Bakara Sûresi 29. Ayet

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟  ٢٩

O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O
2 الَّذِي ki
3 خَلَقَ yarattı خ ل ق
4 لَكُمْ sizin için
5 مَا ne
6 فِي varsa
7 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
8 جَمِيعًا hepsini ج م ع
9 ثُمَّ sonra
10 اسْتَوَىٰ yöneldi س و ي
11 إِلَى -e
12 السَّمَاءِ gök- س م و
13 فَسَوَّاهُنَّ onları düzenledi س و ي
14 سَبْعَ yedi س ب ع
15 سَمَاوَاتٍ gök (olarak) س م و
16 وَهُوَ ve O
17 بِكُلِّ her ك ل ل
18 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
19 عَلِيمٌ bilir ع ل م
 

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَdir. Îrabtan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمْ  car mecruru  خَلَقَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. جَم۪يعًا  ism-i mevsûl مَا  ‘dan hal olarak fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اسْتَوٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اِلَى السَّمَٓاءِ  car mecruru  اسْتَوٰٓى  fiiline mütealliktir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَوّٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُنَّ  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. سَبْعَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. سَمٰوَاتٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَوٰٓى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

سَوّٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سوي ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟

 

وَ  atıf harfidir. Haliyye olmasıda caizdir. İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بِكُلِّ  car mecruru  عَل۪يمٌ ‘e mütealliktir. كُلِّ kelimesi aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ kelimesi muzafûn ileyh olup kesra ile mecrurdur.

عَل۪يمٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Atıf sebebi kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümle kasrla tekid edilmiştir.  هُوَ  maksûrun aleyh/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûr olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ  cümlesi kasr-ı hakiki sıygasındadır. Yeryüzündekileri Allah’ın yarattığında şüphesi olmayan müşriklere yöneliktir. Bu sözle onlar, cahil menziline konmuştur. Allah’a şükürden, onun davetini dikkate almaktan ve ona ibadetten uzaklaşarak küfrettikleri için haber özellikle onlaradır. Sanki onlar, Allah'ın var olan her şeyin yaratıcısı olduğunu bilmeyen cahillerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Haber olarak gelen has ism-i mevsûlün sılası olan خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak, tazim ve gelen habere dikkat çekmek içindir. Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sılası mahzuftur. Car mecrur  فِي الْاَرْضِ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. جَم۪يعًا , haldir. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لَكُمْ , ihtimam için, mef’ûl olan  مَا ‘ya takdim edilmiştir

مَا - الَّذ۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Öncesi ile arasında kemal'i ittisal olduğu için fasılla gelmiştir. Çünkü öncesindeki ayetin neticesidir. Semavatı, Arzı ve aralarındaki her şeyi yaratmak beşer'in menfaati içindir. İnsan yokluktan yaratıldıktan sonra hayatını burada yaşayacaktır. Hayata geldikten sonra Arzdan ve sema'dan faydalanacaktır. Bunun için Allah Teala önceki ayette ilk olarak hayattan bahsetmiş sonra da sema'yı ve arzı zikretmiştir. Zira insan varlığı boyunca burada yaşayacaktır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 368)

Mübtedası هو, haberi الذي  ve her ikisi de marife olarak, kasr-ı sıfat ale’l mevsuf kısmına giren hakiki kasrın olduğu haberî üsluptur. ‘Yeryüzünde olan şeyleri sizin için yaratan O Allah’tır, putlarınız değil!’demektir. Muradını en iyi Allah (cc) bilir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 370)

لَكُم  sizin için, “sizin dünyevî ve dinî menfaatiniz için” demektir. Sözü edilen şeylerin (yeryüzündeki her şeyin yaratılmasının) dünyevî faydası açıktır. Dinî faydası ise şunlardır: bu yaratılanlar üzerinde, bunların kudret ve hikmet sahibi bir yaratıcıya delalet eden muazzam yaratılışları üzerinde gözlemde bulunmak dinî bir faydadır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

ل  harfi Lam, ta’lil içindir. Yani:  لِاَجْلِكُمْ (sizin için) manasındadır. Yeryüzünde yaratılan şeyler insanlar içindir ve buradaki ta’lil  yaratılış sebebi içindir. Faydasını ve neticesini beyan eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 369)

 ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ

Cümle, atıf harfi  ثُمَّ  ile sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

ثُمَّ  atıf harfi, hem zaman açısından hem de rütbe (Bir mertebeden bir mertebeye geçiş) açısından terahi ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

ثُمَّ  atıf harfi  اسْتَوٰٓى  fiilini  خَلَقَ لَكُمْ  cümlesine atfeder. Rütbeten terahi ifade eder. Cümlelerin atfında bu mana muteberdir. Atfedilen mananın atfedildiği manadan rütbe ve menzil bakımından daha yüce olduğuna delalet eder. Zamandaki terahi rütbedeki terahi manasında müstear olmuştur. Şüphe yok ki semadaki mahlukat matufun aleyh olan yeryüzündeki mahlukattan daha meziyetli ve faziletlidir.

الْاَرْضِ - السَّمَٓاءِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

السَّمَٓاءِ  -  سَمٰوَاتٍ  ve  اسْتَوٰٓى  -  سَوّٰيهُنَّ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

سَمٰوَاتٍ ’deki tenvin kesret ve tazim ifade eder.

Ayette tevriye sanatı vardır. اسْتَوٰٓى  kelimesinin yakın anlamı yerleşmek değil, Rahman olan Allah için kelimenin uzak anlamları olan kuşatmak ve mülkü altında tutmak manası kastedilmiş, yakın ve uzak anlamlarından herhangi birine dair bir işaret de belirtilmemiştir. (Hasan Uçar, Kur’an -ı Kerim’deki Anlamsal Bedî Sanatları)

Tevriye; biri yakın diğeri uzak iki manası olan bir kelimenin uzak manasının kastedilmesidir.

Arşı istiva etmek, hükümranlık ve saltanatın mecazî ifadesidir. Bundan murad, kâinatın icadının ve idaresinin Allah'ın (cc) üstün iradesine bağlı olduğunu beyan etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

سَوَى - اسْتَوٰٓى ; aynı köktendir. Kelimeler arasında cinas-ı muharref sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah Teâlâ semaya istiva etmiş, onları yedi sema halinde düzenlemiştir. O halde sema kelimesi semavattan daha umumidir. (Hâlidî, Vakafât Düşündüren ayetler, s.153)

سَبْعَ سَمٰوَاتٍ  [Yedi gök] ibaresindeki yedi kelimesi çokluktan kinaye olan bir rakamdır.

Semanın yani dünya atmosferinin yedi tabakası vardır. Yedi semanın paralel evrenler olduğu da söylenir. Birincisi dünya seması, diğer altı tanesi ahiret semasıdır.

Sema kelimesi tekil ve belirli olunca bizim gördüğümüz sema, dünya seması anlaşılır.

Bütün uzayı kaplayan, esir denen bir madde vardır. Isı ve ışığı taşıyıp yayar. Bilim hâla ispatlamaya çalışmaktadır. Bu maddeden yaratılan farklı oluşumların her birine sema denmektedir.

Kur’an bilimsel gerçeklere sadece işaret eder, avamın da bir şeyler anlayabileceği ifadeler kullanır, bilimi teşvik eder, araştırmaya kapı açar. Esas amacı iman esaslarını kalplere yerleştirmektir.

Burada Yüce yaratıcının اسْتَوٰٓى , ''Allah semaya yöneldi'' sözü, “(Semayı) yaratmaya yöneldi'' demek olup istiaredir. Çünkü  اسْتَوٰٓى 'nın gerçek anlamı, ''noksan iken tamam olmak veya eğri iken doğru ve düzgün olmak'' demektir. Bu ise cisimlerin niteliklerinden, sonradan olan varlıkların (muhdesat) alametlerindendir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟

Ayetin son cümlesi atıf harfi وَ ‘la müstenefe cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. هُوَ  mübteda,  عَل۪يمٌ  haberdir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِكُلِّ شَيْءٍ  , umum ve şümul için, amili olan  عَل۪يمٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim, O’nun ilminin her şeyi kapsadığını ifade eder. Yani O, her şeyi bilir, bilmediği hiçbir şey yoktur.

شَيْء ’deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.

عَل۪يمٌ۟  mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayette teşâbüh-i-etrâf sanatı vardır. Burada ilk bakışta ayetin وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ [O, herşeye kâdirdir] şeklinde bitmesi uygunmuş gibi düşünülebilir. Ama biraz dikkat edilince siyakta zikredilen arzın ve semanın yaratılışı, ulvî ve suflî âlemlerdeki tasarrufu, ölüleri diriltmesi sonra öldürüp tekrar diriltmesi, bütün bunların her şeyi kuşatan kâmil bir ilmi gerektirmesi dolayısıyla ayetin kudret değil ilimle bitmesinin daha münasip olduğu anlaşılır.

Ebu Hayyân şöyle der; Yüce Allah kendini عَلَّام , عَلِيم , عَالِم vasıflarıyla vasıflandırdı. Bu son iki vasıf mübalağa ifade eder. Araplar, aşırılığı pekiştirmek için عَلَّام keli­mesinin sonuna ة ilave ederek عَلَّامة derler. Kelimenin bu şekliyle Allah için kullanılması caiz değildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah’ın nimetleri, kevni ayetlerin içine gizlenerek insanlara hatırlatılmaktadır. Ayet, Allah’ın sonsuz kudretinin eşsiz olduğu, yoktan var etmenin sadece onun elinde olduğu anlamlarını da içererek tevhide ve ibrete delil teşkil etmektedir. Bütün bu anlamlara ilaveten ayetin, insanın hesaba çekileceği gerçeğine de işaret etmesi, “bir mana için gelen kelâmın içine başka bir mana daha sokmak” şeklinde tarif edilen idmâc sanatıdır.

Nesefî, ayetin başı ile sonunda bulunan alîm esmâsı arasında bir münasebet kurup, Allah Teâlâ’nın her şeyi en ince ayrıntısıyla bilmesinin bir neticesi ve gereği olarak O’nun yeryüzündeki tüm mahlukatı yarattığını söylemiştir. Dolayısıyla O Mevla Teâlâ ne yaratacağını, nasıl yaratacağını, ne zaman ve ne şekilde yaratacağını en iyi bilendir. Bikāî de benzer bir te’vilde bulunarak, O’nun alîm olmasının kadîr olmasıyla aynı manaya geldiğini vurgulamıştır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda) 

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Sayfadaki ayetlerin son kelimelerinin fasılalarındaki  و- نَ  , ي - نَ  harfleriyle  oluşan ahenk, diğer sayfalarda olduğu gibi son derece dikkat çekicidir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.