Bakara Sûresi 40. Ayet

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ  ٤٠

Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا بَنِي oğulları ب ن ي
2 إِسْرَائِيلَ İsrail
3 اذْكُرُوا hatırlayın ذ ك ر
4 نِعْمَتِيَ ni’metleri ن ع م
5 الَّتِي o ki;
6 أَنْعَمْتُ ni’metlendirdim ن ع م
7 عَلَيْكُمْ sizleri
8 وَأَوْفُوا ve tutun و ف ي
9 بِعَهْدِي bana verdiğiniz sözü ع ه د
10 أُوفِ ben de tutayım و ف ي
11 بِعَهْدِكُمْ size verdiğim sözü ع ه د
12 وَإِيَّايَ ve sadece benden
13 فَارْهَبُونِ korkun ر ه ب
 

Allahu Teala’ya verilen ahdin Kur’âna inanmak olduğu söylenmiştir. Allah’ın bizlere lütfettiği nimetlerini hatırlamamız bizim için çok önemlidir. Şükrümüzü artırır. Ayrıca İbrahim Suresi 7. ayetinde şükrün; nimetin artma sebebi olduğu ifade edilmiştir.

Günümüzde çeşitli sorunlarını psikologlarla görüşerek çözmek isteyen birçok danışandan, sahip olduğu nimetleri alt alta yazarak sıralaması istenmektedir. Aslında amaç ne kadar çok nimetin bize verildiğinin ve sahip olduğumuz maddi ve manevi zenginlikleri kabullenmeye kendimizi ikna etmektir. İşte Yüce Allah bize bu ayette sözkonusu metodu zaten önermiştir.  

 

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ


يَا  nida harfidir.  بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  münadadır. بَن۪ٓي  muzaf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı  اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ  ‘ dır. 

Fiil cümlesidir. اذْكُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتِيَ  mef‘ûlün bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri يَ ’sı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الَّت۪ٓي  müfred müennes has ism-i mevsûl  نِعْمَتِيَ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْعَمْتُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْعَمْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru  اَنْعَمْتُ  fiiline mütealliktir. اَوْفُوا  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la nida cümlesine matuftur. 

اَوْفُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِعَهْد۪ٓي  car mecruru  اَوْفُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri يَ ’sı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ  cümlesi mahzuf şartın cevabıdır. Takdiri  إن توفوا  (Vefalı olursanız) şeklindedir. 

اُو۫فِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’ dir. بِعَهْدِ  car mecruru  اُو۫فِ  fiiline mütealliktir.  Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

و  atıf harfidir. Munfasıl zamir  اِيَّايَ  takdir edilmiş bir fiilin mukaddem mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri, ارهبوا  (Korkun) şeklindedir.

فَ  atıf harfidir. Zaid olması da caizdir. ارْهَبُونِ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bir ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  [Ey İsrailoğulları!] ifadesinde İsrail’den kasıt Hz. Yakup (a.s)’dır. Bu, Hz. Yakub (a.s)’ın lakabıdır. Bunun manası, kendi dillerinde yani İbranicede, “Allah'ın seçkin kulu” ya da “Allah'ın kulu” şeklindedir.

اِسْرَٓاء۪يلَ  kul veya seçkin demektir, İbranicede Allah demektir. Kelime gayri munsarıftır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Bu ayette yer alan  عَهْدِ  kelimesi masdar bir kelimedir. Dolayısıyla bu, bazen muahide yani failine ve bazen de muahede yani mef‘ûle, kısaca hepsine muzâf olabilir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْفُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وفي ’dır. 

اَنْعَمْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نعم ‘dir.

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan  اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

نِعْمَتِيَ  için sıfat konumunda olan müfret müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ٓي  ‘nin sılası olan اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي  cümlesi nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi kükümde ortaklıktır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır.

Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  نِعْمَتِيَ  ve  بِعَهْد۪ٓي  izafetlerinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  نِعْمَتِ  ve  عَهْد۪ٓ  tazim ve şeref kazanmıştır. 

ف  karinesi olmadan gelen  اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ  cümlesi mahzuf şartın cevabıdır. Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Takdiri  إن توفوا  (Vefalı olursanız) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir. «- bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin..» (Âl-i İmrân, 31.) ayeti buna misaldir. Bu ayette hazif ‘’eğer bana uyarsanız’’ şeklindedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 2, s.172)

عَهۡدِ  kelimesi siyaktaki önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نِعْمَتِيَ - اَنْعَمْتُ  ve  اَوْفُوا - اُو۫فِ  gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kur’an-ı Kerim’de  بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  (İsrailoğulları) nidası çok sayıda ayette geçmektedir. Bu ismin ilk defa geçtiği ayet budur.

Kur’an’da Yahudiler ismi de geçer ama daha çok  بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  ismi geçmiştir.

Yahudi; Yahuda adında bir fakihe mensup demektir.

İsrail; Allah’ın temiz ve seçkin kulu demektir. (Yakup (as)’ın bir ismi de İsrail’dir.) Yakup (as)’ın temizliği vurgulanmıştır. Böylece ümmetinin de ona uygun hareket edip iman etmeleri teşvik edilmiştir.

بَن۪ٓي , kelimesinin aslı  بنون  şeklindedir. بنون ; kelimesi, إبن  kelimesinin çoğuludur. Münada olunca  بنين  şeklini alır. Muzâf olunca da ن  harfi düşmüştür. Burada bir nida vardır, nidadan sonra gelen kelime nasb olmuştur. Genelde Kur’an’da bu kelime hep nasb durumdadır. Çünkü hep hitap şeklinde gelmiştir. Sadece bir yerde  بنو  olarak gelmiştir. O da Yûnus/90 ayetidir.  قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّذ۪ٓي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُٓوا اِسْرَٓاء۪يلَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ  [(Firavun): «Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!» dedi.]

Nimeti hatırdan çıkarmamalarının istenmesinden maksat bu nimetlere önem vermeleri, tazim etmeleri, şükrünü eda etmekten geri durmamaları ve o nimetleri veren kudrete itaat etmeleridir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  [Ey İsrailoğulları!] ifadesinde İsrail’den kasıt Hz. Yakup (a.s)’dır. Bu, Hz. Yakub (a.s)’ın lakabıdır. Bunun manası, kendi dillerinde yani İbranicede, “Allah'ın seçkin kulu” ya da “Allah'ın kulu” şeklindedir.

اِسْرَٓاء۪يلَ  kul veya seçkin demektir, İbranicede il; Allah demektir. Kelime gayri munsarıftır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bu ayette yer alan  عَهْدِ  kelimesi masdar bir kelimedir. Dolayısıyla bu, bazen muahide yani failine ve bazen de muahede yani mef‘ûle, kısaca hepsine muzâf olabilir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bu surede, Hz Adem kıssasının hemen arkasından, İsrailoğullarının kıssasının geldiği görülür. Bunun sebebi, “onlar da bu kadar verilen nimetlere rağmen küfrettiler ve iman nimetinden mahrum kaldılar” manasına işaret etmektir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 502)

نِعْمَتِيَ  [Benim nimetim] nimet kelimesinin Allah'a izafesinde, ni­metin değerinin büyüklüğüne, bolluğuna ve güzelliğine işaret vardır. Çünkü bu tür izafet, Allah'a izafe edilen şeyin şereflendirildiğini gösterir.  بيت الله (Allah'ın evi), ناقة الله (Allah'ın devesi) izafetlerinde olduğu gibi. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)

نِعْمَتِ  kelimesi, Kur'an-ı Kerim’de 47 defa tekil olarak gelirken, sadece üç yerde çoğul kullanılmıştır. Bunun inceliği, “Allah’ın tek bir nimeti bile, çok büyüktür, saymakla tükenmez. Bu nimetin büyüklüğü ve şerefi, o nimeti veren büyük yaratıcıdan kaynaklanmaktadır” anlamında gizlidir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;510)

“Size lütfettiğim nimetler”, mealindeki ilâhi beyanda yer alan nimetlerden şu hususları anlamak mümkündür. Birincisi, Allah sizden peygamberler ve hükümdarlar yapmıştır, şu ilahi beyanda ifade edildiği üzere: "Musa kavmine şöyle demişti: 'Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimetleri hatırlayın, çünkü O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar yaptı"

Nitekim şöy­le denilmiştir: Hz. Yakup'dan İsa (a.s) zamanına kadar gelen bütün peygamberler İsrailoğullarındandı. İkinci bir yoruma göre ise aziz ve celil olan Allah'ın kimseye vermediği çeşitli nimetlerdir, "insanlardan hiçbirine vermediklerini size lütfetmiştir". Mesela; kudret helvası, bıldırcın eti, bulutla gölgelendirme, herkesin elbisesi­nin, boyu kadar uzaması gibi. Nakillerde şöyle belirtilmiştir: İsrailoğulları'nın elbiseleri boyları kadar uzayıp tamamlanıyor, eskimiyor ve kirlenmiyordu. İşte bu kendilerinden başka hiçbir kimseye tanınmayan ilahi bir imkandı.

Bunun yanında ayette söz konusu edilen nimetin, israiloğulları'nın Firavun ve taraf­tarlarının işkencesinden kurtulması manasına gelmesi de muhtemeldir. “Ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdim”. Denildi ki İsrailoğulları yeryüzünde bulunan bütün canlılara şu yönlerden üstün kılın­mıştır: Asıl madde açısından hayvanlara, peygamberler nesli olma açısından cinlere ve iman etmeleri açısından diğer insanlara. Onların herkese göre daha üstün kılınışı başka şekillerde de yorumlanabilir: Yukarıda değindiğimiz üzere peygamberlerin kendi nesillerinden gelmesi, düşmanlarının elinden kurtarılıp gözleri önünde onların helak edilmesi, denizin yarılıp kendilerinin geçmesi ve düşmanlarının burada boğulup kalması gibi; bu sonuncusu nimetlerin en büyüklerinden biridir: Düşmanının yok olduğunu göreceksin, sen ise ayrı bir yerde bulunup zarar görmeyeceksin. (Ebu Mansur el-Matürîdi,Te'vilatül Kur'an)

اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ  ibaresi Fatiha’da geçmiştir.Tekrir ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Oradan buraya kadar olan bölümde anlatılanları hatırlatır. ‘’Şimdi bu ayetimi anla’’ manasındadır.

عَهۡد kelimesi hem ahdi yapana hem de ahde konu olan şeye izafe edilebilir. Mükâfat ve sevap vaad etmek, müşâkele olarak “ahde vefa” şeklinde ifade edilmiştir.

وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ

 

Ayetin son cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle nidanın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede icâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

اِيَّايَ , takdiri  ارهبوا  olan fiilin mukaddem mef’ûlüdür. Cümlenin takdiri  إيّاي ارهبوا  [Sadece benden korkun] şeklindedir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümledeki takdim kasr ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, ve Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) Kasr, mef’ûl ve fiil arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اِيَّايَ , maksurun aleyh/mevsûf, فَارْهَبُونِ  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Yani fiilin, takdîm edilen bu mef’ûle has olduğu ifade edilmiştir. Sadece ve sadece benden korkun anlamındadır.

Ayette  ارْهَبُونِ  fiilinin mef‘ûlü olan  اِيَّايَ  mansub munfasıl zamiri fiilden önce zikredilmiştir. Ayrıca fiilin sonunda yer alan meksur nun-u vikaye ( ن ) burada mahzuf bir mütekellim zamirin  ى  bulunduğuna delalet etmektedir. Yani mef‘ûl hem fiile takdim edilmiş hem de tekid gayesiyle fiilden sonra tekrar zikredilmiştir. Bu durum da ifadede güçlü bir tahsis oluşmuştur. Buna göre cümlenin anlamı sadece ve sadece benden korkun, başkasından değil şeklindedir. Beyzâvî’nin ayetteki tahsisle ilgili beyanı şöyledir: “Bu kalıp  وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ tahsis ifade etmede  اِيَّاكَ نَعْبُدُ (Fatiha, 1/5) ifadesinden daha kuvvetlidir. Çünkü bunda mef‘ûlün tekrarıyla  اِيَّايَ فَارْهَبُونِ  beraber, sözün şart manasını içerdiğini gösteren ceza (cevap) فَ ‘ si de vardır. Sanki şöyle denilmiştir: إن كنتم راهبين شيء فَارْهَبُونِ (Eğer bir şeyden korkacaksanız benden korkun.) (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

فَارْهَبُونِ  cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Cümleye dahil olan  فَ , tekid ifade eden zaid harftir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَارْهَبُونِ  kelimesinin sonundaki esre mütekellim zamirinden ivazdır.  نِ  ise nun-u vikayedir.

Zuhaylî’ye göre ayet-i kerimenin sonundaki  فَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ  ifadesinde gaib kipinden mütekellim sıygasına geçiş yapılmak suretiyle iltifat vardır. Bu, korkutma ve mehabette mübalağa ve maksadı açıkça ifade etmek için yapılmıştır. Sanki şöyle buyrulmuştur: “İşte o tek olan ilâh benim, öyleyse başkasından değil yalnızca benden korkun.”

Zemahşerî de: “Bu ifade kelamın gaibden tekellüm sıygasına nakledilmesidir. Burada galip olan mütekellim olduğu için bu geçiş caiz olmuştur. Bu üslup iltifat yollarından biri olup korkutma hususunda  وَاِيَّاهُ فَارْهَبُوهُ  ifadesinden ve öncesinin mütekellim sıygasıyla gelmesinden daha beliğdir.” demektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)