بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ ٢٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve bir zaman |
|
| 2 | قَالَ | demişti |
|
| 3 | إِبْرَاهِيمُ | İbrahim |
|
| 4 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 5 | أَرِنِي | bana göster |
|
| 6 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 7 | تُحْيِي | dirilttiğini |
|
| 8 | الْمَوْتَىٰ | ölüleri |
|
| 9 | قَالَ | (Allah) dedi |
|
| 10 | أَوَلَمْ | yoksa |
|
| 11 | تُؤْمِنْ | inanmadın mı |
|
| 12 | قَالَ | (İbrahim) dedi ki |
|
| 13 | بَلَىٰ | Hayır (inandım) |
|
| 14 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 15 | لِيَطْمَئِنَّ | tatmin olması için |
|
| 16 | قَلْبِي | kalbimin |
|
| 17 | قَالَ | dedi |
|
| 18 | فَخُذْ | o halde tut |
|
| 19 | أَرْبَعَةً | dördünü |
|
| 20 | مِنَ | -dan |
|
| 21 | الطَّيْرِ | kuşlar- |
|
| 22 | فَصُرْهُنَّ | onları alıştır |
|
| 23 | إِلَيْكَ | kendine |
|
| 24 | ثُمَّ | sonra |
|
| 25 | اجْعَلْ | koy |
|
| 26 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 27 | كُلِّ | her |
|
| 28 | جَبَلٍ | dağın |
|
| 29 | مِنْهُنَّ | onlardan |
|
| 30 | جُزْءًا | bir parça |
|
| 31 | ثُمَّ | sonra |
|
| 32 | ادْعُهُنَّ | onları (kendine) çağır |
|
| 33 | يَأْتِينَكَ | sana gelecekler |
|
| 34 | سَعْيًا | koşarak |
|
| 35 | وَاعْلَمْ | bil ki |
|
| 36 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 37 | اللَّهَ | Allah |
|
| 38 | عَزِيزٌ | daima üstün |
|
| 39 | حَكِيمٌ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
Bununla Hazreti İbrahim’e söylenmek istenen “sen çağırınca terbiye ettiğin kuşlar nasıl uçarak sana geliyorlarsa Allah da ruhları çağırdığında onlar da kuşlar gibi uçarak kendilerini terbiye eden Rabbe varacaklar” manasıdır.
Ceze'e جزأ :
Cüz' جُزْءٌ bir şeyin bütününü oluşturan parçaların herbiridir. Bu kelimenin nasip/pay anlamı da vardır ki aslında bu da bir şeyin cüzü/parçasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 3 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri cüz, cüz'i eczâ, eczane ve cüz(dan)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Ayeti Kerime'de geçen fesurhunne (فَصُرْهُنَّ) kelimesi dört şekilde kıraat edilmiştir:
1. fesurhunne (فَصُرْهُنَّ)
2. fesırhunne (فَصِرْهُنَّ)
3. fesurrahunne (فَصُرَّهُنَّ)
4. fesırrahunne (فَصِرَّهُنَّ)
İlk durumda kök savera (صور) dır. Savera maddi varlıkların şekillendiği ve onunla başkasından ayrıldığı şeydir. Bu da duyularla hissedilenler (insan, at veya eşeğin sureti gibi) ve akılla idrak edilenler (havas ilmi) olmak üzere iki bölümdür. Kimisine göre Yüce Allah, kıyamet günü üfürülecek olan sûru, sûret ve ruhların kendi bedenlerine dönmesi için sebep kılar. Savr aynı zamanda meyletmek manasındadır. Ayette mana ‘onları kendine alıştır, meylettir’ dir. Kimisine göre ise anlam şöyledir: Kuşları sûret sûret kes. Bu kökten Türkçe’de suret, surat, tasvir, tasavvur ve sûr kelimeleri vardır.
İkinci ihtimalde kök sayera (صير) olur. Sayr yarmak demektir. ‘Onları parçalara ayır’ manasındadır. صار bir halden başka hale geçiştir.
Fesurrahunne kıraatında ise anlam ‘onları bağla’ dır. Bu görüşe göre ayette geçen fiil bağlamak manasındaki sarra (صرّ) kökündendir. Bu kökten dilimize geçen ısrar kelimesinde mana bir fikir veya meşru davadan dönmemek, sebat etmektir (Türk’ün Dili Kur’ân Sözü).
Son kıraat olan fesırrahunne’de de mana ses manasındaki sarîr (صَرِير) den gelmektedir. Çağrıldığında gelen kuşa usfûrun savvârun (عُصْفُورٌ صَوَّارٌ) denir. Yani ’onlara seslen’.
(Müfredat)
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اِبْرٰه۪يمُ fail olup damme ile merfûdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. Mekulü’l-kavl, رَبِّ اَرِن۪ي ‘ dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Kelimenin sonundaki esre, muzâfun ileyh olan mütekellim zamirinden ivazdır. Nidanın cevabı أَرِنِی ’ dir.
اَرِن۪ي illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
İstifham ismi كَیۡفَ hal olarak mahallen mansubdur. تُحْـيِ cümlesi, اَرِن۪ي 'nin ikinci mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
تُحْـيِ fiili یِ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. الْمَوْتٰى mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَرِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’ dir.
تُحۡیِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ‘ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l-kavl, اَوَلَمْ تُؤْمِنْ ’ dir.
Cümle atıf harfi وَ ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri; أتسأل ولم تؤمن؟ (İman etmediğin halde soruyor musun?) şeklindedir.
Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تُؤْمِنْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir.
وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَ ٰهِـۧمُ رَبِّ أَرِنِی كَیۡفَ تُحۡیِ ٱلۡمَوۡتَىٰ [İbrahim Rabbine ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster.] demişti. Buradaki إِذۡ kelimesi zarftır ve şu anlama gelir: Ey Muhammed! Halîl İbrahim’in رَبِّ [Rabbim!] diye nida ettiği anı hatırla. Rabbim ifadesi “Ey Rabbim!” anlamındadır. Nida harfinin يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا [Yûsuf! Sen bu meseleden yüz çevir.” [Yûsuf 12/29] ayetinde olduğu gibi hazfedildiği vakidir. Aynı şekilde [birinci şahıs zamiri olan] izafet yâsı da -nidada yaygın olarak kullanılması sebebiyle- dilde hafifliği sağlamak üzere hazfedilir. يَا نَفْسِ (Ey nefsim!) ve يَا قَوْمِ (Ey kavmim!) ifadeleri böyledir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fîʿilmi ’t-tefsîr)
تُؤْمِنْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l-kavl بلى آمنت olan mukadder cümledir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
بَلَىٰ nefyi iptal için gelen cevap harfidir.
لٰكِنْ istidrak harfidir, لكنّ ’ den muhaffefedir. لٰكِنْ ve ondan sonraki fiil, atıf harfi وَ ile mukadder söze matuftur. Takdiri, وما سألت غير مؤمن ولكن سألت ليطمئنّ قلبي.(Mü’min olmadığım için değil,lakin kalbim mütmain olması için sordum.) şeklindedir.
لِ harfi, يَطْمَئِنَّ fiilini gizli اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ceriyle mahzuf أسأل fiiline mütealliktir.
يَطْمَئِنَّ fetha ile mansub muzari fiildir. قَلْب۪ي fail olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إذا أردت معرفة ذلك عيانًا فخذ (Bunu gözlerinle görmek istiyorsan … al) şeklindedir.
خُذْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. اَرْبَعَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الطَّيْرِ car mecruru temyizdir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صُرۡ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. إِلَیۡكَ car mecruru صُرۡهُنَّ fiiline mütealliktir.
بَلٰى , soru olumsuz cevap olumlu olduğunda cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Allah Teâlâ: فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ [Öyleyse dört tane kuş yakala] buyurdu. Kuş cins isimdir. Tekil anlamında da çoğul anlamında da kullanılması caizdir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یَطۡمَىِٕنَّ fiili rubâî mücerrede iki harf ilave edilerek fiilin başına bir elif, sonuna da lâme’l-fiili cinsinden bir harf ilavesiyle yapılan افْعَلَلَّ babındandır.
Çok az kullanılan lazım bir babdır. Mübalağa için kullanılır.(Dr.Mustafa Meral Çörtü,Sarf- Nahiv ve Edatlar)
ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Cümle, atıf harfi ثُمَّ ile صُرۡهُنَّ fiiline matuftur.
اجْعَلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. عَلٰى كُلِّ car mecruru اجْعَلْ fiiline mütealliktir. جَبَلٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْهُنَّ car mecruru اجْعَلْ fiiline mütealliktir. جُزْءاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Cümle, atıf harfi ثُمَّ ile اجْعَلْ ‘ e matuftur.
ٱدۡعُ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَأْت۪ينَكَ cümlesi mukadder şartın cevabıdır.
يَأْت۪ينَ fiili, (نَ) nûnu’n-nisve bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Nûnu’n-nisve, fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
سَعْياً hal olup fetha ile mansubdur veya masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur.Takdiri; مشيًا سريعًا (hızla yürüyerek) şeklindedir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اعْلَمْ sükun üzere mebni emir fiildir. Fail müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, اعْلَمْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَزِیزٌ kelimesi, اَنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ۟ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
حَك۪يمٌ۟ - عَزِیزٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ cümlesi اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ cümlesi, nida üslubunda, talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
رَبِّ izafeti, muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.
Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla رَبّ kelimesinden önce nida harfi hazf olur.
أَرِنِی fiilinin ikinci mef’ûlü olan كَیۡفَ تُحۡیِ ٱلۡمَوۡتَىٰۖ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
تُحۡیِ - ٱلۡمَوۡتَىٰۖ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab vardır.
رَبِّ [Ey Rabbim!] ; merhamet dileme ifadesidir. Duadan önce kullanılması, mübalağa ile icabet dilemek içindir. Yani; "Ey Rabbim! Ben ölüye bakarken onu dirilt, ölüleri nasıl dirilttiğini bu şekilde bana göster!" demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayetin başındaki إِذۡ ; ‘’hani, hatırlayın veya düşünün o zamanı ki, bir zamanlar" şeklindeki mukadder bir fiilin yerini tutar. Nitekim bu fiil, A'raf (7) sûresinin 69 ve 74. ayetlerinde, وَاذْكُرُٓوا [düşünün, hatırlayın] şeklinde sarahaten zikredilir. Şöyle ki:
وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ [Düşünün ki Allah sizi Nuh kavminden sonra halifeler yaptı…] (7/69) وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ عَاد [Düşünün ki Allah sizi Ad kavminden sonra halifeler yaptı …] (7/74) Bu, Allah'ın meydana getirdiği o garip olayları hatırlayın ki, Allah'ın müminlere olan velayet ve hidayetine vakıf olasınız; demek olur. Bu ve benzeri yerlerde hatırlatma emri vakte tevcih edilmiş, "Hatırlayın o zamanı ki.." denmiştir. Oysa asıl hatırlanması istenen o zamanda vuku bulmuş olan olaylardır. Bunun sebebi vaktin hatırlanmasının mananın daha kuvvetli idrakini mümkün kılmasıdır. Çünkü vaktin hatırlanması, burhani olarak (hüccet yoluyla), o vakitte vuku bulmuş olan hadiselerin hatırlanmasını gerektirir. Aynı zamanda vakit, hadiseleri tafsilatıyla içerir. Bu itibarla düşünülen vakitte hadiseler bütün tafsilatıyla zihinde canlanır. Öyle ki, olaylar hikaye edilirken zikri geçsin veya geçmesin açıkça müşahede ediliyormuş gibi zihnî tasavvurda tam olarak yerlerini bulur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
قَالَ fiilinin takdiri أتسأل (Soruyor musun?) olan mekulü’l-kavli mahzuftur.
اَوَلَمْ تُؤْمِنْ cümlesi, mukadder mekulü’l-kavle وَ ‘ la atfedilmiştir.
Hemze takrîri istifham, وَ atıf harfidir. لَمْ , muzariyi maziye çeviren, لمّا ’ nın aksine istikbali kapsamayan nefy edatıdır.
Menfi muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikrara zorlama manası murad edildiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bu cümle de benzerleri gibi bir istînâf cümlesi olup, mukadder bir sualin cevabıdır. Yani Rabbi ona demişti ki " Ey İbrahim! Yoksa sen benim, dilediğim gibi diriltmeye kâdir olduğumu bilmiyor musun ve buna inanmıyor musun ki, bunu sana göstermemi istiyorsun?" Elbette Yüce Allah, İbrahim'in (a.s), o devrin bütün müminlerinden daha sağlam bir imana ve daha kuvvetli yakîn bir bilgiye sahip olduğunu biliyordu. Böyleyken bunu İbrahim'e sorması, onun vereceği cevabın bütün müminlere bir ilâhî lütuf olması içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Yüce Allah'ın: "İnanmadın mı yoksa" ayetindeki أَ istifham için değildir. Bu, olumluluk ve takrir (yani gerçeği karşı tarafa söyletip kabul ettirme) hemzesidir. Nitekim Cerir şöyle demektedir: ألستم خير من ركب المطايا "Sizler bineklere binenlerin hayırlıları değil misiniz?" أَوَلَمۡ تُؤۡمِنۖ derken hemzeden sonra gelen وَ ise hal içindir. Ayette: "İnanmadın mı?" lafzıyla anlatılmak istenen, mutlak bir imandır. Ve bunun kapsamına ölülerin diriltilmesinin üstünlüğü de dahildir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
رَبِّ اَرِن۪ي [Bana göster], yani doğrudan gözümle görmemi sağla. Şayet “İbrahim (a.s.)’ın insanlar içerisinde imanı en sabit olan kişi olduğunu bildiği halde Allah Teâlâ İbrahim (a.s)’a nasıl [Yoksa iman etmiyor musun?!] demiştir? dersen, şöyle derim: Verdiği cevabı almak için böyle demiştir ki, bu cevapta da dinleyenler için çok büyük faydalar bulunmaktadır. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ
Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. بَلَىٰ , olumsuz soruya verilen olumlu cevap harfidir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قَالَ fiilinin takdiri; آمنت (İman ettim) olan mekulü’l - kavli mahzuftur.
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ cümlesi, takdiri; وما سألت غير مؤمن (Mümin olmayana sormadın) olan mahzuf cümleye atfedilmiştir.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ‘ nin, gizli أنْ ‘ le masdar yaptığı لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪ي cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde takdiri سألت (sordun) olan mahzuf fiile mütealliktir.
Yani, بلى آمنت، وما سألت غير مؤمن ولكن سألت ليطمئنّ قلبي (Evet inandım, inanmadığım için değil ama kalbimi rahatlatmak için sordum) demektir.
قَالَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ [Kalbim mutmain olsun.] ibaresinde alet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
بَلَىٰ kelimesi, olumsuz sorudan sonra verilen olumlu yanıttır. ‘’Elbette inanıyorum’’ manasındadır. وَلَـٰكِن لِّیَطۡمَىِٕنَّ قَلۡبِیۖ [Ama kalbim iyice mutmain olsun diye] yani; ‘’akıl yürütme ile elde edilen bilginin yanı sıra zaruri ilme de sahip olmak suretiyle kalbim daha çok sükunet ve itminan bulsun diye istiyorum.’’ Delillerin birbirini destekleyerek birikmesi kalplerin daha fazla sükun bulmasına, basiret ve yakînin artmasına sebep olur. Ayrıca akıl yürütme / istidlâl, şüpheye konu olabilir; zaruri ilim ise olmaz. Bu sebeple İbrahim (a.s) şüpheye konu olmayan zaruri ilim ile kalbinin mutmain olmasını istemiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ
Fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli şart üslubunda gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , takdiri إن أردت ذلك (Bunu istersen…) olan mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مِّنَ harfi ceri ba’z manasındadır.
فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ cümlesi şartın cevabına فَ atıf harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
صُرۡ kelimesinin alıştır, kes, parçala anlamları vardır.
Aynı üslupta gelen ve ثُمَّ ile makabline atfedilen ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ve ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اجْعَلْ fiiline müteallik olan car-mecrurlar عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ ve مِنْهُنَّ konudaki önemine binaen, mef’ûl olan جُزْءاً ‘ e takdim edilmiştir
جُزْءاً ’ deki nekrelik kesret, جَبَلٍ ‘ deki nekrelik ise herhangi bir manasında nev ve kesret ifade eder.
Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ cümlesi, talebin cevabıdır.
سَعْياًۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
ٱجۡعَلۡ - جَبَلٍ arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.
Sana koşarak gelirler ibaresindeki سَعْياًۜ kelimesi uçmak manasında kullanılmıştır. İstiare vardır. Burada koşmak fiili سَعْياًۜ , hızla uçmak manasında istiare olmuştur. Kuşun alıştığı kişiye hızla uçarak gelmesi koşan bir insana benzetilmiştir. Câmi’, hedefe ulaşmadaki sürattir.
الطَّيْرِ kelimesindeki elif-lam ahd için olmak üzere kuşlardan dördünü; tavus, horoz, karga, güvercin veya kartal tut da bunları çevir yani kendine meylettir, kendine bağla anlamındadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Cenab-ı Allah'ın, "Sonra da onları çağır, koşarak sana geleceklerdir" emrine gelince; buradaki سَعْياً kelimesinin "koşarak ve ayakları üzerinde yürüyerek" manasında olduğu, çünkü bunun daha kuvvetli bir hüccet olduğu söylenmiştir. Yine bu kelimenin, "uçarak" manasında olduğu da söylenmiştir. Fakat bu mana doğru değildir. Çünkü kuşun uçmasını ifade etmek için سَعى fiili kullanılmaz. İkinci görüşte olanlardan bazıları "Buradaki سَعْياًۜ kelimesinden murad çabuk hareket edip gitmektir, diyerek cevap vermişlerdir. Binaenaleyh eğer hareket, uçma şeklinde olur ise, bundaki çabuk ve hızlı oluş da "سعْي" olarak ifade edilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bir görüşe göre buradaki عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ [her dağın başına] ifadesi, kendisi ile hususi anlam kastedilmiş umumi bir ifadedir. Yani anlam: ‘’bazı tepelerin başına koy’’ şeklindedir. Bir görüşe göre ise mana: ‘’ulaşabildiğin her dağa, sana yakın olan her dağa’’ şeklindedir. Bir görüşe göre: ‘’yedi dağa koy’’ anlamındadır. Bir görüşe göre: ‘’dört dağa koy’’ demektir. Doğru olan da budur. Hasan-ı Basrî rivayetinde rüzgarların ve dünya üzerindeki ufukların dörde ayrıldığı açıklanmıştır. Kuşeyrî şöyle demiştir:
Allah Teâlâ Hz. İbrahim’e [Ellerinle bu kuşları parçala ve parçalarını dağıt. Sonra onları çağır ki koşarak sana gelsinler.] buyurdu. İşte dostluğa (hulle) mazhar olmuş zatın (yani Halil İbrahim’in) eliyle boğazlanmış, kesilmiş ve dağıtılmış olan kuş, o nida edince nasıl dağılıp gitmiş her zerresiyle ona icabet ediyorsa, bizzat Hakk Teâlâ’nın paramparça ve un ufak ettiği kul da O nida buyurunca öyle icabet edip koşacaktır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bu ayet, ölülerin nasıl diriltildiğini aynel yakîn görmek isteyen İbrahim peygamberle Rabbi arasında geçen bir diyalogdur. Ayette bir mucizenin gerçekleşmesi anlatılır.
Bu ayette İbrahim (a.s) ölülerin nasıl diriltileceğini görmek istemektedir. Bunun için sorusunu da كَيْفَ edatı ile sormuştur. Allah’ın İbrahim peygambere, ‘’inanmadın mı?’’ sorusunu tevcih etmesinden, onun, Allah’ın kudretinden şüphe içerisinde olduğunu anlamak yanlıştır. Çünkü كَيْفَ edatı, keyfiyetten sual için geldiği gibi aciz görmek (isti’caz) anlamında da kullanılır. Mesela: Birisi ağır bir yükü kaldırabileceğini iddia etmektedir. Sen de onun o yükü kesinlikle kaldıramayacağını biliyorsun ve söz konusu yükü kaldıramayacağını ima ederek ona diyorsun ki: أرني كَيْفَ محمل هَذَا Bunu kaldırmak nasıldır? Göster bakalım! Yukarıdaki ayette de Allah Teâlâ, Hz. İbrahim’in (a.s) sorduğu soru ile böyle bir manayı kastetmiş olma şaibesinden onu kurtarmak ve ona بَلَى اَمِنْتُ [Hayır! İnandım.] sözünü söylettirmek için “inanmadın mı?” sorusunu sormuştur. Dolayısıyla Hz. İbrahim (a.s) Allah’ın kudreti konusunda şüphe içerisinde olduğundan bu soru kendisine yöneltilmiş bir sual değildir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin son cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ‘ nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümle masdar teviliyle اعْلَمْ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
عَز۪يزٌ [Azîz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur. (İmam Gazali).
Allah Azîzdir, kullarının zillete düşmesini istemez. Hakîmdir, hikmeti ile koyduğu bu kurallara uyulduğu zaman kimse zelil olmaz.
Allah'ın عَزِیزٌ ve حَكِیمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında و olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Önce gelen عَز۪يزُ ismini حَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût / 26)
"O'nun gücü yeter." icmal (kapalı anlatım), ve "çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir" ifadesi ise tafsildir (açıklamadır). (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ٢٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَثَلُ | durumu |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 3 | يُنْفِقُونَ | infak edenler(in) |
|
| 4 | أَمْوَالَهُمْ | mallarını |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah |
|
| 8 | كَمَثَلِ | durumu gibidir |
|
| 9 | حَبَّةٍ | bir tohumun |
|
| 10 | أَنْبَتَتْ | veren |
|
| 11 | سَبْعَ | yedi |
|
| 12 | سَنَابِلَ | başak |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | كُلِّ | her |
|
| 15 | سُنْبُلَةٍ | başağında |
|
| 16 | مِائَةُ | yüz |
|
| 17 | حَبَّةٍ | tohum |
|
| 18 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 19 | يُضَاعِفُ | kat kat verir |
|
| 20 | لِمَنْ | kimseye |
|
| 21 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 22 | وَاللَّهُ | Allah(ın) |
|
| 23 | وَاسِعٌ | (lutfu) geniştir |
|
| 24 | عَلِيمٌ | (O) bilendir |
|
Öldükten sonra dirilmeyi Hazreti İbrahim’in şahsında öğreten Kur’ân, sözü ruhların dirilişinden eylemlerin dirilişine getiriyor tıpkı fiziki alemde ölüp metafizik alemde dirilen insan gibi Allah yolunda harcanan servetin de madde aleminde bir çıktı olmakla birlikte manevi alemde kat kat bereketlenmiş bir girdi olduğunu misallerle açıklıyor.
“Allah dilediğine kat kat verir” cümlesinin sadece mecazi değil bir de hakiki boyutunun olduğunu, çiftçilikle geçinenlerin yaptığı bir uygulama teyit etmektedir. Buna göre ekilen bir buğday tanesinden çıkan çimler çatallandıktan ve çoğaldıktan sonra ayrılmakta ve fide olarak dikilmektedir. Bu yöntemle bir buğday tanesinden ikibin taneden fazla ürün elde edilebilmektedir. Cennet Allah yolunda harcanmış bir değerin azami getirisini ifade eder. Bunun tohumu ise insanın bu dünyada yaptıklarıdır. İşte bu yüzden dünya ahiretin tarlasıdır.
مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ
İsim cümlesidir. مَثَلُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası یُنفِقُونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُنْفِقُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَمْوَالَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru يُنْفِقُونَ fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَ teşbih ve cer harfidir. كَمَثَلِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. حَبَّةٍ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. اَنْبَتَتْ cümlesi, حَبَّةٍ ’ in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
اَنْبَتَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’ dir. سَبْعَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سَنَابِلَ muzâfun ileyh olup müntehe’l cümu sigasından olduğu için gayri munsariftir. Cer alameti fethadır. ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ cümlesi, سَبْعَ سَنَابِلَ ‘ nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. فِی كُلِّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. سُنْبُلَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِّا۟ئَةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. حَبَّةٍۜ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) Muntehe’l-cumû; kelimenin ikinci harfinden sonra elif, eliften sonra ise iki veya üç harf bulunan cemi isimlerdir.(Arapça Dilbilgisi-M.Meral Çörtü, Nahiv, s.405)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki fiil ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.
اَنْبَتَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نبت ‘ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَثَلُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُضَاعِفُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يُضَاعِفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مَنْ müşterek ism-i mevsûlu, لِ harfi ceriyle يُضَاعِفُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.
يُضَاعِفُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ضعف ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. وَاسِعٌ haber olup, damme merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haber olup, damme ile merfûdur.
وَاسِعٌ - عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’ nin muzâfı mahzuftur. Takdiri; إنفاق (nafakası) şeklindedir.
الَّذ۪ينَ ‘ nin sıla cümlesi olan يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ف۪ي سَب۪يلِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Ayrıca سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde de istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması, سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder. Teşbih harfi كَ ‘ nin dahil olduğu كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.
حَبَّةٍ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Cer mahallinde حَبَّةٍ ’ in sıfatı olan أَنۢبَتَتۡ سَبۡعَ سَنَابِلَ cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, ibtidaî kelamdır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Ayetteki temsilî teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Bu temsil, bereketin tasviri ve adeta gözler önünde canlandırılmasıdır.
فِی كُلِّ سُنْبُلَةٍ ibaresindeki فِی harfinde de istiare-i tebeiyye vardır. سُنْبُلَةٍ [başak] kelimesi zarfiyye özelliğine sahip değildir. Başaktaki verimin çokluğunu ifade etmek için bu harf kullanılmıştır.
حَبَّةٍ - مَثَلِ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حَبَّةٍ kelimesinin nekre olarak gelmesi azlık ifadesi içindir. Verenin verdiğini büyütmemesine işaret eder. Nekrenin tazim anlamıyla da, alanın bu infakı küçümsemeyip değerini bilmesine işaret eder.
حَبَّةٍ , buğday ve arpa gibi hem tohumu, hem meyvesi aynı olan nimetlere denir. Muhabbet, artan sevgiyi ifade eder.
سَنَابِلَ - سُنْبُلَةٍ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سَنَابِلَ - حَبَّةٍۜ - أَنۢبَتَتۡ ve سَبۡعَ - مِّا۟ئَةُ gruplarındaki kelimeler arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayetle 245. ayet arasında, “aralarındaki münasebet sebebiyle bir manadan diğerine geçmek, sonra ilk manaya geri dönmek” olarak tarif edilen istitrat sanatı vardır. Önceki ayette varlıkların dirilişinden bahsediliyordu, burada da bir amelin dirilişinden, çoğalmasından bahsedilmektedir.
اَنْبَتَتْ yetiştirdi demektir. Mecazî isnad vardır. Fail aslında حَبَّةٍ (tohum) değil, Allah Teâlâ’dır.
اَنْبَتَتْ fiili, حَبَّةٍ ‘ e isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan yetiştirme fiili tohuma nispet edilerek, cansız olan bir şey iradesi olan canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Burada geçen ‘yedi başak’ çokluktan kinayedir. سَنَابِلَ cemi kesret kalıbıdır.
Ayette, Allah Teâlâ kendi yolunda mallarını harcayanların durumunu (müşebbeh), her başakta yüz tane tohum bulunan başağın durumuna (müşebbehün bih) benzetmiştir. Vech-i şebeh ise hazfedilmiştir. Hazfedilen özellik ise “az bir hayrın birçok faydayı peşinden getirmesi durumudur. Ancak görüldüğü üzere vech-i şebeh kapalı olduğu için ilk bakışta anlaşılmamaktadır. Zira müşebbehten müşebbehün bihe geçiş ancak zihnin derin bir tefekkür ve araştırması sonucunda mümkün olmaktadır. (Sara Çınar, Arap Dili Ve Belâgatında Teşbih)
اَنْبَتَتْ [bitirmiştir] fiilinin taneye izafe edilmesi mecazîdir. Tıpkı bitirmek fiilinin toprağa ve su arkına izafesi gibi.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Taneyi bitiren Allah’tır, ancak bitirme, verme fiili taneye isnat edildiği gibi “yer”e (toprağa) ve suya da isnat edilir. Yedi başak vermesinin anlamı ise, bir filiz boy vermesi ve ondan yedi ayrı dalın çıkması, her bir dalda da yedi başağın olmasıdır. Bu temsil, kat kat vermenin anlatıldığı bir tasvirdir ve tasvirde olay, adeta gözle görünür hale getirilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يُنْفِقُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. "Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)
Yüce Allah'ın: "Tek bir tohum gibidir" ayetinde geçen (ve "tohum" diye meali verilen): حَبَّةٍ kelimesi Âdemoğlunun ektiği ve gıdası için kullandığı her bir tane için bir cins isimdir. Bu tanelerin en ünlüleri ise buğdaydır. O bakımdan çoğunlukla حَبَّةٍ ile kastedilen odur. Habbetu’l-Kalb, kalpteki küçük siyah bir noktanın adıdır. Kalbin semeresi olduğu da söylenir. Doğrusu da budur. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
كَمَثَلِ حَبَّةٍ [bir tane gibi....] Yüce Allah kendi uğrunda verilen sadakayı toprağa ekilmiş ve mevlanın bereketi ile yedi yüz tane haline gelmiş bir tohuma benzetti. Teşbih edatı zikredilip vech-i şebeh hazf edildiği için burada mürsel ve mücmel teşbih vardır. Ebu Hayyan şöyle der: Bu temsil, kat kat verme olayını bir tasvirdir. Sanki kişinin gözleri önünde şekillenmiş durumdadır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şu an incelemekte olduğumuz ayette Allah yolunda infaktan; daha önce geçen ayette (245. ayet) ise karşılığının kat kat verileceğinden bahsedilmektedir. İşte oradaki “kat kat karşılık” ifadesi bu ayet ile açıklanmıştır; ayetler arasındaki bağlantı budur. İki ayet arasına şu konular girmiştir:
a) Allah yolunda savaşanlara vaad edilen nusret,
b) Hz. İbrahim’in kıssası,
c) Üzeyir’in kıssası ile Hz. İbrahim’in kuşlarla ilgili kıssası ve bu iki kıssa üzerinden dinî hüccetlerin beyanı. Sanki tüm bağlamda bu özetle şöyle denilmektedir: Allah’ın yardımına güvenin, O’nun yolunda savaşın ve O’nun rızası için infak edin. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî’ [ilmi]’t-tefsîr)
Bu ayet-i kerimenin lafzı Allah yolunda infakın şerefini ve güzelliğini beyan etmek için verilmiş bir misaldir. Ayrıca bu ayet-i kerime bu yolda teşvik de ihtiva etmektedir. ٱلَّذِینَ ’ nin muzâfı mahzuftur. Takdiri; ... نفقة الذين (... ların nafakası) şeklindedir. ‘’Allah yolunda mallarını infak edenlerin bu infaklarının misali... bir tohum gibidir," şeklindedir. Bir diğer takdir yolu da şöyle olur: Mallarını infak edenlerin misali, yere tek bir tohum ekip de ektiği tohum yedi başak bitiren çiftçinin misali gibidir. Yani, her birinde yüz tane bulunan yedi tane başak bitirmiş gibidir. Sadaka veren kimse çiftçiye, sadaka ise tohuma benzetilmiştir. İşte Allah onun verdiği her bir sadakaya karşılık yedi yüz hasene verir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin, tüm esma-i hüsnayı ve kemal sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâlle marife olması tazim, telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla, Allah lafzında tecrîd sanatı vardır.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُ cümlesi müsneddir.
Cümlede müsnedin müspet muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَن ‘ in sılası olan یَشَاۤءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ [Allah, dilediğine kat kat verir.] Yani her infak edene değil, sadece dilediği kişilere böyle kat kat verir, çünkü infak eden kimselerin halleri birbirinden farklıdır. Ya da yedi yüz kat verir ve hak edene de bundan daha fazlasını kat be kat verir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Ayetin son cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber tibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın وَاسِعٌ عَل۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Haber olan iki vasfın aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette birinci haber وَاسِعٌ ism-i fail kalıbında gelerek bu sıfatın devamlı olduğuna işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder.(Halidî, Vakafat, s. 80)
Allah Teâlâ, kendisinin وَاسِعٌ (geniş) olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh bu sözü zahirî manasında almak imkânsızdır. Aksi halde, Allah'ın parçalanması, cüzlerine ayrılması gerekir. Böylece de bir yaratıcıya muhtaç olmuş olur. Bu kelimeyi zahirine hamletmeyip, aksine mutlaka Allah'ın kudreti ve mülkünün genişliği manasına; veya rahmet ve mağfiretinin genişliğine, yahut da kulları, rızasını elde edebilsinler diye kullarının faydasına olan şeyleri beyan etmesi hususundaki lütfunun genişliği manasına alınması gerekir. Bu izah, söze daha uygun gelmektedir.
Bu kelimeyi Allah'ın ilminin genişliğine hamletmek caiz değildir. Aksi halde وَاسِعٌ sıfatından sonra, ayette عَل۪يمٌ sıfatının zikredilmiş olması, lüzumsuz bir tekrar olurdu. Hak teâlâ'nın bu ayette عَل۪يمٌ sıfatını getirmesi, namaz kılan kimseye Allahü teâlâ'nın gizli ve aşikâr herşeyi bildiğini, Allah'a hiçbir şeyin gizli kalmadığını düşünmesi itibarıyla tefritten kaçınsın diye bir tehdit gibidir. Böylece, namaz kılan kimse gaflet etmekten sakınır. وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ifadesinin, "şartlarına uyarak namaz kılan kimseye mükafâatını; namaz kılmayan kimseye de cezasını tastamam verme hususunda Allah'ın kudreti geniştir" manasına olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İkinci haber olan عَل۪يمٌ, sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelmiş ve mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عليم kelimesi فعيل vezninde mübalağa sıygasıdır. İlmi geniş demektir.
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ [Şüphesiz Allah’ın nimeti geniştir, O bilendir.] Buradaki وَاسِعٌ (geniş) ifadesi nimetleri isteyenlerin hepsini kuşatacak kadar cömert olan demektir. وَاسِعٌ zengin, السع zenginlik anlamına gelir (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en - Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî ‘[ilmi]’t-tefsîr)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ cümlesi, aynen veya ufak farklılıklarla birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
[Allah vâsi'dir,] verdiği şeyler dolayısıyla sıkıntıya girmez. [Her şeyi iyi bilendir.] Harcamada bulunan kimsenin niyetini, harcadığı miktarı, bunu nasıl elde ettiğini bilir. Şu halde Allah yolunda harcamada bulunan kimsenin durumu, tıpkı çiftçinin durumuna benzer. Buna göre nasıl ki, çiftçinin işinde dikkatli olması, tohumunu iyi seçmesi ve toprağı iyi işlemesi durumunda daha fazla ürün elde ederse, aynı şekilde Allah yolunda harcamada bulunan kimse de, salih olur, malın helalini seçer ve yerli yerinde harcarsa sevabı da bu oranda artar. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ٢٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | يُنْفِقُونَ | infak eden |
|
| 3 | أَمْوَالَهُمْ | mallarını |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah |
|
| 7 | ثُمَّ | sonra |
|
| 8 | لَا |
|
|
| 9 | يُتْبِعُونَ | ardından |
|
| 10 | مَا | şeyleri |
|
| 11 | أَنْفَقُوا | verdikleri |
|
| 12 | مَنًّا | başa kakmayan |
|
| 13 | وَلَا |
|
|
| 14 | أَذًى | ve eziyet etmeyenlerin |
|
| 15 | لَهُمْ | vardır |
|
| 16 | أَجْرُهُمْ | ödülleri |
|
| 17 | عِنْدَ | katında |
|
| 18 | رَبِّهِمْ | Rableri |
|
| 19 | وَلَا | yoktur |
|
| 20 | خَوْفٌ | korku |
|
| 21 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 22 | وَلَا |
|
|
| 23 | هُمْ | ve onlar |
|
| 24 | يَحْزَنُونَ | üzülmeyeceklerdir |
|
Önceki ayette müjdelenen verimin elde edilebilmesi için elbette yalnızca “harcamak“ yetmemektedir. Bu harcamayı ahlaki ilkeleri çiğnemeden yapmak ve harcamadan yararlananları yaralamamak gerekir. Vela ezen ibaresindeki La nın ikinci kez tekrarlanması “başa kalkmak” ve “gönül incitmek “eylemlerinin her birinin ayrı ayrı Allah yolunda yapılan harcamanın sevabını iptal ettiği anlamını vermektedir. Bu durumda amelin iptali için iki olumsuzluktan birinin gerçekleşmesi yeterlidir.
Havf gelecek, hüzn geçmiş için kullanılır.
Bu durumda gelecek endişesi duyan biri olsaydı zaten Allah yolunda servetini harcamaya kıyamazdı. Allah’tan karşılığını kat kat alacağından kuşkusu olsaydı hem verir hem de verdikten sonra telaşa düşerdi. Endişe ve hüzünden arındırılmış olmak eylemin karşılığında kalbe verilen ödüldür.
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası یُنفِقُونَ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, مثل نفقة الذين.. أو إنفاق الذين ( nafakanın misli) şeklindedir.
یُنفِقُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. أَمۡوَ ٰلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِی سَبِیلِ car mecruru یُنفِقُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُتۡبِعُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا ve masdar-ı müevvel, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
أَنفَقُوا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مَناًّ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَاۤ zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَذًۙى atıf harfi وَ ile مَناًّ ‘ e matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.
لَّهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ cümlesi, ٱلَّذِینَ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرُهُمْ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عِنْدَ mekân zarfı, أَجۡرُهُمۡ ’ un mahzuf haline mütealliktir. رَبِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.
يُتْبِعُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi تبع ’ dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
İsim cümlesidir. Cümle, atıf harfi وَ ile önceki cümleye matuftur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَوْفٌ mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لَا zaid harftir. Nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يَحْزَنُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى
İstînâfiye olarak fasılla gelen ayet önceki ayetten bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir ibarenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mübteda konumundaki has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ’ nin يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ şeklindeki sıla cümlesi, müsbet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ ifadesi sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Allah'a giden sebepler aramaya işaret eder.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla, Allah lafzında tecrîd sanatı vardır.
ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى cümlesi, ثُمَّ ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet üsluptan menfî üsluba iltifat sanatı vardır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
لَا یُتۡبِعُونَ ibaresinde istiare vardır. Sanki yapılan infak düşman tarafından çalınmış, o da peşine düşmüştür.
Masdar harfi مَٓا ve akabindeki اَنْفَقُوا cümlesi masdar teviliyle لَا يُتْبِعُونَ fiilinin ilk mef’ûlüdür. Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
وَلَٓا اَذًۙى , temasül nedeniyle ikinci mef’ûl olan مَناًّ ‘ e atfedilmiştir. Kelimeye dahil olan nefy harfi olumsuzluğu tekit etmek için gelmiş zaid harftir.
مَناًّ - اَذًۙى kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Mef’ûl olan مَناًّ - اَذًۙى kelimelerindeki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid لَٓا harfi de bu anlamı artırmıştır.
مَناًّ - اَذًۙى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
یُنفِقُونَ - أَنفَقُوا۟ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَناًّ , iyilik yapmak ve onu tekrar tekrar anlatmak manalarını taşıyan zıt anlamlı bir kelimedir. Başa kakmak anlamı da vardır.
Minnet etmek, iyilik ettiği kimseye yaptığı iyilikleri sayarak üzerinde hakkı olduğunu göstermektir. Eza etmek ise, iyilik ettiğinden dolayı ona büyüklük taslamaktır. Ayette önce minnet zikredilmiştir. Çünkü bu konuda minnet, ezadan daha çok meydana gelen bir vakıadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى ifadesi genel mana ifade etmesi için husustan sonra umumun zikri kabilindendir. Çünkü eziyet minneti de içine almaktadır.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَلَاۤ اَذًۙى ibaresinde لَاۤ harfinin tekrarı bunlardan herhangi birinin yapılması durumunda sadakanın boşa gideceğini ifade etmek için tekrarlanmıştır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَنٌَ ve مِنٌَت ; sözlükte iki anlama gelir. Birisi nimet verme ve nimet anlamındadır ki, dilimizde "memnun olmak" bundan alınmıştır. Diğeri de hakkı eksiltmek, kesmek, kısacası ihsan ettiği kimseye karşı ihsanını bir şey saymak ve az çok ihsanı ile gururlanmaktır ki, gönül bulandırır ve ihsanın değerini eksiltir veya keser. Burada kastedilen budur. Dilimizde minnet (başa kakma) bu anlamdan alınmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Allah yolunda mallarını infak edenlerin, bu infaktan dolayı eziyet ve başa kakma yapmadıkları sürece Allah katında mükafatları vardır. Demek ki infak ettiğimiz şeyi, ‘iyilik yap denize at’ misali unutmalıyız. Biz bunun karşılığını Allah’tan bekliyoruz. Karşımızdakinden bir teşekkür bile beklememeliyiz.
Bu ibtidâ cümlesi temsilde fazileti beyan edilen harcamanın keyfiyetini bildirir.
یُنفِقُونَ ve یُتۡبِعُونَ kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. "Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)
Allah, sıla cümlesinin önemini göstermek için ٱلَّذِینَ یُنفِقُونَ أَمۡوَ ٰلَهُمۡ فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ sözünü tekrar etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ثُمَّ burada zaman için değil, sadaka verildiğinde incitme ve başa kakmayı terk etmenin mertebesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ثُمَّ [Sonra] kelimesi, terahi, gecikme ve sonralık ifade etmektedir. Buna göre, infaktan sonra olan şeyler de sevabı gerektirir. Çünkü etkilenenin, etki edenden sonra değil de, etki edenin bulunduğu sırada bulunması şarttır.
المَنُّ kelimesi lügatte birkaç manaya gelmektedir:
a) İn'âm etmek, nimet vermek
b) المَنُّ kelimesi, bir hakkı eksiltmek ve noksanlaştırmak manasına da gelir. Nitekim Hak Teâlâ, وَاِنَّ لَكَ لَاَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍۚ "Senin için muhakkak ki tükenmeyen, yani kesilmeyen ve engellenmeyen bir mükafat vardır" (Kalem, 3) buyurmuştur. Ömürleri eksilttiği ve mazeretleri sona erdirdiği için ölüme de "menûn" denilmiştir. Hoş olmayan "minnet", yani başa kakma da bu babdandır. Çünkü bu tür başa kakma nimeti eksiltir ve onun saflığını bulandırır. "Minnet" insanın başkalarına yapmış olduğu iyiliği açığa vurmasıdır. "Eziyet" ise o kimsenin, onlara vermiş olduğu şey sebebiyle onlardan şikayet etmesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَذًۙى [ezâ / incitme], verilen ihsan sebebiyle sürekli küstahça davranmaktır. ثُمَّ [Sonra] ifadesinin anlamı, infakın başa kakma ve incitmeden büsbütün ayrı olduğunun gösterilmesi ve bu iki davranışın terk edilmesinin bizzat infaktan daha hayırlı olduğunun bildirilmesidir. Bu tıpkı قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا [Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya] (Fussilet 41/30) ayetinde imanda istikamet üzere olmanın imana girmekten daha hayırlı olduğunun ifade edilmesine benzemektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ
Ayetin başındaki mevsûlün haberi olarak gelen cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan, sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesinde, لَّهُمۡ mahzuf mukaddem habere muteallıktır. أَجۡرُهُمۡ ise muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyhin izafetle marife oluşu, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.
عِنْدَ mekan zarfı, اَجْرُهُمْ ‘ un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
عِندَ رَبِّهِمۡ izafetinde, هُمۡ zamirinin رَبِّ ismine muzâfun ileyh olması, zamirin ait olduğu kimseler için ve رَبِّ ismine muzâf olması عِندَ için tazim ve teşrif ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَجْرَهُمْ ifadesinde istiare vardır. İnfak edenlerin mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.
لَّهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ cümlesinin sebep ifade etmesine rağmen başında فَ harfinin olmaması ‘sebep budur’ denilmesine ihtiyaç olmayacak kadar sebebin açık olması dolayısıyladır.
Hak Teâlâ'nın: لَّهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ buyruğunun o kimseden küfrün sadır olmaması şartına bağlandığı hususunda ittifak vardır. Bu da, hususi bir manayı murad etmek için, umumi bir lafızla konuşmanın caiz olduğuna delalet eder. Âmme ifadelerde bu caiz olunca, umumi lafzın "istiğrak"a (umum ifade etmeye) delaleti, kat'i bir delalet olmaz.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Şayet “Buradaki لَهُمْ اَجْرُهُمْ ayet ifadesi ile daha sonra (274. ayette) geçen فَلَهُمۡ أَجۡرُهُمۡ ifadesi arasında ne fark vardır?” dersen, şöyle derim: Bu ayetteki ifadede mevsūl şart anlamı içermemekte, ancak diğer ifadede içermektedir. Anlam olarak aralarındaki fark ise, başında فَ bulunan ifade, infakın ecri hak eden bir davranış olduğuna delalet etmektedir, oysa فَ olmadığında bu anlam yoktur.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
İşte onlar için Allah katında, ayette zikredilen temsil zımnında o büyük mükafatlar vardır. " عِندَ رَبِّهِمۡ [Rableri katında] buyurulması, pek açık bir tekid ve şereflendirme demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Bu cümle, لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ cümlesine atıf harfi وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtiadaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan لَا خَوْفٌ ’ un haberi mahzuftur. عَلَيْهِمْ bu mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyh olan خَوْفٌ ’ daki tenvin, nev ve kıllet içindir. Yani ‘hiçbir korku’ demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.
وَ ’ la öncesine atfedilen وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
خَوۡفٌ - یَحۡزَنُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَهُمْ - عَلَيْهِمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ibaresinden korku ve hüznün devamlı olmayacağı değil, fakat hiçbir zaman olmayacağı anlamı çıkarılmıştır. Çünkü burada nefy harfi لَا her ne kadar geniş zaman fiiline dahil olmuşsa da makamın gereği olarak devamlılık ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü ’l-Akli’s-Selîm, Maide/69)
Cümledeki خوف ve حزن arasındaki fark ve de خوف lafzının önce zikredilmesinde bir incelik vardır: الخوف ; gelecekte (acaba beni ne bekliyor benim akıbetim ne olacak gibi) olması beklenen veya umulan şeyler hakkındaki olumsuz beklentilerdir. الحزن ise; mazideki (yapmış oldukları cürümlerin cezasından) olaylar hakkındaki korkulardır.
Önce الخوف zikredilmiştir. Çünkü gelecekteki korkularından emin olmak, geçmişinden emin olmaktan önceliklidir ve daha şiddetli arzu edilen bir durumdur. Bundan dolayı önce الخوف zikredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, soru; 909 - 910 - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟ cümlesi, Kur’an-ı Kerim’de 12 kere aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Şayet ‘’korku ile hüzün arasında ne fark vardır?’’ dersen, şöyle derim: Korku, vukuu beklenen bir bela ve musibetten dolayı insana arız olan bir gam ve kederdir. Üzüntü ise fiilen vaki olup gerçekleşen ve yaşanan bir olaydan dolayı insana arız olan şeydir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَحْزَنُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. "Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ ٢٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَوْلٌ | bir söz (söylemek) |
|
| 2 | مَعْرُوفٌ | güzel |
|
| 3 | وَمَغْفِرَةٌ | ve affetmek |
|
| 4 | خَيْرٌ | iyidir |
|
| 5 | مِنْ | -dan |
|
| 6 | صَدَقَةٍ | sadaka- |
|
| 7 | يَتْبَعُهَا | peşinden gelen |
|
| 8 | أَذًى | eziyet |
|
| 9 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 10 | غَنِيٌّ | zengindir |
|
| 11 | حَلِيمٌ | halimdir |
|
Sadakaya bakış açınızı değiştirecek 7 dakikalık bir video:
“Allah rizasi icin vermek…”
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ
İsim cümlesidir. قَوْلٌ mübteda olup damme ile merfûdur. مَعْرُوفٌ kelimesi قَوْلٌ ’ un sıfatı olup damme ile merfûdur. مَغۡفِرَةٌ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur. مِنْ صَدَقَةٍ car mecruru خَيْرٌ ’ e mütealliktir. يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ cümlesi, صَدَقَةٍ ‘ in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. یَتۡبَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هَاۤ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. اَذًى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.
خَيْرٌ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin nekre halinde sonundaki elif-i maksure kelimenin kök harflerinden biriyse bütün irab halleri takdiren olur ve tenvinli fetha ile yazılır ve okunur. Eğer ki kök harflerinden biri değilse bütün irab halleri yine takdiren olur, ancak tek fetha ile yazılır ve okunur. Çünkü sondaki illet harfi ilave olunca kelime gayr-ı munsarif olup cer ve tenvini kabul etmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred, ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَعْرُوفٌ , sülâsi mücerredi عرف olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. غَنِیٌّ haber olup damme ile merfûdur. حَل۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
غَنِیٌّ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ
Ayet istînafiyye olarak fasılla gelmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَوْلٌ مَعْرُوفٌ müsnedün ileyh, خَيْرٌ , müsneddir.
قَوْلٌ için sıfat olan مَعْرُوفٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Müsnedün ileyhin nekre gelişi tazim ifade eder. Sıfatlanmış olduğunda nekrenin mübteda olmasına izin verilir.
مَغۡفِرَةٌ mübteda olan قَوْلٌ ‘ e matuftur. Cihet-ii camiâ tezayüftür.
خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelmiştir.
قَوْلٌ - مَغْفِرَةٌ ve خَيْرٌ ‘ a müteallik olan مِنْ صَدَقَةٍ ‘ deki nekrelik herhangi bir manasında nev ve kıllet ifade eder.
يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ cümlesi, صَدَقَةٍ için sıfattır. Müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
صَدَقَةٍ - مَعْرُوفٌ - مَغۡفِرَةٌ - خَيْرٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ ifadesinde اَذًىۜ , kişileştirilmiştir. Eziyet, bir şahıs özelliği olan takip etme anlamındaki يَتْبَعُهَٓا fiilinin faili yapılarak iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Sanki eziyet sadakanın ardına takılmış gitmektedir. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
اَذًىۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
قَوْلٌ - مَغْفِرَةٌ kelimelerindeki tenkir taklil içindir. Yani; azıcık güzel bir söz, eziyet edilerek yapılan sadakadan daha hayırlıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ [Güzel söz söyleme…] Yani senden sadaka isteyen kişiye güzelce söz söylemen, onu hoş bir lisanla karşılaman, ona ilerisi için vaatte bulunman, onun için dua etmendir. [Bağışlama…] Yani uygunsuz bir şekilde senden yardım isterse ona müsamaha göstermen veya onun bu davranışını setretmen, onu fakirliği sebebiyle kötülememen, insanların içinde onun ayıbını yüzüne vurmaman ve onu kınamaman demektir. [Arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir.] Yani güzel söz ve bağışlama, önce sadaka verip sonra da başa kakıp eziyet etmenden daha iyidir. Bir görüşe göre “güzel söz ve bağışlama” fakirlere karşı muameleyle ilgili değildir. Ayetin manası şöyledir: Eğer fakirlere yardım etmeniz mümkün olmuyorsa sizler için daha hafif olan bir ameli eda edin. Ki bu da قَوْلٌ مَعْرُوفٌ ‘ tur. قَوْلٌ مَعْرُوفٌ ; insanlara güzel söz söylemek, iyiliği emretmek ve hata yapanları affetmektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması ve ayette tekrarlanması telezzüz ve teberrük ve haşyet duygularını artırmak içindir. Hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, tecrîd, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın غَنِيٌّ حَل۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَنِيٌّ - حَل۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
حَل۪يمٌ duygularına kapılarak hareket etmek demek olan جهل ‘ in zıddıdır. ‘’Teenni ile hareket eden, kızınca hemen tepki göstermeyip düşünen’’ demektir. Allah mühlet veriyor, hemen cezalandırmıyor. Çok affedicidir. Biz de bu isimle vasıflanmaya çalışmalıyız.
حَل۪يمٌ - مَغْفِرَةٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ cümlesi, müminleri bu iki sıfatla ahlâklandırmak için Allah’ın bu iki sıfatını hatırlatmak için gelmiş tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَٱللَّهُ غَنِیٌّ [Allah zengindir.] Yani Allah sizin sadakalarınıza ihtiyaç duymaz. Allah size sadakayı kendi ihtiyacı için değil, sizin menfaatiniz için emretmiştir. حَل۪يمٌ [Halîmdir.] Yani Allah, sadaka verip ardından eziyet ettiniz diye size hemen ceza vermez. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Allah zengindir, yani sensiz de ihtiyaç sahibinin ihtiyacını karşılar ve Halîmdir (sana mühlet verir, teenni eder). غَنِیٌّ ismi, zengine zenginliğiyle faydalandırmasını, fakire de ihtiyacını gizleyip müstağni olmasını bildirir. حَل۪يمٌ sıfatı da zengine infak ettiği kişiye saygılı olmasını, fakire de zengine kızmamasını bildirir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ ٢٦٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | iman edenler |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تُبْطِلُوا | boşa çıkarmayın |
|
| 6 | صَدَقَاتِكُمْ | sadakalarınızı |
|
| 7 | بِالْمَنِّ | başa kakmakla |
|
| 8 | وَالْأَذَىٰ | ve eziyet etmekle |
|
| 9 | كَالَّذِي | gibi |
|
| 10 | يُنْفِقُ | infak eden |
|
| 11 | مَالَهُ | malını |
|
| 12 | رِئَاءَ | gösteriş için |
|
| 13 | النَّاسِ | insanlara |
|
| 14 | وَلَا |
|
|
| 15 | يُؤْمِنُ | inanmayan |
|
| 16 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 17 | وَالْيَوْمِ | ve gününe |
|
| 18 | الْاخِرِ | ahiret |
|
| 19 | فَمَثَلُهُ | öylesinin durumu |
|
| 20 | كَمَثَلِ | benzer ki |
|
| 21 | صَفْوَانٍ | şu kayaya |
|
| 22 | عَلَيْهِ | üzerinde bulunan |
|
| 23 | تُرَابٌ | toprak |
|
| 24 | فَأَصَابَهُ | ona isabet etttiğinde |
|
| 25 | وَابِلٌ | bir sağnak (yağmur) |
|
| 26 | فَتَرَكَهُ | onu bırakır |
|
| 27 | صَلْدًا | sert bir taş halinde |
|
| 28 | لَا |
|
|
| 29 | يَقْدِرُونَ | (Böyleleri) elde edemezler |
|
| 30 | عَلَىٰ | hiçbir |
|
| 31 | شَيْءٍ | şey |
|
| 32 | مِمَّا | şeylerden |
|
| 33 | كَسَبُوا | kazandıkları |
|
| 34 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 35 | لَا |
|
|
| 36 | يَهْدِي | doğru yola iletmez |
|
| 37 | الْقَوْمَ | toplumunu |
|
| 38 | الْكَافِرِينَ | kafirler |
|
Ahlaki temelden ve samimiyetten yoksun olan her davranış, gerçekte oldukça yüzeyseldir. Tıpkı üzeri ince bir toprak tabakası ile örtülmüş bir kaya gibi. Aslında ideal bir bahçe ya da tarla görünümü veren bu yerin toprağını sıyırdığınızda altından katı ve gerçek yüzü çıkar. Meğerse o hiçbir şeyin ekilemeyeceği, ekilse dahi bitemeyeceği bir kaya değil miymiş!
Özetle: Allah kendisine karşı kullanacağınız her maskeyi kayanın toprağını yağmurla sıyırdığı gibi sıyırıp atar.
Riyazus Salihin, 795 Nolu Hadis
Ebû Zer radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Üç sınıf insan vardır ki, Allah Teâlâ kıyamet gününde onlarla konuşmaz, onların yüzüne bakmaz ve kendilerini temize de çıkarmaz. Onlar için can yakıcı bir azâb vardır.”
Hadisin râvisi diyor ki:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sözünü üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Ebû Zer :
– Ziyana uğradılar ve zarar ettiler; onlar kimlerdir yâ Rasûlallah? dedi. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
“Elbisesinin eteğini yerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve ticaret malını yalan yere yeminle satmaya çalışan kimsedir.”
Müslim’in bir başka rivayetinde: “Kaftanını sürüyen” denilmiştir. (Aynı numaralı hadisin, aynı yerde bir başka tarikidir)
Müslim, Îmân l71. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 25; Nesâî, Büyû 5
Ayeti Kerimedeki safvân kelimesi düz kaya parçası manasında kullanılmıştır.
Vâbil iri taneli sağanak yağmur demektir. Ağırlık manası düşünülerek zararından korkulan şeye vebâl denmiştir.
Saldâ kelimesi Kur’ân’da yalnızca bu Ayeti Kerimede geçmiştir. Bitki bitirmeyen sert bir kaya manasındadır. Bir şey bitirmeyen her şeye Arapça'da sald denir. (Müfredat)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı, لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰى ’ dur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُبْطِلُوا fiili نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
صَدَقَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanr. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِٱلۡمَنِّ car mecruru تُبْطِلُوا fiiline mütealliktir. بِ harfi- ceri sebebiyyedir. ٱلۡأَذَىٰ atıf harfi وَ ‘ la ٱلۡمَنِّ ’ ya matuf olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
كَ harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. Mahzuf masdarın sıfatı olarak mahallen mansubdur. Takdiri; إبطالا مثل إبطال الذي ينفق (İnfak edilen şeyin iptali gibi iptal ederek) şeklindedir.
Veya تبطلوا fiilindeki و ‘ dan haldir. Takdiri; لا تبطلوا صدقاتكم مشابهين الذي ينفق ماله رئاء الناس (Malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, sadakanızı boşa çıkarmayın) şeklindedir.
ٱلَّذِی müfred müzekker has ism-i mevsûl, كَ harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Veya تبطلوا fiilindeki و ‘ ın mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası یُنفِقُ مَالَهُۥ ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.
یُنفِقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رِئَاۤءَ sebebiyet bildiren mefulün lieclih olup fetha ile mansubdur. ٱلنَّاسِ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
Mef’ûlün lieclih izafet terkibi halinde gelirse harfi cerli veya harfi cersiz gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُؤۡمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. بِاللّٰهِ car mecruru يُؤْمِنُ fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ atıf harfi وَ ’ la اللّٰهِ lafz-ı celâle matuftur. الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ ’ nin sıfatı olarak kesra ile mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
تُبۡطِلُوا۟ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بطل ‘ dir.
یُنفِقُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ
İsim cümlesidir. فَ ta’liliyyedir. مَثَلُهُۥ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَ teşbih ve cer harfidir. كَمَثَلِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. صَفۡوَانٍ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. عَلَیۡهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. تُرَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَیۡهِ تُرَابٌ cümlesi, صَفۡوَانٍ ‘nın sıfatı olup mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَابِلٌ fail olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. تَرَكَۥ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. صَلْداًۜ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَصَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’ dir.
وَابِلٌ ; sülâsi mücerredi وبل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَثَلُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَقۡدِرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى شَيْءٍ car mecruru یَقۡدِرُونَ fiiline mütealliktir.
مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harfi ceriyle شَيْءٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبُوا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبُوا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَهْدِي cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ٱلۡكَـٰفِرِینَ kelimesi الْقَوْمَ ’ nin sıfatı olup nasb alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Nidanın cevap cümlesi olan لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ ; cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konunun önemini bildirmek ve konuya dikkatleri çekmek içindir.
بِالْمَنِّ ve temasül nedeniyle ona atfedilen وَالْاَذٰىۙ car-mecrururları لَا تُبْطِلُوا fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyye içindir.
الْمَنِّ - الْاَذٰىۙ kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Has ism-i mevsûl ٱلَّذِی , teşbih harfi كَ sebebiyle mecrur mahalde olup mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mevsûlün sıla cümlesi olan يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ cümlesi, ٱلَّذِی ‘ nin sılasına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
ءَامَنُوا۟ ve لَا یُؤۡمِنُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb vardır.
ٱلۡمَنِّ - ٱلۡأَذَىٰ ve صَدَقَـٰتِكُم - یُنفِقُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette, sadakalarını eza ve başa kakmak suretiyle geçersiz hale getirenler, insanlara gösteriş yaparak infak eden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kimselere benzetilmiştir. Temsilî bir teşbihtir.
‘’Ey iman edenler!’’ nidasından sonra önemli bir konunun gelmesi beklenir. Burada iltifat vardır. Gıyabi üsluptan muhataba dönülmüştür. Bu uslub; yasağı yerine getirmenin lüzumunu mübalağalı olarak ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Teşbihin anlamı, sadakaları sevap arayarak veren ve sadakalarının peşinden eziyet ve zarar veren bazı Müslüman hayırseverleri, ahiret sevabını istemeyen paralarını sadece gösteriş ve övgü için harcayan inkarcılara benzetmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Vech-i şebeh; kendilerine verilen şeylerden infak ederek nefislerinde olan ve ahirette telafi edilemeyecek zayıfları aşağılama ve eziyet etme sevgisini tedavi etmeyerek faydalanmamaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şayet “Nasıl oluyor da önce كَٱلَّذِی یُنفِقُ [gösteriş için infak eden ayet kişi] diyor, daha sonra da لَّا یَقۡدِرُونَ [hiçbir şey elde edemezler’ diyor?] dersen, şöyle derim: “İnfak eden kişi” ifadesi ile cins ya da grup kastedilmiştir. Zira مَنْ ve اَلَّذِي ifadeleri birbirlerinin yerine kullanılırlar; dolayısıyla burada sanki اَلَّذِي يُنْفِقُ ifadesi ile مَنْ يُنْفِقُ ifadesi kastedilmiştir. (Bu da tekil formun ardından çoğul form kullanımını mümkün kılar.) (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
یَـٰۤأَیُّهَا ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra أَیُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
261. ayette infakın bire yüz verdiği söylenmişti, burada da yapılan infakın niyete ve arkadan yapılan davranışlara bağlı olarak tamamen yok olduğu söylenmiş, tam tersi bir durum ifade edilmiştir. Bu ayet adeta 261. ayetin mukabili gibidir. Orada, bir habbenin nasıl arttığı anlatılmıştı. Burada da nasıl yok olduğu anlatılmıştır. Mukabele vardır.
Sadaka verip başa kakan veya eziyet eden kimse fayda görmeme bakımından Allah’a iman etmeyen, yeniden dirilmeyi ve ahireti tasdik etmeyen kâfir gibidir. O sadece insanlara gösteriş yapmak için sadaka verir ve bundan da bir yarar görmez. Gösteriş yapmak; sevaptan mahrum kalmak için yeterli bir vasıftır. Bu ayetteki لَا یُؤۡمِنُ [İman etmez.] ifadesi gibi münafıklar hakkında da şöyle buyrulmuştur: قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْۜ [De ki: İster kendi iradenizle ister zorla infak edin sizden kabul edilmez.] (Tevbe 9/53) Kâfirler hakkında ise şöyle buyrulmuştur: وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ [Onların sadakalarının kabul edilmemesinin sebebi Allah’ı ve peygamberi inkâr etmeleridir.] (Tevbe 9/54) Bu iki vasıf bir araya geldiğinde o kişi mahrum kalmaya daha ziyade müstahaktır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ
فَ , ta’liliyedir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَثَلُهُمۡ ’ un haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car mecrur كَمَثَلِ bu mahzuf habere mütealliktir.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. فَمَثَلُهُ müşebbeh, كَمَثَلِ صَفْوَانٍ müşebbehu bihdir.
صَفْوَانٍ için sıfat olan عَلَیۡهِ تُرَابٌ cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur عَلَیۡهِ ‘ nin müteallakı olan mukaddem haber, mahzuftur.
Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
فَاَصَابَهُ وَابِلٌ cümlesi, sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
فَتَرَكَهُ صَلْداً cümlesi, فَاَصَابَهُ وَابِلٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan son iki cümle hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
صَفْوَانٍ - تُرَابٌ kelimelerindeki nekrelik nev, صَلْداً ‘ deki nekrelik ise kesret ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَثَلُ , kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَمَثَلِ صَفۡوَانٍ عَلَیۡهِ تُرَابٌ [Üzerinde toprak bulunan düz taş gibi.....] Burada temsilî teşbih vardır. Çünkü vech-i şebeh birkaç tanedir. Bu teşbihi şöyle açıklayabiliriz:
Görünen amel=Toprak.
Başa kakan ve inciterek veren münafık=Sert kaya.
Eziyetli ve riyalı, minnetle verilen sadaka= Altı taş olan toprağa ekilen ekin.
Kıyamet günü=Şiddetli yağmur.
Kıyamet günü geldiğinde bütün bu sadakalar şiddetli yağmurun pürüzsüz bir taş üzerindeki toprağı giderdiği gibi kaybolur ve boşa çıkar. İnsanlar zahiren kayanın üzerinde görünen toprak gibi bu insanların amelini de güzel görürler. O gün bu amellerin Allah’ın rızası için yapılmadığı ortaya çıkar.
Malını insanlara gösteriş için infak eden kâfirin hali üzerinde toprak olan bir kayaya benzetilmektedir. Yani bakan onu ekime uygun verimli toprak olarak düşünür. Kelamın takdiri: عَلَيْهِ تُرابٌ صالِحٌ لِلزَّرْعِ ‘’ üzerinde ekime uygun toprak olan’’ şeklindedir. Toprağın sıfatı îcaz için hazfedilmiştir. İnsanlar toprak deyince yağmuru görünce içindeki tohumu yeşertip büyüteceğini düşünür. Çiftçi böyle bir kaya üzerindeki toprağa ekini eker ve toprağa sağanak yağmur yağarsa çiftçi mahsulünün artacağını umarken su kayanın üzerindeki toprağı silip süpürür ve geride hiçbir şey bırakmaz. Cascavlak bir kaya kalır ve çiftçinin hayalleri yıkılır gider. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَمَثَلُهُۥ sözündeki هُ zamiri hususunda iki görüş vardır:
1) Bu zamir, münafığa racidir. Buna göre mana şöyle olur: "Allahu Teâlâ başa kakıp inciterek sadaka veren kimseyi, münafığa; münafığı da o taşa benzeterek, ‘’...bir taşın hali gibi." buyurmuştur.
2) Kaffâl (rh) şöyle demiştir: "Bunda bir ihtimal daha bulunur, o da şu manadır: Kulların amelleri, kıyamet günü onların azıklarıdır. Binaenaleyh kim ihlas ile amel ederse, sanki kat kat verecek olan bir toprağa tohum ekmiş, vakti gelince biçeceği ve ihtiyaç duyduğu zaman yanında bulacağı şekilde o tohum bitmiş gibi olur. Münafığın ektiği yer ise, çıplak kayadır. Malumdur ki, onun üzerinde hiçbir şey bitmez ve o kayanın üzerinde tohumu kabul edecek bir şey bulunmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
شَيْءٍ ’ deki nekrelik, kıllet içindir. Olumsuz siyakta nekre, umum ifade ederek kazanç olarak hiçbir şey elde edemediklerini belirtir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا başındaki harf-i cerle birlikte, شَيْءٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mevsûlün sılası olan كَسَبُوا۟ۗ müspet mazi fiil sıygasında gelerek hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ٱلَّذِی ’ deki müfred zamirden یَقۡدِرُونَ ‘ de cemi zamire iltifat sanatı vardır.
Allah Teâlâ'nın لَّا یَقۡدِرُونَ عَلَىٰ شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُوا۟ۗ [(Onlar) kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler] buyruğuna gelince, buradaki "onlar" zamirinin nereye raci olduğu hususunda iki görüş vardır:
1) Bu, zikredilmeyen bir maluma racidir. Yani, mahlukattan hiç kimse o dümdüz taş üzerinde bulunan toprağa atılmış olan tohuma güç yetiremez. Çünkü toprak kayadan kayıp gitmiştir ve orada tohum da kalmamıştır. Böylece de hiç kimse o tohumdan istifade edememiştir. Başa kakarak inciten münafık kimselerin hiçbiri de kıyamet gününde, yapmış olduğu amelden istifade edemez.
2) Bu zamirin, Hak Teâlâ'nın ifadesine raci olmasıdır. Bu ifadenin gelmesi, bu manadan dolayıdır. Çünkü Hak Teâlâ'nın ifadesi ile, ancak cins olan şeye işaret edilmektedir. Cins ise, umum hükmündedir. Kaffâl (ra) burada bir üçüncü vechin bulunduğunu söylemiştir ki, o da bu ifadenin, "Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin" ayetiyle ilgili olmasıdır. Çünkü siz böyle yaptığınızda, kazandığınız şeylerden hiçbir şey elde edemezsiniz. Böylece muhataptan gaibe dönülmüş olur. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِۚ [Güzel bir rüzgarla gemiler onları kaydırıp götürdüğü zaman] (Yunus, 22) ayeti gibidir. (Burada da muhataptan, gaibe geçilmiştir.) (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, ikaz ve tevbih amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Menfi muzari fiil cümlesi formunda gelen müsned لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْكَافِر۪ينَ kelimesi, الْقَوْمَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ [Kâfir kavim] hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Kâfir olan kavim değil insanlardır.
ٱلۡكَـٰفِرِینَ - ءَامَنُوا۟ ve يَهْدِي - الْكَافِر۪ينَ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab, لَا يَهْدِي - ءَامَنُوا۟ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatı vardır.
ٱلَّذِینَ - ٱلَّذِی ve یُؤۡمِنُ - ءَامَنُوا۟ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ءَامَنُوا۟ - يَهْدِي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ [Allah kâfirler kavmine hidayet etmez] sözü söylenmiş, bu sözün melzumu olan “Onların sadakalarını kabul etmez” manası kastedilmiştir.
Cümle, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Bu tezyîl inkar edenlerin hallerinin kendi amellerine nüfuz etmesinden müminleri uyarmak içindir. Çünkü onların (kâfirlerin) hallerinde infak ettiklerini başa kakma ve eziyet verme vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Dünyanın en sakin köşelerinden birine düşünmek için çekiliyorum. Düşüncelerim kendi iç alemimden, dış aleme doğru akarken her adım başı, muhabbetle karşılaşıyorum.
Yaratılmış her düzenin, kendi içindekilerle ve dışındaki diğer düzenlerle bir muhabbeti var. Muhabbetle yaratılmış her düzen, muhabbetle sürdürüyor yaşamını.
Mü’minin ulaşabileceği en güzel mertebe: baktığı her şeyde ve yaptığı her amelde Rabbini hatırlatan muhabbeti görebilmek. Bunu bilen kul, yaptığı her işin karşılığını – olması gerektiği gibi – yalnız Allah’tan bekler. Çünkü muhabbetlerin en güzeli, O’na olandır ve O’ndan gelendir.
Her amelde olduğu gibi infak etmekte de muhabbet gizlidir. Sevdiğin bir şeyi, sevdiğin ve sevgisini umduğun Rabbin için severek vermektir. Bunu yapabilenin kalp gözleri, malını infak ettiği kulun tepkisini irdelemez. Belki en fazla dile getirmeden, hissettirmeden ve incitmeden, o kişinin halinin değişmesi için dua eder. Çünkü yapılanı görüp dua ile teşekkür etmekte de muhabbet vardır.
Rabbim! Muhabbetle doldur kalplerimizi. Muhabbetsizlikten uzak tut hallerimizi. Muhabbet duyduklarınla karşılaştır bizleri.
Muhabbetle yarattığın alemde, muhabbetini hissederek yaşayanlardan,
Baktığı her noktada ve yaptığı her amelde muhabbetini keşfedenlerden,
Her şeyin sonunda, Senin muhabbetine ve muhabbet ettiklerine kavuşanlardan olmamızı nasip et. ()
***
Boş ya da dolu, zararlı ya da faydalı, önemsiz ya da gerekli farketmez; insan düşünen bir varlıktır. Yapılan araştırmalara göre, gün içerisinde, bir insanın aklından ortalama 50 bin civarı düşünce geçip gitmektedir. Bu sayının 70 binlere ulaşabildiği gibi 20 binlere kadar düşebildiği de söylenir.
Yalnız, insanın düşündüklerinin %80’i olumsuz ve %95’i tekrarlayan düşüncelerden oluşur. Yani ne yazık ki, zamanının çoğu faydasız düşüncelere harcanır. Bu hal, kontrol edilmediğinde ya da daha doğru bir ifade ile düşünce akışına doğru bir yön verilmediğinde zihinsel, bedensel ve ruhsal yorgunluklara sebep olur.
Kişi, hayatının her yönünü, İslam’a uygun yaşasa, olumsuzların çoğundan arınır. Yasak oluşundan dolayı gıybetten sakınan bir kul, anlatamayacağı için birçok yükten arınır. Allah’ın rızasını gözeterek devamlı bulunduğu ana dönüş yapmak için geçmişin keşkelerini tövbelere ve geleceğin endişelerini dualara sararak zararlıyı faydalıya çevirir. Dili ile kalbini, zikre ve şükre alıştırınca, zahmetteki rahmeti görmeye ve her yerde Rabbini hatırlamaya başlar.
Bu mücadele ölene kadar devam eder. Zira, yeryüzü belirsizliklerle doludur ve her bilginin delilini görmek ya da şahsen deneyimlemek mümkün değildir. Bu yüzden vesveselerle uğraşmak, imtihan dünyasının bir parçasıdır. Kalbin, tam anlamıyla mutmain olmasını beklemek ya da dünyalıklara uymayan bir huzurun peşinden koşmak anlamsızdır. Kalbin tatmin derecesini arttırmak için doğru bilgilerle (Kur’an ve sünnet) donanmak gerekir.
Hz. İbrahim (ra)’ın, Allah’tan, ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini talep edişini buyuran ayeti bilen bir müslüman, şunu da öğrenmiş olur: kalbin inandıklarını ve aklın kabul ettiklerini dünya bedeniyle hissedemeyen veya yaşayamayan insana gelen düşünceler; belki kalbinin huzurunu kaçırır ve zihnini yorar ama aslında inanmaya ve bilmeye zararı yoktur. Böylece, insan aklına her gelen düşünceden korkmamayı öğrenir, gelip gitmesine izin verir ve ardından hakikat ile meşgul olmaya yönelir.
Ey Allahım! Hayatımızı kolaylık, ferahlık ve huzur sebebi olacak hayırlarla doldur. Bizi, iki cihanda da, hayrımıza ve selametimize vesile olacak hayırlı duygu, düşünce ve amellerle meşgul eyle. Benliklerimizi, vesveselere yenik düşmekten ve ayağımızı kaydıracak hallerden muhafaza buyur. Zikrinle ve kelamınla, kalplerimizi mutmain ve imanlarımızı sağlam kıl.
Amin.