بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ ٢٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | اللَّهُ | Allah |
|
| 2 | وَلِيُّ | dostudur |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 4 | امَنُوا | inananların |
|
| 5 | يُخْرِجُهُمْ | onları çıkarır |
|
| 6 | مِنَ | -dan |
|
| 7 | الظُّلُمَاتِ | karanlıklar- |
|
| 8 | إِلَى |
|
|
| 9 | النُّورِ | aydınlığa |
|
| 10 | وَالَّذِينَ | kimselerin |
|
| 11 | كَفَرُوا | inkar eden |
|
| 12 | أَوْلِيَاؤُهُمُ | dostları da |
|
| 13 | الطَّاغُوتُ | tağuttur |
|
| 14 | يُخْرِجُونَهُمْ | (O da) onları çıkarır |
|
| 15 | مِنَ | -tan |
|
| 16 | النُّورِ | aydınlık- |
|
| 17 | إِلَى |
|
|
| 18 | الظُّلُمَاتِ | karanlıklara |
|
| 19 | أُولَٰئِكَ | İşte onlar |
|
| 20 | أَصْحَابُ | halkıdır |
|
| 21 | النَّارِ | ateş |
|
| 22 | هُمْ | onlar |
|
| 23 | فِيهَا | orada |
|
| 24 | خَالِدُونَ | ebedi kalacaklardır |
|
Allah kullarıyla ilişkisinden iki kelime ile bahseder Kur’ânda.Veli ve mevla...Bakara suresinde her ikisi de geçer. Veli, dost yardımcı, koruyan, himaye eden demektir. Ama “tutum ve davranış” olarak. Mevla kelimesinin içinde “eylem ve hareket” vardır.
Bir önceki ayette tağutu inkar edip Allah’a iman edenin sağlam bir zincire tutunduğunu söylemişti. Sadece bir fırtınada ya da zor zamanlarda değil ilelebet Allah böyle birinin dostu, velisi olur.
Tağut da inanmayanların velisi olacaktır hatta kelime çoğul haliyle evliya olarak gelmiştir. İnananların velisi bir tek Allahtır. Yani bizi de, onları da korumak isteyen var. Ancak Muhammed suresinden biliyoruz ki onların Mevla’sı yok..
“Allah inananların mevlasıdır. Gerçeği yalanlayan nankörlerin ise hiçbir mevlası yoktur.”
ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ
Yani korumayı isteseler de koruyamayacaklar...
Otorite içeren her türlü ikili ilişkide bir tarafın bir tarafa üstünlüğü vardır. Örneğin öğretmen-öğrenci ilişkisinde öğretmen, ebeveyn-çocuk ilişkisinde ebeveyn, patron-işçi ilişkisinde patron. Burada da Allah (veli)-iman edenler ilişkisi var. Allah iman edenlerin dostudur şeklinde geliyor cümle.
Peki tağut-inkar eden ilişkisinde? Veli tağut olduğuna göre cümle “tağut inkar edenlerin dostudur” şeklinde olmalıydı. Ama tağut cümle içinde bile olsa Allah’ın olduğu yerde olamaz. Onun için ayette tağut “mübteda muahhar” olarak gelmiştir.
Riyazus Salihin, 1020 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Şüphesiz şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar.”
Müslim, Müsâfirîn 212. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 2
Tağave- Tağaye طغو- طغي :
Mastarı طُغْيانٌ ve طَغَوانٌ olan fiil isyan ve itaatsizlikte sınırı aşmaktır. طَغْوَى sözcüğü bu kökten gelen azgınlık manasında bir isimdir.
طاغُوتٌ kelimesi ise her türlü haddi aşanlar ile Yüce Allah (cc) dışındaki tüm ibadet edilen ve tapılanları kapsar. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de çeşitli türevleriyle 39 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekli Tâğut'tur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ
İsim cümlesidir. اَللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. وَلِيُّ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. يُخْرِجُهُمْ cümlesi, failin veya mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur.
يُخْرِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الظُّلُمَاتِ car mecruru یُخۡرِجُ fiiline mütealliktir. إِلَى ٱلنُّورِ car mecruru یُخۡرِجُ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یُخۡرِجُ fiili,sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خرج 'dir.
اٰمَنُواۙ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘ dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلِيُّ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوۤا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ cümlesi, ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الطَّاغُوتُ haber olup damme ile merfûdur. يُخْرِجُونَهُمْ cümlesi, mübtedanın veya haberin hali olarak mahallen mansubdur.
يُخْرِجُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ النُّورِ car mecruru یُخۡرِجُونَ fiiline mütealliktir. اِلَى الظُّلُمَاتِ car mecruru یُخۡرِجُونَ fiiline mütealliktir.
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّار muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ cümlesi, اَصْحَابُ النَّار 'nin hali olarak mahallen mansubdur.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru خَـٰلِدُونَ 'ye mütealliktir. خَالِدُونَ۟ haber olup, ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
خَالِدُونَ۟ , sülâsi mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اللّٰهُ müsnedün ileyh, وَلِيُّ müsneddir. Müsnedin izafetle marife olması az sözle çok şey anlatma amacına matuftur.
وَلِيُّ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَلِيُّ ‘ in muzafun ileyhi konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle bildirilmeleri o kimseleri tazim içindir.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ cümlesi, failin veya mef’ûlün halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ٱلظُّلُمَـٰتِ - ٱلنُّورِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ٱللَّهُ وَلِیُّ ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ ayeti لاانفِصاَم لها ayeti için ta’lil mevkiindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah (c.c), iman edenlerin yardımcısı ya da işlerinin mütevellisidir. İman edenlerden murad, Allah'ın (c.c) ezelî ve ebedî ilminde halen veya gelecekte mücmel imanları sabit olan insanlardır. Bu cümle, Allah'ın müminlere olan velayetini açıklar.
Söz konusu karanlıklar ise küfrün, günahların, şüphelerin karanlıklarıdır. Hatta buradaki "zulümat" deyimi, istidlal (sonuç çıkarma) bilgilerin bazı mertebelerinde, kuvvetli ve açık bütün zafiyet ve gizlilikleri kapsar. Nûr ise imanı, yakîn (kesin bilgi) mertebelerini gözle müşahede ve nurun diğer bütün çeşitlerini ihtiva eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Yakîn, üç mertebedir: ilme'l yakîn, ayne'l yakîn, hakke'l yakîn.
Her akıl sahibi ölümün ne olduğunu bilir. Fakat bu bilgi ilme'l yakîn düzeyindedir. Son nefeste ölüm meleğini gördüğü zaman, bilgi ayne'l yakîn olur. Nihayet ölümü tattığı zaman, hakke'l yakîn haline gelir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ٱلظُّلُمَـٰتِ kelimesi, dalalet yollarının çokluğuna, farklılığına ve çeşitliliğine işaret için cemi ٱلنُّورِۖ ise, hakkın tek ve açık olduğuna işaret için tekil gelmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er - Ruveyni, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1563)
Kafirler nur içinde olmadıkları halde ayette onların nurdan çıkarıldığının söylenmesi; bir şeyi olumlayarak nefyetmek şeklindeki harika bir belâgî sanattır. Mütekellim önce olumlu bir cümle kurar, sonra mecazen bunun sebebini olumsuzlar. Kelamın batınındaki olumsuzluk hakikidir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/257)
ٱلظُّلُمَـٰتِ - ٱلنُّورِۖ kelimelerinde tasrihi istiare vardır. Nur; İslam, sırat-ı müstakim, karanlıklar ise küfür, yanlış yollardır. Doğru tek yanlış çoktur. Küfür; içinde yürüyenlerin yollarını şaşırıp saptığı karanlık gibidir. İman ise yoldan çıkanlara yol gösteren, şaşkınları doğru yola ileten nur gibidir. İmanın neticesi, naîm cennetlerine ve sevaba erildiği için aydınlıktır. Küfrün neticesi ise cehennem ve azap olduğu için karanlıktır.
Şüphesiz müminlerin derece ve mertebeleri farklı olup üç mertebede bulunurlar:
Birinci mertebede yer alanlar, müminlerin avamıdır. Allah bunları küfrün ve sapıklığın karanlıklarından çıkarıp iman ve hidayet nuruna sokmuştur. Nitekim bunlar: وَالَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى [(iman etmekle) doğru yolu bulanlara gelince, Allah onlara, hidayetini artırır] (Muhammed/17) ayetiyle işaret olunanlardır.
İkinci mertebede yer alanlar, müminlerin havassının yani imanlarında şuurlu hareket edenlerin mertebesidir. Allah bunları nefsanî ve cismanî sıfatların karanlıklarından çıkarıp, Rabbani ruhaniyetin aydınlığına kavuşturur. Bunlar için de: اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ [Onlar, iman eden ve Allah'ı anmakla kalpleri huzura kavuşan kimselerdir] (Rad: 28) buyurmuştur. Bilindiği gibi kalbin huzura kavuşması, ancak nefsani sıfatlardan arındırılıp ruhanî sıfatlarla bezenmesi ile mümkündür.
Üçüncü mertebedekiler de, havasu'l-havas adı verilen Allah'ın çok seçkin kullarıdır. Allah bunları varlıklarında ifna etmek (yok etmek) suretiyle ruhanî yaratılışlarındaki hâdislik (sonradan olma) karanlıklarından çıkarıp kurtarır. Nitekim bunlar için de şöyle buyurulmuştur: اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ [Doğrusu onlar Rablerine inanmış birtakım gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırmıştık.] (Kehf: 13) Ayette geçen ”فِتْيَةٌ" (gençler) ifadesiyle bunlara fütüvvet nisbet ediliyor. Çünkü onlar hakkı aramak için canlarını tehlikeye attılar. Allah'a iman edip, tağutu inkâr ve reddettiler. Nefisleri (özleri ve ruhları) Allah'ın zikrinin nurlarıyla aydınlanınca, bununla ünsiyet ve yakınlık kazanıp dünya ehlinden ve ondaki şeylerden ürpermeye başlayınca, hemen yalnızlığı istediler. Nitekim Hazret-i Peygamber (s.a.v)' in de ilk zamanlardaki hali böyleydi. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
یُخۡرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَـٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۖ [Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.] Onları sapkınlıklardan koruyarak, hidayet üzere kalmalarını sağlar. Burada dalalet, karanlık olarak isimlendirilmiştir. Çünkü karanlıkta hiçbir şey görülmez. Dalalette de insan doğruyu göremez. Buradaki یُخۡرِجُهُم [çıkarır] fiili sadece gelecek zaman için değildir. Geçmiş zamanda ve devam etmekte olan zamanda da aynı işin devam ettiğine delalet eder. Kâfir iken İslam’a giren bir kişi hakkında kullanılıyorsa ‘çıkarmak’ hakiki anlamda kullanılmış demektir. Mümin olarak yetişen bir kişi için kullanılıyorsa manası “dalaletten engellemek” şeklindedir. Çıkarma fiilinden mecazi olarak ve örfen anlaşılan budur. Karanlık anlamına gelen ٱلظُّلُمَـٰتِ kelimesi cemi olarak kullanılmıştır. Çünkü küfür ehli grup gruptur. Işığı ise tekil kullanmıştır, zira İslam tek dindir. Bir görüşe göre bu cümlenin manası şudur: Onları cehaletten ilme sevk eder. Başka bir görüşe göre şüpheden bilgiye götürür. Başka bir görüş ise tefrikadan birlikteliğe götürür şeklindedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
Cümle, makabline وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl olan الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bu kişilerin muhatab tarafından bilindiğine işaret etiği gibi arkadan gelen habere dikkat çekmek ve inkâr edenleri tahkir içindir.
الَّذ۪ينَ ’nin haberi olan اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Müsned الطَّاغُوتُ ‘nun marife gelişi bu vasfın kemâl derecede olduğunu ifâde eder.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ cümlesi اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ ’ daki هُمُ zamirinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Kâfirlerle ilgili bu cümlede üslûbun bu şekilde değiştirilmiş olması, tâğutun ism-i celil karşısına konulmasından sakınılması, tâğuta olan isnadın tekrarı ile maksadın daha kuvvetli ifadesi ve aynı zamanda iki fırka arasındaki ayrılığı ima yoluyla belirtmek içindir.
İman ve salih amelin Allah'ın velayetine sebep olduğunu düşünebiliriz. Fısk ve Allah'ı zikirden gaflet ise şeytanın velayetine sebep olur. Dolayısıyla يُخْرِجُونَهُمْ kelimesinin tekrarı terdîd sanatıdır.
ٱلَّذِینَ - أَوۡلِیَاۤؤُهُمُ - یُخۡرِجُونَهُم - مِّنَ - ٱلنُّور - إِلَى - ٱلظُّلُمَـٰتِۗ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
أَوۡلِیَاۤؤُهُمُ - وَلِیُّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayette ٱللَّهُ وَلِیُّ ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ یُخۡرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَـٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۖ cümlesiyle وَٱلَّذِینَ كَفَرُوۤا۟ أَوۡلِیَاۤؤُهُمُ ٱلطَّـٰغُوتُ یُخۡرِجُونَهُم مِّنَ ٱلنُّورِ إِلَى ٱلظُّلُمَـٰتِۗ cümlesi arasında dokuzlu güzel bir mukabele vardır.
الظُّلُمَاتِ - النُّورِ ve اٰمَنُواۙ - كَفَرُٓوا gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Bu cümle, tâğutun velayetini açıklar. Çıkarma fiilinin sebebiyet cihetiyle tâğuta, yaratma cihetiyle Yüce Allah'ın kudretine isnad edilmesi çelişki oluşturmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Terdîd kelimesinin lügat anlamı tekrarlamaktır ve bu anlamıyla tekrar sanatına benzemektedir. Alimler tarafından farklı tarifleri yapılarak farklı örnekler verilmiştir. Bir lafzın aynı bağlamda farklı bir manayı ifade etmek üzere tekrar edilmesidir. Tarifteki farklı anlam kaydı bu sanatı tekrîrden ayırmaktadır. Burada “çıkarmak” kelimelerinin müteallakları farklıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi s.152)
Ayette gaye ve intiha harfi إِلَى ‘ nın gelişi; bu tartışmanın doğru ve hak yoldan ne kadar uzak olduğunu belirtmek içindir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1565)
Tâgūt burada şeytanlar, kahinler, şerrin önderleri anlamındadır. Eğer cansız varlıklar olan putlar şeklinde anlaşılırsa أَوۡلِیَاۤؤُهُمُ [onların dostlarıdır] sözleri hakiki anlamının yani “karşılıklı sadakat” ve “işi üstlenme” anlamının dışına çıkar ve kâfirlerin onları dost edinmesi onların o tâgūtlara inandıkları ve yöneldikleri anlamına gelmiş olur. [Onları aydınlıktan alıp karanlığa çıkarırlar.] Eğer çıkarma gerçek anlamında anlaşılırsa iman ettikten sonra kâfir olanlar anlaşılır. Bu da tâgūtların onları hak dinden çıkarmaları onları davet etmeleri ve çeşitli sebeplerle onları hak yoldan saptırmalarıyla gerçekleşir. Putların onları yoldan çıkarmaları ise sebep olma yoluyladır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan اَصْحَابُ النَّا ‘ın, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَصْحَابُ النَّارِ [Ateş ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış, arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.
اَاَصْحَابُ النَّارِ [Ateş ashabı] ibaresindeki اَصْحَابُ kelimesinin kökü صحب ’ dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi ifadesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi, اَصْحَابُ النَّار ‘dan müekked hal olarak ıtnâbtır.
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur ف۪يهَا , ihtimam için, amili olan خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Ateşe aid zamirin dahil olduğu ف۪يهَا ‘ daki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
Bu cümle, öncesine fasılla bağlanmıştır. Sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sanki ikinci cümle, birinci cümleyi açıklayan bir konuma konulmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, 1631 Soru ve Cevap, Soru 501)
هُمۡ فِیهَا خَـٰلِدُونَ sözü tehdit ve uyarıdır. Müminlere vaad edilenin belirtilmemesi belki de şanlarının yüceliğindendir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Onların ateş halkı ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesinde taksim sanatı vardır.
Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela, هذا اخوك عطوف (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman و ‘ sız gelir.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ cümlesi aynen, اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ cümlesi ise ufak değişikliklerle Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ ٢٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الَّذِي | kimseyi |
|
| 5 | حَاجَّ | tartışan |
|
| 6 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’le |
|
| 7 | فِي | hakkında |
|
| 8 | رَبِّهِ | Rabbi |
|
| 9 | أَنْ | diye |
|
| 10 | اتَاهُ | kendisine verdi |
|
| 11 | اللَّهُ | Allah |
|
| 12 | الْمُلْكَ | hükümdarlık |
|
| 13 | إِذْ | zaman |
|
| 14 | قَالَ | dediği |
|
| 15 | إِبْرَاهِيمُ | İbrahim |
|
| 16 | رَبِّيَ | benim Rabbim |
|
| 17 | الَّذِي | ki |
|
| 18 | يُحْيِي | yaşatır |
|
| 19 | وَيُمِيتُ | ve öldürür |
|
| 20 | قَالَ | dedi |
|
| 21 | أَنَا | ben de |
|
| 22 | أُحْيِي | yaşatır |
|
| 23 | وَأُمِيتُ | ve öldürürüm |
|
| 24 | قَالَ | dedi ki |
|
| 25 | إِبْرَاهِيمُ | İbrahim |
|
| 26 | فَإِنَّ | şüphesiz |
|
| 27 | اللَّهَ | Allah |
|
| 28 | يَأْتِي | getirir |
|
| 29 | بِالشَّمْسِ | güneşi |
|
| 30 | مِنَ | -dan |
|
| 31 | الْمَشْرِقِ | doğu- |
|
| 32 | فَأْتِ | sen de getir |
|
| 33 | بِهَا | onu |
|
| 34 | مِنَ | -dan |
|
| 35 | الْمَغْرِبِ | batı- |
|
| 36 | فَبُهِتَ | şaşırıp kaldı |
|
| 37 | الَّذِي | kimse (o adam) |
|
| 38 | كَفَرَ | inkar eden |
|
| 39 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 40 | لَا |
|
|
| 41 | يَهْدِي | doğru yola iletmez |
|
| 42 | الْقَوْمَ | toplumu |
|
| 43 | الظَّالِمِينَ | zalim |
|
Bir önceki sayfada ayetel kürsiyi okuduk. Bununla tevhidi öğrendik ve sayfa sonunda tevhid sebebiyle oluşan sağlam bağdan bahsedildi. Şimdi o sağlam bağın ilk örneğini görüyoruz.Hz. İbrahim ve Nemrud. Nemrud adını Kur’ân vermiyor. Çünkü her dönemin hayatı ve ölümü kendisinin verdiğini sanan farklı Nemrudları var.
Ayetel kürsi de geçen Hayy isminin de örnek çalışması gibidir ayet. Sadece Allahın Hayy oldugunu bilen biri Nemrud un karşısında böyle dik durabilir, ona böyle sorular sorabilir ve onun tarafından öldürülmekten endişe etmezdi.
Şeraqa شرق :
شَرَقَتِ الشَّمْسُ güneş doğdu demektir. Mastarı شُرُوقٌ şeklinde gelir. أشْرَقَتِ الشَّمْسُ ise güneş parladı ve ışık saçtı manasına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri şark, işrak, maşrık ve müsteşriktir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl, اِلَى harfi ceriyle تَرَ fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; إلى قصة الذي حاج (Tartışanların kıssasına kadar) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası حَٓاجَّ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
حَٓاجَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. اِبْرٰه۪يمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. ف۪ي رَبِّ car mecruru حَٓاجَّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf لِ harfi ceriyle mef’ûlun lieclih manasında حَٓاجَّ fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur. Takdiri; لأن آتاه الله şeklindedir.
اَنْ masdariyyedir. اٰتٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْمُلْكَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِذْ zaman zarfı حَٓاجَّ fiiline mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اِبْرٰه۪يمُ fail olup damme ile merfûdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
Mekulü’l-kavl, رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ ’ dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
رَبِّيَ mübteda olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُحْي۪ وَيُم۪يتُ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُحْي۪ fiili, ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. يُم۪يتُ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
يُم۪يتُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.
حَٓاجَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حجج ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dir.
يُحْي۪ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’ dir.
يُم۪يتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi موت ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Mekulü’l kavl, اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُ ‘ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. اُحْي۪ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
اُحْي۪ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri اَنَا۬ ’ dir. اُم۪يتُ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
اُم۪يتُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri اَنَا۬ ’ dir.
قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اِبْرٰه۪يمُ fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavl, şart cümlesidir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن زعمت أنّك قادر فإن الله (Eğer kadir olduğunu iddea ediyorsan muhakkak ki Allah...) şeklindedir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَأْت۪ي cümlesi إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَأْت۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. بِالشَّمْسِ car mecruru يَأْت۪ي fiiline mütealliktir. مِنَ الْمَشْرِقِ car mecruru يَأْت۪ي fiiline mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,إن كنت قادرا فأت بها. şeklindedir.(Eğer getirmeye kadirsen, getir.) şeklindedir.
أْتِ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. بِهَا car mecruru أْتِ fiiline mütealliktir. مِنَ الْمَغْرِبِ car mecruru أْتِ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بُهِتَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي naib-i fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ‘ dir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَهْدِي haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ ’ nin sıfatı olup nasb alameti ي ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ ; sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve takrir kastı taşıdığından, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir. Ayrıca cümlede tecâhul-i arif sanatı vardır.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
Mecrur mahaldeki الَّذ۪ي has ism-i mevsûlü, başındaki الي harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. Sılası olan حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar teviliyle mahzuf لِ harfi ceriyle mef’ûlun lieclih manasında حَٓاجَّ fiiline mütealliktir. Takdiri; لأن آتاه الله (Allah ona verdiği için) şeklindedir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
Cümleye muzaf olan اِذْ zaman zarfı, حَٓاجَّ fiiline mütealliktir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
رَبِّيَ müsnedün ileyh, الَّذ۪ي müsneddir.
Haber konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan يُحْـي۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi de tazim ifadesi ve sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Müsnedün ileyh olan رَبِّيَ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Hz. İbrahim’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Hz. İbrahim’e, şan ve şeref kazandırmıştır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Aynı üsluptaki وَيُم۪يتُ cümlesi atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi tezattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelen cümleler, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يُحْـي۪ - يُم۪يتُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
تَرَ ve اٰتٰي fiilleri iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir.
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 343)
Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Şayet “Allah’ın kâfire hükümranlık vermesi nasıl mümkün olabilir?” dersen, şöyle derim: Bu konuda iki görüş vardır. İlk görüşe göre: Allah Teâlâ ona galibiyet ve saltanat kurmasını sağlayacak mal, hizmetçiler, takipçiler bahşeder, fakat saltanat ve hakimiyetin bizzat kendisini vermez. Diğer görüşe göre ise; Allah onu imtihan etmek için kendisine hükümranlık vermiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Mukadder ta’lil lamında istiare vardır. ل kendi dışında bir mana için kullanıldığından istiare-i tebeiyyedir. Bu istiare tehekküm içindir. وتَجْعَلُونَ رِزْقَكم أنَّكم تُكَذِّبُونَ [ve Allah’ın verdiği rızka O’nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?] (Vâkıa/82) ayetinde olduğu gibi küfür şükür yerine konmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah (c.c), hükümdarlık verdi diye ya da hükümdarlık verdiği için bu nimet o şahsı şımartmış ve onu bu haksız tartışmaya sevketmiştir. Bu, küfrün en çirkin yüzüdür. Çünkü vacib olan şükür yerine Allah (c.c) hakkında tartışmaya girmiştir. Nitekim halk dilinde "Ben sana iyilik yaptığım için bana düşmanlık yaptın" denir. Bu ayet-i kerime, Allah'ın (c.c) kâfirlere hükümdarlık hakkı vermediğini iddia edenlere karşı bir hüccettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
اِذْ قَال ِifadesi َ حَٓاجَّ fiili ile mansubdur. İkinci yorum, yani “Allah kendisine hükümranlık verdiğinde tartıştı” manası tercih edilirse, o zaman bu ifade ُاٰتٰيهُ ifadesinden bedeldir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
حَٓاجَّ [Tartışmaya giren…] Mücadele eden, münazara yapan demektir. ف۪ي رَبِّه۪ٓ [Rabbi hakkında] yani ‘’Allah’ın rab olmasına muhalefet ederek’’ demektir. Buradaki zamirin Hz. İbrahim’e de, onunla الَّذ۪ي حَٓاجَّ [tartışmaya giren] kişiye de ait olması caizdir. Çünkü Allah, ikisinin de bütün mahlukatın da Rabbidir. Hz. İbrahim ile الَّذ۪ي حَٓاجَّ [tartışmaya giren] Nemrûd b. Ken‘ân b. Senhârîb b. Nemrûd b. Kûş b. Sâm b. Nûh’tur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ [Allah ona hükümdarlık vermişti.] Yani o, Allah Teâlâ kendisine hükümdarlık verdi diye böyle yapıyordu. [Yani Allah’ın verdiği hükümdarlık kendisine bu cüreti sağlıyordu.] Buradaki zamir Hz. İbrahim ile tartışan Nemrut'a aittir. Yani Allah ona ziyadesiyle mal-mülk, geniş imkânlar ve bütün dünyayı kapsayan tam bir hakimiyet nasip etmişti.
Huzeyfe şöyle demiştir: Buradaki zamir Hz. İbrahim’e aittir. Çünkü [esas] mülk, ilahi emir ve nehyin tatbik ediliyor olmasıdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ [Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan ]buyurulmak suretiyle rab unvanının zikri ve O'nun İbrahim'e ait olan zamire izafesi, İbrahim için bir teşrif (şereflendirme) olup onun bu münakaşada ilahi inayetle destekleneceğine işarettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli ’ s-Selîm - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümlede geçen ‘görmekten’ maksat, insan kalbini görmektir. Soru şeklinde sorulması da karşıdaki kişilerde şaşkınlık oluşturmak amacıyladır. يُحْي۪ وَيُم۪يتُۙ ifadesinde muzari fiilin kullanılması, cümleye teceddüt ve süreklilik anlamı katmıştır. Cümlede öldüren ve hayat verenin yalnız Allah olabileceği vurgusu yapılmıştır. Anlamı şu şekildedir: “Öldüren ve dirilten, sadece bir olan Yüce Allah'tır.” Bu cümlede يُم۪يتُۙ [öldüren] ve يُحْي۪ [dirilten] kelimeleri arasında, söz sanatlarından olan tıbâk sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, Hasan Uçar,Kur’ân-I Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
اَلَمْ تَرَ ibaresi, ‘’gözle görür gibi bilmedin mi?’’ demektir.
حَٓجَّ gitti, haccetti; حَٓاجَّ ise karşı çıktı demektir. İnsan karşı çıkma eylemi sırasında dönüp dönüp kendi fikrini savunur.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ [İbrahim ile tartışmaya gireni ( Nemrud’u) görmedin mi?!] Bu ve bundan sonraki ayetlerin önceki ayetler ile irtibatı şöyledir: Önceki ayet-i kerimede Allah Teâlâ [Allah iman edenlerin dostu, velisidir.] (Bakara 2/257) buyurmuştu. Yani Allah Teâlâ’nın Hz. İbrahim’i kâfirle tartışmasında desteklemesi -ve böylece kâfirin afallayıp kalması- gibi. O, dünya hayatında hüccet ve delilleri vasıtasıyla iman edenleri de düşmanlarına karşı destekler. Onların basiretlerini açar ve tâgūtun yani şeytanın verdiği vesveseler kaybolur. اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي [Onu görmedin mi?] Yani görüş ve idrakin ona ulaşmadı mı? Açık bir şekilde görerek anlamaya ve idrak etmeye benzeyen bilgin bu noktaya varmadı mı? Bu ifadenin hakikati şudur: ‘’Sen bu gerçeği bizim haber vermemizle bil, öğren. Çünkü bizim verdiğimiz haber kesin bir bilgi kaynağıdır.’’ الَّذ۪ي حَٓاجَّ [Tartışmaya giren…] Mücadele eden, münazara yapan demektir. ف۪ي رَبِّه۪ٓ [Rabbi hakkında] yani Allah’ın Rab olmasına muhalefet ederek demektir. Buradaki zamirin Hz. İbrahim’e de onunla tartışmaya giren kişiye de ait olması caizdir. Çünkü Allah, ikisinin de bütün mahlukatın da Rabbidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُ cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنَا۬ mübteda, اُحْـي۪ cümlesi haberdir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.
Aynı üsluptaki وَاُم۪يتُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la habere atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi tezattır.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden cümleler, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اُحْـي۪ - اُم۪يتُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُم۪يتُ - اُم۪يتُ ve اُحْـي۪ - يُحْـي۪ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle bir istînâf cümlesi olup gizli bir sualin, yani "o hükümdar ne demiş?" sualinin cevabıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l kavli şart üslubunda gelmiştir. Takdiri; … إن زعمت ذلك [Eğer bunu iddia ediyorsan …] olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ şeklindeki cevap cümlesi اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Mukadder şart ve mezkur cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zamir makamında ism-i celâlin, muhatabı ikaz ve kalplerde haşyet uyandırmak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ ‘nin haberi olan يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ ‘nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Verdi manasındaki آتِي fiili, بِ harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الشَّمْسِ - الْمَشْرِقِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِبْرٰه۪يمُ - الَّذ۪ي - قَالَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede rabıta harfi فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Takdiri, إن كنت قادرا. [eğer kadirsen…] olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesi olan فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Emir üslubunda olmasına rağmen cümle, emir anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak tehaddi ve tahzir anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.
Şart cümlesine فَ ile atfedilen فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi, inşâ cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Naib-i fail konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan كَفَرَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ismi mevsûlle marife oluşu, tahkir ifade etmenin yanında o kişinin sıla cümlesindeki özellikle bilindiğine ve meşhur olduğuna işaret eder.
Cümlede mezhebü’l-kelâmî sanatı vardır.
Kelâm, dinî esasları kesin aklî delillerle ispat eden bir ilimdir. Bu yüzden belagatçının kendi iddiasını ispat etmek ve rakibinin iddiasını çürütmek için kelâm ilmine nispet edilen kesin aklî delilleri kullanmasına el-mezhebü’l-kelâmî denilmiştir. (Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları Dr. Mustafa AYDIN)
Ayetteki مِنَ harfleri ibtida ifade eder.
الْمَشْرِقِ - الْمَغْرِبِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
فَأْتِ - يَأْت۪ي kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l - acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ ayetindeki emrin amacı; taciz, şaşırıp kalmak ve azarlamadır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1566)
الَّذ۪ي كَفَر [o kâfir..] denmesi, hükmün illetini bildirmek ve bu tartışmanın küfür olduğunu sarahatle ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بَهَتَهُ onu şaşırttı demektir. Bühtan ise insanı şaşırtacak derecedeki yalana denir. Yani bu ifade: “Kâfir bu apaçık delil karşısında diyecek bir şey bulamadı, tıkanıp kaldı.” anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Ayette İbrahim (a.s) Nemrut’a karşı delilini açıkça ve en karşı konulamaz bir mantık ile ispat etmiştir. Bu yönüyle ayet, İbrahim’in (a.s) ağzından dökülen ifadelerle mezhebu’l - kelâmî sanatı için güzel bir örnek teşkil etmektedir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
[İbrahim, ‘Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir.’ dedi.] Nemrut bu söze cevap veremeyince tartışma sonlanmış oldu. Bu da فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ [Bunun üzerine kâfir afallayıp kaldı.] cümlesiyle ifade edilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Ayette mantık yollu kelam sanatı vardır. İbrahim (a.s) Nemrut’a karşı. Nemrut’un [ben de diriltir ve öldürürüm] demesi demagoji, cedeldir. O zaman İbrahim (a.s) ona kendi acziyetini gösterecek başka bir delil getirmiştir.
فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ ibaresi şaşkınlığın asıl sebebinin küfür olduğunu ifade eder. Burada كَفَرَۜ fiili yerine كفير şeklinde (devamlılık ifade eden) ismi fail gelseydi bu ince mana ifade edilmiş olmazdı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Bu ayet-i kerime, Allah dünyada kendisine hükümdarlık, güç, kuvvet ve üstünlük verdiği takdirde kâfire "hükümdar" demenin caiz olduğuna delildir. Aynı şekilde karşılıklı münazara, tartışma ve delil getirmenin de müsbet bir davranış olduğuna delildir. Kur'an-ı Kerim ve sünnette, bu kabilden düşünenler için pek çok örnekler vardır. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İsim cümleleri sübut ifade eder.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
يَهْدِي - كَفَرَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الظَّالِم۪ينَ - كَفَرَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyildir. Tezyil cümleleri ıtnâb babındandır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ [Allah zalim kavmi hidayete erdirmez.] Yani iddialarında batıla tabi olanları geçerli delile sevk etmez. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet, ٱللَّهُ وَلِیُّ ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ یُخۡرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَـٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۖ ayeti üzerine gelen can alıcı bir tezyîl cümlesidir. (Aşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٢٥٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوْ | yahut |
|
| 2 | كَالَّذِي | şu kimse gibi ki |
|
| 3 | مَرَّ | uğramıştı |
|
| 4 | عَلَىٰ |
|
|
| 5 | قَرْيَةٍ | bir kasabaya |
|
| 6 | وَهِيَ | o kimse |
|
| 7 | خَاوِيَةٌ | (duvarları) yığılmış |
|
| 8 | عَلَىٰ | üstüne |
|
| 9 | عُرُوشِهَا | çatıları |
|
| 10 | قَالَ | dedi ki |
|
| 11 | أَنَّىٰ | nasıl |
|
| 12 | يُحْيِي | diriltecek |
|
| 13 | هَٰذِهِ | bunu |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah |
|
| 15 | بَعْدَ | sonra |
|
| 16 | مَوْتِهَا | öldükten |
|
| 17 | فَأَمَاتَهُ | kendisini öldürüp |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah (da) |
|
| 19 | مِائَةَ | yüz |
|
| 20 | عَامٍ | sene |
|
| 21 | ثُمَّ | sonra |
|
| 22 | بَعَثَهُ | diriltti |
|
| 23 | قَالَ | dedi |
|
| 24 | كَمْ | ne kadar |
|
| 25 | لَبِثْتَ | kaldın |
|
| 26 | قَالَ | dedi |
|
| 27 | لَبِثْتُ | kaldım |
|
| 28 | يَوْمًا | bir gün |
|
| 29 | أَوْ | ya da |
|
| 30 | بَعْضَ | birazı (kadar) |
|
| 31 | يَوْمٍ | bir günün |
|
| 32 | قَالَ | (Allah) dedi |
|
| 33 | بَلْ | bilakis |
|
| 34 | لَبِثْتَ | kaldın |
|
| 35 | مِائَةَ | yüz |
|
| 36 | عَامٍ | yıl |
|
| 37 | فَانْظُرْ | bak |
|
| 38 | إِلَىٰ |
|
|
| 39 | طَعَامِكَ | yiyeceğine |
|
| 40 | وَشَرَابِكَ | ve içeceğine |
|
| 41 | لَمْ |
|
|
| 42 | يَتَسَنَّهْ | bozulmamış |
|
| 43 | وَانْظُرْ | ve bak |
|
| 44 | إِلَىٰ |
|
|
| 45 | حِمَارِكَ | eşeğine |
|
| 46 | وَلِنَجْعَلَكَ | seni kılalım diye |
|
| 47 | ايَةً | bir ibret |
|
| 48 | لِلنَّاسِ | insanlar için |
|
| 49 | وَانْظُرْ | ve bak |
|
| 50 | إِلَى |
|
|
| 51 | الْعِظَامِ | kemiklere |
|
| 52 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 53 | نُنْشِزُهَا | onları birbiri üstüne koyuyor |
|
| 54 | ثُمَّ | sonra |
|
| 55 | نَكْسُوهَا | onlara giydiriyoruz |
|
| 56 | لَحْمًا | et |
|
| 57 | فَلَمَّا | bu işler |
|
| 58 | تَبَيَّنَ | açıkça belli olunca |
|
| 59 | لَهُ | ona |
|
| 60 | قَالَ | dedi ki |
|
| 61 | أَعْلَمُ | biliyorum ki |
|
| 62 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 63 | اللَّهَ | Allah |
|
| 64 | عَلَىٰ |
|
|
| 65 | كُلِّ | her |
|
| 66 | شَيْءٍ | şeye |
|
| 67 | قَدِيرٌ | kadirdir |
|
Hayy isminin ikinci örnek çalışmasıdır diyebiliriz.
Bugün bir gece buzdolabına koymayıp dışarda bıraktığımız süt bile bozuluyor.Ama Allah yüz senede ,bir yanda etleri kemikleri çürüyen eşeği bir yanda hiç bozulmamış yiyecek ve içeceği Uzeyr’in “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” sorusu üzerine örnek gösteriyor bize.
Ki geçtiği belde, Irak’ın Beni İsraile saldırmasıyla 600 bin insanın öldüğü ve bir o kadar insanın da yaşam savaşı verdiği harab olmuş bir beldeydi.
Nunşizuhâ kelimesinin kökü olan neşz (نشز) yerin yüksek olan kısmına denir. Neşeze yukarıda, yüksekte olmak, kalkmak, aykırı olmak, kaçmak, detone olmak, perdesizleşmek gibi manalara gelirken ayette kullanılan enşeze (أنشز) ayağa kaldırmak, diriltmek, bir araya getirmek demektir.
Aykırı, çıkıntı, ahenksiz, uyumsuz, akortsuz, geçimsiz olana nâşiz denir. Nüşuz (نُشُوز) düşmanlık, nefret, hoşlanmama, antipati, aykırılık, geçimsizlik demektir (Müfredat, Dağarcık (Arapça-Türkçe Sözlük)). Kur’ân-ı Kerim’de toplam beş defa geçmiştir. Ayette diriltmek veya bir araya getirmek manasında kullanılmıştır.
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. كَ harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. Atıf harfi أَوۡ ile önceki ayetteki ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mecrurdur.Takdiri; ألم تر إلى الذي حاجّ إبراهيم أو مثل الذي مرّ. şeklindedir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası مَرَّ عَلَىٰ قَرۡیَة ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. مَرَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. عَلٰى قَرْيَةٍ car mecruru مَرَّ fiiline mütealliktir. هِيَ خَاوِيَةٌ cümlesi, قَرْيَةٍ ‘ nin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هِیَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَاوِيَةٌ haber olup damme ile merfûdur. عَلٰى عُرُوشِهَا car mecruru خَاوِيَةٌ’ e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ cümlesi, مَرَّ ’ deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَنّٰى istifham harfi, كَيْفَ (nasıl) manasında olup hal olarak mahallen mansubdur. Mekulü’l-kavli يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يُحْـي۪ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. İşaret ismi هٰذِهِ mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بَعْدَ zaman zarfı يُحْـي۪ fiiline mütealliktir. مَوْتِهَا muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
أَوۡ كَٱلَّذِی ifadesi, اَوْ اَرَاَيْتَ مِثْلَ (gibisini gördün mü?) anlamındadır. Ancak buradaki اَوْ اَرَاَيْتَ ifadesi, önceki ayetin başındaki اَلَمْ تَرَ ifadesinin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir; çünkü her ikisi de hayret anlamı ifade eden kelimelerdir (biri diğerinin yerini tutar.) Bu ifadenin lafza değil de manaya hamledilmesi de mümkündür. Bu durumda; “İbrahim’le tartışanı ya da bir şehre uğrayan kimse gibisini görmedin mi?” denmiş gibidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحْـي۪ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَاوِيَةٌ , sülâsi mücerredi خوي olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اَمَاتَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِائَةَ zaman zarfı, اَمَاتَ fiiline mütealliktir. عَامٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. بَعَثَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l kavl كَمْ لَبِثْتَ ‘ dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
كَمۡ soru ismi, zaman zarfı olarak لَبِثْتَ fiiline mütealliktir. Mümeyyizi mahzuftur. Takdiri; كم وقتًا لبثت؟ (Ne kadar zaman kaldın?) şeklindedir.
لَبِثْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَمْ soru edatı olup, “Kaç, ne kadar, kaç aded” gibi anlamlara gelir. كَمْ ’i istifhamiyye ile temyizinin arasına kelime girebilir. كَمْ ’i istifhamiyye cümlede mübteda, haber, mef’ulü mutlak, mef’ulün bih, mef’ulün fih, muzafun ileyh, harfi cerle mecrur olarak gelebilir. İrabı cümledeki konumuna göre mahallen olur. كَمْ ’i istifhamiyyenin temyizi 2 şekilde gelebilir: 1. Umumiyetle müfred, mansub, nekre olarak gelir. 2. مِنْ harfi ceri ile gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَمَاتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi موت ’ dir.
قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l kavli لَبِثْتُ يَوْماً ‘dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
لَبِثْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Zaman zarfı يَوْماً mef’ûlun fih olup لَبِثْتُ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. بَعۡضَ atıf harfi اَوْ ile یَوۡمًا ’ e mütealliktir. يَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l-kavli mahzuftur. Takdiri; قال ما لبثت يوما أو بعض يوم بل لبثت مائة عام (Ben bir gün veya daha az kaldım dedi ama aslında yüz yıl kalmıştı) şeklindedir.
بَلْ idrâb ve atıf harfidir. لَبِثْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. مِائَةَ zaman zarfı, لَبِثْتَ fiiline mütealliktir. عَامٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن لم تطمئنّ فانظر (Mutmain olmadıysan … bak, düşün) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. انْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Fail müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. اِلٰى طَعَامِكَ car mecruru انْظُرْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَرَابِكَ car mecruru, atıf harfi وَ ’la طَعَامِكَ ’ ye matuftur. لَمْ يَتَسَنَّهْ cümlesi, طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ ’ nin hali olarak mahallen mansubdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَتَسَنَّهْ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Sonundaki هْ (hâ-i sekt) 'dir.
لَمْ يَتَسَنَّهْ [Henüz bozulmamıştır.] ifadesinin anlamı hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre anlam “Yıllar geçse de değişmedi.” şeklindedir. اَلسَّنَةُ kelimesinde هۡۖ harfi yoktur. Aslı سَنْوَةٌ ’ dür. Çoğulunda da هۡۖ harfi bulunmaz. Ref halinde سِنُونٌ , nasb ve cer halinde سِنِينَ denir. Bu ifadenin aslı لَمْ يَتَسَنَّ şeklindedir. تَسَنَّى - يَتَسَنَّى şeklinde çekimlenir. Başına cezm edatı olan لَمْ geldiği için sondaki ى düşmüş ve kelime لَمْ يَتَسَنَّ şekline girmiştir.
İkinci görüş ise şöyledir: [Ayette geçen] fiil تَسَنَّى - يَتَسَنَّى ’ dır ve aslı تَسَنَّ - يَتَسَنَّ ’dur. Üç نَ ‘dan biri tahfif için ى ‘ ye dönüşmüştür. Aynı durum aslı تَظَنَّى olan تَظَنَّ lafzında da geçerlidir. تَمَطَّى ifadesinin de aslı تَمَطَّ ’ dır. تَسَنََّنَ fiili de [birinci görüşte zikredilen تَسَنَّى fiili gibi değişti anlamına gelir. سَنَّنْتُهُ “değiştirdim”, تَسَنَّنَ ise “değişti” demektir. Yine Allah Teâlâ başka bir ayette: مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍۚ [Pişmiş kuru bir çamurdan] Hicr/26 buyurmuştur. Bu ayetteki مَسْنُونٍ da “değişmiş” anlamına gelir. Üzeyir (a.s) kıssasında Allah Teâlâ iki nesneyi, yiyecek ve içeceği zikretmiştir. Ancak fiil olan لَمۡ یَتَسَنَّهۡ müfreddir. Burada Cenâb-ı Hak لَمۡ یَتَسَنَّهۡ fiilini, fiilden önce gelen شَرَابِكَ kelimesine ait saymıştır. Dolayısıyla; eğer söz konusu mucize (bozulmadan kalma) شَرَابِكَ (içecek) için sabit olmuşsa, ayette ilk zikredilen طَعَامِكَ (yiyecek) için de (fiil açısından طَعَامِكَ ikinci sıradadır) sabit olmuştur. Çünkü bu diğeri ile benzeşmektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Hâ-i sekt: Kelimenin aslından olmayan, müstakil bir anlam da taşımayan, yalnız bulunduğu kelimenin son harfinin harekesini korumak için bazı kelime sonlarında görülen ـه harflerine denir.
Kıraat imamları, Kur’an-ı Kerim’de yedi kelimenin sonlarında bulunan hâ-i sekt’lerin;
A. Vakıf halinde sakin olarak okunması konusunda ittifak etmişlerdir. O halde bu örneklerin bulunduğu yerlerde, diğer kelime sonlarındaki sakin harfler gibi vakıf yapılmalıdır.
B. Vasıl halinde ise bu harflerin okunup okunmaması konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Kıraat imamımız İmam-ı Asım, bu yedi kelimenin tamamında, vakıf ve vasıl halinde Hâ-i sekt’leri, sakin olarak okumuştur. Bu yedi kelime şunlardır:
1: Bakara, 259. (لمْ يَتسَنّهْ) şeklinde, 2: En’am, 90. (إقْتدِهْ) şeklinde, 3:Hâkkah; 19, 25 . ayetlerinde (كِتابيَهْ ) şeklinde, 4:Hâkkah; 20, 26. ayetlerinde (حسابيَهْ) 5:Hâkkah, 28. (ماليَهْ) şeklinde, 6:Hâkkah, 29. ayette: (سلْطانِيَهْ) şeklinde
7:Kâria, 10. ayette: (ما هِيَهْ) şeklindedir.
بَلْ idrab ve atıf harfidir.Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَسَنَّهْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi سنه ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. اِلٰى حِمَارِكَ car mecruru انْظُرْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لِ harfi, نَجْعَلَكَ fiilini gizli اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ceriyle mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; فعلنا ذلك لتعلم ولنجعلك آية للناس (Bunu senin öğrenmen ve insanlara bir delil olması için yaptık) şeklindedir.
نَجْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰيَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لِلنَّاسِ car mecruru اٰيَةً ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, 4) Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. انْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. اِلَى الْعِظَامِ car mecruru انْظُرْ fiiline mütealliktir. كَيْفَ istifham harfi, hal olarak mahallen mansubdur. نُنْشِزُهَا cümlesi, الْعِظَامِ ’ nin hali olarak mahallen mansubdur.
نُنْشِزُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نَكْسُو fiili وَ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. لَحْماً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
نُنشِزُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نشز ’ dir.
فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup, قَالَ fiiline mütealliktir. Cümleye muzâf olur. تَبَيَّنَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَبَيَّنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُ car mecruru تَبَيَّنَ fiiline mütealliktir. Faili mukadder olup, önceki ayet buna delalet eder. Takdiri, تبيّن كيفية الإحياء şeklindedir.
فَ karînesi olmadan gelen قَالَ اَعْلَمُ cümlesi şartın cevabıdır.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l kavli اَعْلَمُ ‘dür. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’ dir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, اَعْلَمُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰه lafza-i celâl اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ kelimesi اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.
تَبَیَّنَ [apaçık belli olunca] fiilinin faili gizli olup فَلَمَّا تَبَیَّنَ لَهُۥ أَنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَیۡء قَدِیر [Allah’ın her şeye kâdir olduğu kendisine apaçık belli olunca] şeklinde takdir edilebilir. قَالَ أَعۡلَمُ أَنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَیۡءࣲ قَدِیرࣱ [Artık biliyorum ki, Allah her şeye kâdirdir.] dedi.” Bir önceki ifadenin تَبَیَّنَ şeklindeki faili de “Allah’ın her şeye kâdir olduğu” ifadesi olduğu halde, sonrasındaki bu ifadenin delaleti sebebiyle o ilk ifade hazfedilmiştir. Bu tıpkı ضَرَبَنِي وَضَرَبْتُ زَيْدًا [Bana vurdu; ben de Zeyd’e vurdum.] ifadesindeki gibidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Burada tenâzu’ denilen durum vardır.(Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)
تَبَیَّنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
قَدِ۪يرٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ
Ayet, önceki ayeteki … اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ cümlesindeki ism-i mevsule أَوۡ ile atfedilmiştir. Cer mahallindeki ism-i mevsûl başındaki harfi cerle birlikte اَلَمْ تَرَ fiiiline mütealliktir.
Mevsûlün sıla cümlesi olan مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Hal وَ ‘ıyla gelen وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ cümlesi, قَرْيَةٍ ‘den haldir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَلٰى عُرُوشِهَا car-mecruru, خَاوِيَةٌ ‘e mütealliktir.
خَاوِيَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
‘’Karyenin çatıların üzerine çökmesi’’ şeklindeki ifade aklî mecazdır. Köy değil, köydeki çatılar ve duvarlar yıkılır. İzafet nisbeti denebilir. Yani ‘’köyün duvarları ve çatılar yıkıldı,’’ demektir.
قَرْيَةٍ ‘deki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.
مَرَّ fiilinin failinden hal olan قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri konuyu açıklamak, zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
قَالَ fiilinin mef’ûlü olan mekulü’l-kavl cümlesi olan اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ , inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. كيف manasında zarf olan istifham ismi اَنّٰى işaret ismi هٰذِهِ ‘den mukaddem haldir. Takdimi, istifham edatlarının sadaret hakkı nedeniyledir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan هٰذِهِ , siyaktaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.
Müsnedün ileyh telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için lafza-i celâlle gelmiştir.
Ölmek ve yaşamak fiilleri قَرْيَةٍ ‘e işaret eden هٰذِهِ ‘ye isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan bu fiiller şehre nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
یُحۡیِ - مَوۡتِهَاۖ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Bu ayet, bir önceki ayete matuftur ve Allah'ın (c.c) müminlerin velisi olduğuna bir misal ve izahtır. Atıf harfi olarak وَ değil أَوۡ kullanılmış olması, bir önceki ayetle bu ayetin tek bir misal olduğu zannından sakınmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
العريش: Evin çatısı demektir. Gölge yapsın veya örtüp saklasın diye hazırlanan her şeye عريش denir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Ayet-i kerimedeki kasaba veya şehirden maksat; tabiînden Vehb b. Münebbih, İklime ve Rebî' b. Enes'e göre Beytül-Makdis'dir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
خَاوِیَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا cümlesi, bu geçip gidilen karyenin harap ve yok olmasının sıfatından kinayedir. Bu kinayenin güzelliğinin sırrı; soyut manadaki yıkım ve haraplığın göz önünde belirerek somut, hissî bir şekilde tasvir edilmesidir. (Âdil Ahmet Sâbir er- Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1568)
أَنَّىٰ یُحۡیِۦ هَـٰذِهِ ٱللَّهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۖ sözündeki istifhamın amacı; çatıları boş yıkılmış karyeye yeniden hayat verecek olan Allah Teâlâ’nın kudretini büyütmektir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1569)
أَنَّىٰ یُحۡیِۦ هَـٰذِهِ ٱللَّهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۖ [Allah ölümünden sonra bunu nasıl diriltecek?] cümlesinde هَـٰذِهِ ٱللَّهُ şeklinde failin mef’ûlden sonra gelmesi, uzak bir ihtimal olarak görülen, garipsenen şeyi ifade içindir. Garipsenen şey fail yani Allah (c.c) ile değil, mef’ûll yani harabe halindeki şehirle ilgilidir. Hülasa, burada murad bu harabe şehrin darmadağın olmuş eski sakinleri veya başkaları tarafından yeniden imar edilmesinin uzak bir ihtimal olduğunu belirtmektir. İmar için إحيا (diriltme) ve harabiyet için de مَوْت (ölüm) kelimelerinin kullanılması, durumun korkunçluğunu göstermek; imar ve ihyanın ne kadar uzak bir ihtimal olduğu görüşünü tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
أَنَّىٰ یُحۡیِۦ هَـٰذِهِ ٱللَّهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۖ cümlesi; hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Zira mahal olan karye zikredilmiş, hal olan karye ehli murad edilmiştir. Öyleyse karyenin ölümünden kasıt oranın sakinlerinin ölümüdür. İhyadan kasıt ise, binaların ve duvarların değil o devirde yaşayanların diriltilmesidir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1570)
[Allah ölüleri işte böyle diriltir.] (Bakara 2/73) ayet-i kerimesi ile bu ayet arasında pek çok ayet bulunuyor olsa da, bu ayet 73. ayete matuftur; çünkü Kur’an-ı Kerim’in tamamı tek bir kitaptır ve ayetler birbiriyle bağlantılıdır. Ferrâ ve Kisâî şöyle demişlerdir: Bu ayet-i kerime mana bakımından kendisinden önce gelen [Görmedin mi?] ifadesine atfedilmiştir. Buna göre takdiri şöyledir: İbrahim’e karşı çıkan kişiyi ve köye uğrayan kişiyi görmedin mi? (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قَالَ أَنَّىٰ یُحۡیِۦ هَـٰذِهِ ٱللَّهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۖ ayetinde ism-i işaret olan هَـٰذِهِ ‘ nin takdim edilmesi; karyedeki yıkım, tahribat ve yok olmanın meşhur veya görülmemiş bir boyuta ulaştığını belirtmek içindir. Bu durum yoldan geçeni merak ettirmiş ve ürkütmüştür. (Âdil Ahmet Sâbir er- Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1571)
أَوۡ كَٱلَّذِی مَرَّ عَلَىٰ ifadesi, [uğrayan kimse gibisini gördün mü?] او ارايت مثل anlamındadır. Ancak buradaki او ارايت ifadesi, önceki ayetin başındaki َاَلَمْ تَرَ ifadesinin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir; çünkü her ikisi de hayret anlamı ifade eden kelimelerdir. Biri diğerinin yerini tutar. Bu ifadenin lafza değil de manaya hamledilmesi de mümkündür. Bu durumda; “İbrahim’le tartışanı ya da bir şehre uğrayan kimse gibisini görmedin mi?” denmiş gibidir. Söz konusu şehre uğrayan bu kimse yeniden dirilişi inkâr eden bir kişiydi. Ayetin açık / zahir anlamı budur; zira bu kişi, Nemrut ile aynı minvalde zikredilmektedir. Ayrıca bu kişinin kullanmış olduğu [Allah burayı nasıl diriltecek ki?] şeklindeki imkânsız görme ifadesi de bunu göstermektedir. Bir görüşe göre bu kişi Üzeyir (as) veya Hızır olup tıpkı İbrahim (as)’ın talebinde olduğu gibi, daha fazla basiret sahibi olmak için ölülerin dirilişini açık seçik görmek istemiştir. Bu durumda ayette geçen أَنَّىٰ یُحۡیِۦ [Nasıl diriltecek ki?!] ifadesi, ölülerin nasıl diriltildiğini bilme konusundaki acziyetin itirafı ve dirilten kudretin tazimidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Ayette أنى harfi كَيْفَ veya متى manasındadır. Çünkü yıkık kasabaya uğrayan ve bu soruyu soran kişi mümin birisi ise; harabe haline gelmiş ve ahalisinden hiç kimse kalmamış, bu kasabanın nasıl diriltileceğini bilmekten aciz olduğunu itiraf ediyor demektir. Buna göre, أنى harfi كَيْفَ manasındadır. Yani: ‘’Allah bunları nasıl diriltecek?’’ diye sorabilir. Ancak kasabaya uğrayan kişi mümin olmayan birisi de olabilir. Bu durumda sorduğu bu soruyla, harabe hale gelmiş bu kasabayı Allah’ın diriltebileceğini imkânsız görüyor ve inkâr ediyor demektir. Bu ihtimale göre söz konusu ayetin manası: “Allah bunları ne zaman diriltir ki? (hiç diriltmez)” şeklinde olup أنى harfi, متى manasındadır. (Sahip Aktaş/Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
Bu sorular aslında bir itiraz değildir. İbrahim'in (a.s) de böyle bir isteği sonraki ayette dile getirilmiştir. Melekler de insanın halife olarak yaratılmasının nasıl olacağını sormuşlardı. Soru, merak sorusudur. Kalbin mutmain olması içindir.
فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ
فَ istînâfiyedir. Cümle müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyh O’nun kudretini hissettirmek için bütün esma-i hüsnaya şamil lafza-i celâlle marife olmuştur.
ثُمَّ بَعَثَهُۜ cümlesi mühlet ifade eden ثُمَّ ile فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. İki cümle arasında mukabele sanatı vardır.
أَمَاتَهُ - بَعَثَهُۥ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
بَعَثَهُ - یُحۡیِ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr, مَوْتِهَاۚ - فَاَمَاتَهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetteki بَعَثَهُ kelimesi bir şeyi yerinden doğrultmak manasınadır. Kıyamet gününe de, yevm-i ba's denir. Çünkü insanlar o günde kabirlerinden kalkarlar. Yüce Allah'ın bunu ayette احياه (onu diriltti) demeyip بَعَثَ [kaldırdı] kelimesiyle ifade etmesi bunun, Hazret-i Uzeyir' in önce nasıl idiyse, aynen eskisi gibi, akıllı, anlayış sahibi, ilâhi bilgiyi hemen kavrayacak bir durumda, eksiksiz bir şekilde eski haliyle döndürmesindendir. Eğer ”Sonra onu ihya etti (احياه)" deseydi, bütün bu manalar çıkmazdı. (Ebüssuûd, İrşâdü ’l - Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l- Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan كَمْ لَبِثْتَۜ istifham üslubunda talebi inşâî isnaddır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Mukaddem mef’ûl olan كَمۡ ’ in temyizi mahzuftur. Takdiri; عاما (sene)’ dir.
İstînâf cümlesidir. "Peki, onu dirilttikten sonra ona ne demişti?" şeklindeki bir gizli soruya cevap mahiyetindedir. Allah (c.c), Üzeyir'e bu soruyu kudretini kavramaktan aciz olduğunu, kendisini öldürdükten sonra diriltmesinin üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin pek de zor olmadığını göstermek için sormuştu. Ayrıca Üzeyir bu arada Allah'ın (c.c) kudret eserlerinden birine daha muttaki olur ki bu da, çabuk bozulan söz konusu gıdaların hiç tagayyür etmeden uzun zaman olduğu gibi kalmasıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm) bknz: https://islamansiklopedisi.org.tr/uzeyir
كَمْ لَبِثْتَۜ [Ne kadar kaldın?’ dedi.] Bir rivayete göre bunu o zamanki peygamber söylemiştir. Başka bir rivayete göre bu söz meleğe aittir. Ona gökten bir münadinin seslendiğini rivayet etmiştik. Bir görüşe göre kendi kendine söylemiş ve cevaplamıştır. Yani [Ne kadar kaldın?] lafzı, “Burada ne kadar bulundun?” anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ
Şibh-i kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen cümle, müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır. قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ , lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَعْضَ يَوْمٍ izafeti, muhayyerlik ifade eden اَوْ atıf harfiyle يَوْماً ‘ e atfedilmiştir. Cihet-i camia temasüldür.
يَوْماً ‘ deki nekrelik, herhangi bir manasındadır.
يَوْماً kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَبِثْتَۜ - لَبِثْتُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Bir gün... Veya günün birkaç saati] ifadesi tahminen söylenmiştir. Rivayete göre bu kişi kuşluk vaktinde ölmüş, yüz yıl sonra güneş batımından hemen önce diriltilmiş, ne kadar kaldığı sorulunca da güneşe bakmadan önce “bir gün” diye cevap vermiş, sonra başını çevirip güneşin bir kısmının hala göründüğünü görünce “ya da birkaç saat” demiştir. Yine rivayete göre bu kişinin [ayette sözü edilen] yemeği incir ve üzüm, içeceği ise meyve suyu ya da süt imiş. Diriltildiğinde üzüm ve incirin toplandıkları gün gibi taptaze, içeceğinin de hiç bozulmamış olduğunu görmüştür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
[Bir gün yahut daha az, dedi.] Çünkü o kuşluk vakti gelmişti ve canlı idi. Kalktığında ise gece bitmişti. Oraya geldiğinde daha günün bitmemiş [akşam olmamış] olduğunu hesap ederek [yahut bir günden daha az] dedi. Ayetteki bu ifade, kesin bilginin (yakîn) olmaması halinde zann-ı gālibe göre söz söylemenin caiz olduğunu gösterir. Nitekim Ashab-ı kehf de “Bir gün veya daha az kaldık.” demişlerdir قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ (Mü'minûn 23/113). Yine Yusuf’un kardeşlerinin قَالُٓوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ [Eğer o çaldıysa ondan önce kardeşi de çalmıştı.] (Yusuf 12/77) demeleri de bu kabildendir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ , aynı şekilde müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleye dahil olan idrâb harfi بَلْ , önceki cümlenin hükmünü iptal için gelmiştir.
لَبِثْتَ - قَالَ - عَامٍ - مِائَةَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
یَوۡمًا - عَامٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayeti kerimede yıl manasında verimli yılı ifade eden عَامٍ kelimesi geçmiştir.
قَالَ بَل لَّبِثۡتَ مِا۟ئَةَ عَامٍ [Allah ona dedi ki: Hayır, yüz sene kaldın.] Burada önceki söz yani [Bir gün veya daha az kaldım.] ifadesi reddedilmekte ve yüz yıl kaldığı ifade edilmektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
فَ cevap cümlesine dahil olan rabıtadır. Şart üslubundaki terkipte فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ cümlesi, Takdiri; … إن لم تطمئنّ (Mutmain olmadıysan …) olan şart cümlesinin cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَشَرَابِكَ izafeti, tezayüf nedeniyle طَعَامِكَ ‘ ye atfedilmiştir.
لَمۡ یَتَسَنَّهۡۖ cümlesi, طَعَامِكَ ‘nin halidir. Hal cümlesi anlamı kuvvetlendirmek için gelen ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Üzeyir (a.s) kıssasında Allah Teâlâ iki nesneyi, yiyecek ve içeceği zikretmiştir. Ancak fiil olan لَمۡ یَتَسَنَّهۡ müfreddir. Burada Cenâb-ı Hakk لَمۡ یَتَسَنَّهۡ fiilini, fiilden önce gelen شَرَابِكَ kelimesine ait saymıştır. Dolayısıyla; eğer söz konusu mucize (bozulmadan kalma) شَرَابِكَ (içecek) için sabit olmuşsa, ayette ilk zikredilen طَعَامِكَ (yiyecek) için de (fiil açısından طَعَامِكَ ikinci sıradadır) sabit olmuştur. Çünkü bu diğeri ile benzeşmektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
لَمۡ یَتَسَنَّهۡۖ [Hiç bozulmamışlar] cümlesi "üzerinden yıllar geçmemiş" şeklinde de tefsir edilmiştir, O takdirde bu ifade hakikat değil teşbih olur ve:"Yiyeceğine, içeceğine bak! Sanki üzerinden hiç yıllar geçmemiş; taptaze duruyor." anlamı kazanır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
یَتَسَنَّهۡۖ kelimesinin sonundaki هُ sekte içindir. (Yani ha sesi üzere durulsun diye) Bu harflerin hakkı, durulduğunda var olup geçildiğinde düşmesidir; ancak bu harfler Mushaf hattında var olduğu için durmanın tercih edilmesi güzel görülmüştür. Bununla birlikte, geçerek okuyup bu harflerin düşürülmesinde bir sakınca olmadığı da söylenmiştir. İbn Muhaysın bu kelimeleri hâ olmaksızın ya harfinin iskanıyla okumuştur. Bir grup kurra ise bu kelimeleri Mushaf hattına uyarak geçerken de dururken de ha’yı ispatla okumuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl Hakka/19)
وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ
Cümle وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ cümlesine dahil olan وَ , itiraziyedir.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ‘ nin, gizli أنْ ‘ le masdar yaptığı وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde takdiri فعلنا ذلك olan mahzuf fiile müteallıktır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَجْعَلَكَ , fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
اٰيَةً ‘ deki nekrelik nev ve tazim ifade eder.
Üzeyir'in önce öldürülmesi, uzun süre öyle bırakılması sonra yeniden hayata döndürülmesi ve bütün bunların hikmeti, o asrın insanları için bir ibret olması ve gizli kalmış Tevrat hakikatlerini insanlara öğretmesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ
Cümle, وَ ‘ la وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
و olmadan gelen كَیۡفَ نُنشِزُهَا cümlesi الْعِظَامِ ‘ den haldir. Istifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, istifham üslubunda geldiği halde asıl maksadın soru sormak değil, tehaddi ve tembih manasında gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla istifham cümlesinde tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Hal cümleleri anlama zenginlik kazandıran ıtnâb sanatıdır.
Tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ ile makabline atfedilen نَكۡسُوهَا لَحْماًۜ cümlesi de, ٱلۡعِظَامِ ' nin halidir. Istifhama dahildir.
Müspet muzari fiil sıygasında gelen hal cümleleri, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نُنْشِزُهَا ve نَكْسُوهَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
نَكۡسُوهَا لَحْماًۜ [kemiklere et giydiririz] ifadesinde et, elbiseye benzetilerek meknî istiare yapılmıştır. Müşebbehün bih olan elbise hazfedilip lazımı olan giydirme zikredilmiştir. Câmi’ her ikisindeki örtücü olma özelliğidir.
انْظُرْ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
طَعَامِكَ - شَرَابِكَ ve لَحْماًۜ - ٱلۡعِظَامِ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette, ٱلۡعِظَامِ [kemik] çoğul, لَحۡماۚ [et] ise tekil olarak geçmektedir. Çünkü kemikler farklı ve ayrı ayrıdırlar; şekil bakımından da farklıdırlar. Fakat et öyle değildir; birdir, bitişiktir ve görülen bir şeydir. Kemikler etin altında kaldıklarından görülmezler. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Ayet-i kerimede نَكۡسُوهَا لَحْماًۜ [kemiklere et giydiririz] ifadesinde istiare vardır. Elbisenin bedeni örttüğü gibi onları etle örteriz. Ebu Hayyan şöyle der: Hakiki elbise bedenin dışındaki elbisedir. Yüce Allah burada, yaratıp kemikleri örttüğü et yerine müstear olarak elbiseyi zikretmiştir. Bu, son derece güzel bir istiaredir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
كَیۡفَ نُنشِزُهَا [onları nasıl dirilteceğiz] ifadesindeki نُنشِزُهَا , كَیۡفَ ile mansubtur, cümle de ٱلۡعِظَامِ 'den haldir. Yani “kemiklere diriltilmiş olarak bak”, demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Burada kemiklerden maksat, eşeğin kemikleri olduğu için وَٱنظُرۡ [bak] emri yinelenmiştir. Çünkü birinci ٱنظُرۡ [bak!], uzun süre öylece kaldıkları halde hiç bozulmamış olan gıda maddelerine ilişkindir. İkinci ٱنظُرۡ [bak!] ise hayatın ve hayat unsurlarının üzerine bina edildiği o kemiklere ilişkindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
فَ istînâfiyye, لَمَّا şart manalı cümleye muzaf olan zaman zarfıdır. Şart üslubunda gelen terkipte muzâfun ileyh olan تَبَيَّنَ لَهُۙ cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cevap cümlesi olan قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’ yi takip eden اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ şeklindeki isim cümlesi masdar teviliyle اَعْلَمُ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam ve umum için amili olan قَد۪يرٌ ’ e takdim edilmiştir.
Üzeyir ‘in sözlerinde müsnedün ileyh olarak muhatap zamiri değil de bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzını tercih etmesi, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette lafza-i celâlin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
شَيْءٍ ’ deki nekrelik nev, kesret ve umum ifade eder.
قَد۪يرٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عَلِم (bilmek) fiilinin أعْلَمُ [biliyorum] şeklindeki muzari kipinin tercih edilmesi, Üzeyir'in Allah'ın (c.c) kudretiyle ilgili bilgisinin sürekliliğine, o bilginin aslının hiç bozulmadığına ancak diriltilme keyfiyetini müşahede sebebiyle o bilginin vasfının değiştiğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Başka zaman olsa dokunmayacak bir ses, bir bakış, bir his gelir kalbine çarpar ve yaralar. Hırpalanıp kararan yere şöyle bir bakıp ‘önemli değil’ diye düşünürsün, ‘geçer’. Dönüp gidecekken bir fısıltı yakandan yakalayıp geri çeker seni. Gözünün ucuyla baktığında, karanlık bir ordunun içine doğru götürüldüğünün farkına varırsın. Mücadele edersin. Fısıltılar göz ve kulaklarını tıkar. Zihninde ve gönül kafesinde bir sisin yayıldığını hissedersin. Ellerinle sisi dağıtmaya ne kadar çalışırsan çalış, nefes alamazsın. Bir el belirir, beklenmedik bir yerden. Kalbini tutar ve sıkıştırdıkça sıkıştırır.
Her şeyi bırakıp kaçmak istersin. Gönlünün boşluklarında, avazın çıktığı kadar bağırırsın. Düşüncelerinin ve duygularının hali değişir. Daha önce aklına gelmeyen her şey hücum eder. Sisleri mi dağıtmalı, göz ve kulaklarımı mı kapatmalı, yoksa hücum eden fısıltılardan mı kaçmalıyım diye düşünürsün. Bu hale nasıl düştüm diye sebebini ararsın ki, sebepten kurtulmanın çaresine bakasın. Halbuki sebebi unutmuşsun. ‘Allahım’ dersin. Bütün kalbinle ihtiyacın olan yardımın geleceğine inanarak: ‘Ey iman edenlerin velisi olan Allahım, yardım et. Senin yardımın olmadan bir adım bile ilerleyemem bu yolda. Kalpleri daraltan da Sensin, genişleten de. Her zorlukla beraber kolaylık gönderen de. Zahmetin içinde rahmetini gizleyen de Sensin.’
Beklediğin an gelir ve anında sisler dağılır, fısıltılar kesilir. Kalbinin huzuru Rabbini anmakla, karanlıktan aydınlığa çıkmakta gizliymiş, meğer. Sıkıştıran el çekilir. Gönlün genişledikçe genişler. Uçsuz bucaksız bahçeye dönüşür. Sonra anlarsın. Daralmadan genişlikteki huzurun, susamadan sudaki lezzetin, acıkmadan doymadaki tatminin, özlemeden kavuşmadaki heyecanın, zorlanmadan kolaylıktaki nimetin, tıkanmadan nefesindeki ferahlığın değerini anlamazmış insan. Hamd olsun gönlümüzü genişletene. Hamd olsun bizi karanlıktan aydınlığa çıkarana.
***
İslam Davetçisi cesur ve dürüst olmalıdır. Her şeyden çok Allah’tan korkmalıdır. Her şeyden çok Allah’ı sevmeli ve O’nun sevdiklerine öncelik vermelidir. Bu yüzden de O’nun hoşnutluğu için elinden geleni yapmalı ve hakikati olduğu gibi söylemelidir. Maddi manevi her hücresini canlandıran iman kuvveti ile zayıflıktan uzak olduğunu unutmamalıdır. Döneminin aklı şaşı Nemrut’ları karşısında dik durmalıdır.
Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerde inkarcıların kıtlıktan doğan mantıksızlıkları defalarca vurgulanır. Allah’a dayanan bir mü’minin onlar karşısında sarsılması için hiçbir sebebi yoktur.
Kimi inkarcının sözü ve hali şık görünse de hiç birinin inkar sebebi kayda değer değildir. Dünya hayatına akıllarının aldığı kadarıyla bakar, almadığını ise yok sayarlar. Kendilerini akıllı sayarlar ama Nemrut’tan farkları yoktur. Nemrut, ‘Rabbim diriltir, öldürür.’ diyen hz. İbrahim (as)’a ‘Ben de öldürür, diriltirim.’ diye cevap verir. Rivayetlere göre bunu kanıtlamak için de halktan birini öldürtmüş, diğerinin de canını bağışlamıştır.
Ey Allahım! Bizi İslam’ı doğru yaşayanlardan, doğru temsil edenlerden ve doğru anlatanlardan eyle. Nefsimize yenik düşmekten ve yanlış davranmaktan muhafaza buyur. Doğru yerde, doğru şekilde tepki verenlerden; susulacak ve konuşulacak yeri iyi ayırt edenler; yalnız Senin rızan için yaşayanlardan, susanlardan ve konuşanlardan eyle. Zamanın Nemrut’larının ve Firavun’larının ve onların yardımcılarının şerlerinden bizi, ailelerimizi ve ümmeti muhafaza buyur. Kusurlarımızı affet. Bizi iki cihanda da iyilerle beraber kıl ve bizi de iyilerden eyle. Ve bizi razı olduğun İslam Davetçileri arasına kat.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji