Tâ-Hâ Sûresi 39. Ayet

اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ  ٣٩

“Onu (bebek Mûsâ’yı) sandığın içine koy ve denize (Nil’e) bırak ki, deniz onu kıyıya atsın da kendisini, hem bana düşman, hem de ona düşman olan birisi (Firavun) alsın. Sana da, ey Mûsâ, sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin diye tarafımızdan bir sevgi bırakmıştım.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَنِ ki
2 اقْذِفِيهِ onu koy ق ذ ف
3 فِي
4 التَّابُوتِ sandığa
5 فَاقْذِفِيهِ ve at ق ذ ف
6 فِي
7 الْيَمِّ suya ي م م
8 فَلْيُلْقِهِ onu bıraksın ل ق ي
9 الْيَمُّ su ي م م
10 بِالسَّاحِلِ sahile س ح ل
11 يَأْخُذْهُ onu alacaktır ا خ ذ
12 عَدُوٌّ düşman olan ع د و
13 لِي bana
14 وَعَدُوٌّ ve düşman olan ع د و
15 لَهُ ona
16 وَأَلْقَيْتُ ve koydum ل ق ي
17 عَلَيْكَ senin üzerine
18 مَحَبَّةً bir sevgi ح ب ب
19 مِنِّي benden
20 وَلِتُصْنَعَ yetiştirilmen için ص ن ع
21 عَلَىٰ önünde
22 عَيْنِي gözümün ع ي ن
 
Bu âyetlerde, başta Resûl-i Ekrem olmak üzere Allah’ın birliği inancına çağrıda bulunacak bütün tebliğ adamlarına, hangi şartlar altında olursa olsun, Allah’a olan güveni bir an bile yitirmemek gerektiği fikri, Hz. Mûsâ’nın hayatından kesitler verilerek telkin edilmektedir. Nitekim Hz. Mûsâ kendisine verilen görevin ağırlığı karşısında başarısız olmaktan endişelenmiş, ama yine rabbinin engin lutfuna sığınmıştı. Allah da ona, bu vazifeyi başarıyla yerine getirebilmesi için gönlünün ferahlatılması, zihninin açılması, işinin kolaylaştırılması, diline açıklık verilmesi ve yakınlarından bir yardımcıyla desteklenmesi hususundaki dileklerinin kabul edildiğini bildirmiş, hemen ardından da kendisinin bu günlere nasıl geldiğini hatırlatmıştır. Gerçekten, İsrâiloğulları’nın bütün erkek çocuklarının katledildiği bir ortamda Mûsâ’nın bizzat bu kararı alan Firavun’un sarayında büyütülmesi akıl alacak bir şey değildi. Yetişkinlik çağına geldiğinde hata ile adam öldürme olayına karışması da onun hayatına mal olabilirdi; fakat ilâhî lutuf sayesinde bundan da kurtulmuş, nihayet beklenen an gelmişti: Mûsâ, kendisini en ulu varlık olarak görmeye başlayan Firavun’u imana çağıracak ve İsrâiloğulları’nı Allah’ın yardımıyla onun zulmünden kurtaracaktı (Hz. Mûsâ’nın başından geçen bu olaylar hakkında Kur’an’da ve Kitâb-ı Mukaddes’te verilen bilgiler ve karşılaştırılması için bk. Bakara 2/49-59; Kasas 28/3 vd.). Firavun gibi kendisini insanların tanrısı sayacak kadar onları küçümseyen bir kibir âbidesinin yanına yaklaşıp diyalog kurabilmek kolay değildi. Cenâb-ı Allah Mûsâ’nın Firavun ailesi içinde yetişmesini sağlamak suretiyle ona bu imkânı çok önceden hazırlamıştı. Buna rağmen Hz. Mûsâ yüklendiği görevin ne kadar ağır olduğunun bilinci içinde endişelerini ifade etmekten ve rabbinden yardım dilemekten geri durmadı. Tefsirlerde Hz. Mûsâ’nın duasında yer alan “dilimden düğümü çöz” ifadesiyle neyin kastedildiği açıklanırken genellikle şu olay aktarılır: Mûsâ henüz küçükken, eşi Firavun’dan onu kucağına alıp sevmesini ister, Firavun bunu yapar, fakat Mûsâ onun sakalını yolar. Bunun üzerine Firavun “bu bana düşman!” diye haykırıp cellâtlarını çağırır. Karısı Firavun’un öfkesini yatıştırmak için onun henüz aklının ermediğini söyler ve bunu ispat için önüne, birinde mücevher diğerinde ateş bulunan iki kap koymasını önerir. Bu öneri uygulanır. Mûsâ elini içinde ateş bulunan kaba uzatıp bir kor parçasını ağzına götürür, böylece öldürülmekten kurtulur. Bu rivayeti aktaran müfessirler, 27. âyette, bu olaydan sonra Mûsâ’nın dilinde meydana gelen ârızaya ve bunun yol açtığı konuşma zorluğuna işaret bulunduğunu kaydederler (bk. Taberî, XVI, 159). Başka bir âyette belirtildiğine göre Mûsâ bu görevde kardeşi Hârûn’la desteklenmesini isterken onun kendisinden daha iyi konuştuğunu ifade ediyordu (Kasas 28/34).Yine bu bilgi ile paralellik taşıyan Tevrat’taki bir ifadeye göre Hârûn iyi bir hatip idi (Çıkış, 4/14). Fakat Hz. Mûsâ’nın bu dileği 28. âyette belirtilen gerekçe ve Mûsâ’nın yanı sıra Hârûn’un da Firavun’a tebliğde bulunmanın zorluklarıyla ilgili kaygılar taşıdığını gösteren 45. âyet ışığında incelendiğinde, onun kendisindeki fizyolojik bir ârızaya değil, üstlendiği görevin ağırlığı karşısında duyduğu sorumluluk duygusunun oluşturduğu psikolojik duruma ve bu konudaki endişelerine işaret etmek istediği anlaşılmaktadır. Zira 28. âyette belirtildiği üzere Hz. Mûsâ, “sözünün iyi anlaşılmasını” arzu etmektedir. Bu cümlenin yüklemini oluşturan “fekuhe” fiili Arap dilinde sıradan bir anlamayı değil, konunun inceliklerine inerek anlamayı ve derin bir idraki ifade etmek için kullanılır. Şu halde burada sırf bir konuşma kusuruna ve bunun yol açacağı anlama problemine değinildiğini söylemek isabetli olmaz. Öte yandan Hz. Mûsâ’nın bu dileği, büyünün ve göz boyama usullerinin çok revaçta olduğu bir toplumun ileri gelenlerini dahi akla ve idrak yeteneğine hitap eden delillerle ikna etme görevi üstlenmiş olduğunu, daha sonra halkın huzurunda sihirbazlara karşı ortaya konacak mûcizelerin ise tevhid çağrısının temel kanıtları olmayıp insanları kandırma aracı olarak kullanılan bu usullerin ne kadar temelsiz olduğunu gözler önüne sermeyi hedeflediğini göstermektedir. 24 ve 43. âyetlerde Firavun’a uyarıcı gönderilme gerekçesi olarak “onun sınırı çok aştığı” ifade edildiği halde 44. âyette “Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslûpla söyleyiniz, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer” buyurulması özellikle dinin tebliği görevinde başarılı olabilmek için izlenecek metodun ve kullanılacak üslûbun ne kadar önemli olduğunu ortaya koyması açısından oldukça dikkat çekicidir. Hz. Mûsâ’nın kardeşi Hârûn’la birlikte Firavun’a gidip ona bütün evrenin yaratıcısı olan Allah tarafından gönderilmiş elçiler olduklarını söylemeleri üzerine aralarında geçen diyalog ve Firavun’un kendini tanrı ilân ettiğine ilişkin ifadeler Kur’an’ın değişik yerlerinde farklı bağlamlar içinde özetlenir (meselâ bk. Şuarâ 26/23-29; Kasas 28/38; Nâziât79/24). Burada 49-53. âyetlerde de bu diyalogdan bir kesit verilmektedir: Firavun’un Mûsâ’ya alaycı bir ifadeyle “Sizin rabbiniz de kimmiş?” diye sorması üzerine, Mûsâ O’nun evrendeki her şeyi özüyle ve biçimiyle var eden sonra da her varlığa yolunu yordamını gösteren Allah olduğunu söylemiş, böylece Firavun da dahil olmak üzere her şeyin varlığını O’na borçlu olduğuna dikkat çekmişti. Ardından Firavun gelip geçen nesillerin durumunu sorarak muhtemelen, dünyada güç sahiplerinin yaptıklarının yanına kâr kaldığına işaret etmiş ve Mûsâ’dan buna açıklık getirmesini istemişti. Hz. Mûsâ onların da rabbinin bilgisi dışında olmadığını ve her şeyin Allah katında kayıtlı bulunduğunu ifade etmiş, Allah’ın ilminin ilâhî hikmet gereği yapılan bu kayıtlara bağlı olmadığını hatırlatmak üzere de O’nun asla yanılmaz ve unutmaz olduğunu sözlerine eklemişti. Râzî’nin tercihe şayan gördüğü yoruma göre ise, Firavun’un gelip geçen nesillere dair soru sorması konuyu değiştirme ve Hz. Mûsâ’yı hikâye türü açıklamalara çekip meşgul etme amacı taşıyordu; zira Mûsâ bir önceki soruya güçlü ve kuşatıcı bir cevap vermişti, Mûsâ’nın o konudaki ikna edici konuşmaya devam etmesinden ve çevresindeki insanların bundan etkilenmelerinden endişe duydu. Hz. Mûsâ da bunu anladığı için yeni soruya pek iltifat etmedi ve genel bir cevap vererek geçiştirmeyi yeğledi (XXII, 66-67. Firavun hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/103). 55. âyette Kur’an’ın değişik vesilelerle dikkat çektiği bir hususa, insanın topraktan geldiği yine oraya döndürüleceği, sonra da oradan tekrar hayata kavuşturulacağı yani öldükten sonra diriltileceği gerçeği hatırlatılmaktadır. Bazı kimselerce reenkarnasyon iddiasını güçlendirmek için bu ve benzeri âyetlerden de destek alınmaya çalışılmaktadır. Ancak bu isabetli değildir (bu konuda bk. Bakara 2/28). 
 
 

Tebete تبت :  تابُوت kelimesinin manası tabut, sandık ya da kutudur. Bakara,2/248. ayette geçen kullanımı için alimler iki mana uygun görmüşlerdir: a) ağaçtan yapılmış bir sanduka olup içine hikmet yerleştirilmiştir. b) Diğer bir görüşe göre ise tâbût تابُوت kalptir; sekîne ise onun içinde bulunan ilim/bilgidir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim olarak 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli tabuttur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

Sehale سحل :  Geçtiği tek ayetteki manası Türkçede de kullanıldığı gibi deniz kıyısı anlamındaki ساحِل dir. Asıl anlamı hakkında ise iki görüş mevcuttur: a) Kelimenin kökü demiri eğeledi ve kabuğunu soydu şeklindeki kullanımdan gelir. b) Diğer görüşe göre ise eğelenmiş/kabuğu soyulmuş yani su tarafından aşındırılmış anlamına gelir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim formunda sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli sahildir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ

 

Fiil cümlesidir. اَنِ  tefsiriyyedir. Masdariyye olması da caizdir.  اقْذِف۪ي  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  فِي التَّابُوتِ  car mecruru  اقْذِف۪يهِ  fiiline mütealliktir.  

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اقْذِف۪ي  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْيَمِّ  car mecruru  اقْذِف۪يهِ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir.  ل۪  emir lamıdır.  يُلْقِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. الْيَمُّ  fail olup damme ile merfûdur. بِالسَّاحِلِ  car mecruru  فَلْيُلْقِ  fiiline mütealliktir.

فَ  karînesi olmadan gelen  يَأْخُذْهُ  cümlesi mukadder şartın cevabıdır.

يَأْخُذْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

عَدُوٌّ  fail olup damme ile merfûdur.  ل۪ي  car mecruru  عَدُوٌّ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. عَدُوٌّ  atıf harfi  وَ ‘la ilkine matuftur.  لَهُ  car mecruru ikinci  عَدُوٌّ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir.

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

يُلْقِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ

 

اَلْقَيْتُ عَلَيْكَ  cümlesi,  قد  takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. اَلْقَيْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur.  عَلَيْكَ  car mecruru  اَلْقَيْتُ  fiiline mütealliktir. مَحَبَّةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنّ۪ي  car mecruru  مَحَبَّةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. 

لِتُصْنَعَ  atıf harfi  وَ  ile mukadder masdar-ı müevvele matuftur. Takdiri;  ألقيت عليك المحبّة ليتلطّف بك ولتصنع على عيني (Sana karşı lütufkâr olsunlar ve Benim gözetimimde büyütülesin diye sana bir sevgi bırakmıştım.) şeklindedir.

لِ  harfi  تُصْنَعَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  اَلْقَيْتُ  fiiline mütealliktir.

تُصْنَعَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. عَلٰى عَيْن۪ي  car mecruru  تُصْنَع  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

اَلْقَيْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  لقي ’dir.

 

اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ

 

Tefsiriyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Tefsir harfi  اَنْ  ve akabindeki emir üslubunda talebî inşâî isnad olan اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ  cümlesi, öncesinden ne kastedildiğini açıklayan, ibhamdan sonra tafsil babında ıtnâb sanatıdır. 

Aynı üslupta gelerek atıf harfi  فَ  ile tefsiriyyeye atfedilen  فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ  ve فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ  cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الْيَمُّ  Musa’nın (a.s) kavminin dilinde deniz demektir.

فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ  cümlesinde istiare sanatı vardır.  الْيَمُّ  kelimesi  فَلْيُلْقِهِ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Denizin bir şahıs gibi sandığı sahile atması durumun mucizevi yanını vurgulamaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

فَلْيُلْقِهِ  fiilinin  الْيَمُّ ‘ya isnad edilmesi mecaz-ı aklîdir.

اقْذِف۪يهِ - يَمُّ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اقْذِف۪يهِ - فَلْيُلْقِهِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قذف , atmak için de koymak için de kullanılır. Mesela “Kalplerine korku saldı” (Ahzab/26) ayetinde olduğu gibi.  رمي  de öyledir, رماهُ الله باحسن يافعا  (Allah bütün güzelliği o gence vermiş) sözünde olduğu gibi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

الْيَمّ  deniz demektir. Burada Nil Nehri kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Büyük suyun onu sahile atması, ilahî iradenin gereği olarak mutlaka olacak bir husus olduğundan, o büyük su, bununla emir olunmuş temyiz sahibi bir itaatli varlık gibi kabul edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

القاء , atmak, fırlatmak demektir. Burada takdim etmek manasındadır. Bu fiil mefulü direkt olarak aldığı vakit atmak manasını taşır. ألقيت الحجر / Taşı attım demektir. Mefulunu الى harfiyle aldığında takdim etmek, ulaştırmak, ihsan etmek manasını taşır. ألقيت اليه بهدية / Ona bir hediye verdim, yani ulaştırdım denir. (Hâlidî, Vakafat, s. 141)

السّاحِلُ  sahil anlamındadır ve  فَلْيُلْقِهِ  kelimesindeki lam’ul emr, oluş (takvin) emrine işaret eder. Yani denize, onu (bebeği) sahile atmasını, kendilerinden uzak bir mekâna götürmemesini emrettik. Burada marife olarak gelen  السّاحِلُ  ise bilinen bir sahil olup Firavun ailesinin yüzmek için gittiği yerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُ  cümlesi,  فَ  karinesi olmadan gelmiş cevap cümlesidir. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Meczum muzari fiil sıygasında gelen cümle, hudûs ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mahzuf şart ve mezkûr cevabından oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. 

عَدُوٌّ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Benim ve senin düşmanın şeklinde  عَدُوٌّ  kelimesi tekrarlanmıştır. Bu ıtnâbın amacı Firavun’un kötülüğüne ve düşmanlığına dikkat çekerek önemini ortaya koymaktır. Ayrıca bununla birlikte, kelimedeki nekrelik, düşmanlığın had safhada olduğuna işaret etmektedir.

Cümledeki  ل۪ي  ve  لَهُۜ  car-mecrurları fail olan  عَدُوٌّ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Önceki ayetteki azamet zamirden bu ayette müfret mütekellim zamirine iltifat edilmiştir.

Ayetin metninde düşman kelimesinin iki kez tekrar edilmesi mübalağa için, emri sarihleştirmek için ve bir de şu gerçeği bildirmek içindir: Firavun'un, Hz. Musa'ya olan düşmanlığı muhakkak olduğu halde onu etkilemez ve ona zarar vermez; aksine muhabbetine sebep olur. Zira zahiren helak sebebi olan bir şeyi, yani büyük suya atılmasını ve hem Allah'ın düşmanı, hem de kendisinin düşmanı olan Firavun'un eline düşmesini emretmek, bize bildiriyor ki, zahirî bir kahır altında gizli bir lütuf vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber, ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı لِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ  cümlesi, başındaki harf-i cerle  اَلْقَيْتُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetteki azamet zamirden bu ayette müfret mütekellim zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَلْقَيْتُ  fiiline müteallik  عَلَيْكَ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  مَحَبَّةً  kelimesindeki nekrelik, bizim anlayamayacağımız bir nev’e işaret ediyor olabilir. Veya kıllet için olabilir. Allah Teâlâ’nın en az muhabbeti dahi akıllara sığmayacak derecedir. Ya da kesret ifade eder. 

مِنّ۪يۚ  car-mecruru, مَحَبَّةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sebep bildiren lam-ı ta’lilin, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mecrur mahalde harf-i cerle birlikte  اَلْقَيْتُ  fiiline müteallik olan masdar-ı müevvel, mahzuf masdara matuftur. Cümlenin takdiri  ألقيت عليك المحبّة ليتلطّف بك ولتصنع على عيني (Sana muhabbet verdim ki sana lütuf olsun ve gözümün önünde iyi olasın) şeklindedir.

عَلٰى عَيْن۪يۢ  harf-i cerindeki istilâ, mecazî istilâdır. Yani güçlü bir beraberlik ifadesi için beraberlik manasındaki  بِ  harf-i cerinin yerine gelmiştir.

لِتُصْنَعَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

فَلْيُلْقِهِ - اَلْقَيْتُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَدُوٌّ - مَحَبَّةً  ve  فَاقْذِف۪يهِ - فَلْيُلْقِهِ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır. 

إلْقَي ألْمحبة  ifadesinde istiare vardır. Burada gerçek anlamda Musa’nın üzerine bırakılması/atılması kastedilmiyor. Ancak bu ifade şu anlama geliyor: Ben seni, gören herkesin seveceği ve kalbinin sana meyledeceği şekilde yarattım. Hatta Firavun ve eşi de seni görüp sevdiler, seni evlat edindiler, seni terbiye edip yetiştirdiler, sana sütanne tuttular, bakımını üstlendiler. Bu ifade  على وَجْهِ فُﻻَنٌ قَبُولٌ (Falancanın yüzünde kabul (hoşnutluk) var) sözü gibidir. Gerçekte burada onu işaret eden hiçbir şey yoktur. Şu var ki, ona, onun yüzüne her bakan kimsenin kalbi onu sever, ruhu ona ısınır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)  

وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ  [Gözümün önünde yetiştirilmen için] cümlesinde is­tiare-i temsiliyye vardır. Aşırı derecede korunma ve gözetlenme, bakanın gözü önünde yetiştirilen kimseye benzetildi. Çünkü bir şeyi koruyan, genel­likle sürekli bir şekilde ona bakar. İşte bu, başkasının gözü önünde yetiştirilen kimseye benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Buradaki  عَيْن۪  ile, bilme manası veya bakıp gözetme manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

عَيْن۪يۢ  kelimesi, gözetleme manasında mecazen gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يَأْخُذْهُ - عَلَيْكَ  kelimeleri arasında gaibden muhataba geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

["Üzerine, tarafımdan bir sevgi attım."] Zemahşerî şöyle der: " مِنّ۪يۚ ‘deki harf-i cer ya  اَلْقَيْتُ  fiiline mütealliktir ki buna göre mana: "Ben seni sevdim. Allah'ın sevdiğini, bütün kalpler de sever" şeklindedir. Ya da bu harf-i cer mahzûf bir fiile mütealliktir" İşte bu husustaki ikinci görüş de budur. O mahzuf şey, ayetteki "muhabbet" kelimesinin sıfatı olup, "Benim tarafımdan hasıl olan bir sevgi, yani Benim tarafımdan olan ve Benim yaratmamla olan bir sevgiyi senin üzerine attım. Bundan ötürü Firavun'un karısı, seni sevdi ve ["Benim için de, senin için de bir göz aydınlığı! Onu öldürmeyin"] (Kasas, 9) dedi" demektir. Rivayet olunduğuna göre, Hazreti Musa (a.s)'ın yüzünde öyle bir güzellik, gözlerinde öyle bir tatlı bakış vardı ki gören ona bakakalır, bundan kendini alamazdı. Bu tıpkı, 'Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi verecektir '(Meryem/96) ayetinde olduğu gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah'ın düşmanı Firavun onu o kadar çok sevdi ki neredeyse ondan hiç ayrılamıyor. İşte ["Sana karşı tarafımdan bir büyük sevgi bırakmışımdır"] cümlesi, bunu ifade etmektedir. Allah (c.c) tarafından kalplere ekilen bu muhabbet, o kadar büyüktü ki, Hz. Musa'yı gören kimseler neredeyse ondan ayrılamıyorlardı. İşte bundan dolayıdır ki, Firavun ve ailesi de Hz. Musa'yı çok seviyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Keşşâf sahibi şöyle der: Ayetteki zamirlerin hepsi, Hazreti Musa (a.s)'a racidir. Çünkü bunların bir kısmını Hazret-i Musa (a.s)'a bir kısmını da tabuta vermek, ayetin nazmında bir tenâfür (uygunsuzluk) bulunduğu neticesine götürür. Buna göre şayet, "Denize atılan da; sahile atılan da tabuttur" denirse, biz deriz ki: Denize atılan tabutun içinde olarak yine Hazret-i Musa (a.s) olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. Binaenaleyh bütün zamirlerin mercii farklı farklı olmamış ve böylece ayetin nazmında bir tenâfür olmamış olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)