Bakara Sûresi 45. Ayet

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ  ٤٥

Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin.Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاسْتَعِينُوا yardım dileyin ع و ن
2 بِالصَّبْرِ sabırla ص ب ر
3 وَالصَّلَاةِ ve namazla ص ل و
4 وَإِنَّهَا şüphesiz bu
5 لَكَبِيرَةٌ ağır gelir ك ب ر
6 إِلَّا başkasına
7 عَلَى
8 الْخَاشِعِينَ saygı gösterenlerden خ ش ع
 

Allah’tan yardım isteyeceğiniz namaz, gerçekten çok ağır ve zor bir konudur. Allah’a bağlanmanın özünü kavrayamamış, Allah’ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti karşısında tam teslimiyet gösterememiş insanlara namaz ağır gelir, zor gelir. Lâkin huşû erbabı için zor değildir namaz. Yâni kalpleri Allah’ı ve Al­lah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatırlamaktan zevk alan huşû sahipleri için zor gelmez.

Namaz demek ki, Allah’tan yardım isteme konusuymuş. Ebu Dâvûd’un rivâyetinde şöyle buyurulur:

"Allah’ın Rasûlü ne zaman bir şeye üzülürse he­men namaza dururdu."

Bir başka rivâyette de hadîseler onu üzüp, bitkin hale getirince:

"Bizi serinlet ey Bilal!"

Yâni bir ezan oku ey Bilal! Bir namaza duralım da rahatlayalım buyururdu. İbni Cerir rivâyet eder: Allah’ın Rasûlü karnı ağrıyan bir adam gördü de ona şöyle buyurdu: "Kalk namaz kıl! Çünkü onun şifası namazdır" Buyurdu. Yine rivâyet edilir ki İbni Abbas’a kardeşinin vefat haberi verilince önce istirca etti, sonra da hemen bir kenara çekilip iki rekat namaz kıldı. Böyle bir durumda Allah’tan yardım dilemeyi ihmâl etmedi. (Besairul Kur’ân- Ali Küçük)

Sabrın asıl mânâsı, nefsi, sevdiği şeylerden alıkoymak ve heva ve hevesinden el çektirmektir. Bu bakımdan, felaketler karşısında kendisini frenleyene "Sabreden" denilmiş. Ramazan ayına da, yeme ve içmeye karşı sabredildiğinden dolayı "Sabır" ayı" denilmiştir. Bir kısım âlimler, buradaki "sabır" kelimesinden maksadın, oruç tutmak olduğunu ve bu âyet-i kerimenin "Oruç tutarak namaz kılarak sabredin" demek istediğini söylemişlerdir. Taberi ise, Allah tealanın, bu âyet-i kerimede insanları Allah´ın emir ve yasaklarından, nefislerine ağır gelenlere karşı sabretmelerini istedigini söylemiştir.

Burada, Allah´tan yardım dilerken yapılacak şeylerden özellikle namaz zikredilmektedir. Çünkü onda Allah´ın kitabını okuma, dünya zevklerini terketme, âhireti ve orada Allah’ın insanlar için hazırlamış olduğu şeyleri hatırlatma vardır.

 Rasûlullah (s.a.v.) herhangi bir sıkıntı ile karşılaştığında hemen namaz kılmaya başlardı.

 Abdurrahman diyor ki: "Abdullah b. Abbas, bir yolculuk yaparken kendisine kardeşi Kussem´in ölüm heberi ulşatı. Abdullah b. Abbas, "Şüphesiz biz, Allah içiniz ve mutlaka ona döneceğiz’’ dedikten sonra yolun kenarına çekildi, devesini çöktürdü, iki reka namaz kıldı ve namazı uzattı. Bitirdikten sonra kalkıp bineğine doğru yürüdü ve "Sabırla ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki namaz, Allaha boyun eğenlerden başkasına ağır gelir" âyetini okudu. (Taberi tefsiri)

Sabır (oruç) ve namaz ile yardım isteyin. Muhakkak ki o (namaz) ağırdır / zordur / büyüktür; huşû’ duyanlar müstesna.

Yukarıda iki kere namaz geçmişti, burada tekrar geçiyor. Namazın önemi, Allah ile olan bağımızı güçlendiriyor oluşu dolayısıyla bu tekrarlar yapılmıştır.

İnneha’daki “ha” zamiri namaza aittir.

Sabır: ibadetlere devam etmek için, günahları işlememek için ve musibetlere sabır (direnmek) olmak üzere üç çeşittir.

Sabır, lugatte sabretmek, taş, bir şeyin en üstün hali manalarına gelir. Sabırda bunların hepsi vardır. Musibet veya zorluklar karşısında taş gibi sağlam durmak, namaz ve oruç gibi ibadetlerde nefsin isteklerini hapsetmek, insanın en üstün halde olmasıdır. Oruç tutarken mesela yemek içmek olmaması dolayısıyla meleklere yaklaşıyor olmamız.

Namazın bir nevi şükür olduğunu düşünürsek, burada sabır ve şükür konu edilmiş ki bunlar İslam’ın iki yarısıdır. İslam sabır ve şükürden ibarettir. İslam’ın iki temelidir. Sabırı oruç olarak da yorumlamışlar. Bazı hadislerde de oruç için sabır kelimesi kullanılmış.

Salat namaz, dua, dik duruş demektir.

Salve leğen kemikleri demektir, bunlar insanın dik durmasını sağlıyor. Yürürken, otururken onların üzerinde duruyoruz. Destek anlamı da var. Ateşte yanmak manası da var. Değneği ateşte düzeltmek manaında kullanılır.

Buradaki haşe’a fiili huşû’ kökündendir. Çünkü haşyetin sonunda “ye” harfi, huşû’’nun sonunda “ayn” harfi vardır. Korkmakla ilgili farklı kelimeler var. Burada huşû’ duyanlar demek daha uygun. Haşyet kötülüğün bulunduğu yerle alakalı. Mesela cehennemden korkmak. Huşû’ muhatabın azameti karşısında duyulan korku. Bir de havf var. O kişi ile yani mütekellim ile alakalı. Fareden korkuyorum (havf) çünkü o benim zayıflığım. Havfın zıddı emin olmak, emniyette olmak.

Huşû’-hudu: Huşû’nun dış azaların; hudunun iç azaların sükuneti olduğu söylenir.

 
Ramazan ayına “ sabır ayı” denmesi, orucun sabırla yakın ilgisini göstermektedir. Peygamber Efendimiz bu yakın ilgiyi “ Oruç sabrın yarısıdır ” buyurmak sûretiyle ifade etmiştir. 
(Tirmizi, Davaât 87; Dârimi, Tahâret 2; Ahmed b Hanbel, Müsned ,V ,363,365,370,372).

Resûl-i Ekrem Efendimiz bir elem ve keder hissettiği zaman Allah’tan yardım istemek için namaza dururdu. 
( Ebû Dâvud, Tatavvu’ 22;Ahmed b Hanbel, Müsned ,V,388).
 

  Huşû’-hudu' arasındaki fark için, huşû’nun dış azaların; hudû'nun iç azaların sükuneti olduğu söylenir.

 

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَع۪ينُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالصَّبْرِ  car mecruru  اسْتَع۪ينُوا  fiiline mütealliktir. الصَّلٰوةِۜ  atıf harfi و ‘la makabline matuftur.

اسْتَع۪ينُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi عون ’dir. 

 Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

هَا  muttasıl zamir  إنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. كَب۪يرَةٌ  kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. عَلَى الْخَاشِع۪ينَ  car mecruru  كَب۪يرةٌ  ‘ e müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Cemi müzekker salim kipi ile gelen  خَاشِع۪ينَ  kelimesi, altı ayette, cemi kesret kipi ile gelen خُشَّعاً  kelimesi de sadece bir ayette (Kamer/7) zikredilmektedir. (Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri/ Abdurrahman Güney)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْخَاشِع۪ينَ  , sülâsî mücerredi  خشع  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَب۪يرَةٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ

Ayet atıf harfi  وَ ‘la 43. ayetteki  وَأَقِیمُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayet emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الصلاة  ile صبر  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.

Burada  الصلاة  kelimesi, الصَّبْرِ ‘dan sonra zikredilmiştir. Çünkü sabır olmadan hiçbir ibadete devam edilemez. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 533)

Namazın sorumluluklarına göğüs gererek, sabrı elden bırakmadan devamlı bir şekilde kılın ve zorluklarına da katlanın demektir. Namaz konusunda gerekli olan kalbî samimiyet ve ihlası elden bırakmaksızın kılın. Ya da belalara, zorluklara, başa gelen musibet ve felaketlere karşı sabır göstermek suretiyle göğüs gerin ve bunun için sabırdan yararlanın, yardım bekleyin. Herhangi bir musibet, felaket veya bela gelince de derhal namaza koşarak yardım ve medet bekleyin. Yine ayette yer alan namaz ifadesinden kasıt, duadır diye de yorumlanmıştır. Yani: 'Belalara karşı sabır göstererek direnin ve hemen dua etmeye başlayın, o belaların kaldırılması için derdinizi Allah’a havale edin’ demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Doğruya en yakın olan görüş, bu ayetle kendilerine hitap edilenlerin, Benî İsrail olmasıdır. Çünkü hitabı onlardan başkasına tevcih etmek, ilâhi nazmın ifade düzenini bozar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ

Cümle, haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümlenin öncesindeki olumsuz ifade mahzuftur. Cümlenin takdiri  إنّها لا تخفّ ولا تسهل إلا على الخاشعين  şeklindedir. 

Nefy harfi  لا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, haberle car- mecrur arasında, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

لَكَب۪يرَةٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

لَكَب۪يرَةٌ ‘e müteallik olan  الْخَاشِع۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka ve kasr sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette tekîdü’z-zem bimâ yuşbihu’l-medh sanatı vardır.

Yani, ancak kalpleri saygıyla ürperenlere kolay gelir. Çünkü bunlar Allah’ın sabredenler için neler hazırladığını kesin olarak bildiklerinden o ödülleri beklemektedirler. İşte bundan dolayı onlar için sabır ve namaz zor değil kolay gelir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Hak Teâlâ'nın ayetteki  وَاِنَّهَا  ifadesindeki zamirin mercii hususunda bazı görüşler ileri sürülmüştür:

1) Zamir, namaz (salât) lafzına racidir. Buna göre mana, "namaz, huşu edenlerin dışındakilere ağırdır" olur.

2) Zamir, Hak Teâlâ'nın emrinin delalet ettiği "istiane" (yardım talep etme) lafzına racidir.

3) Bu, İsrailoğullarının, [Size vermiş olduğum nimetlerimi hatırlayın] (Bakara,40) ayetinden başlayıp, yine Cenâb-ı Hakk'ın [yardım talep ediniz] ayetine kadarki kısımda, emredilen ve yasaklanan şeylerin tamamına racidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَكَب۪يرَةٌ  ağır ve zordur demektir.  الْخَاشِع۪ينَ  ; tevazu gösterenler demektir.  خشوع  tevazudur. Alçak kum tepesine  الخشوع  denilmesi de bundandır.  الخضوع  ise yumuşaklık ve itaattir. Şöyle de denilmiştir:  خشوع  organlarla, خضوع  ise kalp ile gösterilir.