kamaşır ve hayallere dalar. İşte bu noktada kendisini kandırmaya başlar. Dikkatini çekmek için nefsi birbirinden farklı bahane taşlarını atar. Bir defadan ya da azıcıktan ne olur ki diyerek bilerek dünyanın derin kuyusuna inene eyvahlar olsun denir. Allah korkusundan sıyrılmanın tehlikesi bir tarafa; ecelinin ne zaman geleceğini bilmeyenin cesaretine şaşılır. 

Calut ve ordusunun karşısına çıkacak olan Talut ordusuna şöyle dedi: ‘Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. İçen benden değildir. Bir avuç içen hariç.’ Ve çoğu içer. Zira Allah’ın yasakladıklarına hiç yaklaşmamak en doğru olandır. Tattıktan sonra bir avuç ile durabilen çok azdır. Bu hayatta hakiki manada bir şeyler başarmak isteyen Allah’ın sınırlarına itaat etmek zorundadır. Aksi takdirde yaptıklarıyla beraber üflenince dağılıp gidecek bir külden farksızdır. Nefsine, Allah’tan daha fazla güvenmek hatadır.

Ey Allahım! İlmi yaratansın ve ilimlerin sahibisin. İnsanı yaratansın ve insanların sahibisin. Ayetlerin ile kullarını sarmalayansın. Aklını kullananlardan ve ibret alanlardan eyle bizi. Emirlerin ile kullarını koruyansın. Sana güvenenlerden ve şeksiz bir iman ile sımsıkı sarılanlardan eyle bizi. İki cihanda da kazananlardan eyle bizi. Dünyanın ve cehennemin ateşinden Sana sığınırız. İki cihanda da iyiliklerle sevindir bizi.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji