Bakara Sûresi 273. Ayet

لِلْفُقَـرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِۘ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاًۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟  ٢٧٣

(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِلْفُقَرَاءِ (Sadakalar) fakirler içindir ف ق ر
2 الَّذِينَ kimseler (için)
3 أُحْصِرُوا kapanıp kalan ح ص ر
4 فِي
5 سَبِيلِ yolunda س ب ل
6 اللَّهِ Allah
7 لَا yoktur
8 يَسْتَطِيعُونَ güçleri ط و ع
9 ضَرْبًا gezmeye ض ر ب
10 فِي -nde
11 الْأَرْضِ yeryüzü- ا ر ض
12 يَحْسَبُهُمُ onları sanırlar ح س ب
13 الْجَاهِلُ bilmeyenler ج ه ل
14 أَغْنِيَاءَ zengin غ ن ي
15 مِنَ dolayı
16 التَّعَفُّفِ utangaçlıklarından ع ف ف
17 تَعْرِفُهُمْ onları tanırsın ع ر ف
18 بِسِيمَاهُمْ simalarından س و م
19 لَا
20 يَسْأَلُونَ istemezler س ا ل
21 النَّاسَ insanlardan ن و س
22 إِلْحَافًا ısrarla ل ح ف
23 وَمَا ne varsa
24 تُنْفِقُوا yaptığınız ن ف ق
25 مِنْ -dan
26 خَيْرٍ hayır- خ ي ر
27 فَإِنَّ şüphesiz
28 اللَّهَ Allah
29 بِهِ onu
30 عَلِيمٌ bilir ع ل م
 

Riyazus Salihin, 266 Nolu Hadis

 Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir iki hurma veya bir iki lokmayla savuşturulan kimse yoksul değildir. Asıl yoksul, muhtaç olduğu hâlde dilenmeyen kimsedir.”

Buhârî, Tefsîru sûre (2), 48; Müslim, Zekât 102. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 24; Nesâî, Zekât 76

Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim’deki diğer bir rivayete göre ise Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kapı kapı dolaşıp bir iki lokma, bir iki hurma ile savuşturulan kimse yoksul değildir. Asıl yoksul, kendisine yetecek malı bulunmayan, muhtaç olduğu bilinip de kendisine sadaka verilmeyen ve kimseden bir şey dilenmeyen kimsedir.”

Buhârî, Zekât 53; Müslim, Zekât 101. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 76

 

Affe عفف :

  İffet عِفَّةٌ, nefiste şehvetin galip gelmesini engelleyen bir hâlin meydana gelmesidir. İstif'al babı formundaki türevi olan إسْتِعْفافٌ 'a gelince iffetli olmayı isteme ya da buna çalışma anlamındadır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de bir fiil ve bir isim formunda 4 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri iffet ve Afife'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

 

 

  Darabe kelimesinin sözlük manası bir şeyi başka bir şeye vurmaktır. Ne var ki Arapça’da çok farklı manalara gelen, kullanıldığı edata (harfi cer) göre manası değişebilen bir fiildir. Aşağıda çeşitli harfi cerlerle (edatlarla) birlikte kullanıldığında oluşan manaların bir kısmı verilmiştir:

–    Bi (بِ) harfi ceriyle birlikte kullanıldığında birşeye birşeyle vurma manası vardır.

–    Alâ (عَلَى) harfi ceriyle birlikte kullanıldığında müzik aleti çalmak veya daktilo gibi tuşlu bir cihaz ile yazı yazmak veya akrebin sokması için kullanılır. Ayrıca bir şeyi empoze etmek, zorla kabul ettirmek manalarına gelir. 

–    Beyne (بَيْنَ) ile kullanıldığında insanların arasını ayırmak, bölmek manasına gelir.

–    An (عَنْ) ile kullanıldığında terk etme, yüz çevirme, umursamama manası vardır. 

–    Fî (فِي) ile kullanıldığında gezinmek, dolaşmak, sefere çıkmak, göç etmek manaları vardır. 

–    İlâ (إِلَى) ile kullanıldığında bir renge çalmak manası vardır.

  Ayeti Kerime'de فِي ile gelmiş olup, manası dolaşmak, gezmektir.


  İlhâfen إلْحافٌ kelimesi Kur’ân-ı Kerim'de yalnızca bu ayette geçmiş olup yüzsüzlük yapmak, rahatsızlık vermek demektir.

 

 

لِلْفُقَـرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِۘ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ


İsim cümlesidir.  لِلْفُقَـرَٓاءِ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Mübteda mahzuftur. Takdiri, الصدقات (sadakalar) şeklindedir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, لِلْفُقَـرَٓاءِ ’ nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُحْصِرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. أُحۡصِرُوا۟  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. فِی سَبِیلِ  car mecruru أُحۡصِرُوا۟  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

 لَا يَسْتَط۪يعُونَ  cümlesi, أُحۡصِرُوا۟  ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَط۪يعُونَ fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. ضَـرْباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  فِي الْاَرْضِ  car mecruru  ضَـرْباً ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.

 يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ  cümlesi, اُحْصِرُوا ‘ daki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

یَحۡسَبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiillidir. Muttasıl zamir  هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.  الْجَاهِلُ  fail olup damme ile merfûdur.

أَغۡنِیَاۤءَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Sonunda zaid, yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude isimlerden olduğu için gayri munsariftir. مِنَ  sebebiyyedir. مِنَ ٱلتَّعَفُّف  car mecruru  یَحۡسَبُ  fiiline mütealliktir. 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ikiside fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 اُحْصِرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حصر ’ dır.

 İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

 يَسْتَط۪يعُونَ   fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi,  طوع ‘ dır. 

 Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar. 

 جَاهِلُ , sülâsi mücerredi  جهل  olan fiilin ism-i failidir.

 İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاًۜ   

 

Fiil cümlesidir. Cümle,  أُحۡصِرُوا۟  ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur.

تَعۡرِفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Muttasıl zamir  هُم mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِسِیمَـٰهُمۡ  car mecruru  تَعۡرِفُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمۡ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 لَا یَسۡـَٔلُونَ ٱلنَّاسَ اِلْحَافاً cümlesi, أُحۡصِرُوا۟  ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَسۡـَٔلُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. ٱلنَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

İkinci mef’ûlun bih mukadderdir. Takdiri, أموالا أو صدقة (Mallar veya sadaka) şeklindedir. اِلْحَافاً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, لا يلحّون بالسؤال إلحافا (Zorla istemiyorlar) şeklindedir. Veya hal yerinde masdardır.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَٓا  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Umum ifade eder. Yani “her şekilde, her şey” demektir. 

تُنْفِقُوا  şart fiili olup,  نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ خَيْرٍ  car mecruru  مَا ’ nın mahzuf haline mütealliktir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâli  اِنّ ‘ nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِه۪  car mecruru  عَل۪يمٌ۟ ‘ e mütealliktir. عَل۪يمٌ۟  kelimesi  اِنّ ‘ nin haberi olup damme ile merfûdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُنْفِقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.

 

لِلْفُقَـرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ


Şibh-i kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلْفُقَـرَٓاءِ  , takdiri  الصدقات olan mukadder mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

لِلْفُقَـرَٓاءِ  için sıfatı konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘ nin sılası olan   اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

اُحْصِرُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Cami, her ikisindeki mutlak irtibattır.

فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ  ifadesi sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Allah'a giden sebepler aramaya işaret eder.  

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla, Allah lafzında tecrîd sanatı vardır. 

أُحۡصِرُوا۟  fiilinde istiare vardır. Allah yolunda çalışıp başka hiç bir işle ilgilenmediklerini ifade eder. Cami; boş vakit bulamamaktır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)

[Kendilerini Allah yoluna adamış fakirler için.] Bakara 2/271 ayetinde [Sadakayı gizlice fakirlere verseniz.] buyrulmuştu. Sanki Müslümanlar “Hangi fakirlere?” diye sordular ve bu sorularına karşılık olarak “Allah yoluna kendini adamış fakirlere” şeklinde cevap verildi. فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah yolunda] ifadesi Allah’ın rızasının yolunda anlamındadır. Burada kastedilenler ashâb-ı suffadır. Onlar dört yüz kişiydiler. Medine’de kalacak yerleri ve akrabaları yoktu. Hz. Peygamber (s.a.v) ‘ in gönderdiği seriyyelere katılıp Mescid-i Nebevî’ye geri dönüyorlardı. “Allah yolunda adanmış olmalarının” anlamı Allah’a itaatle, onun rızasını talep etmekle ve Resûlü’nün sohbetiyle meşgul olmalarıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) onları Medine’de mescidine yerleştirmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

 

   لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِۘ

 

Cümle,  اُحْصِرُوا ‘ daki failin müekked hali olarak ıtnâbtır. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına و  gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. 

Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yürümek, dolaşmak, çalışmak gibi pek çok manası olan  ضَـرْباً  ’ deki nekrelik kıllet içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

يَسْتَط۪يعُونَ  fiiline müteallik olan  فِي الْاَرْضِ  car mecrurundaki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْاَرْضِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Yeryüzü içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Arz ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

O fakirler Allah yolunda hapsolmuşlardır, yeryüzünde dolaşmaya güçleri yetmez.  

لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِ  [Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler] ibaresi lazım, ticaret yapıp ekmek peşinde koşmaya zaman ayıramazlar melzumdur. Lazım söylenmiş, melzum manası kastedilmiştir. Mecazı mürsel mürekkep vardır. 

Âşûr da bu ifadede kinaye olduğu görüşündedir.

 

يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاًۜ


Cümle,  اُحْصِرُوا ‘ deki failin ikinci müekked hali olarak ıtnâbtır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ  cümlesi,  اُحْصِرُوا ‘ deki failin üçüncü müekked halidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَعۡرِفُهُم بِسِیمَـٰهُمۡ [Onları simalarından tanırsın.] Bir görüşe göre burada hitap Hz. Peygamber (s.a.v) ‘e dir. Bir görüşe göre ise onları tanımak isteyen herkesedir. Onların fakirlikleri yüzlerindeki açlık ve ihtiyaç izlerinden belli olur.

Lisân-ı hal, konuşmaktan daha çok şey anlatır derler. تَعۡرِفُهُم بِسِیمَـٰهُمۡ [Onları simalarından tanırsın.] ifadesi ile ayetin başı arasındaki ilgi şöyledir: Onların hallerini sorarak öğrenmek isteyen kişi buna ulaşamaz. Çünkü onlar bir şey istemezler. Ancak onların yüzlerine bakan onların hallerini anlar.

Bir görüşe göre  تَعۡرِفُهُم بِسِیمَـٰهُمۡ [Onları simalarından tanırsın.] ifadesinin anlamı onların fakirliklerini simalarından anlarsın demek değil, bilakis onların huşûlarını ve geceleyin çokça namaz kıldıklarını yüzlerinin, uykusuz kalmaktan gelen sarılığından ve gece namazı kılmaktan gelen nûrundan anlarsın demektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاً  cümlesi,  اُحْصِرُوا ‘ deki failin dördüncü halidir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Muzari fiiller hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

اِلْحَافاًۜ , mef’ûlü mutlaktan naib masdardır.

Sadaka verilmesi gereken fakirlerin bütün özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

اِلْحَافاً ; dilencinin dilendiği kimseden sadaka alıncaya kadar peşini bırakmaması, ısrarcı ve sırnaşık olmasıdır.

يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ  [Onları tanımayanlar, iffetli ayetlerinden dolayı onları zengin zannederler.] Yani kanaatleri, insanlara el açmamaları ve onlara hallerini anlatmamaları sebebiyle durumlarını bilmeyenler onları zengin zannederler. تَعۡرِفُهُم بِسِیمَـٰهُمۡ  [Onları simalarından tanırsın.] Bir görüşe göre burada hitap Hz. Peygamber aleyhisselâmadır. Bir görüşe göre ise onların halini bilmek isteyen herkesedir. Onların fakirlikleri yüzlerindeki açlık ve ihtiyaç izlerinden belli olur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

لَا یَسۡـَٔلُونَ ٱلنَّاسَ اِلْحَافاًۜ  ifadesinin manası, “istedikleri zaman nezaketle isterler, ısrarcı olmazlar” şeklindedir. Bir görüşe göre ise bu ifade onların hem istemedikleri hem de ısrar etmedikleri anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟

 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte şart ismi olan  مَا , mukaddem mef’ûldür. Müspet muzari fiil sıygasındaki تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ  cümlesi, şarttır. 

خَيْرٍ  deki nekrelik, muayyen olmayan nev ifade etmiştir. مِنْ  beyaniyyedir. مِنْ خَيْرٍ  car mecruru  مَا ' nın mahzuf haline mütealliktir.

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ  şeklindeki cevap cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِه۪ , ihtimam için amili olan  عَل۪يمٌ ‘ a takdim edilmiştir. 

عَل۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

شَيْءٍ ‘ deki tenvin, nev ve kesret ifade eder.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ  [Allah hayır olarak yaptıklarınızı bilir] ifadesi bir vaaddir. Bu ifadenin altında “Hayırlarınızın karşılığı verilecektir” anlamı yatmaktadır. Lazım-melzum alakasıyla yaptıklarınızın karşılığı verilecektir manası taşır. Mecaz-ı mürseldir. 

اَغْنِيَٓاءَ - يَسْتَط۪يعُونَ  ve  عَل۪يمٌ۟ - تَعْرِفُهُمْ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْجَاهِلُ - عَل۪يمٌ۟  ve  لِلْفُقَـرَٓاءِ - اَغْنِيَٓاءَ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab,  يَحْسَبُهُمُ - عَل۪يمٌ۟  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Bu cümle, şart ve cevaptan oluşmaktadır. مَا تُنفِقُوا۟ مِنۡ خَيْرٍ [Her ne infak ederseniz] ifadesinin ayetlerde defalarca tekrarlanması vurgu ve pekiştirme amaçlıdır. Ayrıca bu tekrarlardan her biri ayrı bir cevap cümlesi, sebep bildirici bir mana, hak edilen bir karşılık yahut bir ayet ifadesi ile tahsis edilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Ayette geçen  عَلِیم, Cenab-ı Allah'ın Alîm oluşu hususunda ileri bir mana ifade eden bir sıygadır. Yani "Allah'ın ilminden ne yerdeki ne de gökteki bir zerre hariç kalamaz" demektir. Binaenaleyh Allah sizi, yaptığınız o şeye karşılık en güzel bir mükâfaatla mükâfaatlandırır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟  cümlesi verilecek karşılıktan kinayedir.