وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | hani |
|
| 2 | أَخَذْنَا | almıştık |
|
| 3 | مِيثَاقَكُمْ | sizin sözünüzü |
|
| 4 | وَرَفَعْنَا | ve kaldırmıştık |
|
| 5 | فَوْقَكُمُ | üzerinize |
|
| 6 | الطُّورَ | dağı |
|
| 7 | خُذُوا | tutun |
|
| 8 | مَا | şeyi |
|
| 9 | اتَيْنَاكُمْ | size verdiğimiz |
|
| 10 | بِقُوَّةٍ | kuvvetle |
|
| 11 | وَاذْكُرُوا | ve hatırlayın |
|
| 12 | مَا | şeyi |
|
| 13 | فِيهِ | içinde olan |
|
| 14 | لَعَلَّكُمْ | belki de siz |
|
| 15 | تَتَّقُونَ | korunursunuz |
|
Tur kelimesi aslında dağ, tur-i Sina Sina dağı demektir. Çoğu müfessir bu dağın onların tepelerine gerçekten kalktığı görüşündedir. O kavme çok sayıda mucizeler gelmiştir.
Keffâl şöyle der: Yüce Allah, onların her birinden bir ahd aldığını vurgulamak için mîsak kelimesini tekil olarak zikretmiştir.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. اَخَذْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخَذْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. م۪يثَاقَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ cümlesi قَدْ takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. رَفَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. فَوْقَكُمُ mekân zarfı رَفَعْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الطُّورَۜ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiilcümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ cümlesi, mahzuf قُلْنَا fiilinin mekulü’l kavli ‘dir. Mukadder olan cümle hal konumunda olup mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. خُذُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası آتَيْنَا ’ dır. Îrabta mahalli yoktur.
آتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِقُوَّةٍ car mecruru اٰتَيْنَاكُمْ ‘daki mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, خذوا ما آتيناكم حاملين بقوة (Kuvvetle taşıyarak size verdiğimiz şeyi alın) şekildedir. اذْكُرُوا atıf harfi وَ ‘ la خُذُوا cümlesine matuftur.
اذْكُرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِيهِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
آتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَتَّقُونَ cümlesi لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَتَّقُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَتَّقُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ
Zaman zarfı اِذْ ’in, takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan müteallakı mahzuftur. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette azamet zamirine iltifat edilmiştir.
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
وَ ’la gelen وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَخَذْنَا ve رَفَعْنَا fiillerinin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.
رَفَعْنَا - فَوْقَكُمُ kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı, اَخَذْنَا - رَفَعْنَا kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.
Keffâl şöyle der: ‘’Yüce Allah, onların her birinden bir ahd aldığını vurgulamak için mîsak kelimesini tekil olarak zikretmiştir.
الطُّورَ kelimesi aslında dağ, طُورِ سِينا Sina dağı demektir. Çoğu müfessir bu dağın onların tepelerine gerçekten kalktığı görüşündedir. O kavme çok sayıda mucizeler gelmiştir. Her dağa "Tûr" denildiği de söylenmiştir. Hâlil ise kitabında, muayyen bir dağın ismi olduğunu söylemiştir. Bu doğruya daha yakındır. Çünkü kelimedeki ال takısı bunun bu isimle adlandırıldığı, bilinen belli bir dağ olarak anlaşılmasını gerektirir. Bilinen dağ ise üzerinde bu münacaatın yapıldığı dağdır. Allah'ın o dağı Benî İsrail'in bulundukları yere çok uzak bir yerde bulunsa da nakletmesi ve onların üzerine kaldırması mümkündür. Çünkü dağı havada tutmaya kadir olan Allah, onu yerinden söküp uzak bir yerden onların üzerine getirmeye de kâdirdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ
Haber cümlesinin ardından gelen bu inşâ cümlesi takdiri, قلنا (dedik) olan cümlenin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mukadder olan cümle hal konumundadır.
Mahzuf fiilin mekulü’l-kavli olan خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
قُوَّةٍ ‘deki tenvin nev ve kesret ifade eder.
Aynı üslupta gelen وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle öncesine atfedilmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi mahzuftur. ف۪يهِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Farklı şeyleri temsil eden مَٓا ‘ların tekrarında ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ [Size verdiğimizi kuvvetle tutun] cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Burada hazif yoluyla îcâz vardır. Takdiri, قُلْنَا لَهُمْ خُذُوا [Onlara.... tutun dedik] şeklindedir. Zemahşerî de bu şekilde takdir etmiştir. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. Haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.
Ta’lil cümleleri anlamı açıklamak, zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
‘Umulur ki’ anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.
لَعَلَّ edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
تَتَّقُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. Tevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/ beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)