بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ٢٦٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَثَلُ | durumu da |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 3 | يُنْفِقُونَ | infak eden |
|
| 4 | أَمْوَالَهُمُ | mallarını |
|
| 5 | ابْتِغَاءَ | kazanmak |
|
| 6 | مَرْضَاتِ | rızasını |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | وَتَثْبِيتًا | ve kökleştirmek için |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | أَنْفُسِهِمْ | kendilerindekini (imanı) |
|
| 11 | كَمَثَلِ | benzer |
|
| 12 | جَنَّةٍ | bir bahçeye |
|
| 13 | بِرَبْوَةٍ | tepe üzerinde bulunan |
|
| 14 | أَصَابَهَا | değince |
|
| 15 | وَابِلٌ | bol yağmur |
|
| 16 | فَاتَتْ | veren |
|
| 17 | أُكُلَهَا | ürününü |
|
| 18 | ضِعْفَيْنِ | iki kat |
|
| 19 | فَإِنْ | eğer |
|
| 20 | لَمْ |
|
|
| 21 | يُصِبْهَا | değmese bile |
|
| 22 | وَابِلٌ | yağmur |
|
| 23 | فَطَلٌّ | çisinti olur |
|
| 24 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 25 | بِمَا | şeyleri |
|
| 26 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız |
|
| 27 | بَصِيرٌ | görmektedir |
|
“Meyveyi iki misli vermek” ifadesini ,zor zamanlarda infak edenlere iki kat ecir vardır şeklinde de okuyabiliriz.
Hadid suresi 10.ayet de bunu destekler niteliktedir.Fetihten önce harcayanlarla,sonra harcayanların derecesinin bir olmadığını söyler…
“Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Kuranda;
Vallahu bima tamelune basir
Vallahu habirun bima tamelun
Vallahu basirun bima tamelun
Vallahu habirun bima yamelun
ifadelerini tekraren görürsünüz..Kalple ilgili hususlarda yani takva,samimiyet,iman dan bahsediliyorsa önce Allahın basir (görücü) veya habir (haberdar) olduğu önce sizin yaptıklarınız ve amelleriniz sonra gelir. Fiiliyat ile ilgili hususlarda, infak, sadaka, hicret, savaş vb. de önce yaptıklarımız ve amellerimiz gelir aynı bu ayetteki gibi “bima teamelune basir”
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَثَلُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası یُنفِقُونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. یُنفِقُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَمْوَالَهُمُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ٱبۡتِغَاۤءَ sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرۡضَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
تَثْب۪يتاً atıf harfi وَ ile ٱبۡتِغَاۤءَ ’ ye matuftur. مِّنۡ أَنفُسِ car mecruru تَثْب۪يتاً ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri; تثبيتا كائنا من أنفسهم (Kendi nefislerinde sabitliyerek) şeklindedir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَ harfi مِثْلِ (gibi) manasındadır. كَمَثَلِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. جَنَّةِۭ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِرَبۡوَةٍ car mecruru جَنَّةِۭ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir.أَصَابَهَا cümlesi, جَنَّةِۭ ‘ in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
أَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. وَابِلٌ fail olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَتْ fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’ dir. أُكُلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ضِعۡفَیۡنِ hal olup olup, müsenna olduğu için nasb alameti یۡ ‘ dir. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri; صاحبها şeklindedir.
مِّنۡ أَنفُسِهِمۡ ifadesindeki مِنْ, birinci yoruma göre tebîz (kısmîlik) ifade eder. Bu durumda bu harf tıpkı هَزَّ مِنْ عِطْفِهِ [bir tarafı titredi] ve حَرَكَ مِنْ نَشَاطِهِ [canlılığını kısmen harekete geçirdi] ifadelerindeki مِنْ gibidir. İkinci yoruma göre ise, ibtidaiyyedir, başlangıç / kaynak ifade eder ki حَسَدًا مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ [hasetlerinden dolayı (Bakara 2/109)] ayetinde bunun bir örneği söz konusudur. Ayrıca anlamın, تَثْبِيتًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ عِنْدَ الْمُؤْمِن۪ينَ [kendilerini müminlere ihlaslı gerçek birer mümin olarak göstermek için] şeklinde olması da mümkündür. Mücâhid b. Cebr ’in [v.103/721] bu ifadeyi, تَبْيِينًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ kendilerinden bir beyan olmak üzere] şeklinde okumuş olması bu manayı teyit eder. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi ’t - Te’vîl)
Şayet مِنْ ’ in tebyîd (kısmîlik) ifade etmesi ne manaya gelir?” dersen, şöyle derim: Bunun manası şudur: Allah rızası için malından harcama yapan kimse, nefsinin bir kısmını sabit kılmış olur; hem malını hem canını veren ise nefsinin tamamını sabit kılmış olur. Bu durum وَتُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْۜ [Siz Allah ve Resûlüne iman edersiniz; mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz.” [Saff 61/11] ayetinde de ifade edilmiştir.(Zemahşeri,K eşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi ’t - Te’vîl)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil cümlesi, ikincisi müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یُنفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.
أَصَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ‘ dir.
اٰتَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘ dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ضِعۡفَیۡنِ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
یُصِبۡ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَابِلٌ fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
طَلٌّۜ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; مصيبها (Musibeti) veya الذي يصيبها (İsabet eden şey) şeklindedir.
يُصِبْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ‘dir.
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle بَصِیرٌ ’ e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَصِیرٌ haber olup damme ile merfûdur.
بَصِیرٌ ; sıfat-ı müşebbehedir.
Ayet, önceki ayetteki …فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. İki cümle arasında mukabele sanatı oluşmuştur.
Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَثَلُ الَّذ۪ينَ ’ nin haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car mecrur كَمَثَلِ bu mahzuf habere mütealliktir.
الَّذ۪ينَ ‘ nin sıla cümlesi olan يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl-ü lieclih olan ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ ibaresi izafet şeklinde gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Ayrıca bu izafette lafza-i celâle muzâf olan ٱبۡتِغَاۤءَ - مَرۡضَاتِ kelimeleri şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنْ اَنْفُسِهِمْ car mecruru تَثْب۪يتاً ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, تثبيتا كائنا من أنفسهم (Kendi nefislerinde sabitleyerek) şeklindedir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. تَثْب۪يتاً , muzaf konumundaki ابْتِغَٓاءَ ‘ ye matuftur. Cihet-i camia tezayüftür.
كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ ifadesi mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
بِرَبْوَةٍ car mecruru جَنَّةٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَصَابَهَا وَابِلٌ cümlesi, جَنَّةٍ ‘ nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ cümlesi atıf harfi فَ ile اَصَابَهَا وَابِلٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki أُكُلَهَا ’ nın hali olan ضِعۡفَیۡنِ , anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
جَنَّةٍ ’ deki tenvin nev, وَابِلٌ ’ daki tenvin ise tazim ve kesret ifade eder.
تَثْب۪يتاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
تَثْب۪يتاً kelimesinde istiare vardır. Nefsin alıştırılması, eğitilmesi anlamında müstear olmuştur. Nefsimiz, kaygan bir zemin gibidir. İmanımızı kuvvetlendirmek, istikametten kaymamak için kuvvetlenmesi gereklidir.
فَاٰتَتْ fiili انبت manasında kullanılmıştır. İstiare vardır. انبت [yetişme] fiili, اتي [verme] fiiline benzetilmiştir. Vech-i şebeh, her ikisinde mevcut olan bir şeyi sunma, arz etmedir. Tasrihî istiaredir.
Bahçe / gönül, verimli / imanlı olunca yağmur bol da olsa az da olsa ürününü verir. Ayette ifade edilen amaçla yapılan infak da Allah katında bereketli olur. Mükafatı kişinin hallerine göre değişir, ama hiç bir zaman zayi olmaz.
Ayette Allah’ın rızasını gözeterek, nefislerindeki imanı sabitlemek için infak edenlerin hali, yüksek bir tepede az ya da çok yağmurla bol bol ürün veren bahçeye benzetilmiştir. İnfak eden müşebbeh, bahçe müşebbehün bihtir. Taraflar mürekkeb, vech-i şebeh aklî olduğu için temsilî teşbihtir. Teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
مَثَلِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Nefis ne kadar serbest bırakılırsa o kadar şımarır. Sonuçta tembelliğe, cimriliğe alışır. Mala düşkün olur, hayır yerlere sarf etmez. Oysa nefse, bedenî ve malî ibadetleri yükleyip ve çeşitli görevler verildiği takdirde, boyun eğer ve daha önceki bu alışkanlıklarından vazgeçer. Ayetteki (tespit) ”kökleştirip sağlamlaştırmak" anlamı, bir şeyi doğru kılmak, gerçekleştirmek ve sabit kılmak şeklinde de olabilir. Buna göre ayetin anlamı: ”Nefislerinin aslından kaynaklanan İslam'ı tasdik etmek için..." şeklinde olur. Çünkü Allah yolunda harcamak kişinin, nefsin aslından, kalbin derinliğinden kaynaklanan bir İslami anlayışa sahip olduğunun belirtisidir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Allah'ın rızasını kazanmak ve kalplerini iman üzerinde sebat ettirmek için mallarını harcayanların durumlarına gelince; bilindiği gibi mal, canın yongasıdır. Bu itibarla malını Allah'ın rızası uğruna harcayan kimse, kısmen de olsa kalbini iman üzerinde tespit etmiş olur. Eğer bir kimse Allah yolunda hem malını, hem de canını verebiliyorsa o takdirde, kalbini iman üzerinde tamamen kararlaştırmış olur.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Tespit; bir şeyin yerleşmesi ve sağlam olması demektir. Kişiyi şüphecilik ve tereddütten alıkoymak için bir temsil olarak gelmiştir. Yani hayır şekillerinden biri olan infak konusunda tereddüt etmelerini engellemek ve cimrilik düşüncelerini kovmak gerekir. Tereddüt etmedi ve caymadı manasındaki ثَبَتَ قَدَمُهُ sözü de böyledir. Nefsin zor olan bir şeyi yapması, tamamen yerleşinceye ve alışkanlık haline gelinceye kadar yapmasıyla olur. Malı infak, nefiste itaati tesis eden en önemli şeylerden biridir. Çünkü mal insan için çok değerlidir. Buradaki مِّنۡ tebîz ifade eder. Ancak haller açısından bakımından mecazî bir tebîzdir, yani nefsin bazı hallerinin tespiti kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tepe manasındaki رَبۡوَةٍ , riba’dan gelir. En görkemli yer diye tercüme edilmiş, ‘tepede’ demektir.
261-271 arasındaki ayetlerde infak anlatılmış ve infak konusu ile ilgili üç misal verilmiştir. Verilen infakın nasıl kat kat artırıldığı anlatılmıştır. Bunlar gözle görebileceğimiz misallerdir. Böylece konu iyice hafızamıza yerleşir.
İnfak toplumsal sevgiyi, birliği sağlayan bir şeydir. Îsar’a, yani başkasını kendisine tercih etmeye teşvik eder. Gönlü geniş olmak öyle bir şeydir ki elindeki malla sınırlı değildir. Bazen sadece muhatabı dinlemek onun maddi bir ihtiyacını karşılamaktan daha değerlidir.
وَابِلٌ , sağanak yağmurdur. Vebal kelimesi de bu köktendir. Bu yağmur zarara da neden olabilir. Yağmurun çeşitleri vardır. Kur’an’da geçen şekilleri:
صيّب : Yağmur bulutu. Olumsuz bir manzara tasvirinde geçmiştir. (Bakara, 2/19.)
ماء : Su. Bakara 2/22. Hem olumlu hem olumsuz manada gelmiştir. (Kur’ân’da çok geçmiştir.)
وابل : Yoğun, sağanak yağmur. Bolca ve şiddetle düşen yağmur. Olumlu manada gelmiştir. (Bakara 2/264-265.)
طلّ : Çiseleme. Olumlu manada gelmiştir. (Bakara 2/265.)
مطر : Yağmur. Nisâ 4/102. Hepsinde olumsuz manada gelmiştir. (Kur’an’da 5 kere geçmiştir. A’râf 7/84, Furkân 25/40, Şuarâ 26/173, Neml 27/58)
مدرار : Fışkırtan, önüne geleni sürükleyen yağmur. در kökündeki inci gibi, sütünü bol veren hayvan ve cömertlik gibi manalar düşünülebilir. Kur’an’da En’âm sûresi’nde olumsuz, diğer iki ayette olumlu manada gelmiştir. (En’âm 6/6, Hûd 11/52, Nûh 71/11.)
ودق : Şiddetli yağmur. Olumlu manada gelmiştir. (Nûr 24/43, Rûm 30/48.)
غيث : Faydalı, bereketli yağmur. Kur’an’da hep olumlu manada gelmiştir. (Lokmân 31/34, Şûrâ 42/28, Hadîd 57/20.)
فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile اَصَابَهَا وَابِلٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart üslubundaki terkipte اِنْ cezm eden şart harfi, لَمْ cezm ve nefy harfidir. يُصِبْهَا fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir.
لَمْ يُصِبْهَا şart cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Haber olan فَطَلٌّ ’ un takdiri مصيبها (Ona isabet eden) olan mübtedası fazla sözden sakınmak için hazfedilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart manasından çıkarak faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle, haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Müsnedün ileyh, cümlenin asıl rüknü olduğu için zikri asıldır. Bununla beraber hazfedildiği durumlar da vardır. Müsnedün ileyh, şartın cevabının başına gelen ف harfinden sonra hazf edilebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَابِلٌ ’ daki nekrelik kesret ve tazim ifade eder.
وَابِلٌ - طَلٌّۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
وَابِلٌ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَمْ يُصِبْهَا - اَصَابَهَا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ cümlesiyle اَصَابَهَا وَابِلٌ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bu bahçeye çok yağmur yağmasa bile taneleri küçük hafif bir yağmur yağar. Bir rivayete göre طَلٌّۜ , çiğ anlamına gelir. Ayrıca yerin üstünü ıslatacak miktardaki yağmur manasına geldiği de söylenmiştir. Bu ayet-i kerime şu üç şekilde anlaşılabilir:
1. Tepeye yağmur bol da yağsa az da yağsa oradaki bostan her durumda iki kat ürün verir. Bulunduğu mevkiin güzelliği/elverişliliği sebebiyle bostandaki verim hiç azalmaz.
2. Eğer oraya bol yağmur yağarsa tepede olmayan bahçelerin verdiği ürünün iki katını verir. Eğer hafif yağmur çiselerse hafif yağmurla diğer bahçelerin vereceği ürünün iki katını verir.
3. Eğer bol yağmur yağarsa iki kat ürün verir. Hafif yağmur yağarsa miktarınca ürün verir. Asla verimsiz kalmaz. Allah için sadaka veren kişi -riya ile infak edenin aksine- az olsun çok olsun mutlaka kazancını alacaktır. Riya ile sadaka veren kişinin ise yaptıkları boşa gider, umutları boşa çıkar. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَللّٰهُ mübteda, بَص۪يرٌ haberidir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur بِمَا تَعْمَلُونَ , ihtimam için amili olan بَص۪يرٌ ‘ a takdim edilmiştir.
مَا müşterek ism-i mevsûlü mecrur mahalde olup, başındaki harfi cerle birlikte بَص۪يرٌ ’ e mütealliktir. Sılası olan تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan بَص۪يرٌ mübalağalı ismi fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَص۪يرٌ [Allah, yaptıklarınızı görür.] ifadesi lafzen sarih olarak Allah Teâlâ’nın, her şeyi görüp haberdar olduğunu beyan ederken lâzım-melzûm alakasıyla “yaptıklarınızın karşılığı verilecektir” manası taşır. Mecaz-ı mürsel sanatıdır. Lâzım zikredilmiş, “yaptıklarınıza karşılık verir” manasındaki melzûm kastedilmiştir.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ [Allah, yapmakta olduklarınızı görür.] Yani O, eda ettiğiniz amellerin az veya çok olduğunu bilmektedir. Niyetlerinizin nasıl olduğundan, riya ile mi yoksa ihlas ile mi hareket ettiğinizden haberdardır. O halde ihlaslı davranın ki Allah Teâlâ size muhlislere vereceği karşılığı versin. Çok infakta bulunun ki Allah Teâlâ size çok infakta bulunanların ecrini versin. Bu ifade itaat / ibadetlere karşı vaad, günahlara karşı da en etkili şekilde yapılmış bir tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟ ٢٦٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَيَوَدُّ | ister mi ki? |
|
| 2 | أَحَدُكُمْ | biriniz |
|
| 3 | أَنْ |
|
|
| 4 | تَكُونَ | olmasını |
|
| 5 | لَهُ | kendisinin |
|
| 6 | جَنَّةٌ | bir bahçesi |
|
| 7 | مِنْ | -dan |
|
| 8 | نَخِيلٍ | hurmalar- |
|
| 9 | وَأَعْنَابٍ | ve üzümler(den) |
|
| 10 | تَجْرِي | akan |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | تَحْتِهَا | altından |
|
| 13 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 14 | لَهُ | bulunan |
|
| 15 | فِيهَا | içinde |
|
| 16 | مِنْ |
|
|
| 17 | كُلِّ | her çeşit |
|
| 18 | الثَّمَرَاتِ | meyvası |
|
| 19 | وَأَصَابَهُ | ve kendisine geldiğinde |
|
| 20 | الْكِبَرُ | ihtiyarlık |
|
| 21 | وَلَهَ | ve onun için |
|
| 22 | ذُرِّيَّةٌ | çocuklarının bulunduğu |
|
| 23 | ضُعَفَاءُ | aciz |
|
| 24 | فَأَصَابَهَا | isabet etsin |
|
| 25 | إِعْصَارٌ | birden bir kasırga |
|
| 26 | فِيهِ | onlara |
|
| 27 | نَارٌ | ateşli |
|
| 28 | فَاحْتَرَقَتْ | yakıp kül etsin |
|
| 29 | كَذَٰلِكَ | böylece |
|
| 30 | يُبَيِّنُ | açıklıyor |
|
| 31 | اللَّهُ | Allah |
|
| 32 | لَكُمُ | size |
|
| 33 | الْايَاتِ | ayetleri |
|
| 34 | لَعَلَّكُمْ | umulurki |
|
| 35 | تَتَفَكَّرُونَ | düşünürsünüz |
|
Kelefe كلف :
الكَلَف Bir şeyin yükünü yüklenmektir. التَّكَلُّف Bir insanın bir işi yaparken çektiği zorluğu dışa yansıtmasıdır. الكُلْفَة kavramı literatürde, zorluğun bir adı şeklinde kullanılmaktır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri külfet, teklif, tekellüf ve mükelleftir.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. یَوَدُّ damme ile merfû muzari fiildir. اَحَدُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel یَوَدُّ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. لَهُ car mecruru تَكُونَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. جَنَّةٌ kelimesi تَكُونَ ’ nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مِنْ نَخ۪يلٍ car mecruru جَنَّةٌ ‘ ün mahzuf sıfatına mütealliktir. اَعْنَابٍ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur. تَجۡرِی cümlesi, جَنَّةٌ ‘ nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَجْر۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِن تَحۡتِهَا car mecruru تَجۡرِی ’ ye mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; تجري من تحت أشجارها (Ağaçlarının altından akar) şeklindedir. ٱلۡأَنۡهَـٰرُ muahhar fail olup damme ile merfûdur.
لَهُۥ فِیهَا مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَ ٰتِ cümlesi, جَنَّةٌ ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُۥ ve فِیهَا car mecrurları mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِن كُلِّ car mecruru mukadder mübtedanın sıfatına mütealliktir. Takdiri; له فيها ثمر (Orada onun meyvesi vardır) şeklindedir. ٱلثَّمَرَ ٰتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki fiil ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ
Fiil cümlesidir. وَ harfi قَدْ harfinin takdiriyle haliyyedir. وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ cümlesi, لَهُ ف۪يهَا ‘ daki zamirden hal olarak mahallen mansubdur.
أَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ٱلۡكِبَرُ fail olup damme ile merfûdur. لَهُۥ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَاۤءُ cümlesi, اَصَابَهُ ‘ deki zamirden hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَهُ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ذُرِّيَّةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. ضُعَفَاۤءُ kelimesi ذُرِّيَّةٌ ’ un sıfatı olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. اِعْصَارٌ fail olup damme ile merfûdur.
فِیهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَارٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. ٱحۡتَرَقَتۡ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’ dir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَصَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
احْتَرَقَتْۜ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi حرق ’ dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
كَ , harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili يُبَيِّنُ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذا işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
Fiil cümlesidir. يُبَيِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَكُمُ car mecruru یُبَیِّنُ fiiline mütealliktir. ٱلۡـَٔایَـٰتِ mef’ûlun bih olup, nasb almeti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar.
İsim cümlesidir. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمۡ muttasıl zamir لَعَلَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَتَفَكَّرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَتَفَكَّرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَتَفَكَّرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فكر ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fakat cümle gerçek anlamda soru manası taşımamaktadır. Sorunun asıl maksadı teşviktir. Bu nedenle vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecâz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Onun soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Muzari fiil sıygasında gelen cümle hudus, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ cümlesi, masdar teviliyle یَوَدُّ fiilinin mef’ûlü bihi olarak nasb mahallindedir.
Masdar-ı müevvel nakıs fiil كَان ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُ car mecruru, كَان ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Muahhar mübteda olan جَنَّةٌ ’ ün nekreliği, muayyen olmayan cinse işaret eder.
مِنْ نَخ۪يلٍ ve ona matuf olan اَعْنَابٍ , mübteda olan جَنَّةٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Bu kelimelerin tenkiri kesret ve nev ifade eder. Atıf sebebi temasüldür.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, جَنَّةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan الْاَنْهَارُ ‘ ya takdim edilmiştir.
Bahçenin içindekilerin hurma ve üzüm şeklinde ayrıntılanması taksim sanatıdır.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ cümlesi, جَنَّةٌ için ikinci sıfattır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Hususun zikrinden sonra umumun zikri babında, tetmîm ıtnâbı olan bu cümlede ف۪يهَا mahzuf habere, مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَ ٰتِ car mecruru ise, mahzuf mübtedanın mahzuf sıfatına mütealliktir.
Bu soru inkârî bir sorudur. Yani; ”Ben yalan söyler miyim?” gibi bir sorudur. Cevap olumsuz olarak verilir. ‘’Hayır, söylemezsin’’ denir. Burada da ‘’sen malını infak etmeden kullanırsan ve başına böyle bir şey gelirse ne olur?’’ diye sorulmaktadır.
Cennet, dalları birbirlerine dolanmış sık ağaçlar anlamına geldiği gibi, bu ağaçların bulunduğu arazi (bahçe) anlamına da gelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ cümlesi, لَهُ ’ daki zamirin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
الْكِبَرُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ cümlesi ise أَصَابَهُ ’ daki zamirin halidir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ذُرِّيَّةٌ, muahhar mübtedadır. Mübtedaki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
جَنَّةٌ ‘ ün sıfatına atıf harfi فَ ile atfedilen فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَار cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
اِعْصَارٌ için sıfat olan ف۪يهِ نَارٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur ف۪يهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَارٌ , muahhar mübtedadır.
نَارٌ ve اِعْصَارٌ ‘ daki nekrelik kesret ve nev ifade eder.
فَاحْتَرَقَتْ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَار cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
İnfak bahçeye, onu yakıp kavuran fırtına da başa kakmaya benzetilmiştir.
Güzel meyve veren bahçe, ihlaslı amele benzetilmiştir.
Ateşin bahçeyi yakması, riyanın sevapları yok etmesine benzetilmiştir.
Yaşlılık ahirete, bahçesi yanan çocuklu ihtiyar da ahirette amellere muhtaç kula benzetilmiştir.
Bu ayette müşebbeh ile teşbih edatı zikredilmemiştir. Edebiyatçılar bu tür sanata "İstiâre-i temsiliyye" derler. İstiâre-i temsiliyye, bir durumun başka bir duruma benzetilmesidir. Bu benzetmede müşebbehün bihin dışında teşbihin diğer unsurları zikredilmez. Ancak benzetme yapıldığını gösteren karîneler bulunur. Ayetteki hemze, istifham için olup uzaklık ve olumsuzluk ifade eder. "Hiç kimse bunu istemez" demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu bahçenin altından su akması fazla bakım istemediğini, kendi kendine sulandığını, verimli olduğunu gösterir. Sahibi böyle bir bahçenin zarar görmesini ister mi?
Sadece hurma ve üzümün zikredilmesi bunların asıl, diğerlerinin fer’ olması sebebiyledir.
اِعْصَارٌ yerde dairevi bir şekilde hareket eden, sonra da bir sütun gibi göğe doğru yükselen rüzgardır. Bu, güzel ameller işleyen fakat Allah rızasını gözetmeyen kimse hakkında verilmiş bir örnektir. Bu kimse kıyamet günü geldiğinde amellerinin boşa çıkmış olduğunu görünce işte o zaman bahçelerin en güzeli ve meyvelerin cümlesini içinde barındıran bir bahçeye sahip, yaşını başını almış, korumaya muhtaç çocukları olan ve bu bahçe ile geçimini sağlayan kimsenin, bir yıldırımla bahçesi helâk olduğunda yaşadığı hüsran ve perişanlığı yaşayacaktır.
Üzüm ve hurma, ağaçların en değerli ve en faydalıları olduğu için hususen zikredilmiş, bahçenin bunlardan olduğu söylenmiştir. Bahçede başka ağaçlar olsa da tağlîb sanatı gereği bu ikisi bahçenin adı olarak ifade edilmiş, ardından diğer bütün meyveler zikredilmiştir. Ayrıca burada “meyveler” ifadesiyle bu bahçeden elde edilen faydaların kastedilmiş olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَٱحۡتَرَقَتۡۗ [bir anda yansın mahvolsun…] Böyle felaketi kim ister? İşte iman ile iyiliklerin karşılığı ve sevabı böyle bahçeler (cennetler), bunların ihlasına ve Allah rızası için olmasına engel olan imansızlık, riyakârlık, başa kakma ve eziyet etme ve diğer kötü amaçlar gibi kötülükler de kıyamet gününde o ateşli boran gibidir. Ahiret cennetlerinin bir yolu, ebedi, sonsuz nimetlerin tarlası olan ve içinde zorlamasız yaşanması gereken İslam yurdu da böyle güzel infak (harcama) ve salih amellerin meyvesi bir bağa, bir cennete; cebbar (zorba), zorlayıcı, kâfir, zalim düşmanların ve bunun gibi fasıklığın, günahkârlığın, ahlaksızlığın, gayretsizliğin çabasızlığın onu kuşatması da bu ateşli boranlara ve kasırgalara benzer; hem dünyayı yakar, hem ahireti.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayette istiksa sanatı vardır. Bir konuyu anlatırken onunla ilgili her şeyi teferruatıyla anlatma sanatıdır. Dikkat edilirse ayette bahçeleri olan bir kişinin sahip olduğu güzelliklerin hepsi sayılmıştır ki; insan bunları kaybettiği için şiddetli bir üzüntü duysun. Sonra yaşlılıktan bahsetmiş, bunu da duyguları yoğunlaştıracak şekilde önce zürriyeti olduğundan sonra da zürriyetin zayıflığını belirterek, kısa zaman içinde bir fırtınanın geleceğini ve bu bahçelerin yok olacağını zikretmiştir. Sadece fırtınadan bahsedip bırakabilirdi ama sahip olduklarının süratle helak olacağını ilave ederek, fırtınanın içinde ateş olmayabileceği, ya da zayıf olup suyla söndürülebileceği ihtimalini ortadan kaldırmak istemiştir. İşte böylece anlatılmak istenen mana tam olarak yerine gelmiştir.
Bu ayette الجنة lafzı ifade edilseydi de yeterli olurdu. Fakat bu daraltmaya gidilmeyerek bahçenin tasviri, Arapların nezdinde en değerli iki ağaç olan hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu olduğu ifadesiyle yapılarak bu şekildeki bir bahçenin yanıp kül olmasını sıradan bir bahçeden daha büyük bir olay olduğu ortaya konulmak istenmiştir.
Daha sonra bahçenin bu eklemeyle ve تَجۡرِی مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَـٰرُ ibaresiyle, sahibinin gözünde ne kadar değerli olduğu tasvir edilmektedir. Ardından لَهُۥ فِیهَا مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَ ٰتِ ifadesi ile de bahçede her türlü meyvenin bulunduğu, yakıp kül eden bir kasırganın gelme durumunda sahibini ne kadar büyük bir üzüntü kaplayacağını gözler önüne sermektedir.
Bu ifadeden sonra da وَأَصَابَهُ ٱلۡكِبَرُ cümlesiyle, sahibinin yaşlandığı, her yaşlanan insan gibi bahçesine olan düşkünlüğünün artacağı, ağaçların yetişmesi ve bakımı için gecesini gündüzüne katacağı ortaya konmuştur. Ardından وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ ifadesi ile bakıma muhtaç çoluk çocuğunun olduğu, dolayısıyla da muhtaç ailesi için bu bahçenin üstüne titreyeceği anlaşılmaktadır.
Bahçe ve sahibi hakkında yapılan bu istiksadan sonra فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَار ile ifadesi ile bahçeler için en kötü afet olan kasırga; bununla yetinilmeyip ف۪يهِ نَارٌ ifadesiyle en şiddetli hale dönüşmesi tasvir edilmiş, son olarak da فَٱحۡتَرَقَتۡ ifadesiyle birbiriyle bağlantılı olan bu üzücü olaylarla bahçenin yanıp kül olduğu dile getirilmiştir. (Arap Dili Ve Belâgatı’nda Itnâb Üslûbu /Ömer Özbek)
Cennetin ikinci manasına göre, ayetteki yanma fiilinin araziye isnadının da mecazî olması gerekir. (Çünkü yanan arazi değil, üzerindeki ağaçlardır.) (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Teşbih harfinin dahil olduğu car-mecrur كَذٰلِكَ , amili يُبَيِّنُ olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri تبيينًا مثل ذلك يبين الله آياته (İşte Allah böyle bir açıklama gibi ayetlerini açıklar) şeklindedir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın verdiği misallere işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.Durumun ciddiyetinin derecesini göstermek bakımından da dikkat çekicidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُبَيِّنُ fiiline müteallik لَكُمُ car-mecruru, ihtimam için, mef’ûl olan الْاٰيَاتِ ‘ ye takdim edilmiştir.
Ayetlerin açıklanması, onların anlaşılabilir ve manası vazıh olarak indirilmeleridir; yoksa önceleri karışık ve anlaşılmaz iken sonrasında açıkladı demek değildir.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ cümlesinde mürsel, mücmel teşbih vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
يُبَيِّنُ [tebyin eder, açıklar] buyurulmak suretiyle istikbal kipinin kullanılması bunu insan zihninde canlandırmak içindir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Müşarün ileyhin beyan konusundaki kemali dolayısıyla tazim için uzak için kullanılan işaret ismi tercih edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
لَعَلَّ ’ nin haberi olan تَتَفَكَّرُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’ nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Fikir, belli işleri tertip ve düzene koymakla bilinenden bilinmeyeni bulmaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِۖ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ ٢٦٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | iman eden(ler) |
|
| 4 | أَنْفِقُوا | infak edin |
|
| 5 | مِنْ | -nden |
|
| 6 | طَيِّبَاتِ | iyileri- |
|
| 7 | مَا | şeylerin |
|
| 8 | كَسَبْتُمْ | kazandıklarınız |
|
| 9 | وَمِمَّا | ve şeylerden |
|
| 10 | أَخْرَجْنَا | çıkardığımız |
|
| 11 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 12 | مِنَ | -den |
|
| 13 | الْأَرْضِ | yer- |
|
| 14 | وَلَا |
|
|
| 15 | تَيَمَّمُوا | kalkışmayın |
|
| 16 | الْخَبِيثَ | kötü şeyleri |
|
| 17 | مِنْهُ |
|
|
| 18 | تُنْفِقُونَ | sadaka vermeye |
|
| 19 | وَلَسْتُمْ |
|
|
| 20 | بِاخِذِيهِ | kendinize alamayacağınız |
|
| 21 | إِلَّا | başka şekilde |
|
| 22 | أَنْ |
|
|
| 23 | تُغْمِضُوا | göz yummadan |
|
| 24 | فِيهِ | ondan |
|
| 25 | وَاعْلَمُوا | bilin ki |
|
| 26 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 27 | اللَّهَ | Allah |
|
| 28 | غَنِيٌّ | zengindir |
|
| 29 | حَمِيدٌ | övülmüştür |
|
Bakara suresinde açılan bazı konuların Ali İmran suresinde detaylandığını göreceksiniz. Bu da o ayetlerden biridir.
Ali İmran 92. Ayette konu detaylandırılır ve kapatılır.
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça «iyi»ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.”Ali imran 92
Kesebe كسب :
(mal, para, savaş , dostluk, sevgi) kazanmak, kazanç ve kar anlamına gelen kesb الكسْب kavramı, insanın mal kazanmak gibi bir fayda elde edeceğini bir pay alacağını düşündüğü şeyleri elde etmesi anlamına gelir. Bu kelime aynı zamanda insanın bir fayda sağlayacağını, bir menfaat elde edeceğini düşünürken bununla kendine zarar verecek bir şeye yol açması için de kullanılır.
Yine الكسْب kelimesi insanın hem kendi kazancı için hem de başkası için kazandıkları hakkında kullanılır. Onun için bu kökten olan fiilin bazen iki meful aldığı gözlenmektedir.
Aynı kökten gelen الاِكتساب fiili ise ancak insanın kendisi için kazandıkları hakkında kullanılır. Buna göre her الكسْب aynı zamanda bir الاِكتساب sayılabilir ama her الاِكتساب bir الكسْب sayılamaz. Bu kavram Kuran ı Kerim de hem güzel işlerin yapılmasında hem de günahların işlenmesinde kullanılmıştır.
الاِكتساب sözcüğü de bazen her ikisi için kullanılır.
كسب-خلق Farkı: Kesb zararı ve faydasıyla sahibine ait bir fiildir. Bazıları kesb girişim ve çözüm bulma yoluyla gerçekleşen bir kazançtır demişlerdir. Diğerleri ise kesb, uzuv ile yapılan fiildir demişlerdir. Bu sebeple Yüce Allah müktesib diye isimlendirilmez. Müktesibin tanımı ister bizzat ister bir başkası sebebi ile bir şeyi kendi kazancı durumuna getirendir.
Kelimenin asıl anlamı maddi ya da manevi olan bir şeyi tahsil etmektir.(Müfredat-Furuq -Tahqiq -Bursevi)
Kuran’ı Kerim’de iki farklı fiil kalıbında 67 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kesb, iktisab ve mükteseb(at)tır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِۖ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı, اَنْفِقُوا‘ dur.
أَنفِقُوا۟ fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ طَيِّبَاتِ car mecruru اَنْفِقُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبْتُمْ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمۡ fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ما müşterek ism-i mevsûl من harf-i ceriyle أَنفِقُوا۟ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَخْرَجْنَا لَكُمْ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur. Muzâf mahzuftur. Takdiri; من طيّبات ما أخرجنا (Çıkardığımız şeylerin tayyib olanlarından) şeklindedir.
اَخْرَجْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَكُم car mecruru اَخْرَجْنَا fiiline mütealliktir. مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ car mecruru أَخۡرَجۡنَا fiiline mütealliktir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
أَنفِقُوا۟ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.
اَخْرَجْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ‘ dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَیَمَّمُوا۟ fiili ن ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. ٱلۡخَبِیثَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنۡهُ car mecruru تُنفِقُونَ fiiline veya ٱلۡخَبِیثَ ‘ nin mahzuf haline mütealliktir.
تُنفِقُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
تُنفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.
الْخَب۪يثَ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. لَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ cümlesi, تُنفِقُونَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
لَسْتُمْ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تُمْ muttasıl zamir لَيْسَ ’ nin ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. بِـَٔاخِذِیهِ car mecruru lafzen mecrur, لَيْسَ ’ nin haberi olarak mahallen mansubdur. Sonundaki نَ izafetten dolayı hazfedilmiştir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
إِلَّاۤ hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf ب harf-i ceriyle اٰخِذ۪ي ’ ye müteallik olup mahallen mecrurdur. Takdiri; إلّا بأن تغمضوا فيه (Gözlerinizi yummadıkça) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُغۡمِضُوا۟ fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. فِیهِ car mecruru تُغۡمِضُوا۟ fiiline mütealliktir.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَيَمَّمُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi يمم ’ dir. Aslı تَتَيَمَّمُوا şeklindedir. Muzari fiili ifade eden ت harfi hazfedilmiştir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
تُنفِقُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ‘ dır.
تُغۡمِضُوا۟ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غمض ’ dir.
اٰخِذ۪ي , sülâsi mücerredi أخذ olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱعۡلَمُوۤا۟ fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.اَنّ ve masdar-ı müevvel, اعْلَمُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَنِیٌّ kelimesi اَنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. حَمِیدٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
غَنِيٌّ - حَم۪يدٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِۖ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir. يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevap cümlesi olan اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
طَيِّبَاتِ ‘ nin muzâfun ileyhi konumunda olan olan müşterek has ism-i mevsûl مَا ‘ nın sılası olan كَسَبْتُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İkinci müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘ nın takdiri طيّبات (Temizler) olan muzafu mahzuftur. Bu ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle اَنْفِقُوا fiiline mütealliktir. Mevsûlün sılası olan اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَخْرَجْنَا fiilinin, azamet zamirine isnad edilmesi tazim ifade eder.
İnfak edileceklerin; kazandıklarınızın temizleri ve yeryüzünden sizin için çıkardıklarımız şeklinde ayrıntılanması taksim sanatıdır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’anı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekit unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim) der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayette muhataptan gaibe dönüldüğü için iltifat sanatı vardır. Bize dikkatli olun uyarısı yapar.
وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘ la … اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. İki cümle arasında inşaî olmak bakımından ittifak vardır. Nehiy üslubunda talebi inşâî isnaddır. Emir üslubundan nehiy üslubuna iltifat sanatı vardır. Cümleler arasında mukabele sanatı oluşmuştur.
Müsbet muzari fiil sıygasıyla gelmiş تُنفِقُونَ cümlesi, تَيَمَّمُوا fiilinin failinden veya mef’ûl olan الْخَب۪يثَ ’ den haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
تَیَمَّم , kastetmek ve yönelmek demektir.
وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ cümlesi, تُنفِقُونَ fiilinin failinden haldir.
لَيْسَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle kasr ve zaid harf olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir.
اٰخِذ۪يهِ , lafzen mecrur mahallen merfû olarak لَيْسَ ’ nin haberidir. Başındaki بِ , tekit ifade eden zaid harftir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تُغْمِضُوا ف۪يهِ cümlesi, takdir edilen بِ harfi ile بِـَٔاخِذِیهِ ’ye mütealliktir. بِ harfinin mahzuf oluşu, îcâz-ı hazîf sanatıdır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ليس ve إِلَّاۤ ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, ليس ‘ nin haberi ile müteallik arasındadır. بِاٰخِذ۪يهِ maksûr/mevsûf, اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfatdır.
Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
أَنفِقُوا۟ - تُنفِقُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
طَیِّبَـٰتِ - ٱلۡخَبِیثَ kelimeleri arasında tıbâk-ı icab sanatı vardır.
طَیِّبَـٰ (temiz) helal , خَبِیثَ (bayağı) haram manasında istiaredir.
Gözünüzü kapatmadan almayacağınız, pis olan şeyi infak etmeyin. إِلَّاۤ أَن تُغۡمِضُو ibaresi, kinaye veya istiare yoluyla müsamaha anlamında böyle yapanları kınamak için gelmiştir.
إِلَّاۤ أَن تُغۡمِضُوا۟ فِیهِۚ [Göz yummadıkça....] Bunun buradaki manası, “hakkınızdan vazgeçip hoşgörü ile davranmadıkça” şeklindedir. Çünkü insan, hoşuna gitmeyen bir şeyi gördüğü zaman onu görmemek için gözlerini yumar. Bu sözde de mecâz-ı mürsel vaya istiare vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Yani siz, alacaklı olduğunuz kişiden bahsi geçen cinsten bir metayı, iyice mütesahil davranmadan ve o kişinin lehine olarak detayları incelemeyi bırakıp gözünüzü yummadan alamazsınız. Müsamahakâr davranan kişi için “gözünü yumdu” denilir. Ayetteki [Gözünüzü yummadan] ifadesinin “Hayâ etmeden, utanmadan [onu almazsınız]” anlamına geldiği de söylenmiştir. Dilde bu kullanım yaygın olarak vardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bu ifadede kinaye veya tasrihi istiare vardır. Azarlanmayı gerektiren bir şey, insanın görmek istemediği, çirkin bir şeye göz dikmeye benzetilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/267
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ‘ nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümle masdar teviliyle ٱعۡلَمُوۤا۟ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz, haşyet uyandırma ve ikaz amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
غَنِيٌّ - حَم۪يدٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın غَنِيٌّ ve حَم۪يدٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
غَنِيٌّ ve حَم۪يدٌ kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ [Bilin ki Allah zengindir.] Yani Allah, sizin sadakalarınızdan müstağnidir. Çok sadaka vermeniz Allah’ı zengin etmez. Vermezseniz de onun mülkünden bir şey azalmaz. [Övgüye layıktır.] Yani Allah Teâlâ hamde layıktır. حَمِیدٌ [Hamîd’dir]; zira ihtiyacı olmamasına rağmen, sırf sizleri iki cihanda faydalandırmak için bunu, tayyib olanı infak etmeyi emretmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Cenab-ı Allah bu ayette, Allah yolunda infak edilmesini emrettiği malın nasıl bir mal olması gerektiğini belirtmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ ٢٦٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 2 | يَعِدُكُمُ | size vaad eder |
|
| 3 | الْفَقْرَ | fakirliği |
|
| 4 | وَيَأْمُرُكُمْ | ve size emreder |
|
| 5 | بِالْفَحْشَاءِ | çirkin şeyleri yapmayı |
|
| 6 | وَاللَّهُ | Allah ise |
|
| 7 | يَعِدُكُمْ | size va’adediyor |
|
| 8 | مَغْفِرَةً | bağışlama |
|
| 9 | مِنْهُ | kendi tarafından |
|
| 10 | وَفَضْلًا | ve lutuf |
|
| 11 | وَاللَّهُ | şüphesiz Allah’ın |
|
| 12 | وَاسِعٌ | (lutfu) geniştir |
|
| 13 | عَلِيمٌ | (O) bilendir |
|
‘Seytan sana ozel calisiyor’ 7 dakika 17 sn
Allah yolunda infakın en büyük engeli insandaki açlık ve yoksulluk korkusudur açlık çekeni bir ekmek doyurur. Açlık korkusu çekeni dünya doyuramaz. Cimrilik işte bu korkunun sonucudur. Bu korkunun kaynağında ise Allah’a güvensizlik yatar.
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ
İsim cümlesidir. اَلشَّيْطَانُ mübteda olup damme ile merfûdur. یَعِدُكُمُ ٱلۡفَقۡرَ cümlesi haber olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. یَعِدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ٱلۡفَقۡرَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَأْمُرُكُمْ cümlesi atıf harfi وَ ile يَعِدُكُمُ ‘ e matuftur.
يَأْمُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْفَحْشَٓاءِ car mecruru يَأْمُرُكُمْ fiiline mütealliktir.
وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. یَعِدُكُم cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
یَعِدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مَغْفِرَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِّنۡهُ car mecruru مَغْفِرَةً ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. فَضْلاً atıf harfi وَ ’ la مَغْفِرَةً ‘ e matuftur.
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. وَ ٰسِعٌ haber olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
وَاسِعٌ , sülâsi mücerredi وسع olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَلشَّيْطَانُ müsnedün ileyh, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ cümlesi müsneddir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْفَقْرَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
يَعِدُكُمْ kelimesinde tehekküm istiaresi vardır. وعد fiili aslında güzel şeyler için kullanılır.
Aynı üslupta gelen وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle makabline atıf harfi وَ ’ la atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şeytan size fakirlik vaad eder, yani bununla korkutur.
Size fahşayı emreder. Bu ifadede de istiare vardır. الْفَحْشَٓاءِ , burada cimrilik manasındadır. Şeytan cimriliği emreder, cimriliğin sebebi açlık korkusudur. Açlık korkusu da Allah’a güvensizlik ifade eder.
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ [Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder.] Yani sizi korkutur. Genelde iyi bir şeyi vaad etmek için وعده, kötü bir şeyle tehdit etmek için اوعد fiili kullanılır. Ancak وعد fiilinin kötü bir akıbetle tehdit etmek manasında kullanılması da mümkündür. Bu tür fiiller başka ifadelerle kayıtlanırlar. Mesela müjdeleme fiili genelde iyi bir haber vermek anlamında kullanılsa da ayette “Onu cehennemle müjdele.” buyrulmuştur. İşte bu gibi kullanımlar takyide (sınırlandırmaya) dayalı ifadelerdir. Buna göre ayetin anlamı şudur: Sizi infak etmekten alıkoyan veya kötü şeyleri vermeyi size salık veren şeytandır. Zira o sizi, infak etmeniz veya iyi mallarınızdan vermeniz halinde fakir kalmakla korkutur. يَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ [Size kötülüğü emreder.] Yani kötü işi emreder. Burada kötü iş cimriliktir. Fahiş, cimri kişileri anlatmak için kullanılan bir kelimedir. Çünkü onun yaptığı iş çok çirkindir. Kelbî ve Mukātil şöyle demişlerdir: Burada geçen dışında Kur’an’daki her ٱلۡفَحۡشَاۤءِ kelimesi zina anlamında kullanılır. Buradaki manası ise zekat vermemektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Ayette şeytanın fakirliği vaad etmesine va'd ile karşılık verilmekle kalmamış, fuhşiyat mağfirete mukabil bir konumda getirilmiştir ki bu, fuhşiyatın cezayı gerektirmesindendir. Ceza da mağfiretin zıddıdır. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اللّٰهُ , müsnedün ileyh, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ cümlesi müsneddir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
وَفَضْلاًۜ , mef’ûl olan مَغْفِرَةً ‘ e matuftur. Cihet-i camiâ tezayüftür.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur مِنْهُ , ihtimam için, ikinci mef’ûl olan فَضْلاًۜ ‘ e takdim edilmiştir.
مَغْفِرَةً - فَضْلاً kelimelerindeki tenvin tazim ve kesret ifade eder. Bu iki kelime arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ cümlesi ile وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاً cümlesi arasında üçlü mukabele vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri, Bedii İlmi, S. 40)
يَعِدُكُمْ kelimeleri arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَضْلاً - الْفَحْشَٓاءِۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ [Allah size katından mağfiret ve bir lutuf vaad eder.] Yani verdiğiniz sadakalar ve zekâtlar sebebiyle günahlarınızı affedeceğini müjdeler. Yine sizleri, verdiklerinizin yerine daha dünyadayken başka nimetler, âhirette de sevap vermek suretiyle lutuflandırmakla müjdeler. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es - Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
Ayetin son cümlesindeki وَ istînâfiyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber tibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah'ın وَاسِعٌ عَل۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Haber olan iki vasfın aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette birinci haber وَاسِعٌ ism-i fail kalıbında gelerek bu sıfatın devamlı olduğuna işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İkinci haber olan عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelmiş ve mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عليم kelimesi feîl vezninde mübalağa sıygasıdır. İlmi geniş demektir.
[Şüphesiz Allah’ın nimeti geniştir, O bilendir.] Buradaki وَاسِعٌ (geniş) ifadesi nimetleri isteyenlerin hepsini kuşatacak kadar cömert olan demektir. وَاسِعٌ zengin, السع zenginlik anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/261)
Yani Allah zengindir, ihsanı boldur. Verdiklerinizin yerine dünyada başka nimetler, âhirette de sevap vermeye kādirdir. O, sizin fiillerinizi ve niyetlerinizi bilmektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ cümlesi, aynen veya ufak farklılıklarla birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ٢٦٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يُؤْتِي | verir |
|
| 2 | الْحِكْمَةَ | Hikmeti |
|
| 3 | مَنْ | kimseye |
|
| 4 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 5 | وَمَنْ | ve kimse |
|
| 6 | يُؤْتَ | verilen |
|
| 7 | الْحِكْمَةَ | Hikmet |
|
| 8 | فَقَدْ | elbette |
|
| 9 | أُوتِيَ | verilmiştir |
|
| 10 | خَيْرًا | hayır |
|
| 11 | كَثِيرًا | çok |
|
| 12 | وَمَا |
|
|
| 13 | يَذَّكَّرُ | bunu anlamaz |
|
| 14 | إِلَّا | başkası |
|
| 15 | أُولُو | sahiplerinden |
|
| 16 | الْأَلْبَابِ | akıl |
|
5dk 31 saniyede Muhammed Nablusiden, hikmet nedir videosu
Ayette hikmetten “verilen bir şey “olarak söz edilmektedir. Ancak ayetin sonu bunun herkese değil doğuştan bahşedilen bazı yeteneklerini geliştirenlere verileceğini ihtar eder. İndirilen hükümlere verilen hikmetle bakan biri, bu sayede eylemlerini “salih amel” e dönüştürür.
Hikmet, Hakkı batıldan, doğruyu eğriden, güzeli çirkinden, karı zarardan, iyiyi kötüden ayırabilmek yeteneğidir. Böyle bir muhakeme yeteneğine sahip olabilmek için öncelikle insan Allah ilişkilerinin sağlıklı olması gerekmektedir.
Ayetin sonunda geçen “ülül elbab” yine Ali İmran suresi 7-190 ve 191. ayetlerde detaylandırılmaktadır.
Riyazus Salihin, 164 Nolu Hadis
Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidâyet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak arazidir. Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile, buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.”
Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâil 15
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ
Fiil cümlesidir. يُؤْتِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. الْحِكْمَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.
يُؤْتِي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
یُؤۡتَ şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْحِكْمَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
أُوتِیَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. خَيْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَث۪يرًاۜ kelimesi خَيْراً ‘ ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یُؤۡتِی fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَث۪يرًاۜ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَذَّكَّرُ damme ile merfû muzari fiildir. إِلَّا hasr edatıdır. أُو۟لُوا۟ fail olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için ref alameti و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır. ٱلۡأَلۡبَـٰبِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
یَذَّكَّرُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ
Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Müsbet muzari fiil cümlesi, faide-i haber, ibtidaî kelamdır. İkinci mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan يَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Ayrıca muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hikmetin verilmesi somut bir şeyin verilmesine benzetilmiştir. İstiare vardır.
يُؤْتِي fiili manevi bir özelliği sahiplendirmek anlamında kullanılmıştır. Cami, alınan (verilen) şeyin gerçekliğidir, (mevcudiyetidir). Bu istiareyle hikmet somut bir şey yerine konarak dikkat çekilmiştir.
الْحِكْمَةَ [Hikmet]: Allah’ın emirleri ile şeytanın telkinini ayırt edebilmek ve doğruyu seçme yeteneğidir. Mukatıl b. Süleyman'a (ölm.766) göre, hikmet, Kur’ân'da dört anlamda kullanılmıştır:1- Öğüt; 2- Sır; 3- Yüksek ilim ve anlayış; 4- Peygamberlik (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İbn Abbas ”hikmet, Kur’an’ı kavramaktır” demiştir.
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ [Allah hikmeti dilediğine verir.] Yani Allah söz ve amelde doğruluğu, kulları arasından dilediğine bahşeder. Böylece o kişi şeytanın sözlerine kulak asmaz ve Allah’ın kendisine vaad ettiklerine dayanır. Burada Cenâb-ı Hak hikmeti herkese değil dilediğine vereceğini açıklamıştır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ
Şart üslubunda gelen cümlede وَ istînâfiyye, şart ismi مَنْ , mübtedadır.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart cümlesi olan مَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُؤْتَ الْحِكْمَةَ cümlesi مَنْ ’ in haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراً , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اُو۫تِيَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
كَث۪يراً kelimesi خَيْراً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
یُؤۡتَ - أُوتِیَ - یُؤۡتِی kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
خَيْراً ve ٱلۡحِكۡمَةَ kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Burada zamir makamında ismin açık olarak zikredilerek وَمَن یُؤۡتَ ٱلۡحِكۡمَةَ buyrulması hikmetin önemini açıklamak ve illetini de zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü ’l - Akli’s-Selîm)
خَيْراً كَث۪يراً [çok hayır] ifadesindeki nekrelik, tazim ifade eder. Adeta, “o kimseye çok hayır, hem de ne muazzam bir hayır verilmiştir” denilmektedir. “Ancak vicdan sahipleri düşünüp ders çıkarır” ifadesiyle ilmiyle amel eden hikmet sahibi kimseler kastedilmiştir. Burada maksat, ayetin ihtiva ettiği infak ile ilgili hususları uygulamaya teşvik etmektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
وَ , istînâfiyedir.
Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr fiille fail arasındadır. يَذَّكَّرُ , maksur/sıfat, اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûf. Yani fiil, bu faile hasredilmiştir.
Allah’ın nasihatlerinden ancak selim akıllara sahip olan kişiler öğüt alırlar. Bunu akıl sahibi olsa da her mükellef yapamaz. Çünkü aklı hevâsına galip gelmeyen kişi ondan yararlanamaz. O, aklı olmayan kişi gibidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bu ayet-i kerîmede, infak hakkında gelen hükümleri korumaya yönelik açık bir teşvik vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümle infak ayetlerinin kapsadığı öğüt, edeb ve kerim ahlaka bir itiraz ve tezyil olarak gelmiştir. İnfak, infak edenlere amellerini doğruluğunu ve yumuşak huyluluğu kazandırır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bazen bir an gelir. İç dünyandaki dengeler değişir. Saf bir niyet belirir ufukta. Uzanıp onu gerçekleştirme isteğiyle dolar taşarsın.
O niyet bekletildikçe zayıflar. Bazen dışarıdan kontrol dışı gelen sebepler, ona ulaşılmasına mani olur. Bazen de insanın kendi nefsi, niyetiyle arasına girer ve şüphe, hırs, öfke gibilerle tanıştırarak niyetin saflığını bulandırır. Bazen nefsi sadece “şunu yapalım da sonra yaparız” der ve niyeti unutulmaya terk eder çünkü bilir ki dünyaya dalmak, oldukça kolaydır.
O yüzden namaza kalkmak isteyen bedenini geri oturtma. Allah’ın emrini ileride yaparım diye erteleme. Büyüğünü aramak için uzanan elini geri tutma. Yardım etmek istediğinden yardımını esirgeme. İnfak edeceğin mal için kötü olanı seçme veya ayırdığının iyisini vermekten vazgeçme. Bir tartışmada susmanı tavsiye eden niyetini kenara itip nefsin için mücadeleye devam etme. Merhametinden korkma. Teşekkür etmesini, gerektiğinde özür dilemesini bil. Haklılığını kanıtlamak için küslükleri devam ettirme. Devamlı “karşılığını almalısın” diyen veya dünyalık korkularını besleyen nefsinin, saf niyetlerini susturmasına göz yumma.
Uykudan uyandığında, rüyalarının detayları elinden kayıp gider ya hani. Belki geriye sadece ana hatları kalır. Bütün gece gördüğünü sandığın rüyayı anlatman, kelimelerle ne kadar süslersen süsle, bir iki dakikayı geçmez.
İşte belki, diriliş günü nefsinin saf niyetlerini gerçekleştirmekten alıkoymak için bahane ettiği sebeplerin hepsi anlamsız gelecek. Dünyadaki yılların sanki bir günün içine sıkışıp kalacak. Yaşadığın hayatın, dünyadayken gördüğün rüyalardan bir farkı olmadığını anlayacaksın. Belki nefsini dinleyip görmezden geldiğin, ertelediğin ve gerçekleştirmediğin niyetlerin çokluğunu gördüğünde “ne gerek vardı” diye pişmanlıkla soracaksın. “Ne gerek vardı?”
Allah saf niyetlerimize bereket versin. Onları hayırla gerçekleştirmemizde ve her amelimizde elimizden gelenin iyisini yapmamızda yar ve yardımcımız olsun.
***
Allah’ın emirlerine itaat eden ve salih amellerle meşgul olan bir kul gördüğü görmediği ve farkında olduğu olmadığı kirlerden temizlenir. Her şeyden önce Allah’ın rahmeti ve izni ile kendisini ve alemi yaratan Allah’la olan bağı kuvvetlenir ve O’na yaklaşır. Dünyalıklarla kalbi arasına bir mesafe koyar ve aşırı hallerden uzaklaşır. Hakiki manada yaşamaya başlar.
Salih amellerle arınmanın en önemli sebeplerinden biri mü’minin her (dünyevi ve uhrevi) işini Allah için yapması ve Allah için yaptığı için de onları en iyi şekilde eda etmesi döngüsüdür. Belki de başka bir ifade ile o, Allah’a itaatinde ve ibadetinde gecikmekten çekinerek acele eder ama Allah için başladığı işi tamamlarken de bir çeşit sakinliğe bürünür.
Takva sahibi bir mü’min her anında Allah’ın huzurunda olduğu bilincindedir. Yani amellerini yapılmış gibi görünmesinden samimiyetle tamamlanmışa taşımak için çabalayandır. İtaate ve ibadete kendisinin ihtiyacı olduğunu itiraf edendir. İnfak etmek de böyledir. İnfak ile dünya malına olan düşkünlüğünü dizginleyerek hem kendisini, hem de malını temizler.
Ey Allahım! Bize Sana itaati, ibadeti ve salih amellerle meşguliyeti sevdir. Yalnız Senin rızan için Senin yolunda dosdoğru ilerleyenlerden eyle. Dünyaya ve içindekilere düşkünlük ile bağlanmaktan muhafaza buyur. Bizi yalnız Sana muhtaç olduğunu idrak edenlerden ve yalnız Senin kapını çalanlardan eyle. Namazı sevdir. İnfakı sevdir. İbadetlerin bünyesindeki maddi ve manevi zenginliklere ulaşanlardan ve nasiplenenlerden eyle. Kalbimizi, aklımızı, bedenimizi, ruhumuzu ve arada kalan her zerremizi nurunla ve muhabbetinle doldur. Öyle yaşat. Öyle öldür. Öyle uyandır. Ve bizi Sana kavuştur.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji