فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ٣٧
Burada hem şeytan, hem de Adem a.s. Allah’a karşı geldiler, şeytan tevbe edip yönelmedi, af dilemedi.
Kelime fiilinin lugat manası duyum veya gözlem yolu ile insan idraki üzerinde kalıcı bir etki yapmaktır. Kulakla algılanan çeşidine kelam, göz ile algılanana kelm denir. Bu ikisi dışında gönülle algılanan kalbi ızdırap da olabilir. Burada kalbi olması, almak fiiline daha uygundur. Çünkü telakki basit bir alma ya da verme değil, bilinçli bir buluşma, kavuşmadır.
Kelimeler ile kastedilen kelime-i tevhid olabilir.
Hz. Havva’nın Ademi kandırması gibi bir husus burada kesinlikle yoktur, bir ima bile yoktur. Aksine olay Hz. Adem üzerinden anlatılıyor.
Araf suresinde Hz. Adem’in duası Rabbena zalemna şeklinde çoğul kalıpla gelmiştir. Tövbe edenler ikisidir.
Hz. Adem tevbe edince tevbesi kabul oluyor ama artık o şartlarda yaşayamaz, dünyaya inmesi gerekiyor. Dünyaya inmesi ceza değil, şartlar gereğidir.
Rahmeti bol olan Allahu Teala yaşadığımız sürece Allahın rahmetinden ümidimizi kesmememizi ve günahlarımızı örterek tövbeleri kabul edeceğini ifade etmiştir. (Zümer/53)
Tövbenin kabul olmasının işareti o günahı bir daha yapmamaktır. Bu hali hayatımıza geçirerek Hz. Peygamberin (sav) de yaptığı gibi hergün tövbe istiğfar edelim.
Tâbe fiili dönmek ve tövbe etmek manasında olup tövbe kelimesi dilimize bu kökten geçmiştir. على harfiyle kullanıldığında Allah’ın tövbeleri kabul etmesi manasını kazanır.
Kelime fiilinin lugat manası duyum veya gözlem yolu ile insan idraki üzerinde kalıcı bir etki yapmaktır. Kulakla algılanan çeşidine kelam, göz ile algılanana kelm denir. Bu ikisi dışında gönülle algılanan kalbi ızdırap da olabilir. Burada kalbi olması, almak fiiline daha uygundur. Çünkü telakki basit bir alma ya da verme değil, bilinçli bir buluşma, kavuşmadır.
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. تَلَقّٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اٰدَمُ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّه۪ car mecruru تَلَقّٰٓى fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَلِمَاتٍ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
تَلَقّٰٓى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi لقي ‘dir.
Bu bab fiile, mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَتَابَ عَلَيْهِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْهِ car mecruru تَابَ fiiline mütealliktir.
اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. هُوَ fasıl zamiridir. التَّوَّابُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الرَّح۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl ( Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir. Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
التَّوَّابُ - الرَّح۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ
Ayet atıf harfi فَ ile önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ف َedatı zaman tertibi (fâ-i takibiyye/aralıksız sıralama) kullanımında kendisinden sonraki ögenin, öncekinin hemen ardından, araya süre girmeden gerçekleştiğini ifade eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Veciz ifade kastına matuf رَبِّه۪ izafetinde, Hz. Adem’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması ona tazim ve teşrif içindir.
Muzafun ileyh olan كَلِمَاتٍ ‘in nekreliği tazim ve kesret ifade eder.
‘’Kelimelerin telakkī edilmesinin’’ anlamı, onların alınıp kabul edilmesi ve öğrenildikten sonra onlarla amel edilmesidir. فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ ifadesinde اٰدَمُ kelimesi nasb edilerek ve كَلِمَاتٍ ref edilerek de okunmuştur. Buna göre kelimeler Âdem’e tebliğ edilip ulaştırılmış, ona yönelmiştir. Bu kelimeler [Ya Rabbi! Kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan, bize merhamet etmezsen, kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olacağız.] (A‘râf 7/23) ifadeleridir. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın (v.32/652) şöyle dediği nakledilmiştir: Allah’a en sevimli olan sözler atamız Âdem’in hata işlediği zaman söylediği şu sözlerdir: ‘’Allah’ım! Sen her türlü noksan sıfattan münezzehsin, sana hamd ederiz. Senin ismin mübarektir, şanın çok yücedir. Senden başka ilâh yoktur. Ben nefsime zulmettim, beni bağışla, zira günahları senden başka bağışlayacak yoktur.’’ (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَتَابَ عَلَيْهِۜ cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Görüldüğü gibi sadece Hz. Âdem’in [Tövbesini kabul etti.] ifadesiyle yetinilmiştir. Çünkü eşi ve annemiz Hz. Havva da ona tabidir. Bu, her ikisi de tövbe ettiler anlamındadır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen bu son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
اِنَّ ve fasıl zamiri ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Bir başka tekid unsuru da haberin marife gelmesidir. اِنَّ ‘nin haberinin marife oluşu, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve fasıl zamiri, müsnedin marife gelmesi sebebiyle çok sayıda tekid ve tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan التَّوَّابُ ve الرَّح۪يمُ۟ vasıflarının aralarında وَ olmadan gelmesi, her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ kelimeleri de mübalağa kiplerindendir. O, tövbeyi çok çok kabul eden ve rahmeti bol olan demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Allah Teâlâ’ya ait bu iki kelimenin marife olarak gelmesi bu sıfatların onda kemâl derecede olduğunu, aralarında و olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.
الرَّح۪يمُ۟ - التَّوَّابُ kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.
اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ cümlesi, mesel tarikinde olmayan tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır.
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
هُوَ fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Ayrıca kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Çünkü haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur. التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ kelimeleri de mübalağa kiplerindendir. O, tövbeyi çok çok kabul eden ve rahmeti bol olan demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“İbn Abbâs’tan (r.a) rivayet olunduğuna göre Hz. Âdem, Allah Teâlâ’ya cennetten neden çıkarıldığını sormuş, Allah Teâlâ ise yapmış olduğu günah sebebiyle olduğunu, eğer tevbe ederse kendisini yine cennete göndereceğini müjdeleyince Hz. Âdem (a.s) da tevbe etmiştir.” Görülüyor ki Nesefî bu iki esmâyı Hz. Âdem’ın (a.s) tevbe etmesiyle ilişkilendirip Allah Teâlâ’nın tevvâb ve rahîm esmâsıyla onun tevbesini kabul ettiğini vurgulamıştır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
Bu cümle فَتَلْقى آدَمُ مِن رَبِّهِ sözüne tezyildir. Çünkü bu söz تابَ آدَمُ فَتابَ اللَّهُ عَلَيْهِ (Âdem tevbe etti ve Allah hemen onun tevbesini kabul etti.) takdirindedir. Tevvâb kelimesi kullarının çoğuna tevbe etmeyi ilham eder. Burada tevbe; tevbeye yöneltmek manasındadır ve tevbe edenin tevbesini kabul etmek manasında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tevvâb ismini الرَّحِيمَ ismi takip etmiştir. Çünkü rahîm ismi tevbenin illetidir. Kulunun tevbesini kabul etmek rahmetin göstergesidir. Aksi halde tevbe, tevbe edene bir fayda sağlamaz. Burada işlenmiş bir günah vardır ve Allah’ın adaletine göre cezalandırılması gerekir ama Allah’ın rahmeti adaletinin önüne geçmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)