بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟ ٢٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | تِلْكَ | işte o |
|
| 2 | الرُّسُلُ | elçiler ki |
|
| 3 | فَضَّلْنَا | üstün kıldık |
|
| 4 | بَعْضَهُمْ | kimini |
|
| 5 | عَلَىٰ | karşı |
|
| 6 | بَعْضٍ | kimine |
|
| 7 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 8 | مَنْ | kimine |
|
| 9 | كَلَّمَ | konuştu |
|
| 10 | اللَّهُ | Allah |
|
| 11 | وَرَفَعَ | ve yükseltti |
|
| 12 | بَعْضَهُمْ | kimini de |
|
| 13 | دَرَجَاتٍ | derecelerle |
|
| 14 | وَاتَيْنَا | ve verdik |
|
| 15 | عِيسَى | Îsa’ya |
|
| 16 | ابْنَ | oğlu |
|
| 17 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 18 | الْبَيِّنَاتِ | açık deliller |
|
| 19 | وَأَيَّدْنَاهُ | ve onu destekledik |
|
| 20 | بِرُوحِ | Ruh ile |
|
| 21 | الْقُدُسِ | Kudüs |
|
| 22 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 23 | شَاءَ | dileseydi |
|
| 24 | اللَّهُ | Allah |
|
| 25 | مَا |
|
|
| 26 | اقْتَتَلَ | öldürmezlerdi |
|
| 27 | الَّذِينَ | kimseleri (milletleri) |
|
| 28 | مِنْ |
|
|
| 29 | بَعْدِهِمْ | onların arkasından gelen |
|
| 30 | مِنْ |
|
|
| 31 | بَعْدِ | sonra |
|
| 32 | مَا |
|
|
| 33 | جَاءَتْهُمُ | gelmiş olduktan |
|
| 34 | الْبَيِّنَاتُ | açık deliller |
|
| 35 | وَلَٰكِنِ | fakat |
|
| 36 | اخْتَلَفُوا | anlaşmazlığa düştüler |
|
| 37 | فَمِنْهُمْ | onlardan |
|
| 38 | مَنْ | kimileri |
|
| 39 | امَنَ | inandı |
|
| 40 | وَمِنْهُمْ | ve onlardan |
|
| 41 | مَنْ | kimi de |
|
| 42 | كَفَرَ | inkar etti |
|
| 43 | وَلَوْ | eğer |
|
| 44 | شَاءَ | dileseydi |
|
| 45 | اللَّهُ | Allah |
|
| 46 | مَا |
|
|
| 47 | اقْتَتَلُوا | birbirlerini öldürmezlerdi |
|
| 48 | وَلَٰكِنَّ | ama |
|
| 49 | اللَّهَ | Allah |
|
| 50 | يَفْعَلُ | yapar |
|
| 51 | مَا | şeyi |
|
| 52 | يُرِيدُ | dilediği |
|
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. الرُّسُلُ işaret isminden bedel olup, damme ile merfûdur. فَضَّلْنَا cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Bu cümlede الرُّسُلُ ’ nün haber, فَضَّلْنَا cümlesinin hal olmasına da cevaz vardır.
Fiil cümlesidir. فَضَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. بَعْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى بَعْضٍۢ car mecruru فَضَّلْنَا fiiline mütealliktir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَضَّلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فضل ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ
İsim cümlesidir. مِنْهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَلَّمَ اللّٰهُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, كلّمه şeklindedir.
Fiil cümlesidir. كَلَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. رَفَعَ بَعْضَهُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir.
رَفَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. بَعۡضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. دَرَجَاتٍ hal olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَلَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كلم ’ dir.
وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. ع۪يسَى mef‘ûlun bih olup, gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. ابْنَ kelimesi ع۪يسَى ‘ dan bedel veya onun sıfatı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرۡیَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
الْبَيِّنَاتِ ikinci mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. اَيَّدْنَاهُ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la اٰتَيْنَا ’ ya matuftur.
اَيَّدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِرُوحِ car mecruru اَيَّدْنَاهُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْقُدُسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَيَّدْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أيد ’ dir.
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.
شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Fiilin mef’ûlu bihi mahzuftur. Takdiri; لو شاء عدم اختلافهم (İhtilaf etmemelerini isteseydi) şeklindedir. Şartın cevabı مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ ‘ dir.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اقْتَتَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ بَعْدِ car mecruru اقْتَتَلَ fiiline mütealliktir. مَا masdariyyedir. مَا. ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْبَيِّنَاتُ fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنِ istidrak harfidir. لٰكِنّ ’ den muhaffefedir. Amel etmemiştir.
اخْتَلَفُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. فَ ta’liliyyedir. مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir.
وَ atıf harfidir. مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرَۜ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir.
لٰكِنَّ ’nin tahfifi لٰكِنْ şeklinde olur. Tahfif edilince amelden düşer. İsim cümlesinin başına geldiği gibi fiil cümlesinin de başına gelebilir. Kendisinden önce genellikle vav (و) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ٱقۡتَتَلَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi قتل ’ dir.
اخْتَلَفُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خلف ’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اٰمَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَوۡ gayr-i cazim şart harfidir. شَاۤءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Fiilin mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri; عدم اقتتالهم (Onlarla savaşmamak) şeklindedir. Şartın cevabı مَا اقْتَتَلُوا ‘ dür. Cümlenin tekrarı kelamı tekid etmek içindir.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اقْتَتَلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنَّ istidrak harfidir. لٰكِنَّ harfi اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لَـٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl لَـٰكِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَفْعَلُ cümlesi, لٰكِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَفْعَلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُر۪يدُ۟ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
یُرِیدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یُرِیدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
اقْتَتَلُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi قتل ’dir.
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ismiyle marife oluşu, işaret edilenin, yani resullerin mertebesinin yüceliğini gösterir, önemini vurgular ve onlara tazim ifade eder.
ٱلرُّسُلُ işaret isminden bedeldir. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.
Müsned olan فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
بَعْضٍۢ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تِلۡكَ uzaklık ifade eder. Burada peygamberlerin mertebelerinin yüceliğini gösterir. Bu ayette taksim sanatı vardır.
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, S. 190)
Bundan önceki ayette Peygamberin hak Peygamberlerden olduğu beyan edildikten sonra bu ayette de Peygamberin (s.a.v) en üstün ve en büyük Resuller ( مِنْ اَفَاضَلُ الرُّسُلُ الْعِظَامُ ) den olduğuna işaret edilmektedir. تِلۡكَ [işte] Peygamberimizin de dahil olduğu Peygamberler cemaatine işarettir. تِلۡكَ daha önce de belirtildiği gibi uzaktaki varlıklar için kullanılır. Buradaki kullanılış sebebi Peygamberlerin cemaat olarak yüksekliğini ve faziletteki mertebelerinin yüceliğini bildirmektir.
Bir görüşe göre ise تِلۡكَ bu surede kıssaları zikredilen Peygamberlere işarettir.
Bir görüşe göre de bu işaret, Peygamberimizin (s.a.v), haklarında bilgi sahibi olduğu Peygamberler içindir.
Bu cümlenin anlamı: "Kemâl mertebeleri itibariyle o peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Hikmetimizin gereği olarak başka peygamberlerde bulunmayan bir takım meziyetleri kimi peygamberlere tahsis ettik." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
a) Bundan maksat, Kur'an-ı Kerim'de İbrahim, İsmail, İshâk, Yakûb, Musa ve diğerleri (aleyhisselâm) gibi zikredilen peygamberlerdir.
b) Bu ifadeden maksat, bu ayetten önceki ayetlerde zikredilen Eşmayil, Dâvûd, ve peygamber olduğunu söyleyenlere göre Tâlût gibi peygamberlerdir.
c) Esamm'ın görüşüne göre bu peygamberler, kendilerine, "Eğer Allah insanların bir kısmının (fesadını) bir kısmıyla önlemeseydi, dünya mutlaka fesada uğrardı" (Bakara. 251) ayetiyle işaret edilen ve Allahü Teâlâ'nın fesadı def etmek için yollamış olduğu peygamberlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru:1551)
مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ
Beyanî istînâf cümlesi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مِّنۡهُم mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûl مَنْ , muahhar mübtedadır. Sılası olan كَلَّمَ اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ cümlesi, وَ ‘la beyani istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi, isim cümlesine atfedilmiştir.
Cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Önceki cümledeki azamet zamirinden bu cümlede gaibe iltifat sanatı vardır.
دَرَجَاتٍۜ haldir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
بَعْضَهُمْ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah’ın konuştuğu Peygamber, Musa (a.s) 'dır. Musa (a.s); Kelimullah, İsa (a.s); Kelimetullah 'dır. Çünkü bir kelime ile; كُنْ emri ile babasız dünyaya gelmiştir. İsa peygamberden عِیسَى ٱبۡنَ مَرۡیَمَ şeklinde bahsedilmesi hem İsrailoğulları'nın çirkin isnadlarına tariz, hem de ona İlah ve İlahın oğlu diyen Hristiyanlara reddiyedir.
(Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1552)
مِّنۡهُم مَّن كَلَّمَ ٱللَّ bölümü, önceki bölümde ifade edilen üstünlüğü açıklar. Edebiyatta buna taksim ismi verilir. فَمِنۡهُم مَّنۡ ءَامَنَ وَمِنۡهُم مَّن كَفَرَۚ bölümünde de aynı sanat vardır.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Allah Teâlâ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ [Şüphesiz sen gönderilmiş elçilerdensin.] (Yâsîn, 36/3) ayet-i kerimesinde zikredilen bu peygamberleri veya özellikle bu surede Hz. Âdem ’den Hz. Davud’a kadar zikredilen peygamberleri ya da Kur’an’ın tamamında zikredilen peygamberlerin hepsini peygamber olarak aynı isimle anmıştır. Daha sonra risaletin dışındaki bazı hususlarda birbirlerinden üstün olduklarını açıklamıştır. Müminler de müminlik sıfatında eşit, imandan sonraki itaat vasfında birbirlerinden farklı seviyelerdedir.
فَضَّلۡنَا بَعۡضَهُمۡ عَلَىٰ بَعْضٍۢ [Bir kısmını diğerine üstün kıldık.] Yani peygamberlikten sonraki makam ve dereceleri hususunda [üstün kıldık] demektir.
Bu peygamberler arasında, Allah Teâlâ’nın kendisiyle konuşmuş oldukları vardır. Bir açıklamaya göre دَرَجَاتٍۜ kelimesi mef‘ûldür. بَعۡضَهُمۡ ifadesi بَ harf-i cerinin kaldırılmasıyla nasb edilmiştir. Yani bazıları üzerine yükselttik. Bir görüşe göre bu ifade ayette önce geçen [Birbirleri üzerine üstün kıldık.] ifadesine bağlıdır. Yani birbirleri üzerine üstün kıldık ve bazılarının derecelerini yükselttik. Bunu, “bazılarını” ifadesini zikredip açıklamış ve “Onlardan bazısı vardır ki Allah onunla konuşmuştur.” buyurmuştur. Bu ifade önce geçmiş olsa da mana olarak sonra gelir. Bir görüşe göre takdim ve tehir yoktur; her söz yerli yerindedir.(Nesefî, Medâriku’t -Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
وَ ‘la فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَاَيَّدْنَاهُ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Birbirine matuf iki cümlede de fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade etmiştir.
Hz. Îsâ’nın mucizeleri ölüleri diriltmesi, hastalara şifa vermesi, alaca hastalarını ve körleri iyi etmesi, toprağa kuş sureti verip canlandırmasıdır. Bir görüşe göre burada kastedilen İncil ve mucizelerdir. [Ve onu Rûhu’l-Kudüs ile güçlendirdik.] Yani onu Cebrail ile destekledik. Bir görüşe göre burada kastedilen İncil’dir. Bir görüşe göre Allah’ın İsm-i Âzamıdır. Bir görüşe göre onun temiz ruhudur. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ
وَ , istînâfiyyedir. Âşur ise itiraziyye olduğu görüşündedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte لَوۡ , gayr-i cazim şart edatıdır. Mazi fiil sıygasıyla gelen şart cümlesi olan شَٓاءَ اللّٰهُ ; faide-i haber ibtidaî kelamdır. شَٓاءَ fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Nahivciler لَوۡ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre لَوۡ edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacı bekir oğlu)
لَوۡ ,muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder.(Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63)
مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ cümlesi şartın cevabıdır. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiilin مَٓا harfiyle olumsuzlanması, لَمْ harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü مَٓا harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı olarak gelir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir. (Samerrâî, Beyanî Tefsir yolu, c. 3, s. 219)
Fail olan ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ‘nin sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. مِنْ بَعْدِهِمْ car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir.
Masdar harfi مَا ve akabindeki جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ cümlesi masdar tevilinde, اقْتَتَلَ fiiline müteallik olan مِنْ بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhidir
Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
جَٓاءَ fiili, الْبَيِّنَاتُ ‘ya isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan gelme fiili الْبَيِّنَاتُ ‘ya nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
مِنْ بَعْدِ - الْبَيِّنَاتُ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا
وَلَـٰكِنِ ٱخۡتَلَفُوا۟ cümlesinde وَ istînâfiyye, لَـٰكِنِ istidrâk harfidir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Bakara/12, c.1, s. 475)
فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ
فَ ta’liliyyedir. Ta’lil cümleleri, kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنۡهُم mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَّنۡ muahhar mübtedadır.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan اٰمَنَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ cümlesi, وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
فَمِنۡهُم مَّنۡ ءَامَنَ cümlesi ile وَمِنۡهُم مَّن كَفَرَۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَّن ’lerin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ءَامَنَ - كَفَرَۚ lafızları arasında da tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İhtilafa düşenlerin iman edenler ve küfredenlerden olduğunun bildirilmesi taksim sanatıdır.
وَلَوۡ شَاۤءَ ٱللَّهُ [Allah dileseydi] -bu, zorlama anlamında bir dilemedir - مَا ٱقۡتَتَلَ [savaşmazlardı] yani peygamberlerden sonra gelenler dinde ihtilafa düşmek, mezheplere bölünmek ve birbirlerini tekfir etmek gibi nedenlerden dolayı savaşmazlardı. وَلَـٰكِنِ ٱخۡتَلَفُوا۟ [Fakat anlaşmazlığa düştüler;] فَمِنۡهُم مَّنۡ ءَامَنَ [içlerinden kimi iman etti] çünkü bunlar peygamberlerin dinine bağlı kaldılar. وَمِنۡهُم مَّن كَفَرَۚ [kimi inkâr etti], bunlar da o dinden yüz çevirdiler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟
وَ istînâfiyye, لَوۡ şartiyyedir. Şart üslubundaki terkipte لَوۡ , gayrı cazim şart edatıdır. Mazi fiil sıygasıyla gelen şart cümlesi olan شَٓاءَ اللّٰهُ ; faide-i haber ibtidaî kelamdır. شَٓاءَ fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
مَا اقْتَتَلُوا cümlesi şartın cevabıdır. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Atıfla gelen وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟ cümlesi, şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
İstidrak harfi لَـٰكِنَّ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isin cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
لَـٰكِنَّ ’ nin ismi telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için lafza-i celâlle gelmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Masdar harfi مَا ve akabindeki يُر۪يدُ۟ cümlesi masdar tevilinde, يَفْعَلُ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُر۪يدُ۟ - شَٓاءَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette tekrarlanan وَلَوۡ شَاۤءَ ٱللَّهُ مَا ٱقۡتَتَلَ ibareleri arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا [Allah dileseydi onlar savaşmazlardı.] Buradaki tekrar, anlamı vurgulamak içindir. وَلَـٰكِنَّ ٱللَّهَ یَفۡعَلُ مَا یُرِیدُ [Lakin Allah dilediğini yapar.] Burada Allah Teâlâ fiilin ve iradenin kendisine ait olduğunu bildirmiştir. Böylece kulların iyi veya kötü her eylemlerinin Allah’ın dilemesi ve var etmesiyle ortaya çıktığı sabit olmuştur. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ ٢٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | أَنْفِقُوا | infak edin |
|
| 5 | مِمَّا |
|
|
| 6 | رَزَقْنَاكُمْ | size verdiğimiz rızıktan |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | قَبْلِ | önce |
|
| 9 | أَنْ |
|
|
| 10 | يَأْتِيَ | gelmezden |
|
| 11 | يَوْمٌ | gün |
|
| 12 | لَا | olmadığı |
|
| 13 | بَيْعٌ | alışverişin |
|
| 14 | فِيهِ | içinde |
|
| 15 | وَلَا | ve hiçbir |
|
| 16 | خُلَّةٌ | dostluğun |
|
| 17 | وَلَا | ve hiçbir |
|
| 18 | شَفَاعَةٌ | şefaatin |
|
| 19 | وَالْكَافِرُونَ | ve kafirler |
|
| 20 | هُمُ | ta kendileridir |
|
| 21 | الظَّالِمُونَ | zalimlerin |
|
İnfak ettiğimiz şey aslında bize ait değildir. Öyle gibi gözükse de, bunların geçici olarak bizde olduğunu, sahibi olmadığımızı düşünmeli, daha doğrusu anlamalıyız. Böyle düşününce vermek daha kolaydır.
İnfak konusu bir sayfa önce başlamıştı. Araya savaşla ilgili bazı ayetler girdi ama onlar da yine infakla dolaylı yoldan alakalı. Şimdi yine infak konusuna dönüldü. Bu böyle 261. ayete kadar devam edecektir.
Faiz konusu da gelecek. İnfak faizin zıddıdır. İnfak ahirette artan birşey, faiz ise dünyada. Artmak gibi gözükse de faiz aslında insanı tamamen dibe düşürür.
İnsan dünyada istediklerini ya alışverişle, ya dostlukla, ya da şefaatle, rüşvetle elde ediyor. Ahirette bunlar yok. Sahip olduklarımız zaten bize ait değil, o yüzden korkmadan verelim.
İslam alimleri ahirette kafirlere şefaat edilmeyeceği, buna karşılık Allah teala'nın izniyle müminler için şefaatin varlığı konusunda ittifak etmişlerdir. (Kur'ân Tefsirinde Farklı Yorumlar, Muhsin Demirci)
En büyük şefaatçi Kur’ân'dır. Allah'ım diğer çalışmalarımızın yanında bu seferberlik çalışmaları da şefaatçimiz olsun. Amin.
بَيْعٌ. خُلَّةٌ. شَفَاعَةٌ
İçinde alışveriş, dostluk ve şefaatin olmadığı günden bahsediyor. Kelimelerin son harfinde gördüğünüz tenvin istisna için açık kapı olduğunu söyler bize. Nitekim cennet karşılığı nefislerini satanlar, ya da kıyamet gününün azabından kurtulmak için evladını, eşini, kardeşini ve kendini barındıran aşiretini feda etmek isteyeceklerden bahsediyor Mearic suresi 11-12-13.ayetler..
Ve Allah’a dostluk edenlere üzülmek ve korku yoktur diyen ayetler var tekrar..Peygamberimizin hadisinden de kıyamet günü şefaat edilecek,arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreyi biliyoruz..Allah hepimizi bu yedi zümreden birine dahil etsin inşallah...Ve hemen sonra kafirlerden zalimler olarak bahsediyor.Zalim ,bir şeyi ait olmadığı yere koyan demektir.Sadakati,beklentiyi,öncelikleri,dostluğu ait olmadığı yere koydu kafirler...Beni İsrail peygamberlerinin kendilerine şefaat edeceğine ve seçilmiş ümmet olduklarını düşündükleri için Allah’ın onlara özel davranacağına inanıyor...Allah,o gün dostluk yok diyor...
Hemen bir sonraki ayette اِلٰهَ kelimesinin sonunda tenvin olmayışı, istisnanın olmadığını gösterir. Allah’tan başka ilah yoktur.
İlah kelimesi; içinde hem son noktada bir sevgiyi hem de itaati barındıran bir kelimedir. La ilahe illa Allah şeklindeki tevhid cümlesini gerektiği şekilde anlayamadığımız için müslümanlar olarak bugün bu haldeyiz maalesef. Bazıları Allah’a kulluk ediyor ama sevgiyle değil korkuyla. Bazıları da seviyor ama kulluk etmiyor. Kulluğu, itaat etmeyi ve sevgiyi ayırmışız kafamızda. Oysa ilah kelimesi tam da bu sıfatların karşılığı.
Cahiliye Arapları için sevmek çok zor nefret etmek çok kolaydı. Buna rağmen henüz peygamberlik verilmeden önce Abdulmuttalip oğlu Muhammed'ken çok sevmişlerdi onu...hem de araplardan beklenmeyecek kadar çok. Ama peygamberlikle görevlendirilip “La ilahe illa Allah” deyince bir gecede düşman kesiliverdiler. Çünkü ilah konusunda özgür olmayı seviyorlar, ne yapmak istiyorlarsa ilahlarının onu yapmalarını istediğini söylüyorlardı. İlahlarımızı mutlu ettiğimiz sürece istediğimizi yapabiliriz diyorlardı. Çünkü La ilahe illa Allah’ı anlayamamışlardı ya da sadece dini sebeplerle değil ekonomik sebeplerle de kabul etmek istemediler.
Halle خلَّ :
خَلَلٌ kavramı iki şey arasındaki aralık ve boşluktur, çoğulu خِلالُ şeklinde gelir. خُلَّةٌ meveddet/sevgi demektir. Böyle adlandırılmasının nedeni sevginin nefse tahallul etmesi yani nefsin ortasına, merkezine girmiş ve nüfuz etmiş olması olabilir. Yine خُلَّةٌ sevginin nefse sinmesi ve karışmasıdır. خَلِيلٌ ise dosta veya gerçek/samimi bir dosta denir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri halel (gelmek), ihlal, ihtilal ve Halil'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.Fiil cümlesidir. اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı أَنفِقُوا۟ ‘ dur.
أَنفِقُوا۟ fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ما müşterek ism-i mevsûl من harfi ceriyle اَنْفِقُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası رَزَقْنَاكُمْ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
رَزَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُم mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِّن قَبۡلِ car mecruru اَنْفِقُوا fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَأْتِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. يَوْمٌ fail olup damme ile merfûdur. لَا بَيْعٌ ف۪يهِ cümlesi يَوْمٌ ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لاَ olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.Tekrar olduğu için burada amel etmemiştir.
بَيْعٌ mübteda olup damme ile merfûdur. فِیهِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir.
وَلَا خُلَّةٌ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur. Haber mahzuftur. Takdiri, فِیهِ şeklindedir. لَا شَفَاعَةٌ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur. Haber mahzuftur. Takdiri, فِیهِ şeklindedir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
أَنفِقُوا۟ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. الْكَافِرُونَ mübteda olup ref alameti و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda veya fasıl zamiri olarak mahallen merfûdur. الظَّالِمُونَ haber olup ref alameti و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْكَافِرُونَ , sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
الظَّالِمُونَ, sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Iman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevap cümlesi olan اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اَنْفِقُوا fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sılası olan رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Masdar harfi أَن ve akabindeki يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ cümlesi masdar teviliyle رَزَقْنَاكُمْ fiiline müteallik مِنْ قَبْلِ car-mecrurunun muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يَأْتِيَ fiilinin يَوْمٌ ‘a nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Gün, canlılara mahsus olan gelme fiilinin faili yapılmış, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır
لَا بَيْعٌ ف۪يهِ cümlesi, kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelmiş olup, يَوْمٌ kelimesinin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. لَا nefy harfi, لَيْسَ gibi amel etmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur فِیهِ ’ nin müteallakı olan haber mahzuftur.
وَلَا خُلَّة ve وَلَا شَفَاعَةٌۜ cümleleri, aynı üslupla gelerek لَا بَيْعٌ ف۪يهِ cümlesine atfedilmiştir. Her iki cümlenin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müsnedün ileyh olan بَيْعٌ - خُلَّةٌ - شَفَاعَةٌۜ kelimelerinin nekreliği, umum ve nev ifade eder.
Cümlelerde nefy harfi لَا ‘ nın tekrarı olumsuzluğu tekid etmek içindir.
ف۪يهِ car mecrurundaki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. يَوْمٌ ‘a aid هِ zamirine dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Gün içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gün ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
خُلَّةٌ - شَفَاعَةٌۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
خلة lafzı مودّتْ (Dostluk) manasında olabilir. Bu; eserinin meydana gelmesini nefyeder. Ya da dostluğun olmaması; lazımının yokluğu manasında kinayedir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’anî edeptir.
یَـٰۤأَیُّهَا ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi يَٓا gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ [Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın.] Yani Allah yolunda cihad için infak edin. Cenab-ı Hak, وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ [Allah yolunda savaşın.] (Bakara, 2/244) ayetinden sonra مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا [Kimdir Allah için güzel bir borç veren!] (Bakara, 2/245) buyurmuştur. Bundan sonra da Tâlût’un Câlût ile savaşını anlatmış ve cihada ve cihad için infak etmeye teşvik etmiştir. [Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce] Yani kıyamet günü gelip de elinizdeki mallar alınmadan önce infak edin. O gün kimsede sevap kazanmak üzere iyilik yolunda harcamak için mal mülk, ticaret ve kazanç imkânı kalmayacaktır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Allah yolunda harcanması emredilen rızkın Allah (c.c) tarafından verildiğinin belirtilmesi, bu harcamayı teşvik içindir. Bu ayetteki harcamadan maksat, vacip olan harcamalardır; çünkü bundan sonra gelen ceza vaîdi bunu göstermektedir.
Yani sizin dünyadaki taksiratınızı telafiye muktedir olamayacağınız o kıyamet günü gelmeden önce, dünyada size verdiğimiz rızıkların bir kısmını Allah yolunda harcayın. Çünkü o kıyamet gününde alım satım yoktur ki, dünyada bu yoldan kaybettiğinizi o gün satın alasınız veya azaptan kurtulmak için o malı fidye veresiniz ve orada dostlar da yoktur ki, can dostlarınız sizi müsamaha ile karşılasınlar. Veya bunun için size yardım etsinler ve Rahmân olan Allah'ın izin verip sözüne razı olduğu kimselerden başkası için bir şefaat de yoktur ki, sizin zimmetinizde bulunanları affettirmeleri için şefaatçilere başvurasınız.
Burada maksat; kıyamet gününde Cenab-ı Allah'ın inayeti dışında hiçbir yardımın olmayacağını beyan etmek iken, anılan üç şeyin (alım-satım, dostluk ve şefaat) olmayacağı belirtilmiş; hakikatte bunlar, "kıyamet günü alım satım veya dostluk veya şefaat var mı?" şeklindeki mukadder sorunun cevabı mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1553)
Burada اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ ‘ daki من, ba’diyet için gelmiştir. Bundan maksat, infak edenlere kolaylıktır. Allah’ın verdiklerinden bir cüzünü (belirlenen miktar) vermelerinin kâfi olacağını belirtir. Yoksa انفقوا ما رزقناكم denilseydi, Allah’ın onlara verdiği rızkın tamamını vermeleri vacip olacaktı ki, bu da büyük bir zorluk olurdu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ve Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1554)
Allahu Teâlâ önceki ayetlerde: وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ [Ve, Allah yolunda savaşınız] (Bakara, 244) buyurarak savaşı emretmiş; onun hemen peşinden de, مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا [Kim Allah'a güzel bir borç verirse…] (Bakara, 245) ayetini getirmiştir. Bundan maksadı, cihad hususunda mal harcanmasıdır. Daha sonra Allahu Teâlâ ikinci kez savaşla ilgili emrini tekid etmiş, bu hususta Tâlût kıssasına yer vermiş, yine bunun peşine de cihad hususunda infakta bulunulması emrini getirmiştir ki, bu da Hak Teâlâ'nın, "Ey İman edenler, infak ediniz" buyruğudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu ’l -Gayb)
وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. الْكَافِرُونَ müsnedün ileyh, هُمُ tekid ifade eden fasıl zamiri, الظَّالِمُونَ müsneddir.
Fasıl zamiri ve haberin الْ takısıyla marife gelişi, bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtmenin yanında kasr sebebidir.
الْكَافِرُونَ mevsûf/maksurun aleyh, الظَّالِمُونَ sıfat/maksur olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s sıfat’tır. Kafirler sadece zalimdir, başka bir özellikleri yoktur.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Bilindiği gibi fasl zamiri haberin sıfat olmadığına da delalet eder. Bu tip kasrlarda, fasıl zamiri tahsise ilaveten haberin mübtedaya nispetini de tekid eder. Aslında bu ifade bütün kasrlarda vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin haber olduğu halde marife gelmesi ve bu nedenle mübteda ile haber arasının fasıl zamiri ile ayrılması öncelikle buraya dikkati çekmektedir.
ٱلۡكَـٰفِرُونَ - ٱلظَّـٰلِمُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Her ikisi de ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
وَٱلۡكَـٰفِرُونَ هُمُ ٱلظَّـٰلِمُونَ Burada sıfat mevsufa tahsis edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Bu cümle kasr-ı kalb veya kasr-ı hakiki iddiaîdir. Kafirler itikadı olan kimseler menzilesine konulmuştur. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada, küfrün hakiki manasının kastedilmiş olması ihtimali olduğu gibi, mecazî manasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. İkinci ihtimale göre kâfirden maksat zekatı vermeyendir. Zemahşerî şöyle der: Zekat vermeyenler zalimlerin ta kendileridir. Bunların kâfirler olarak vasıflandırılmaları, bu günahın pek galiz (ağır) olduğunu ifade ve tehdit içindir.
Bir de bu ifade, zekat vermemenin kâfirlerin sıfatlarından olduğunu bildirmek içindir (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ ٢٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | اللَّهُ | Allah (ki) |
|
| 2 | لَا | yoktur |
|
| 3 | إِلَٰهَ | ilahtır |
|
| 4 | إِلَّا | başka |
|
| 5 | هُوَ | O’ndan |
|
| 6 | الْحَيُّ | daima diridir |
|
| 7 | الْقَيُّومُ | koruyup yöneticidir |
|
| 8 | لَا |
|
|
| 9 | تَأْخُذُهُ | O’nu tutmaz |
|
| 10 | سِنَةٌ | ne bir uyuklama |
|
| 11 | وَلَا | ve ne de |
|
| 12 | نَوْمٌ | bir uyku |
|
| 13 | لَهُ | O’nundur |
|
| 14 | مَا | ne |
|
| 15 | فِي | varsa |
|
| 16 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 17 | وَمَا | ve ne |
|
| 18 | فِي | varsa |
|
| 19 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 20 | مَنْ | kimdir |
|
| 21 | ذَا |
|
|
| 22 | الَّذِي | ki |
|
| 23 | يَشْفَعُ | şefaat edebilir |
|
| 24 | عِنْدَهُ | kendisinin katında |
|
| 25 | إِلَّا | dışında |
|
| 26 | بِإِذْنِهِ | O’nun izni |
|
| 27 | يَعْلَمُ | bilir |
|
| 28 | مَا | olanı |
|
| 29 | بَيْنَ |
|
|
| 30 | أَيْدِيهِمْ | onların önünde |
|
| 31 | وَمَا | ve olanı |
|
| 32 | خَلْفَهُمْ | arkalarında |
|
| 33 | وَلَا |
|
|
| 34 | يُحِيطُونَ | kavrayamazlar |
|
| 35 | بِشَيْءٍ | hiçbir şey |
|
| 36 | مِنْ | -nden |
|
| 37 | عِلْمِهِ | O’nun ilmi- |
|
| 38 | إِلَّا | dışında |
|
| 39 | بِمَا | şeyler |
|
| 40 | شَاءَ | dilediği |
|
| 41 | وَسِعَ | kaplamıştır |
|
| 42 | كُرْسِيُّهُ | O’nun Kürsüsü |
|
| 43 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 44 | وَالْأَرْضَ | ve yeri |
|
| 45 | وَلَا |
|
|
| 46 | يَئُودُهُ | O’na ağır gelmez |
|
| 47 | حِفْظُهُمَا | onları koru(yup gözet)mek |
|
| 48 | وَهُوَ | O |
|
| 49 | الْعَلِيُّ | yücedir |
|
| 50 | الْعَظِيمُ | büyüktür |
|
Kerase كرس :
Halk dilinde kürsü كُرْسِيٌّ , üzerine oturulan sandalye anlamına gelir. Bu kelimenin kökü olan كِرْسٌ sözcüğü alışan, uyum sağlayan ve bir araya toplanan demektir. Bakara 255. ayeti kerimede geçen كُرْسِيٌّ türevi için alimler ilim, O'nun mülkünün temeli ve felekleri kuşatan feleğin adı olmak üzere üç farklı görüş ifade etmişlerdir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 2 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri kürsü ve tekristir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Sinetun kelimesinin kökü vesene (وسن) olup uyuklamak demektir. Kur’ân-ı Kerim'de yalnızca bu ayette geçmiştir.
Yeûduhu kelimesinin kökü evede (أود) olup ağır gelme, yorma, eğrilme, bükülme, iki kat olma demektir. Kur’ân-ı Kerim'de yalnızca bu ayette geçmiştir.
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ
İsim cümlesidir. اَللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَاۤ cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
اِلٰهَ kelimesi لَاۤ ‘ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا istisna harfidir. لَٓا ’ nın haberi mahzuftur. Takdiri موجود (vardır) şeklindedir.
Munfasıl zamir هُوَ mahzuf haberin zamirinden bedeldir. اَلْحَيُّ ikinci haber olup damme ile merfûdur. الْقَيُّومُ üçüncü haber olup damme ile merfûdur.
اَلْحَيُّ الْقَيُّومُ [Hay ve kayyûmdur.] ifadesi hak sıfatların Allah’a ispatıdır. Allah, asla ölmeyen ve diri olandır. Ezelî ve ebedî hayata sahiptir. الْقَيُّومُ kelimesi قَیٱم mastarından فَيْعُولُ kalıbında gelmiştir. Sürekli ve devamlı olan anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ٱلۡحَیُّ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ
Cümle, mübtedanın dördüncü haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَأْخُذُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سِنَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَوْمٌ atıf harfi وَ ’ la سِنَةٌ ’ e matuftur.
اَلسِّنَةُ uyuklamaktır. Bu kelimenin aslı وِسْنَةٌ ’ dür. وَسِنَ - يَوسَنُ - وَسَنًا - وَسِنَةً - وَسْنَانٌ - وَ وَسِنَ şeklinde çekilir. Dördüncü babdandır. اَلنَّوْمُ ise, nüâs (uyuklama) halinin tamamlanması yani uykuya geçmektir. Yani Allah Teâlâ koruduğu şeyleri muhafaza ederken mahlukatın maruz kaldığı dalgınlık, gaflet, sıkılma, ara verme gibi kusurlara maruz kalmaz, dinlenmeye ihtiyaç hissedip uyumasına veya uyuklamasına sebep olacak bir yorgunluğa asla sahip olamaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
Cümle, mübtedanın beşinci haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ
İsim cümlesidir. مَن istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. ذَا işaret ismi, haber olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl, ذَا ’ nın sıfatı veya bedeli olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشْفَعُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يَشْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. عِندَ mekân zarfı يَشْفَعُ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
إِلَّا hasr edatıdır. بِاِذْنِه۪ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri; لا أحد يشفع إلّا مدفوعا بإذنه أو مأذونا له (O'nun izni istenmedikçe ve yetki verilmedikçe hiç kimse şefaat edemez.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ
Cümle, mübtedanın altıncı haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. یَعۡلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Mekân zarfı بَيْنَ mahzuf sılaya mütealliktir. اَيْد۪يهِمْ kelimesi ی üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ile birinci ism-i mevsûle matuftur. Mekân zarfı خَلۡفَ mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لأيدي ; mankus isimlerdendir. Çoğuldur. Nekre geldiği zaman sonundaki ي harfi hazf edilir. Ref ve cer hallerinde sonunda damme ve kesra takdir edilir. Mansub olduğunda ي harfi hazf olmaz. Görünür ve sonuna tenvin elifi gelir. يد kelimesinin bir diğer çoğulu أياد şeklindedir. Aynı şekilde irab edilir. Ancak gayrı munsarıf olduğu için tenvin almaz.
وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُح۪يطُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِشَيْءٍ car mecruru يُح۪يطُونَ fiiline mütealliktir. مِنْ عِلْمِ car mecruru بِشَيْءٍ ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
إِلَّا istisna harfidir. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle mahzuf müstesnaya mütealliktir. Takdiri; إلّا الإحاطة بما شاء من معلومه (Bildiği şeylerden dilediği kısmını ihata etmedikçe) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası شَاۤءَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
شَاۤءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.
مِّنۡ عِلۡمِهِ [İlminden] Yani bilgisinden demektir. İlim kelimesi mef‘ûl manasında mastardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُح۪يطُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حوط ’ dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ
Fiil cümlesidir. وَسِعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. كُرۡسِیُّهُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. الْاَرْضَ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَؤُ۫دُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حِفْظُهُمَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ٱلۡعَلِیُّ haber olup damme ile merfûdur. ٱلۡعَظِیمُ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
الْعَلِيُّ - الْعَظ۪يمُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkarî kelamdır. اَللّٰهُ müsnedün ileyh, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesi müsneddir
Bütün esma-i hüsna ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâl telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için müsnedün ileyh olarak gelmiştir.
Cinsini nefyeden لَٓا ’nın dahil olduğu لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.
Munfasıl zamir هُوَ , cinsini nefyeden لَاۤ ’nın ismi olan اِلٰهَ ’nin mahallinden veya لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. لَاۤ ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَللّٰهُ - اِلٰهَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı mevcuttur.
ٱلۡحَیُّ ikinci, ٱلۡقَیُّومُۚ üçüncü haberdir. Müsnedin harf-i tarifle marife olması tahsis ifade eder. Ayrıca Allah Teâlâ’ya ait bu iki sıfatın marife gelişi bu sıfatların kemâline işaret eder.
اَلْحَيُّ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الْقَيُّومُۜ , mübalağa vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
الْحَيُّ - الْقَيُّومُۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette hüsn-i iftitâh (güzel başlangıç) sanatı vardır. Çünkü bu ayet Allah Teâlâ'nın en yüce ismiyle başlamıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Cinsini nefyeden لَٓا ‘nın ismi اِلٰهَ , umum ifade eder.
Nefy ve nehiy ifade eden edatlardan sonra gelen nekre isimler, umum ifade eden kelimelerdendir. (Suyûtî, İtkan, c. 2, s. 42)
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُ [Allah, O’ndan başka ilâh yoktur; O, haydir, kayyûmdur.] Bir önceki ayette Cenab-ı Hak [Onların bir kısmı iman eder, bir kısmı ise Hak dinden yüz çevirir.] buyurmuştu. Sonra kâfirlerin kıyamet günü ne halde olacaklarını zikretti. Sonra iman ehli için kendisi sayesinde bu tehditten kurtulacakları tevhid akidesinin temelini zikretti. Allah lafzı, Cenab-ı Hakk’ın zatını ispat için gelmiştir. [O’ndan başka ilâh yoktur.] ifadesi de ulûhiyet vasfının başkalarından nefyi için getirilmiştir.
اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ [Hay ve kayyûmdur.] Bu ifade hak sıfatların Allah’a ispatıdır. Allah, asla ölmeyen ve diri olandır. Ezelî ve ebedî hayata sahiptir. ٱلۡقَیُّومُۚ kelimesi قَیٱم masdarından gelmiştir. Sürekli ve devamlı olan anlamındadır. Bir görüşe göre başkası ile değil, zatıyla kaim olan demektir. Bir görüşe göre, ‘’bütün mahlûkatının işlerini gören’’ anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلْحَيُّ lafzı mecaz veya kinayedir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah ismi yüce Rabbimizin doksan dokuz isminden en yücesidir. İsm-i Âzam'dır. Çünkü bu, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan zatı gösterir, O'na işaret eder. O'nun zatıyla ilgili hiçbir nitelik bu ismin dışında değildir. Oysa öteki isimler, yüce Allah'ın ilâhî sıfatlarının tümüne ayrı ayrı işaret etmeyip yalnızca konuldukları anlamlara delalet ederler. Mesela ilmine, kudretine, fiiline veya bir başka özelliğine işaret ederler. Bir de ”Allah" ismi tüm isimlerin en özelidir. Bir başkasına bu isim verilemez. Ne gerçek anlamda ve ne de mecazî manada verilmesi mümkün değildir. Halbuki öteki isimler, bazan başka varlıklara ad olabilir. Mesela Kadîr (her şeye gücü yeten), Alîm (her şeyi en iyi bilen), Rahîm (merhametli) gibi isimleri burada sayabiliriz. Kul için gerekli olan şey, bu ismi anar anmaz, kulluğunu hatırlayıp, O'na karşı gerekeni yapmasıdır. Yani kul, sürekli bir şekilde kalbiyle Allah'la beraber olduğunu ve hep O'na yönelmesi gerektiğini bilmeli, kalbi bu inançla dopdolu olmalıdır. Başkasına bakmamalı ve Allah'tan başkasına iltifat etmemelidir. Yalnızca Allah'tan beklemeli ve yalnızca O'ndan korkmalıdır. Allah'tan başka her şey batıl ve geçersizdir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu -l Beyân)
Bil ki, Allah Teâlâ'nın kitabı olan Kur'an'daki adeti, ilm-i tevhidî, ilm-i ahkâmı ve kıssalar ilmini birbiri içinde zikretmektir. Kıssaları zikretmesinden maksadı, ya tevhîd ilminin delillerini açıklamak ya da ahkâm ve mükellefiyetleri pekiştirip, sağlamlaştırmaktır. Bu yol, insanı tek bir çeşit ilimde durdurmamak için, takip edilecek en güzel yoldur. Çünkü tek bir çeşit ilim üzerinde durmak insana bıkkınlık verir. Ama, ilmin bir nevinden diğer nev'ine geçtikçe, insanın gönlü açılır ve kalbi huzur duyar. Böylece de, sanki o kimse o beldeden başka bir beldeye yolculuk ediyor, bir bahçeden başka bir bahçeye geçiyor ve çok lezzetli bir yiyecekten lezzetli başka bir yiyeceğe intikâl ediyor demektir. Hiç şüphe yok ki bu, en lezzetli ve çok fazla arzu uyandırıcı bir durumdur. Allahü Teâlâ önceki âyetlerde, insanların faydasını gördüğü ahkâm ve kıssalar ilminden bahsedince, şu anda da, tevhîd ilmiyle alakalı şeylerden bahsederek, "Allah; O'ndan başka hiç bir Tanrı yoktur. Diridir. Zâtiyle ve kemaliyle kâimdir" buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ
Fasılla gelen cümlede fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Lafza-i celâlin dördüncü haberi olan cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَا نَوْمٌ , temasül nedeniyle سِنَةٌ ‘e atfedilmiştir. Nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Bu kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَا نَوْمٌ ile سِنَةٌ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
تَأْخُذُهُ fiili, سِنَةٌ ve نَوْمٌۜ ‘e isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan tutma fiili uyku ve uyuklamaya nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ [O'nu ne uyuklama tutar ne de uyku.] cümlesi, اَلْحَيُّ ve الْقَيُّومُ anlamlarını da tekid eder. Çünkü kendisini uyuklama veya uyku halleri istila eden bir varlığın hayatı, o hallerde atalete uğradığından onun o esnada başkalarını koruması, kollaması, yönetmesi mümkün değildir.
Bir görüşe göre de, bu cümle istinaf cümlesi (mukadder bir sualin cevabı) olup daha önceki beyanları tekid eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
[Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama.] أۡخذ yakalamak, isabet etmek manasına gelir. سِنَةٌ uyuklamaktır. Bu kelimenin aslı وسن ‘ dir. نَوْمٌۜ ise (uyuklama) halinin tamamlanması, yani uykuya geçmektir. Yani Allah Teâlâ koruduğu şeyleri muhafaza ederken mahlukatın başına gelen dalgınlık, gaflet, sıkılma, ara verme gibi kusurlara, dinlenmeye ihtiyaç hissedip uyumaya veya uyuklamaya sebep olacak bir yorgunluğa asla maruz kalmaz.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr ve Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada سِنَةٌ lafzının ardından نَوْمٌۜ ’ in zikredilmesi tekrar değildir. Manası şöyledir; “uyuklama tutmadığı gibi fazladan uyku da tutmaz” veya mübalağa ve terakki ifade eder. Çünkü uyuklamayı defetmeye kudreti olanın, ondan daha kuvvetli olan uykuyu defetmeye gücü yetmeyebilir. Bunun için uyuklamanın arkasından uyku da zikredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1555)
لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ ayetindeki لا ’ nın tekrarında, Allah Teâlâ’nın uyuklama ve uyku halinin olmayacağını tekid etme, her birinin de müstakil, ayrı ayrı nefyedildiğini bildirmektedir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1556)
سِنَةٌ lafzı mübalağa için takdim edilmiştir. Çünkü uyuklamanın bile tutmaması, zımnen uykunun da tutmayacağını ifade etmektedir. Dolayısıyla ikinci nefyin de mübalağa ifade ettiği apaçıktır. Mana da şöyle olur: “uyuklama tutmaz, uyku da hayli hayli tutmaz”. Buradaki uyuklama ve uykunun Allah’tan nefyinin amacı, O’nun ilminin, kuşatıcılığının ve idareciliğinin devamının mükemmel olduğunu iyice kesinleştirmektir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1557 - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
Beşinci haber olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا , muahhar mübtedadır.
Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr-ı kalbtir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/sıfat, مَا فِي السَّمٰوَاتِ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Şuarâ/113)
Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın, îrabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife kılınmasındaki maksat, kelamın amacını muhatabın zihnine iyice yerleştirmektir.
Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl وَمَا فِي الْاَرْضِۜ , birinciye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezayüftür.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve murâât-i nazîr sanatları vardır.
السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
فِي السَّمٰوَاتِ ibaresindeki فِي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen السَّمٰوَاتِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü semavat zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Gökyüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ lafızlarındaki ال istiğrak içindir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ [Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur.] Göklerde ve yerde her kim ve her ne varsa O’na aittir. Hiç kimsenin onlarda Allah’a bir ortaklığı yoktur. Hiç kimsenin O’nun üzerinde bir otoritesi bulunmaz. Nasıl sizlerden birinin kölesinin efendisinden başkasına hizmet etmeye hakkı yoksa O’ndan başkasına kullukta bulunmak asla caiz değildir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Allah Teâlâ من في السماوات ومن في الأرض (gökteki kimseler) demeyip de, niçin ما في السماوات و ما في الأرض [gökteki şeyler] demiştir?" denilirse, biz deriz ki: Maksat, kendisi dışında kalan şeylerin yaratılmış olma bakımından O'na nisbet edilmesi olup, kendisi dışında kalan varlıklar içinde de akıllı olmayan varlıklar çoğunluğu teşkil edince, Allah Teâlâ, çoğunluğu hepsinin yerine koyarak, bunları ما "şey, şeyler...." lafzıyla beyan buyurmuştur. Yine bu şeyler Allah'a, O'nun birer mahluku olması bakımından isnad edilmişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb ve Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1558)
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ
Fasılla gelmiş istînâf cümlesidir. Cümle inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. nefy manası taşıyan istifham ismi مَن mübteda, işaret ismi ذَا haberdir.
İşaret isminden bedel olan has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası, müsbet muzari fiil formunda faide-i haber ibtidâi kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
عِندَ mekân zarfı يَشْفَعُ fiiline بِاِذْنِه۪ۜ car-mecruru ise mahzuf hale mütealliktir.
إِلَّا istisna edatı ve nefy anlamındaki مَنْ sebebiyle oluşan iki tekid hükmündeki kasr, يَشْفَعُ fiili ile car-mecrur arasındadır. يَشْفَعُ , maksur/sıfat, بِاِذْنِه۪ۜ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
Kasr-ı kalptir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru anlamı taşımamaktadır. Asıl maksadı tehaddi olan cümle vaz edildiği mananın dışında anlam kazanması sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Az sözle çok anlam ifade eden بِإِذۡنِهِ ve عِندَهُۥۤ izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan إِذۡنِ ve عِندَ şan ve şeref kazanmıştır.
Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, En’âm/57)
Buradaki ذَا , zait olarak gelmiştir ve tekit ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ [O’nun katında, -izni olmadan- kim şefaat edebilir?!] ifadesi onun melekût (egemenlik) ve kibriyâsının beyanı ve kıyamet gününde hiç kimsenin konuşamayacağının, ancak kendisine konuşma izni verildiği zaman konuşabileceğinin izahıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Buradaki istifham inkarîdir. Onun ilmi / emri olmaksızın hiç kimse şefaat edemeyecek, demektir. Müşrikler Allah’la beraber putlarının da şefaat edeceklerini zannediyorlardı. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1559 - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ
Lafza-i celâlin altıncı haberi olarak fasılla gelmiş olan cümlede fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Müsbet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olması hudûs, teceddüt ve (medih makamı olduğu için) istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği muhatabın dikkatini uyararak onu canlı tutar.
Cümledeki ikinci ism-i mevsul مَا , mef’ûl konumundaki ilk müşterek ismi mevsûle atfedilmiştir. Atıf sebebi temasüldür.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfları بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ ve خَلْفَهُمْۚ ‘nin müteallakları olan sıla cümleleri mahzuftur.
بَیۡنَ أَیۡدِی - خَلۡفَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
یَعۡلَمُ مَا بَیۡنَ أَیۡدِیهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡۖ [Onların önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir.] ifadesinde mekân zarfı kullanılmış olmasına rağmen zamanı da kapsayan anlam nedeniyle اَيْد۪يهِمْ ile خَلْفَهُمْۚ lafızları mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ [Onların önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir.] yani onlardan önce olanları ve sonra olacak olanları bilir. Buradaki zamir, göklerde ve yerde olanlara işaret eder, çünkü onlar içinde de akıl sahipleri vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
[O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir.] [O’na hiçbir şey gizli kalmaz.] Allah Teâlâ kâfirlerin kıyamet günü şefaatlerini umdukları o kişileri bilir. Bunlar melekler veya başkalarıdır. Aynı zamanda onların arkalarındakileri de bilir. Bu ayet şöyle de anlaşılabilir: Ecelleri bittikten sonra onların önüne ne çıkacağını ve onların yaratılmasından önce ne olduğunu bilir. Başka bir ihtimal buradaki [Yaptıklarını] şeklinde tercüme edilen مَا بَیۡنَ أَیۡدِیهِمۡ ifadesinin [kendilerinden önce geçenler, yapılanlar] anlamına, [ve yapacaklarını] şeklinde tercüme edilen مَا خَلۡفَهُمۡۖ ifadesinin ise [henüz gelmemiş olanlar] anlamına gelmesidir. İlk akla gelen de budur. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ
وَ istînafiyye veya haliyyedir. Makabline matuf olduğu da söylemiştir. Cümle muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
بِشَيْءٍ car-mecruru لَا يُح۪يطُونَ ‘ye, مِنْ عِلْمِه۪ٓ car-mecruru ise بِشَيْءٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf müstesnaya müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsul مَا ‘nın sılası olan شَٓاءَۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اِلَّا , müstesnası mahzuf istisna edatıdır. Müstesnanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِمَا شَٓاءَۚ car-mecrurunun, بِشَيْءٍ ‘den mahzuf bedele müteallik olduğu da söylenmiştir.
بِشَيْءٍ ‘deki tenvin ‘hiçbir şey’ anlamında kıllet ve nev ifade eder. Olumsuz siyakda nekre, umum ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf عِلۡمِهِ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması عِلۡمِ ’ ye şan ve şeref kazandırmıştır.
شَٓاءَۚ - بِشَيْءٍ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ [Onun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar] onun bildirdiği şeylerden إِلَّا بِمَا شَاۤءَۚ [ancak dilediğini] yani, bilmelerini istediği şeyi kavrarlar. Makabline atfı da ikisinin toplamının (iki cümlenin) onun birliğine tam delalet eden zatî ilmin yalnız O’nda olduğunu göstermesindendir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl- Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
[O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler.] Yani kendilerine şefaat edeceklerini zannettikleri kimseler daha onları yaratmadan önce ve ölümlerinden sonra ve o ikisi arasındakileri bilen Allah’ın malumatından sadece O’nun dilediklerini bilebilirler. Bunlar kendileri için deliller koyarak, akıl ve duyular gibi bilgi edinme vasıtaları vererek onlara bildirdiği şeylerden ibarettir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müsbet mazi fiil sıygasıyla faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Az sözle çok anlam ifade eden بِكُرۡسِیُّهُ ifadesinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan كُرۡسِیُّ şan ve şeref kazanmıştır.
ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ - ٱلۡأَرۡضَۖ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَلَا یَـُٔودُهُۥ حِفۡظُهُمَاۚ cümlesi makabline وَ ‘la atfedilmiştir. Menfi muzari fiil cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi sıygadan menfî muzari sıygaya iltifat sanatı vardır. وَ ’ ın haliyye olması da caizdir.
حِفْظُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَۚ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كُرۡسِیُّ lafzı Kur’an’da bir defa bu ayette zikredilmiştir. Hakiki manada değil mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَسِعَ كُرۡسِیُّهُ ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ وَٱلۡأَرۡضَۖ ibaresinde tasrihî istiare vardır. Bu cümle Allah’ın ilminin ve saltanatının azametini tasvir eder. Müşebbeh O’nun ilmi, azameti, kudretidir ve hazfedilmiştir. Müşebbehün bih ise bir kralın oturduğu tahttır. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/2/255)
Veya mahalliyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri, Beyan İlmi)
وَسِعَ كُرۡسِیُّهُ ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ وَٱلۡأَرۡضَۖو ifadesi dört şekilde açıklanabilir:
Birincisine göre; burada onun kürsîsinin genişliği ve kapsamlılığı ile gökleri ve yeri kuşatmaktan aciz olmadığı anlatılmaktadır. Bu ifade onun azametini ifade eden bir tasvir ve canlandırmadan [tahyîl] başka bir şey değildir. Yoksa ortada ne bir kürsî vardır, ne oturma, ne de oturan. Nitekim bu durum, [Buna rağmen, Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir.
وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ۜ سُبْحَانَهُ [Oysa Kıyamet günü arzın tamamı O’nun avucunun içinde olacak, gökler de O’nun sağ elinde dürülmüş olacaktır.] (Zümer 39/67) ayetinde de ifade edilmiştir. Burada da herhangi bir avuç, sağ el ve dürme tasavvuru söz konusu değildir. Aksine bu O’nun şanının yüceliğine dair bir canlandırma ve duyusal bir benzetmeden ibarettir.
İkincisine göre; O’nun ilmi kuşatmıştır. İlim, mekânı ile isimlendirme kabilinden, kürsî olarak isimlendirilmiştir ki bu da alimin kürsîsidir.
Üçüncüsüne göre onun mülkü kuşatmıştır. Mülkün kürsî olarak isimlendirilmesi de, mekânı ile isimlendirme kabilindendir ki bu da mülk kürsîsidir.
Dördüncüsüne göre; rivayet edildiği üzere, Allah Teâlâ bir kürsî yaratmıştır, bu kürsî arşın önünde olup onun altında gökler ve yer vardır. Arşa kadar o, en küçük bir şey gibidir. Yalnız Hasan-ı Basrî’den (v.110/728), “Kürsî, arştır” sözü nakledilmiştir. [Bu ikisini] yani gökleri ve yeri [koruyup kollamak] muhafaza etmek [O’na ağır] ve zor [gelmez;] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vî l- Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kürsü ve arş birdir. Kürsüden anlaşılan şey döşektir. Kürsî sözlükte üst üste konulan şeydir. تَكَارَسَ birbirinin üstüne bindi demektir. Sayfaları üst üste olduğu için deftere كُرَّاسَ denilir. اَلْكِرْسِ pisliğin üst üste yığılıp donmasıdır. اَلْكِرْيَاسِ saçak demektir. Çatının üstünde olur ve yere bir kanal ile bağlanır. Üst üste bina edildiği için bu ismi alır. اَكَارِسُ cem-i kesrettir. Araplardan müfred kullanıldığı işitilmemiştir. Çokluğundan dolayı üst üste biriken eşyalar konumundadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
Cümle öncesindeki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
الْعَلِيُّ - الْعَظ۪يمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumunda teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.
Her ikisi de sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Allah'ın yüceliğini ifade eden الْعَلِيُّ kelimesi, tam bir celâl (heybet) ve mükemmellik manası için müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şura 4)
ٱلۡعَلِیُّ - ٱلۡعَظِیمُ - كبير kelimelerinin hepsi de büyük demektir. ٱلۡعَظِیمُ ve كبير somut şeyler için, ٱلۡعَلِیُّ soyut manalar için büyüklük ifade eder.
Bu ayet-i kerimedeki her cümle öncekinden farklı yeni bir mana taşır ama hepsinin gayesi aynıdır; o da vahdaniyetin tekididir ve manevi tekid cümleleridir, fasl yapılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Görüldüğü gibi bu ayet-i kerime, Cenab-ı Allah'ın yüce zatı ve nurlu sıfatları ile ilgili ana meseleleri kapsar ve şunları belirtir:
1- Tek (ehad) ve gerçek varlık (mevcûd-u müteferrid) yalnız Allah'tır.
2- Allah Teâlâ ilâhî, ezelî ve ebedî hayat sıfatlarıyla muttasıftır.
3- O, vâcibü'l-vücûddur; varlığı bir başkasından değil kendi zatındandır.
4- O'nun vücûdu vâcib yani zorunludur. Bütün masivanın mucidi O'dur.
5- O, Kayyûm'dur veya zatı ile kaimdir. Başkası tarafından ikame edilmekten münezzeh olduğu gibi bütün mükevvenatı ayakta tutan da O'dur.
6- O, mekân tutmak (tahayyüz) ve bir cisimde görünmek (hulûl) den münezzehtir.
7- Değişikliğe ve zafiyete uğramak (tagayyür ve fütur) dan beri, uzakdır.
8- O'nunla hiçbir şey arasında münasebet ve benzerlik yoktur.
9- Eşyanın zatına ve ruhlara arız olan haller O'na arız olmaz.
10- Mülk ile melekût (zahir ile batın, madde ile ruh, insanlarla melekler) âleminin yegane malikidir.
11- Asılları ve fürûu yoktan var eden O'dur.
12- Yakalaması pek şiddetli olan da O'dur.
13- İzin verdiklerinden başka hiç kimse O'nun katında şefaat edemez.
14- Bütün her şeyin açığını, gizlisini, küllisini, cüzisini bilen yalnız O'dur.
15- O'nun mülkü (hakimiyeti, hükümranlığı) ve kudreti, her şeyi kuşatmıştır.
16- Hiçbir iş O'na zor gelmez; hiçbir iş, O'nu başka şeylerle de meşgul olmaktan alıkoymaz.
17- Tasavvur ve tahayyül edilebilen her şekilden münezzehtir; anlayışlar O'nun azametini asla kavrayamaz.İşte bu zengin muhtevasından dolayıdır ki, diğer ayetlerde olmayan faziletler ve üstün özellikler yalnız Ayetü’l-kürsî'de vardır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet en faziletli ayettir.
Bu ayette Allah (c.c), isim ve zamir olarak 18 kere geçmiştir. Bu ayette dokuz cümle vardır. 1 ile 9, 2 ile 8, 3 ile 7, 4 ile 6 birbiriyle ilişkili cümlelerdir. Bunların tam ortasında olan beşinci cümlede ise Allah Teâlâ önlerinde ve arkalarında olan şeyi, yani ilk 4 ayetle son 4 ayeti bildiğini ifade etmiştir. Bu da Kur’an’da görülen simetrik yapıdır. Farz namazdan sonra okumanın faziletiyle alakalı bir hadis de vardır.
Bu ayet Allah (cc) hakkında çok kapsamlı tanıtım yapar, İhlas suresi ise sure olarak Allah Teâlâ’yı kapsamlı bir şekilde tanıtır.
“ O, -mülk ve otorite bakımından- çok yüce olup -izzet ve celali açısından da- pek uludur. Ya da ‘kendisine layık olmayan nitelemelerden beridir’ demektir. Azîm ise; “kendi şanına yaraşır sıfatlarla muttasıf” anlamına gelir. Rabbimizin bu iki sıfatı, tevhidî manayı en mükemmel manada kapsamaktadır.” Böylece Nesefî (öl. 710/1310) ve Saîd Havvâ (öl. 1409/1989), ayetin evvelinde bulunan tevhide dair ifadelerle bu iki sıfat arasında münâsebet kurup, alî ve azîm esmâsının Allah’ın birliğini de içine alan lafızlar olduğunu söylemişlerdir.(Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ٢٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَا | yoktur |
|
| 2 | إِكْرَاهَ | zorlama |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | الدِّينِ | Dinde |
|
| 5 | قَدْ | elbette |
|
| 6 | تَبَيَّنَ | seçilip belli olmuştur |
|
| 7 | الرُّشْدُ | doğruluk |
|
| 8 | مِنَ |
|
|
| 9 | الْغَيِّ | sapıklıktan |
|
| 10 | فَمَنْ | kim |
|
| 11 | يَكْفُرْ | inkar eder |
|
| 12 | بِالطَّاغُوتِ | tağut (şeytan)ı |
|
| 13 | وَيُؤْمِنْ | ve inanırsa |
|
| 14 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 15 | فَقَدِ | muhakkak ki o |
|
| 16 | اسْتَمْسَكَ | yapışmıştır |
|
| 17 | بِالْعُرْوَةِ | bir kulpa |
|
| 18 | الْوُثْقَىٰ | sağlam |
|
| 19 | لَا |
|
|
| 20 | انْفِصَامَ | kopmayan |
|
| 21 | لَهَا |
|
|
| 22 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 23 | سَمِيعٌ | işitendir |
|
| 24 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
Ayet önce tağutu inkar etmeyi, sonra Allah’a iman etmeyi söyledi, aynen önce “La ilahe“ sonra “illa Allah“ gibi..
En sağlam kulp/zincir Vahyin peygamberimize ulaştığı zincirdir...Allah-Cebrail-peygamber...Allah hepimizi bu zincire sıkı sıkı tutunanlardan eylesin...
Urve kenarından kendisiyle bağlanılan şey, develerin bağlandığı ağaç, kulp demektir.
Infisâme kelimesinin kökü fesame (فصم) olup manası kopmadan kırmak, ayırmaksızın yarmaktır. Kur’ân-ı Kerim'de yalnızca bu ayette geçmiştir.
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ
İsim cümlesidir. لَا cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
اِكْرَاهَ mastar olup لَا ’ nın ismi, fetha üzere mebni mahallen mansubdur. فِي الدّ۪ينِ car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.
قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. تَبَيَّنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الرُّشْدُ fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الْغَيِّۚ car mecruru تَبَيَّنَ fiiline mütealliktir.
تَبَيَّنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَكْفُرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. بِالطَّاغُوتِ car mecruru يَكْفُرْ fiiline mütealliktir. يُؤْمِنْ atıf harfi وَ ile şart fiiline matuftur.
يُؤْمِنْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. بِاللّٰهِ car mecruru يُؤْمِنْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اسْتَمْسَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. بِالْعُرْوَةِ car mecruru اسْتَمْسَكَ fiiline mütealliktir. الْوُثْقٰى kelimesi ٱلۡعُرۡوَةِ ’ nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یُؤۡمِنۢ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ٱسۡتَمۡسَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, مسك ‘ dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
لَا انْفِصَامَ لَهَا cümlesi, ٱلۡعُرۡوَةِ ‘ nin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. لَا cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
انْفِصَامَ kelimesi لَا ‘ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَهَا car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. سَمِیعٌ haber olup damme ile merfûdur. عَلِیمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cinsini nefyeden لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِكْرَاهَ , cinsini nefyeden لَا ’nın ismidir. Haberi mahzuftur. Car mecrur فِي الدّ۪ينِ , bu mahzuf habere mütealliktir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي الدّ۪ينِ ’ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الدّ۪ينِ lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Din, içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Din ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
اِكْرَاهَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ [Dinde zorlama olmaz!..] yani Allah Teâlâ iman konusunu zorlama ve cebr üzere değil, kişinin kendi tercih ve kudreti üzere icra etmiştir. Bu husus: وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعًاۜ اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ [Senin Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların tamamı elbette iman ederdi. O halde, senin; mümin oluncaya kadar insanları zorlamana gerek var mı?] (Yûnus 10/99) ayetinde de ifade edilmiştir. Demek ki; Allah dileseydi insanları iman etmeye zorlar, mecbur bırakırdı ama böyle yapmadı ve bu konuyu şahsi tercih ilkesi üzerine inşa etti. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Dinde zorlama yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dini, kişinin kendi tercihi ile dilemesi gerekir. Çünkü فِی ٱلدِّینِۖ (dinde) ifadesi, إِكۡرَاهَ ‘ ye müteallik değil (zorlama ile ilgili değil) haberdir. Mananın aslı [zorlama, dinde yoktur] demek olur.
Yani sadece dinde değil her neye olursa olsun zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslam dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama yalnız dinde zorlama değil; herhangi bir şeye olursa olsun zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde; dine zorlama yoktur ama dünyaya zorlama olabilir, demek değildir. Belki dünyada zorlama bulunabilir; ama dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdır. Dinin özelliği zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Bundan dolayı İslam dininin gerçekten hakim olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
الدّ۪ينِ kelimesindeki elif lam ahd ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hak Teâlâ'nın, فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوٰىۜ [Muhakkak cennettir onun varacağı yer] (Naziat, 41) ayetinde olduğu gibi دين الله takdirinde olup, elif lam, muzâfun ileyhden ivazdır. Yani, "Allah'ın dini..." demektir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İman kişinin kendi tercihi ile Allah’a teslim olmasıdır, zorlamayla olacak bir şey değildir. Dine davette zorlama olmaz. Tebliğ yapabiliriz.
قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
الرُّشْدُ - الْغَيِّۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الرُّشْدُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Bu cümle icaz-ı kısar sanatına örnek bir ibaredir. Az sözle çok anlam ifade edilmiştir.
Burada doğruluk manasındaki ٱلرُّشۡدُ kelimesinden maksat, insanı ebedî mutluluğa götüren imandır. Çünkü dinin ifade edilmesinden hemen sonra gelmiştir. Sapkınlık manasındaki ٱلۡغَیِّۚ , insanı ebedî mutsuzluğa götüren küfürdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
“Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.” Yani hidayet dalaletten ayrılmıştır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
Ayetin şart üslubunda gelen bu cümlesi makabline فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart cümlesi olan مَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَنْ şart ismi mübteda, يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ cümlesi, mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üsluptaki وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ cümlesi, tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ ve وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
يَكْفُرْ - يُؤْمِنْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
انْفِصَامَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
لَا انْفِصَامَ لَهَا cümlesi ٱلۡعُرۡوَةِ in halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. انْفِصَامَ kelimesi لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. لَهَا ’ nin müteallakı olan لَا ’nın haberi mahzuftur.
الْوُثْقٰى - انْفِصَامَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Sağlam kulpa yapışmak ibaresinde temsili istiare vardır. Müminin imandaki kararlılığı, ipten daha sağlam bir kulpa tutunan kimsenin durumuna benzetilmiştir. Kopmayan kaydında ise terşih vardır. استمسك ’ deki س ve ت harflerinde tekid vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بِٱلۡعُرۡوَةِ ٱلۡوُثۡقَىٰ ifadesinde ٱلۡعُرۡوَةِ (kulp) ' un zikredilmesi mecaz ve istiâredir. Maksat, imanın şartlarına sarılan kişiyi, sağlam ip örgülerinden oluşturulmuş bulunan sağlam kulpa tutunmuş kimseye benzetmektir. Çünkü bu kişi, ona tutunmakla kaygan zeminlerden ve tehlikeli uçurumlardan korunmuş olur. Ayrıca Yüce Allah, zaman aşımına bağlı olarak liflerinin eskimesi veya uzun süre kullanılıp yıpranması neticesinde kopacak vaziyete gelmiş olan bildik diğer benzer kulplardan onu ayırmak için ٱلۡوُثۡقَىٰ (kulp)‘a sağlam sıfatını ilave etmiştir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tâğutu (batıl mabudu) reddetmek, Allah'a (c.c) imandan önce zikredilmiştir. Çünkü Allah'a iman, ona tevakkuf etmektedir. Zira tahliye, tehliyeden (süslemek) önce gelir. (Bir mekânın bakımı, onarımı, süslenmesi için önce tahliye edilmesi gerekir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet-i kerimede فقد استمسك şeklinde gelerek فقد ilave edilmiştir. قد tahkîk harfidir. Yani sapasağlam kulpa yapışma işi olup bitmiştir. Bu harf gelmeseydi bu işin gelecekte olacağı ihtimali söz konusu olurdu. Mazi fiil de şart için veya cevap için gelmiş olurdu. Yapışmayı mübalağalı olarak ifade etmek için أمسك yerine استمسك fiili gelmiştir. Kulpun sapasağlam olması, bundan daha sağlamının olmadığını ifade etmek için الوثيقة yerine الوثقى kelimesiyle ifade edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 463)
وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın, mübalağa kalıbındaki عَل۪يمٌ ve سَم۪يعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede ‘Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir’ manasına, emirlerine uymadığınız takdirde gereken cezayı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.
Ya da lazım-melzum alakasıyla mecazı mürsel vardır. Lâzım söylenmiş, melzûm kastedilmiş ve haber cümlesi olmasına rağmen tehdit ifade etmiştir.
Ayetin fasılası 224. ayetin fasılasıyla aynıdır. İki cümle arasında ıtnâb, tekrir ve reddü’l - acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Allah işiten ve bilendir.] Yani yeminlerinizi ve niyetlerinizi bilmektedir. Bu bir tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Allah (cc) bütün sözleri işiten, bütün niyetleri ve itikatları bilendir. Bu cümle, bir itiraz cümlesidir. Zımnen ifade ettiği mükafat vaadi ve ceza vaîdiyle de insanları imana taşır ve küfrü engeller. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ ifadesi ifadesi 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.
(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
İnsan olarak yaptığımız en ciddi hatalardan bir tanesi: başkalarını değiştirebileceğimizi düşünmektir. Bu hata en çok evlilik öncesi yaşanır. Evlenmeden önce ‘nasılsa BEN değiştiririm’ diyerek, aslında sevmeyeceğini bildiği kusurları görmezden gelir. Ancak onların hepsi döner dolaşır, insanda farklı düşünceler uyandırarak, kendisine hayatı zindan eder. Bir: karşı tarafın sevgisini sorgulatır. (Yeterince sevse değişirdi.) İki: değişimin gerçekleşmemesi, devamlı kendi başarızlığını hatırlatır. (Halbuki değişmesi kendi başarısı olmayacağı gibi değişmemesi de kendi başarısızlığı değildir.) Üç: nasıl dayanacağım huzursuzluğuna sürüklenir. (Hiç mi değişmeyecek?)
Kimse, başka bir insan için değişmez. Hiçbir ilişkide böyle bir yanılgıya kapılmamalı insan. Ancak kendisini yıpratmakla kalır. Allah Teala, bunu bizlere kelamında farklı ifadelerle buyurmaktadır.
Dinde zorlama yoktur. Neden? Değişen ancak kendisi istediğinde değişir. Algılarını açtığında yani bakmak yerine görmeyi, duymak yerine dinlemeyi seçtiğinde anlamaya başlar. Farklı vesilelerle, Allah’ın dilemesiyle hakikate götüren ufak bir kapı aralandığında, o kapıyı kendisi ya açar, ya da kapatır. Rabbini tanıyıp hayatını O’na göre yaşamaya karar verdiğinde, hakkı seçer ve değişim yolunda ilerler.
Allahım! Başkalarının kendisinde değiştirmesi gerektiklerine bakmadan önce, dürüst bir şekilde kendisini değerlendirenlerden olmamızda. Ve düzeltmemiz gereken huy, davranış ve düşünce kalıplarımızı farketmemizde ve değiştirmek için gerekeni yapmamızda yardımcımız ol. Ömrümüzün sonuna kadar hep hayır yolunda, daha da hayırlı bir hale dönüşmemizi ve kendimizi geliştirmemizi nasip et. Başkalarını değiştirebilirim düşüncesinden Sana sığınırız. Ancak Senden yardım isteriz ve Sana dua ederiz. Nerede sevdiğinin hak üzerine değişmesi için dua eden varsa, dualarını kabul buyur. Senin rızan için doğruları anlatarak, sabırla bekledikleri o değişimi, dünya gözüyle hayırla görmelerini nasip et.
Bizlere Ayete’l Kursi gibi güzelliği okumayı nasip eden Rabbim! Yalnız Sana güvendik, ilmine iman ettik ve yalnız Senden istedik.
***
Birçok insanın, kısa süreliğine bile olsa, iç ve dış aleminde kendisini yalnız hissettiği zamanları vardır. Hem bilimsel olarak (gördüklerimiz ve görmediğimiz minik hücreler, işittiklerimiz ve işitmediğimiz ses dalgaları vb.), hem de Allah’ın yarattıkları arasında yaşayan yaratılmış bir başka can olarak, aslında hiçbir canlının yalnız kalması mümkün değildir. Yine de dünyalıklara bağlanan kulun nefsinin, yalnızlık hislerinden yola çıkarak ümitsizliğe düşmesi, kendisine acıması ve anlaşılmadığını hissetmesi daha da kolaydır.
Böyle anlarında, kişi kendisine merhametle yaklaşır ve bu hissiyatın temelde doğru olmadığını hatırlatır. Kendisini nefsince yalnızlaştıran dünyalıklara olan yaklaşımını düzelttiği ve yalnızlığın tanımını doğru yaptığı zaman; bu yanıltıcı ve yorucu halden sıyrılmaya başlar. Zira dünyalıklar uğruna yaşayan kişinin hayal kırıklıklarına uğraması kaçınılmazdır. Allah katında kalıcı olan ve geçici bir süreliğine dünyada yaşayan bir varlığın, geçici dünyalıklara sarılarak oyalanması bir nevi çılgınlıktır. Daha sonra hakiki yalnızlık nedir diye dikkatli bir şekilde düşünür ve hatırına mahşer günü düşer.
Bilir ki yeryüzünde, hiçbir kulun, hayatını yalnız sürdürmesi mümkün değildir. Sırf temel ihtiyaçlarını gidermek için bile başkalarına ihtiyacı vardır. İyi ve kötü günlerinde (doğumlarda, hastalıklarda ve ölümlerde vb.) bilir kişilerin yardımını istemek zorundadır. İşlerinin görülmesini üç farklı yolla sağlayabilir: ya satın alır, ya bir dostundan ister ya da bir başkasını aracı kılar. Her gün, ne kadar çok işinin hallolduğunu ya da ihtiyacının giderildiğini ve bunların sağlanması için aracı olanları düşünerek hepsi için şükretse; nefsinin yalnızlık hikayeleri susmak zorunda kalır.
Ey yeryüzünün ve göklerin ve içindekilerin rabbi olan Allahım! Verdiğin her nimet ve güzellik için sonsuz şükürler olsun. Bizi nefsimizin boş hikayelerinden ve endişelerinden; nefsini dinleyerek zamanını kaybedenlerden olmaktan muhafaza buyur. Nefsimize kandığımız anlarda aldığımız yanlış kararlardan ve işlediğimiz hatalardan dolayı bizi affeyle. Mahşer gününde, hakiki manada yalnız kalanların ve Senin yardımından ve rahmetinden uzaklaştırılanların hallerine benzemekten muhafaza buyur. Bizi, şükretmesini seven takva sahibi salih kullarından eyle. Mahşer günü sevdiklerine ve her şeyin ötesinde Sana ve Senin rızana kavuşanlardan eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji