وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | bir zamanlar |
|
| 2 | قَالَ | dedi ki |
|
| 3 | رَبُّكَ | Rabbin |
|
| 4 | لِلْمَلَائِكَةِ | meleklere |
|
| 5 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 6 | جَاعِلٌ | yaratacağım |
|
| 7 | فِي | -nde |
|
| 8 | الْأَرْضِ | yeryüzü- |
|
| 9 | خَلِيفَةً | bir halife |
|
| 10 | قَالُوا | dediler (melekler) |
|
| 11 | أَتَجْعَلُ | mi yaratacaksın? |
|
| 12 | فِيهَا | orada |
|
| 13 | مَنْ | kimse |
|
| 14 | يُفْسِدُ | bozgunculuk yapan |
|
| 15 | فِيهَا | orada |
|
| 16 | وَيَسْفِكُ | döken |
|
| 17 | الدِّمَاءَ | kan |
|
| 18 | وَنَحْنُ | oysa biz |
|
| 19 | نُسَبِّحُ | tesbih ediyor |
|
| 20 | بِحَمْدِكَ | seni överek |
|
| 21 | وَنُقَدِّسُ | ve takdis ediyoruz |
|
| 22 | لَكَ | seni |
|
| 23 | قَالَ | dedi |
|
| 24 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 25 | أَعْلَمُ | bilirim |
|
| 26 | مَا | şeyleri |
|
| 27 | لَا | değilsiniz |
|
| 28 | تَعْلَمُونَ | siz biliyor |
|
Bakara suresi iki ayrı başlangıçtan bahseder. Bir tanesi bütün insanlığın yaratılışı ve insanlığın başlangıcı, bir tanesi de ilk olarak Beni İsrail’e emirlerin gelmesidir.
Kur’ân’da Adem as dan, onun halife olarak yaratılmasından bahsedilen ilk yer burasıdır. Nüzüle göre farklı sıralama olabilir, ancak Kur’ân’ı elimize aldığımızda ilk yer burasıdır. (Nouman Ali Khan)
Ayette gecen نُسَبِّحُ fiilinin kök harfleri sbh şeklindedir. Kelime manası yüzmek, suda veya havada hızlı gitmektir. Tesbih yüce Allah’ı tenzih etmek anlamındadır. Asıl anlamı yüce Allah’a ibadet etmek konusunda hızlı hareket etmektir. Bu kelime ister sözlü, ister fiili, isterse niyetle olsun bütün ibadet şekillerini kapsar. (Ragıb İsfahani, Müfredat)
Halife kelimesinde insan ve insan dışı mahlukat ilişkisinde ahlaki sorumluluk yüklenme manası vardır. Yeryüzü kendisine emanet edilmiştir. Ona sahip çıkması gerekir. Kalfa kelimesi buradan gelir.
Ce’ale: Var olan bir şeyi başka bir şeye dönüştürmektir. Adem a.s. ın ontolojik olarak yaratılışını değil, ona bir misyon yüklenmesini ifade eder.
Halife; hem fail, hem mef’ul kalıbıdır. Vekalet eden ve vekalet veren demektir. İnsan yeryüzünde hem alan, hem verendir. Öncesinden vekalet alıp, sonrakine verir.
Halif: Kötü olanın yerine geçen.
Halife: iyi olanın yerine geçen şeklinde kullanılmış.
Halifelik Allah’a izafe edilmemiştir, insan arzın halifesidir.
Bediu’z Zaman: Ateşle beslenen canlılar da varmış, bilim de okyanus dibinde ve 400 derecede yaşayan canlıları keşfetmiş.
Hilafet: eşyaya müdahale ile arzı imar etme, nimetlerden faydalanıp şükr manasında ibadet ve taatte bulunmaktır. Bu da ilim sahibi olmayı, yani eşyayı tanımayı gerektirir. Hem de ibadetin manasını ve nasıl yerine getirileceğini bilmeyi gerektirir. İnsanın meleklere üstünlüğü isimlerin öğretilmesidir. Ama eğer ilmi ve gücü kendisinde görüp yeryüzünde istediği gibi tasarrufta bulunmaya kalkışırsa, işte bu yeryüzünde bozgunculuk ve kan dökülmesine neden olur.
İnsanın sahip olduklarını Allah’tan bilmesi ve Allah karşısında acizliğini farketmesi gerekir.
Melekler insanın yeryüzünde kan dökeceğini nereden biliyorlardı? Daha önce yaratılmış ve yeryüzünde yaşayan cinler dolayısıyla biliyorlardır. Cinler yeryüzünde fesat çıkarıp kan döküyorlardı.
Arkeolojik kazılarda düşünemeyen, konuşamayan, iki ayak üzerinde yürüyemeyen insanımsı yaratıklar bulunmuştur.
İnsan suresi'nde ''İnsan üzerinden bir zaman geçti, insan demeye değmeyecek...'' şeklinde tercüme edilebilecek ibarenin Allah’ın insana üflemeden önce yarattığı bazı canlı türlerini ifade ettiği söyleniyor.
Meleklerin sorusu itiraz mahiyetinde değil, birşeyin hikmetini anlamak maksadıyla sorulmuş sorulardır.
Melekler tesbihleriyle arzı daha güzel imar edeceklerini düşünüyorlar. Allah da diyor ki: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.
Allahu Teala Hz Adem’e bütün isimleri öğrettikten sonra bilmeyen melekleri bilen insana secde ettirdi. Demek ki ilim ne kadar önemli ki bilmeyen toplum bilen topluma boyun eğiyor. İlimimizi artırması için Allah’a dua edelim. (Taha Suresinin 114. Ayetini okuyalım) Aynı zamanda çok çalışıp ilim teknoloji ve ekonomi alanında yükselerek diğer dinlere mensub ülkelere boyun eğmeyelim. Onlara üstün hale gelelim.
Seçme özgürlüğü olmayan meleklerin Allahı Hamd ile tesbih ve takdis etmesi sözkonusu iken, seçme özgürlüğü olan insan; Hak yolu seçerek meleklerden üstün bir konuma gelebilir. Yüceler yücesi bir seviyeye yükselebilir. Hak yolu seçmediği takdirde ise fesat çıkarıp kan akıtarak aşağıların aşağısı bir seviyeye de düşebilir. Seçimlerimizi yaparken bunu aklımızdan çıkarmayalım.
Ayette gecen نُسَبِّحُ fiilinin kök harfleri sbh şeklindedir. Kelime manası yüzmek, suda veya havada hızlı gitmektir. Tesbih yüce Allah’ı tenzih etmek anlamındadır. Asıl anlamı yüce Allah’a ibadet etmek konusunda hızlı hareket etmektir. Bu kelime ister sözlü, ister fiili, isterse niyetle olsun bütün ibadet şekillerini kapsar. (Ragıb İsfahani, Müfredat)
Halife kelimesinde insan ve insan dışı mahlukat ilişkisinde ahlaki sorumluluk yüklenme manası vardır. Yeryüzü kendisine emanet edilmiştir. Ona sahip çıkması gerekir. Kalfa kelimesi buradan gelir.
Ce’ale: Var olan bir şeyi başka bir şeye dönüştürmektir. Adem a.s. ın ontolojik olarak yaratılışını değil, ona bir misyon yüklenmesini ifade eder.
Halife; hem fail, hem mef’ul kalıbıdır. Vekalet eden ve vekalet veren demektir. İnsan yeryüzünde hem alan, hem verendir. Öncesinden vekalet alıp, sonrakine verir.
Halif: Kötü olanın yerine geçen.
Halife: iyi olanın yerine geçen şeklinde kullanılmış.
Halifelik Allah’a izafe edilmemiştir, insan arzın halifesidir.
Hilafet: eşyaya müdahale ile arzı imar etme, nimetlerden faydalanıp şükr manasında ibadet ve taatte bulunmaktır. Bu da ilim sahibi olmayı, yani eşyayı tanımayı gerektirir. Hem de ibadetin manasını ve nasıl yerine getirileceğini bilmeyi gerektirir.وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyedir. Zaman zarfı اِذْ, bir sonraki cümlede gelen قَالُٓوا fiiline mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلْمَلٰٓئِكَةِ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl اِنّ۪ي جَاعِلٌ ‘dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. جَاعِلٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru جَاعِلٌ ‘a mütealliktir. خَل۪يفَةً ism-i fail جَاعِلٌ ‘nun mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur.
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsm-i fail olan جَاعِلٌ sözcüğü, إن ’nin ismine itimat ederek خَل۪يفَةًۜ kelimesini mef‘ûlün bih olarak mansub yapmıştır.
(İbn Hişâm, Evdahul-mesâlik)
لِلْمَلٰٓئِكَةِ kelimesinin sonuna, dişilik (müennes) ةِ ’sinin getirilmesi ise, Arapça da çoğul olan kelimelerin müennes (dişil) kabul edilmeleri bakımındandır. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاعِلٌ , sülâsi mücerredi جعل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, اَتَجْعَلُ ف۪يهَا ‘dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. تَجْعَلُ damme ile merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. ف۪يهَا car mecruru تَجْعَلُ fiiline mütealliktir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُفْسِدُ ’dür. Îrabtan mahalli yoktur.
يُفْسِدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ف۪يهَا car mecruru يُفْسِدُ fiiline mütealliktir. يَسْفِكُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la يُفْسِدُ ‘ye matuftur.
يَسْفِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الدِّمَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُفْسِدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi فَسَدَ ’ dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. نُسَبِّحُ haber olarak mahallen merfûdur.
نُسَبِّحُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. بِحَمْدِكَ car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبسين بحمدك (hamd ile bir arada) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamiri كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نُقَدِّسُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la نُسَبِّحُ ’ ya matuftur.
نُقَدِّسُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. لَكَ car mecruru نُقَدِّسُ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُقَدِّسُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قدس ’dir.
نُسَبِّحُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سبح ‘dır.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَعْلَمُ cümlesi, اِنّ۪ٓ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا تَعْلَمُون ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ
Ayetin ilk cümlesi müstenefedir. و , istînâfiyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Zaman zarfı اِذْ, bir sonraki cümlede gelen قَالُٓوا fiiline mütealliktir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Hac/26)
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim ve teşrif içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
جَاعِلٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً cümlesinde haberin tekidli verilmesi, bu haber karşısında şaşıran muhatap münkir menziline konmuştur. Bunun için de haber hem اِنّ۪ , hem de isim cümlesi ile tekid edilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belagatî'l Kur'âni'l Kerîm, Soru; 384)
Beyzâvî, ayeti tefsir ederken şunları kaydeder: جَاعِلٌ kelimesi iki mef‘ûl alan جعل fiilinden gelmektedir. Fiili gibi amel edip فِي الْاَرْضِ ve خَل۪يفَةً lafızlarını mef‘ûl yapmıştır. Çünkü müstakbel manasınadır ve müsnedün ileyh’e اِنّ۪ي lafzındaki mütekellim ي ’sına dayanmaktadır.
Burada, اِنّ۪ ’nin ismi olan mütekellim ي ’sı müsnedün ileyh, اِنّ۪ ’nin haberi olan جَاعِلٌ lafzı ise müsneddir. Beyzâvî, اِنّ۪ ’nin ismini müsnedün ileyh olarak tabir etmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
لِلْمَلٰٓئِكَةِ lafzının, اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ ifadesinden önce gelmesi, meleklere önem verildiğini ve yaratılacak halifeye dikkatlerinin çekildiğini göstermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Mekulü’l-kavl cümlesinde فِي الْاَرْضِ tabirinin خَل۪يفَةً kelimesinin önüne geçmesi arkadan gelecek olan sözcük hakkında خَل۪يفَةً merak uyandırmak içindir.
Ayeti kerimedeki خَل۪يفَةًۜ sözcüğü ile kastedilen Hz. Âdem ve zürriyetidir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim soru;386)
خَل۪يفَةً ’ deki tenvin tazim ifade eder.
خَل۪يفَةً kelimesinin sonuna yuvarlak ةِ harfinin eklenmesi mübalağa içindir. Manası da, ‘’sizden olan bir halife’’ demektir. Çünkü yeryüzünde yerleştirilenler insanlardır. Yüce Allah yeryüzüne Hz. Âdem’i ve soyunu halife olarak görevlendirmiştir. Bu ayette Rabbimiz خَلَٓائِفَ veya خُلَفَٓاءَ ifadesini kullanmamıştır. Çünkü burada خَل۪يفَةً ifadesiyle murad olunan kimse bizzat Hz. Âdem'in kendisidir. Böylece Hz. Âdem’den bahisle soyundan ayrıca söz etmeye gerek duymamıştır.
قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mekulü’l-kavl cümlesi istifham üslubunda gelmesine rağmen gerçek manada soru kastı taşımamaktadır. Taaccüb manası kazanmış olan terkip mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يُفْسِدُ ف۪يهَا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَتَجْعَلُ ف۪يهَا ifadesi bir hayret ifadesidir, zira onlar, Allah Teâlâ sadece hayrı yapan ve sadece hayrı murad eden hikmet sahibi bir yaratıcı olduğu halde neden itaatli kullar yerine masiyet ehli kulları halife kılıyor diye hayrete düşmüşlerdir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ve Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üslupta gelen وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle sıla cümlesine atıf harfi وَ ’ la atfedilmiştir.
ف۪يهَا ifadesinin tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Belaği açıdan mananın selameti bu tekrarı zorunlu kılmaktadır. Çünkü ilk car mecrur ف۪يهَا arzda halife kılındığının tayini için gelmiştir.
يُفْسِدُ - يَسْفِكُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Şayet; ‘’melekler insanın kan dökeceğini ve fesat çıkaracağını nereden biliyorlardı ki, böyle hayret ettiler? Bu gayba dair bir bilgi değil mi?’’ dersen, şöyle derim: Onlar bunu ya Allah’ın bildirmesiyle ya da Levh-i Mahfuz’dan öğrenmişlerdir. Veya sadece meleklerin günahlardan korunmuş / masum varlıklar olduğunu, mahlukattan hiçbirinin bu nitelikte olmadığını biliyorlardır. Ya da meleklerden önce yeryüzünde yaşayan ve orada fesat çıkarmış olan diğer canlı türünü insana kıyaslamışlardır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Buradaki istifhamın soru kastı taşıdığı sanılabilir. Lakin Allah'ın, meleklere yeryüzünde halife olarak Âdem'i yaratacağını bildirmesinin akabinde, bunu meleklerden gelen bir itiraz olarak düşünmek isabetsizdir, uygun değildir. Çünkü Allah'ın istediği bir şeye itiraz etmek isyandır. Melekler ise isyan etmez. Bunun delili de şu ayetlerdir:
لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ…[...Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.] (Tahrîm/6)
لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهٖ يَعْمَلُونَ [O’nun sözünün önüne geçmezler, sadece O’nun emriyle hareket ederler.] (Enbiya/27)
Bu girizgahtan sonra şunu söyleyebiliriz: meleklerden gelen bu soru, şaşkınlık ifadesidir. Meleklerin hayret ve şaşkınlık göstermeleri, onlar için gizli (hafi) olan bazı hikmetleri keşfetmek ve şüphelerini gidermek için sordukları bir sorudur. Allah Teâlâ da onlara Âdem'in sahip olduğu faziletleri ve halifeliğe ehil olduğunu göstermiştir. Melekler Allah'ın fiiline itiraz etmemiş, Allah'ın yarattığı şeylerdeki hikmetten ve maslahattan şüphelenmemiş ve Âdem (a.s)’a ve zürriyetine dil uzatmamış, onları karalamamışlardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim soru; 385)
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ
Cümle, haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَحْنُ mübteda, نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ cümlesi haberdir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نُسَبِّحُ fiiline müteallik car-mecrur بِحَمْدِكَ izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan حَمْدِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Aynı üslupta gelen نُقَدِّسُ لَكَۜ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle haber olan cümleye atıf harfi وَ ’ la atfedilmiştir.
بِحَمْدِكَ - نُسَبِّحُ - نُقَدِّسُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
حَمْدِكَ ‘ deki بِ mülabeset içindir. Manası şöyledir. Seni noksanlıklardan tenzih eder ve devamlı sana hamd ederiz. وَنَحْنُ نُسَبِّحُ cümlesinin isim cümlesi formunda tercih edilmesi devam ve sübut ifade eder. اِنَّ ‘nin anlamlarından birisi, ta’lîl ve rapt manasını ifade etmesidir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُون cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan لَا تَعْلَمُون , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَا تَعْلَمُونَ - اَعْلَمُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
اَعْلَمُ - تَعْلَمُونَ , قَالَ - قَالُٓوا , اَتَجْعَلُ - جَاعِلٌ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ cümlesiyle لَا تَعْلَمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.