7 Mayıs 2025
Tâ-Hâ Sûresi 38-51 (313. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Tâ-Hâ Sûresi 38. Ayet

اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ  ٣٨


“Hani annene ilham edilmesi gereken şeyleri ilham etmiştik:”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ hani
2 أَوْحَيْنَا vahyetmiştik و ح ي
3 إِلَىٰ
4 أُمِّكَ annene ا م م
5 مَا şeyi
6 يُوحَىٰ vahyedilen و ح ي

اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ

 

اِذْ  zaman zarfı  مَنَنَّا  fiiline mütealliktir.  اَوْحَيْنَٓا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. اَوْحَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰٓى اُمِّكَ  car mecruru  اَوْحَيْنَٓا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  amili  اَوْحَيْنَٓا  ‘nın mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُوحٰى ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُوحٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْحَيْنَٓا  fiilli sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ

 

Ayette cümleye muzâf olan zaman zarfı  اِذْ , önceki ayetteki  مَنَنَّا  fiiline mütealliktir.  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumunda olan  اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَوْحَيْنَٓا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اَوْحَيْنَٓا  fiiline müteallik  اِلٰٓى اُمِّكَ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

اَوْحَيْنَٓا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  يُوحٰى  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُوحٰىۙ - اَوْحَيْنَٓا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يُوحٰى   fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ [Hani, annene vahyetmiştik] ibaresi ilham ile, yahut rüyada veya o vakitteki peygamberin diliyle, ya da melekle (peygamberlik vahyi ile değil) tıpkı Meryem'e vahyettiği gibi demektir. Vahyolunanı, yani ancak vahiyle bilinen şeyleri, ya da şanı büyük ve önemli olduğu için vahyedilmeye değer ve ona halel getirmeyen şeyi demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Burada vahiyden murad, o zamanın bir peygamberine yapılmış vahiy olabilir. Nitekim "Biz, havarilere vahyettik." ayetindeki vahiy de bu kabildendir. Yahut melek vasıtasıyla peygamber olmayan bir kimseye vahiydir. Tıpkı Allah'ın (c.c), Hazret-i Meryem'e vahiy buyurması gibi. Yahut bu vahiyden murad ilhamdır. Nitekim ["Rabbin, arıya vahiy buyurdu ki..."] (Nahl/68) ayetindeki vahiy de bu kabildendir. Yahut rüyada göstermektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Vahyedilen şey de, Hazret-i Musa'yı sandığa koyup Nil nehrine atma emridir. Vahyedilen şey, ilgi çekmek ve önemini vurgulamak için önce müphem olarak zikredilmiş, sonra açıklanmıştır ki, daha iyi hazmedilsin. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tâ-Hâ Sûresi 39. Ayet

اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ  ٣٩


“Onu (bebek Mûsâ’yı) sandığın içine koy ve denize (Nil’e) bırak ki, deniz onu kıyıya atsın da kendisini, hem bana düşman, hem de ona düşman olan birisi (Firavun) alsın. Sana da, ey Mûsâ, sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin diye tarafımızdan bir sevgi bırakmıştım.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَنِ ki
2 اقْذِفِيهِ onu koy ق ذ ف
3 فِي
4 التَّابُوتِ sandığa
5 فَاقْذِفِيهِ ve at ق ذ ف
6 فِي
7 الْيَمِّ suya ي م م
8 فَلْيُلْقِهِ onu bıraksın ل ق ي
9 الْيَمُّ su ي م م
10 بِالسَّاحِلِ sahile س ح ل
11 يَأْخُذْهُ onu alacaktır ا خ ذ
12 عَدُوٌّ düşman olan ع د و
13 لِي bana
14 وَعَدُوٌّ ve düşman olan ع د و
15 لَهُ ona
16 وَأَلْقَيْتُ ve koydum ل ق ي
17 عَلَيْكَ senin üzerine
18 مَحَبَّةً bir sevgi ح ب ب
19 مِنِّي benden
20 وَلِتُصْنَعَ yetiştirilmen için ص ن ع
21 عَلَىٰ önünde
22 عَيْنِي gözümün ع ي ن

Tebete تبت :  تابُوت kelimesinin manası tabut, sandık ya da kutudur. Bakara,2/248. ayette geçen kullanımı için alimler iki mana uygun görmüşlerdir: a) ağaçtan yapılmış bir sanduka olup içine hikmet yerleştirilmiştir. b) Diğer bir görüşe göre ise tâbût تابُوت kalptir; sekîne ise onun içinde bulunan ilim/bilgidir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim olarak 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli tabuttur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

Sehale سحل :  Geçtiği tek ayetteki manası Türkçede de kullanıldığı gibi deniz kıyısı anlamındaki ساحِل dir. Asıl anlamı hakkında ise iki görüş mevcuttur: a) Kelimenin kökü demiri eğeledi ve kabuğunu soydu şeklindeki kullanımdan gelir. b) Diğer görüşe göre ise eğelenmiş/kabuğu soyulmuş yani su tarafından aşındırılmış anlamına gelir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim formunda sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli sahildir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ

 

Fiil cümlesidir. اَنِ  tefsiriyyedir. Masdariyye olması da caizdir.  اقْذِف۪ي  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  فِي التَّابُوتِ  car mecruru  اقْذِف۪يهِ  fiiline mütealliktir.  

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اقْذِف۪ي  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْيَمِّ  car mecruru  اقْذِف۪يهِ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir.  ل۪  emir lamıdır.  يُلْقِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. الْيَمُّ  fail olup damme ile merfûdur. بِالسَّاحِلِ  car mecruru  فَلْيُلْقِ  fiiline mütealliktir.

فَ  karînesi olmadan gelen  يَأْخُذْهُ  cümlesi mukadder şartın cevabıdır.

يَأْخُذْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

عَدُوٌّ  fail olup damme ile merfûdur.  ل۪ي  car mecruru  عَدُوٌّ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. عَدُوٌّ  atıf harfi  وَ ‘la ilkine matuftur.  لَهُ  car mecruru ikinci  عَدُوٌّ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir.

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

يُلْقِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ

 

اَلْقَيْتُ عَلَيْكَ  cümlesi,  قد  takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. اَلْقَيْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur.  عَلَيْكَ  car mecruru  اَلْقَيْتُ  fiiline mütealliktir. مَحَبَّةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنّ۪ي  car mecruru  مَحَبَّةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. 

لِتُصْنَعَ  atıf harfi  وَ  ile mukadder masdar-ı müevvele matuftur. Takdiri;  ألقيت عليك المحبّة ليتلطّف بك ولتصنع على عيني (Sana karşı lütufkâr olsunlar ve Benim gözetimimde büyütülesin diye sana bir sevgi bırakmıştım.) şeklindedir.

لِ  harfi  تُصْنَعَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  اَلْقَيْتُ  fiiline mütealliktir.

تُصْنَعَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. عَلٰى عَيْن۪ي  car mecruru  تُصْنَع  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

اَلْقَيْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  لقي ’dir.

اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ

 

Tefsiriyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Tefsir harfi  اَنْ  ve akabindeki emir üslubunda talebî inşâî isnad olan اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ  cümlesi, öncesinden ne kastedildiğini açıklayan, ibhamdan sonra tafsil babında ıtnâb sanatıdır. 

Aynı üslupta gelerek atıf harfi  فَ  ile tefsiriyyeye atfedilen  فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ  ve فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ  cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الْيَمُّ  Musa’nın (a.s) kavminin dilinde deniz demektir.

فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ  cümlesinde istiare sanatı vardır.  الْيَمُّ  kelimesi  فَلْيُلْقِهِ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Denizin bir şahıs gibi sandığı sahile atması durumun mucizevi yanını vurgulamaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

فَلْيُلْقِهِ  fiilinin  الْيَمُّ ‘ya isnad edilmesi mecaz-ı aklîdir.

اقْذِف۪يهِ - يَمُّ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اقْذِف۪يهِ - فَلْيُلْقِهِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قذف , atmak için de koymak için de kullanılır. Mesela “Kalplerine korku saldı” (Ahzab/26) ayetinde olduğu gibi.  رمي  de öyledir, رماهُ الله باحسن يافعا  (Allah bütün güzelliği o gence vermiş) sözünde olduğu gibi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

الْيَمّ  deniz demektir. Burada Nil Nehri kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Büyük suyun onu sahile atması, ilahî iradenin gereği olarak mutlaka olacak bir husus olduğundan, o büyük su, bununla emir olunmuş temyiz sahibi bir itaatli varlık gibi kabul edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

القاء , atmak, fırlatmak demektir. Burada takdim etmek manasındadır. Bu fiil mefulü direkt olarak aldığı vakit atmak manasını taşır. ألقيت الحجر / Taşı attım demektir. Mefulunu الى harfiyle aldığında takdim etmek, ulaştırmak, ihsan etmek manasını taşır. ألقيت اليه بهدية / Ona bir hediye verdim, yani ulaştırdım denir. (Hâlidî, Vakafat, s. 141)

السّاحِلُ  sahil anlamındadır ve  فَلْيُلْقِهِ  kelimesindeki lam’ul emr, oluş (takvin) emrine işaret eder. Yani denize, onu (bebeği) sahile atmasını, kendilerinden uzak bir mekâna götürmemesini emrettik. Burada marife olarak gelen  السّاحِلُ  ise bilinen bir sahil olup Firavun ailesinin yüzmek için gittiği yerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُ  cümlesi,  فَ  karinesi olmadan gelmiş cevap cümlesidir. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Meczum muzari fiil sıygasında gelen cümle, hudûs ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mahzuf şart ve mezkûr cevabından oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. 

عَدُوٌّ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Benim ve senin düşmanın şeklinde  عَدُوٌّ  kelimesi tekrarlanmıştır. Bu ıtnâbın amacı Firavun’un kötülüğüne ve düşmanlığına dikkat çekerek önemini ortaya koymaktır. Ayrıca bununla birlikte, kelimedeki nekrelik, düşmanlığın had safhada olduğuna işaret etmektedir.

Cümledeki  ل۪ي  ve  لَهُۜ  car-mecrurları fail olan  عَدُوٌّ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Önceki ayetteki azamet zamirden bu ayette müfret mütekellim zamirine iltifat edilmiştir.

Ayetin metninde düşman kelimesinin iki kez tekrar edilmesi mübalağa için, emri sarihleştirmek için ve bir de şu gerçeği bildirmek içindir: Firavun'un, Hz. Musa'ya olan düşmanlığı muhakkak olduğu halde onu etkilemez ve ona zarar vermez; aksine muhabbetine sebep olur. Zira zahiren helak sebebi olan bir şeyi, yani büyük suya atılmasını ve hem Allah'ın düşmanı, hem de kendisinin düşmanı olan Firavun'un eline düşmesini emretmek, bize bildiriyor ki, zahirî bir kahır altında gizli bir lütuf vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber, ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı لِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ  cümlesi, başındaki harf-i cerle  اَلْقَيْتُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetteki azamet zamirden bu ayette müfret mütekellim zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَلْقَيْتُ  fiiline müteallik  عَلَيْكَ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  مَحَبَّةً  kelimesindeki nekrelik, bizim anlayamayacağımız bir nev’e işaret ediyor olabilir. Veya kıllet için olabilir. Allah Teâlâ’nın en az muhabbeti dahi akıllara sığmayacak derecedir. Ya da kesret ifade eder. 

مِنّ۪يۚ  car-mecruru, مَحَبَّةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sebep bildiren lam-ı ta’lilin, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mecrur mahalde harf-i cerle birlikte  اَلْقَيْتُ  fiiline müteallik olan masdar-ı müevvel, mahzuf masdara matuftur. Cümlenin takdiri  ألقيت عليك المحبّة ليتلطّف بك ولتصنع على عيني (Sana muhabbet verdim ki sana lütuf olsun ve gözümün önünde iyi olasın) şeklindedir.

عَلٰى عَيْن۪يۢ  harf-i cerindeki istilâ, mecazî istilâdır. Yani güçlü bir beraberlik ifadesi için beraberlik manasındaki  بِ  harf-i cerinin yerine gelmiştir.

لِتُصْنَعَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

فَلْيُلْقِهِ - اَلْقَيْتُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَدُوٌّ - مَحَبَّةً  ve  فَاقْذِف۪يهِ - فَلْيُلْقِهِ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır. 

إلْقَي ألْمحبة  ifadesinde istiare vardır. Burada gerçek anlamda Musa’nın üzerine bırakılması/atılması kastedilmiyor. Ancak bu ifade şu anlama geliyor: Ben seni, gören herkesin seveceği ve kalbinin sana meyledeceği şekilde yarattım. Hatta Firavun ve eşi de seni görüp sevdiler, seni evlat edindiler, seni terbiye edip yetiştirdiler, sana sütanne tuttular, bakımını üstlendiler. Bu ifade  على وَجْهِ فُﻻَنٌ قَبُولٌ (Falancanın yüzünde kabul (hoşnutluk) var) sözü gibidir. Gerçekte burada onu işaret eden hiçbir şey yoktur. Şu var ki, ona, onun yüzüne her bakan kimsenin kalbi onu sever, ruhu ona ısınır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)  

وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ  [Gözümün önünde yetiştirilmen için] cümlesinde is­tiare-i temsiliyye vardır. Aşırı derecede korunma ve gözetlenme, bakanın gözü önünde yetiştirilen kimseye benzetildi. Çünkü bir şeyi koruyan, genel­likle sürekli bir şekilde ona bakar. İşte bu, başkasının gözü önünde yetiştirilen kimseye benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Buradaki  عَيْن۪  ile, bilme manası veya bakıp gözetme manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

عَيْن۪يۢ  kelimesi, gözetleme manasında mecazen gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يَأْخُذْهُ - عَلَيْكَ  kelimeleri arasında gaibden muhataba geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

["Üzerine, tarafımdan bir sevgi attım."] Zemahşerî şöyle der: " مِنّ۪يۚ ‘deki harf-i cer ya  اَلْقَيْتُ  fiiline mütealliktir ki buna göre mana: "Ben seni sevdim. Allah'ın sevdiğini, bütün kalpler de sever" şeklindedir. Ya da bu harf-i cer mahzûf bir fiile mütealliktir" İşte bu husustaki ikinci görüş de budur. O mahzuf şey, ayetteki "muhabbet" kelimesinin sıfatı olup, "Benim tarafımdan hasıl olan bir sevgi, yani Benim tarafımdan olan ve Benim yaratmamla olan bir sevgiyi senin üzerine attım. Bundan ötürü Firavun'un karısı, seni sevdi ve ["Benim için de, senin için de bir göz aydınlığı! Onu öldürmeyin"] (Kasas, 9) dedi" demektir. Rivayet olunduğuna göre, Hazreti Musa (a.s)'ın yüzünde öyle bir güzellik, gözlerinde öyle bir tatlı bakış vardı ki gören ona bakakalır, bundan kendini alamazdı. Bu tıpkı, 'Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi verecektir '(Meryem/96) ayetinde olduğu gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah'ın düşmanı Firavun onu o kadar çok sevdi ki neredeyse ondan hiç ayrılamıyor. İşte ["Sana karşı tarafımdan bir büyük sevgi bırakmışımdır"] cümlesi, bunu ifade etmektedir. Allah (c.c) tarafından kalplere ekilen bu muhabbet, o kadar büyüktü ki, Hz. Musa'yı gören kimseler neredeyse ondan ayrılamıyorlardı. İşte bundan dolayıdır ki, Firavun ve ailesi de Hz. Musa'yı çok seviyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Keşşâf sahibi şöyle der: Ayetteki zamirlerin hepsi, Hazreti Musa (a.s)'a racidir. Çünkü bunların bir kısmını Hazret-i Musa (a.s)'a bir kısmını da tabuta vermek, ayetin nazmında bir tenâfür (uygunsuzluk) bulunduğu neticesine götürür. Buna göre şayet, "Denize atılan da; sahile atılan da tabuttur" denirse, biz deriz ki: Denize atılan tabutun içinde olarak yine Hazret-i Musa (a.s) olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. Binaenaleyh bütün zamirlerin mercii farklı farklı olmamış ve böylece ayetin nazmında bir tenâfür olmamış olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Tâ-Hâ Sûresi 40. Ayet

اِذْ تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَۜ وَقَتَلْتَ نَفْساً فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُوناً۠ فَلَبِثْتَ سِن۪ينَ ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى  ٤٠


“Hani kız kardeşin (Firavun ailesine) gidiyor ve “size onun bakımını üstlenecek kimseyi göstereyim mi?” diyordu. Derken, gözü aydın olsun, üzülmesin diye seni annene döndürdük. (Sana baktı, büyüdün) ve (kazara) bir cana kıydın da biz seni kederden kurtardık, seni sıkı bir denemeden geçirdik (ve kaçıp Medyen’e gittin). Medyen halkı içinde yıllarca kaldın, sonra (peygamber olman için) takdir edilmiş bir zamanda (Tûr’a) geldin ey Mûsâ!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ hani
2 تَمْشِي gidiyordu م ش ي
3 أُخْتُكَ kızkardeşin ا خ و
4 فَتَقُولُ ve diyordu ق و ل
5 هَلْ mi?
6 أَدُلُّكُمْ size göstereyim د ل ل
7 عَلَىٰ
8 مَنْ birini
9 يَكْفُلُهُ ona bakacak ك ف ل
10 فَرَجَعْنَاكَ böylece seni geri verdik ر ج ع
11 إِلَىٰ
12 أُمِّكَ annene ا م م
13 كَيْ ki
14 تَقَرَّ aydın olsun ق ر ر
15 عَيْنُهَا gözü ع ي ن
16 وَلَا ve asla
17 تَحْزَنَ üzülmesin ح ز ن
18 وَقَتَلْتَ ve sen öldürmüştün ق ت ل
19 نَفْسًا bir adam ن ف س
20 فَنَجَّيْنَاكَ seni kurtarmıştık ن ج و
21 مِنَ
22 الْغَمِّ tasadan غ م م
23 وَفَتَنَّاكَ ve seni denemiştik ف ت ن
24 فُتُونًا (iyi bir) deneyişle ف ت ن
25 فَلَبِثْتَ sonra kaldın ل ب ث
26 سِنِينَ yıllarca س ن و
27 فِي arasında
28 أَهْلِ halkı ا ه ل
29 مَدْيَنَ Medyen
30 ثُمَّ sonra
31 جِئْتَ bize geldin ج ي ا
32 عَلَىٰ
33 قَدَرٍ belirlediğimiz vakitte ق د ر
34 يَا مُوسَىٰ Musa

اِذْ تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ

 

اِذْ  zaman zarfı  اَلْقَيْتُ  fiiline veya  تُصْنَعَ  ‘ya veya  اِذْ اَوْحَيْنَٓا ‘dan bedel veya takdiri  أذكر  olan fiile mütealliktir. تَمْش۪ٓي  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تَمْش۪ٓي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  اُخْتُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir. Mekulü’l-kavli  هَلْ اَدُلُّكُمْ ‘dur.  تَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.      

هَلْ  istifham harfidir.  اَدُلُّكُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl عَلٰى  harf-i ceriyle  اَدُلُّكُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَكْفُلُهُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يَكْفُلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, فأجيبت فجاءت أمّك فرجعناك إليها. şeklindedir.

رَجَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اِلٰٓى اُمِّكَ  car mecruru  رَجَعْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَيْ  masdariyyedir. كَيْ  ve masdar-ı müevvel mukadder  ل۪  harf-i ceri ile  رَجَعْنَاكَ  fiiline mütealliktir.

تَقَرَّ  fetha ile mansub muzari fiildir.  عَيْنُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


 وَلَا تَحْزَنَۜ وَقَتَلْتَ نَفْساً فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَحْزَنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. 

وَ  atıf harfidir. قَتَلْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.  نَفْساً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

فَ  atıf harfidir.  نَجَّيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مِنَ الْغَمِّ  car mecruru  نَجَّيْنَا  fiiline mütealliktir. 

نَجَّيْنَا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَفَتَنَّاكَ فُتُوناً۠ فَلَبِثْتَ سِن۪ينَ ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  فَتَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فُتُوناً۠  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

فَ  istînâfiyyedir.  لَبِثْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. سِن۪ينَ  zaman zarfı  لَبِثْتَ  fiiline müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ‘dir.  

ف۪ٓي اَهْلِ  car mecruru  لَبِثْتَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  مَدْيَنَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جِئْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى قَدَرٍ  car mecruru  جِئْتَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  موافقا لما قدّر لك أو كائنا على قدر معيّن (Sana takdir edilene veya belli bir miktara razı olarak) şeklindedir.

يَا  nida harfidir. Münada  مُوسٰى  müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Takdiri, أدْعوُ  olan fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Gayri munsariftir. 

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ثُمَّ ;Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذْ تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ 

 

Fasılla gelen ayetle önceki ayet arasında meskutun anh mevcuttur. Ayete dahil olan zaman zarfı اِذْ  , önceki ayetteki  اَلْقَيْتُ  veya  لِتُصْنَعَ  fiiline mütealliktir. 38. ayetteki  اِذْ اَوْحَيْنَٓا ‘dan bedel olması da caizdir.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ  cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır. 

 فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hz. Musa’nın kız kardeşinin sözleri olan mekulü’l-kavl cümlesi  هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mecrur mahaldeki  müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  başındaki harfi ceriyle  اَدُلُّكُمْ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَكْفُلُهُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 


فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَۜ

 

Cümle, takdir edilmiş bir müstenefeye matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin mazi sıygada gelmesi hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Önceki ayetteki müfret mütekellim zamirden bu ayette Allah’ın uluhiyet vasfına dikkat çekmek için azamet zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

Veciz ifade kastına matuf  اُمِّكَ  izafetinde Hz. Musa’ya ait zamire muzaf olan  اُمِّ  tazim edilmiştir.

Masdar harfi  كَيْ  ve akabindeki  تَقَرَّ عَيْنُهَا  cümlesi, mukadder  ل  harf-i ceri ile  رَجَعْنَاكَ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Nefy üslubunda, talebî inşâî isnad olan  وَلَا تَحْزَنَ  cümlesi masdar teviliyle masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

‘Gözü aydın olsun’ dedikten sonra ‘üzülmesin’ sözünün ilavesi onun mutluluğunun ne denli fazla olduğunu belirtmeye yönelik ıtnâbdır. Gözü aydın olan zaten hüzünlenmeyeceği için ikinci cümle birinciyi kuvvetlendirmiştir.

Hz. Musa’nın annesine döndürülmesinin sebeplerinin sayılması taksim sanatıdır.

Burada  göz zikredilip insan kastedilmiştir. Maksat sevinç, mutluluktur. Bu da en çok gözden anlaşılır. Cüz’iyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Ayetteki, "Gözü aydın olsun ve tasalanmasın diye" cümlesine gelince, bununla şu kastedilmiştir: "Senin annene döndürülmenden maksat, annenin sevinmesi ve hüznünün gitmesidir." Bununla şu kastedilmiştir: "Annenin, sana kavuşmadan dolayı gözü aydın olsun ve kendisinden başkasının sütünün senin midene girmemesi sebebi ile de hüznü zail olsun." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


وَقَتَلْتَ نَفْساً فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُوناً۠ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümleler arasında meskûtun anh vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نَفْساً ‘deki nekrelik cins ve teklik ifade eder.

فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile  قَتَلْتَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilen  فَتَنَّاكَ  cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlu mutlak olan  فُتُوناً۠ , cümleyi tekid etmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَرَجَعْنَاكَ - فَنَجَّيْنَاكَ - فَتَنَّاكَ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

قَتَلْتَ - نَجَّيْنَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatları vardır.

فَتَنَّاكَ - فُتُوناً۠  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اَدُلُّكُمْ - يَكْفُلُهُۜ  ve  اُخْتُك - اُمِّكَ  ve  الْغَمِّ - تَحْزَنَۜ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فُتُوناً ; Deneme manasında masdar olarak gelmiştir. Hem kötü hem de iyi deneme manasını barındırır.  الفِتْنَةُ  şeklindeki tekil hali ise sadece zarar veren manada kullanılır. 

‘’Seni çeşitli denemelerle denemiştik’’ sözü, çeşitli belalara maruz bırakmış ya da değişik imtihanlara tabi tutmuştuk demektir.  فُتُوناً۠  kelimesi  فتن 'in çoğuludur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 


فَلَبِثْتَ سِن۪ينَ ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى

 

 

فَ , istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 

ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  اَهْلِ  hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Halk, burada zarfa benzetilir. Şehir halkı ve Hz. Musa arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Bu ifadede tecessüm sanatı da vardır.

Aynı üslupla gelen  جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ  cümlesi, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَدَرٍ ‘deki nekrelik nev ifade eder.

عَلٰى قَدَرٍ car mecruru  جِئْتَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  موافقا لما قدّر لك أو كائنا على قدر معيّن (Sana takdir edilene veya belli bir miktara razı olarak) şeklindedir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetin sonunda itiraziyye olarak gelen  يَا مُوسٰى  ibaresi, nida üslubunda talebi inşai isnaddır. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اَدُلُّكُمْ - يَكْفُلُهُۜ  ve  اُخْتُك - اُمِّكَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَلٰى قَدَرٍ  derken harf-i cer mecazî istilâ için temekkün manasında gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin sonunda "Ey Musa!" denilmesi, Hz. Musa'yı teşrif için ve birinciden sonra ikinci kez anlatılan hikâyenin sonuna gelindiğine dikkat çekmek, içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tâ-Hâ Sûresi 41. Ayet

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪يۚ  ٤١


“Ben seni kendim için seçtim.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاصْطَنَعْتُكَ ve seni yetiştirdim ص ن ع
2 لِنَفْسِي kendim için ن ف س

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪يۚ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اصْطَنَعْتُكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِنَفْس۪ي  car mecruru  اصْطَنَعْتُكَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اصْطَنَعْتُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  صنع ’dir. İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت  si  ط  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪يۚ

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki  جِئْتَ  fiiline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Fiile müteallik olan  لِنَفْس۪ي  izafeti,  نَفْس۪ ‘i tazim içindir.

Veciz ifade kastına matuf  لِنَفْس۪ي  izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan  نَفْس۪  tazim edilmiştir. 

Önceki ayetteki azamet zamirden bu ayette müfret mütekellim zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪يۚ  cümlesi, Tâ-Hâ Suresi 39. ayette geçen  “ولِتُصْنَعَ عَلى عَيْنِيَ إذْ تَمْشِي أُخْتُكَ”  cümlesine reddü’l-acüz ale’s-sadr menzilindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪يۚ  [Seni kendim için seçtim] cümlesinde istiare vardır. Yüce Allah Musa'yı (a.s) kendisine yakın kılmasını ve seçmesini, hükümdarın, kendisinde bulunan güzel huylardan dolayı değer vermeye ve yakınına al­maya layık görüp kendisi için seçtiği, dostluğuna tercih ettiği ve önemli işleri için görevlendirdiği kimsenin haline benzetmiştir. Bunun için  اصْطَنَعْ  ke­limesini müstear olarak kullandı. Bu, istiare-i tebeiyyedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah'ın (c.c), bazı hususiyetleriyle hükümdar yanında Hz. Musa'ya yakınlık kazandırması, onu kendisi için elçi seçmesi ve bazı büyük vazifeler için aday göstermesi, ona bahşettiği manevî haşmetin temsilî anlatımıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اصْطَنَعْ , bir sanat edinme ve yapma anlamında olup,  صُنْع  masdarından,  اِفْتِعال  veznindedir. اِفْتِعال  babı fiile mutavaat, müşareket, izhar, ihtiyar, cehd ve talep manaları katar. Arapça'da, "Falanca falancayı yetiştirip büyüttü" anlamında kullanılır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Tâ-Hâ Sûresi 42. Ayet

اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَات۪ي وَلَا تَنِيَا ف۪ي ذِكْر۪يۚ  ٤٢


“Sen ve kardeşin mucizelerim ile (desteklenmiş olarak) gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اذْهَبْ götürün ذ ه ب
2 أَنْتَ sen
3 وَأَخُوكَ ve kardeşin ا خ و
4 بِايَاتِي ayetlerimi ا ي ي
5 وَلَا ve asla
6 تَنِيَا gevşeklik etmeyin و ن ي
7 فِي
8 ذِكْرِي beni anmakta ذ ك ر

اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَات۪ي وَلَا تَنِيَا ف۪ي ذِكْر۪يۚ

 

Fiil cümlesidir.  اِذْهَبْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Munfasıl zamir  اَنْتَ  fiildeki müstetir zamiri tekid eder, mahallen merfûdur.

اَخُوكَ  atıf harfi  وَ ‘la müstetir zamire matuf olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan ref alameti  و ‘dır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِاٰيَات۪ي  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَنِيَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي ذِكْر۪ي  car mecruru  تَنِيَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.  

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar. Ayette lafzi tekid şeklindedir.

Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَات۪ي

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi Musa’ya (a.s) emirdir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  اَخُوكَ  izafeti hem muzaf hem de muzafun ileyhe tazim ifade eder.

Ayetlerden kasıt mucizelerdir. بِاٰيَات۪ي  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ  tazim edilmiştir.

بِاٰيَات۪ي  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِ  harf-i ceri, Allah’ın ayetleriyle beraber olacağına dair Musa (a.s)’ın tatmin olması için musahabe (beraberlik) manasındadır. Yani ‘Firavun’un karşısında doğru olduğuna delalet eden delillerle beraber olacaktır’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Mucizenin Delil Olması: Buradaki  بِ  harf-i ceri, ‘ile, birlikte’ manasınadır. Çünkü Musa (a.s) ve Harun (a.s), Firavun'un yanına, yanlarında mucize olmaksızın gitmiş olsalardı Firavun'u imana zorlayamazlardı. Bu, taklidin yanlış bir yol olduğunu gösteren en kuvvetli delillerdendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mucizeler: Eğer, "Cenab-ı Hak, mucize olan asa ve yed-i beyza için tesniye değil de cemi sıygası kullanmıştır?" diye sorulursa, buna şu şekilde cevap verilebilir:

a) Asa tek bir mucize değil, birçok mucize sayılır. Çünkü onun, canlı bir varlık haline dönüşmesi bir mucizedir. 

b) Sonra bu asa işin başında küçüktü. Zira Cenab-ı Hak, ["Bir küçük yılan (جَٓانٌّ) gibi kıvrılıyor"] (Kasas, 31) buyurmuştur. Bu sonra büyümüştür ki bu da bir başka mucizedir. 

c) Sonra bir ejderha (sü'bân) halini almıştır ki bu da bir başka mucizedir. 

d) Sonra Musa (a.s), elini onun ağzına sokuyordu, ama o ona zarar vermiyordu ki bu da bir başka mucizedir. 

e) Sonra o yine bir ağaç haline geliyordu. Bu da bir mucizedir. 

f) Hazreti Musa (a.s)'ın eli de böyledir. Çünkü elinin parlaklığı bir mucize: ışık saçması, bir diğer mucize; sonra ondan böylesi harikulade haller gerçekleştikten sonra eski haline dönmesi de bir başka mucizedir. Binaenaleyh bu ikisinin, iki mucize değil, birçok mucize oldukları söylenebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

وَلَا تَنِيَا ف۪ي ذِكْر۪يۚ

 

وَلَا تَنِيَا ف۪ي ذِكْر۪ي  cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir bu kez iki kişiyedir. 

ذِكْر۪ي  izafeti, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  ذِكْر۪  için tazim ve tekrim ifade eder.

ف۪ي ذِكْر۪ي  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır.  عَنْ  harfi yerine kullanılmıştır. Car ve mecrurun ilişkisi, zarf ve mazruf ilişkisine benzetilmiştir.  ذِكْر۪ي  içine girilecek bir şeye benzetilmiştir.

اِذْهَبْ  ve  تَنِيَا  fiilleri arasında müfredden tesniyeye iltifat sanatı vardır.

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)

لا تَنِيا [gevşeklik göstermeyin] fiili  لا تَضْعُفا (zayıf olmayın) manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Zikirden murad, risaleti tebliğdir. Çünkü zikir, her türlü ibadet manasında kullanılır. Risaleti tebliğ, ibadetlerin en büyüklerindendir. Gevşemeyin, aksine Benim zikrimi, maksadınızı gerçekleştirme vesilesi, vasıtası edininiz veya Beni Firavun'un yanında anma hususunda gevşek davranmayın manasındadır. Zikir, o ikisinin Firavun ve adamlarına, Allah'ın onların küfrüne razı olmadığını, sevap ve ikabı, terğib ve terhibi (teşvik ve korkutma) hatırlatmaları şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَات۪ي وَلَا تَنِيَا ف۪ي ذِكْر۪يۚ  [Sen ve kardeşin birlikte ayetlerimi götürün ve beni anmada gevşek davranmayın.] ayeti “benim mesajlarımı tebliğde gevşeklik göstermeyin” demektir. Çünkü zikir (anmak), bütün ibadetler için kullanılmaktadır ve hepsinin en büyüğü de, peygamberlerin ilâhi emirleri tebliğ etmeleridir. Bir diğer görüşe göre ise, yani nerede olsanız beni unutmayın; beni zikretmekle yardım ve destek dileyin ve bilin ki, her şey, ancak benim zikrimle müyesser olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 

Tâ-Hâ Sûresi 43. Ayet

اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ  ٤٣


“Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اذْهَبَا ikiniz gidin ذ ه ب
2 إِلَىٰ
3 فِرْعَوْنَ Fir’avn’a
4 إِنَّهُ çünkü o
5 طَغَىٰ azdı ط غ ي

اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ 

 

Fiil cümlesidir.  اِذْهَبَٓا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى فِرْعَوْنَ  car mecruru  اِذْهَبَٓا  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


  اِنَّهُ طَغٰىۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamir  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. طَغٰىۚ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

طَغٰىۚ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Allah Teâlâ’nın ikisine emridir.


اِنَّهُ طَغٰىۚ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ’nin haberi olan  طَغٰى  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle 24. ayette de geçmektedir. Tekrarlanmasa da ِmana tamamlanmış olurdu. Fakat muhatabın zihninde manayı pekiştirmek ve muhataba meselenin ehemmiyetini bildirmek için ıtnâb yapılmıştır. 24. ayetteki cümle ile bu cümle arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

اِنَّهُ طَغٰى  cümlesinde îcâz-ı kısar vardır. Haddi aşmak geniş bir kavramdır. Ayette ise Firavun’un işlediği inkâr, şirk, kibir, zulüm gibi birçok günah, îcâz-ı kısar yoluyla, kısaca anlatılmıştır. (Selim Güzel, Tâ-Hâ Suresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili)

Tâ-Hâ Sûresi 44. Ayet

فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى  ٤٤


“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَقُولَا ve söyleyin ق و ل
2 لَهُ ona
3 قَوْلًا bir söz ق و ل
4 لَيِّنًا yumuşak ل ي ن
5 لَعَلَّهُ belki
6 يَتَذَكَّرُ öğüt alır ذ ك ر
7 أَوْ veya
8 يَخْشَىٰ korkar خ ش ي

فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir. قُولَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.  لَهُ  car mecruru  قُولَا  fiiline mütealliktir. قَوْلاً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. لَيِّناً  kelimesi  قَوْلاً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَيِّناً  kelimesi  فيعل  vezninde sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى

 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.

هُ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَتَذَكَّرُ  cümlesi, لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. يَخْشٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَتَذَكَّرُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ذكر ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قَوْلاً  kelimesi,  فَقُولَا  fiilinden mef’ûlu mutlaktır.

لَيِّناً  kelimesi,  قَوْلاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

قَوْلاً لَيِّناً  ibaresinde istiare sanatı vardır. لَيِّناً  kelimesi, asıl olarak maddi şeylerde yumuşaklık ifade eder. قَوْلاً ‘in  لَيِّناً  ile sıfatlanması hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan sözler, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.  

اللِّينُ  aslında bedenin sıfatlarından birini, vücudun rutubetini ve yumuşaklığını ifade eder. Zıttı  الخُشُونَةُ /sertlik, kabalıktır. Yumuşak davranmak ve bağışlama manasında müsteardır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

["Yine de ona yumuşak söz söyleyin."] Zira yumuşak söz, inatçıların inadının çemberini kırar ve azgınların huyunu yumuşatır. İbn-i Abbâs (ra) diyor ki: "Sözlerinizi şiddetle söylemeyin!" (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)


 لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى

 

Ta’liliyye veya beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. 

لَعَلَّ ’nin haberi olan  يَتَذَكَّرُ ’nin, muzari sıygada faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şeklinde gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.

Ayetteki  لَعَلَّ , Allah’a nispet edildiğinden “umulur ki tezekkür eder” şeklinde değil, ”tezekkür etsinler diye” anlamına gelir. Bu nedenle cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Muhayyerlik ifade eden  اَوْ  atıf harfiyle  لَعَلَّهُ ‘nin haberine atfedilen  يَخْشٰى  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَقُولَا - قَوْلاً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَيِّناً - طَغٰىۚ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî, يَتَذَكَّرُ - يَخْشٰى  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رَبِّهَا  ile  اللّٰهُ  kelimeleri arasında yan anlam bakımından güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger)/Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı) 

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine olan bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır der. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)

Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)

Cenab-ı Hakk'ın, [‘’Olur ki nasihat dinler, yahut Allah'tan korkar’’] buyruğu ile, Allah Teâlâ’nın bu hususta hâşa tereddütte olduğu manası kastedilmiş olamaz. Çünkü bu, Allah hakkında düşünülemez. Aksine bu ifade ile kastedilen ‘’Firavun’un nasihat dinleyeceğini yahut Allah'tan korkacağını umarak, yumuşak konuşun’’ manasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Tâ-Hâ Sûresi 45. Ayet

قَالَا رَبَّـنَٓا اِنَّـنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى  ٤٥


Mûsâ ve Hârûn, şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz, onun bize karşı aşırı davranmasından yahut azmasından korkuyoruz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَا dediler ki ق و ل
2 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
3 إِنَّنَا şüphesiz biz
4 نَخَافُ korkuyoruz خ و ف
5 أَنْ diye
6 يَفْرُطَ taşkınlık eder ف ر ط
7 عَلَيْنَا bize
8 أَوْ yahut
9 أَنْ diye
10 يَطْغَىٰ iyice azar ط غ ي

قَالَا رَبَّـنَٓا اِنَّـنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى

 

Fiil cümlesidir. قَالَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّـنَٓا cümlesi itiraziyyedir. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, nidanın cevabıdır. قَالَا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  نَخَافُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

نَخَافُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَفْرُطَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. عَلَيْنَٓا  car mecruru  يَفْرُطَ  fiiline mütealliktir. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. يَطْغٰى  elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَالَا رَبَّـنَٓا اِنَّـنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبَّـنَٓا اِنَّـنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla  رَبّ  kelimesinden önce nida harfi hazf olur. Lafza-i celalden önceki nida harfi ise  م ’e dönüşür. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

رَبَّـنَا  izafetinde, Rab isminin muzâfun ileyhi olan  نَا  zamirinin ait olduğu Hz. Musa ve kardeşi, şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafet onların Allah’ın rububiyyet vasfına sığınma isteklerine ve rablerinden rahmet istirhamlarına işaret eder.

Nidanın cevabı olan  اِنَّـنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى  cümlesi,  اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkâri kelamdır. Haberî formdaki cümle, dua manasına geldiği için muktezayı zahirin hilafına durum oluşmuştur. Mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

اِنَّٓ  ’nin haberi olan  نَخَافُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا  cümlesi, masdar tevilinde olup  نَخَافُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen  اَنْ يَطْغٰى  ibaresi masdar tevilinde olup birinci masdar-ı müevvele atfedilmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)

Bu tekidde muhataplarını inandırmak maksadı değil, korkularının fazla olduğuna işaret vardır. 

اَنْ  ve  نَا ‘ların tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَفْرُطَ  -  يَطْغٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنْ يَطْغٰى  .. daki  اَنْ , bu fiilde tekrarlanmış ve  طَغٰى  fiili bu kez muzari gelmiştir. Bu, onun azgınlığının devam edeceğini düşündüklerini gösterir.

Veya  رَبَّـنَٓا  cümlesi itiraziyye,  اِنَّـنَا نَخَافُ  cümlesi,  قَالَا  fiilinin mekulü’l-kavlidir. (Mahmud Sâfî, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)

يَفْرُطُ ; aşırı davranmak fiili acele etmek ve öne geçmek demektir.  نَصَرَ  babından (1. bab)  فَرَطَ  -  يَفْرُطُ  olarak gelir.  الفارِطُ : İçmek için suya giden kalabalığı geçip suya ilk varan kişiye denir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Musa (a.s), önce,  اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا  [Bize karşı aşırı gitmesinden] demiş, sonra da yahut  اَنْ يَطْغٰى  [azgınlığını artırmasından] demiştir. Çünkü Firavun'un Allah hakkındaki azgınlığı, Hz. Musa ve Hz. Harun hakkındaki aşırı gidişinden daha büyük ve önemlidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

["İkisi dediler ki: "Rabbimiz! Onun bize karşı aşırı davranmasından, yahut taşkınlık etmesinden korkuyoruz."] cümlesi, bunu söyleyenin hakikatte Hz. Musa olduğu halde bu sözün her ikisine isnad edilmesi, şunu belirtmek içindir: Bu tebliğ ve irşatta, asıl olan Hz. Musa'dır; Hz. Harun ise, bütün yaptıklarında ona tâbidir. Mümkündür ki, Hz. Harun, ikisi buluştuktan sonra bunu söylemiş; sonra ayet nazil olduğunda, Hz. Harun'un sözü de Hz. Musa'nın sözü ile beraber hikâye edilmiştir. Burada mutlak olarak taşkınlığın (tuğyanın) zikredilmesi, hüsnü edeptendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tâ-Hâ Sûresi 46. Ayet

قَالَ لَا تَخَافَٓا اِنَّن۪ي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى  ٤٦


Allah, şöyle dedi: “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 لَا
3 تَخَافَا korkmayın خ و ف
4 إِنَّنِي ben
5 مَعَكُمَا sizinle beraberim
6 أَسْمَعُ işitir س م ع
7 وَأَرَىٰ ve görürüm ر ا ي

قَالَ لَا تَخَافَٓا 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Mekulü’l-kavli,  لَا تَخَافَٓا ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَخَافَٓا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.


 اِنَّن۪ي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. Sonundaki  ن۪  vikayedir.  ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَعَكُمَٓا  mekân zarfı,  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَسْمَعُ  cümlesi, اِنَّ ‘nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَسْمَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. اَرٰى  fiili atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

اَرٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. İki fiilinde mef’ûlun bihleri mahzuftur. Takdiri, أسمع ما يقول وأرى ما يصنع. (Söylediklerini işit, yaptıklarını gör.) şeklindedir.

اَسْمَعُ  ve  اَرٰى  fiilleri hal olarak mahallen mansubdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

قَالَ لَا تَخَافَٓا 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulül kavli olan  لَا تَخَافَٓا  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Önceki ayetteki  نَخَافُ  ile  لَا تَخَافَٓا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.  

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)  

 

 

  اِنَّن۪ي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مَعَكُمَٓا  mekân zarfı  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

اِنَّ ‘nin ikinci haberi olan  اَسْمَعُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen  وَاَرٰى  cümlesi, ikinci haber  اَسْمَعُ ‘ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Ayetin sonunda atıfla gelen  اَسْمَعُ  ve  اَرٰى  cümlelerinin mütekellim zamirinden hal olması da caizdir. 

اَسْمَعُ - اَرٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm.] ifadesine, Allah Teâlânın, onları teselli babında, gelecek zarar ve şerri def edeceği, her duruma uygun olanı mutlaka onlar için yapacağı anlamı idmâc edilmiştir. Müjde bildiren bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

["Çünkü ben sizinle beraberim"] ifadesi; Hz. Musa ile Hz. Harun'a ziyadesiyle tesellidir. Allah'ın onlarla beraber olmasından maksat, onlara kemâliyle yardım etmek ve kendilerini korumaktır. Nitekim ["İşitir ve görürüm"] ifadesi de bunu bildirmektedir. Yani sizinle Firavun arasında cereyan edecek konuşmaları ve fiilleri ben işitir ve görürüm. Onun için zarar ile şerri defetmek ve fayda ile hayrı celbetmek gibi her duruma uygun olanı mutlaka sizin için yapacağım. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Tâ-Hâ Sûresi 47. Ayet

فَأْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّـبَعَ الْهُدٰى  ٤٧


“Ona gidin ve şöyle deyin: ‘Şüphesiz biz Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını (serbest bırak ve) bizimle gönder. Onlara işkence etme. Sana Rabbinin katından bir mucize getirdik. Selâm, doğru yola uyanlara olsun.’ ”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأْتِيَاهُ haydi varın ona ا ت ي
2 فَقُولَا deyin ki ق و ل
3 إِنَّا şüphesiz biz
4 رَسُولَا elçileriyiz ر س ل
5 رَبِّكَ senin Rabbinin ر ب ب
6 فَأَرْسِلْ gönder ر س ل
7 مَعَنَا bizimle
8 بَنِي oğullarını ب ن ي
9 إِسْرَائِيلَ İsrail
10 وَلَا ve
11 تُعَذِّبْهُمْ onlara azab etme ع ذ ب
12 قَدْ kuşkusuz
13 جِئْنَاكَ biz sana getirdik ج ي ا
14 بِايَةٍ bir ayet ا ي ي
15 مِنْ -den
16 رَبِّكَ Rabbin- ر ب ب
17 وَالسَّلَامُ ve Esenlik س ل م
18 عَلَىٰ üzerinedir
19 مَنِ kimseler
20 اتَّبَعَ uyan ت ب ع
21 الْهُدَىٰ hidayete ه د ي
Resûl-i Ekrem Efendimiz “Selâm doğru yolu tutanlara olsun” âyetini komşu krallara yazdığı mektuplarda kullanırdı. Bizans kralı Herakliyus’a yazdığı mektupta da besmele ve hitap cümlesinden sonra “Selâmun alâ men ittebe’a’l-hüdâ” diye yazdırmıştı. 
(Buhâri, Bed’ü’l-vahy 7; Müslim, Cihad 74).

فَأْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أْتِيَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قُولَٓا  fiili atıf harfi  فَ  ile makabline matuftur.  

قُولَٓا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. 

Mekulü’l-kavli,  اِنَّا رَسُولَا ‘dir.  قُولَٓا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamir  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. رَسُولَا  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup, ref alameti tesniye elifidir. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. اَرْسِلْ  fiili mukadder istînâfa matuftur. Takdiri;  تنبّه فأرسل  Dikkat et ve gönder.) şeklindedir.

اَرْسِلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. مَعَنَا  mekan zarfı  اَرْسِلْ  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَن۪ٓي  mef’ûlun bih olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ‘dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. اِسْرَٓائ۪لَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُعَذِّبْهُمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (  اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ  )” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُعَذِّبْهُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlun herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَرْسِلْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  جِئْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

بِاٰيَةٍ  car mecruru  جِئْنَا  fiiline mütealliktir. مِنْ رَبِّكَ  car mecruru  اٰيَةٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

 وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّـبَعَ الْهُدٰى

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  السَّلَامُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  عَلٰى  harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اتَّـبَعَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. اتَّـبَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْهُدٰى  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. 

اتَّـبَعَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ‘dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

فَأْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  لَا تَخَافَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayetin ilk cümlesi olan  فَأْتِيَاهُ , Musa (a.s) ile Harun’a (a.s) ‘’İkiniz gidin!’’ emridir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üsluptaki  فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

قُولَٓا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Mekulü’l-kavl Allah Teâlâ'nın onlara, Firavun’a aktarmaları için öğrettiği sözlerdir.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولَا رَبِّكَ  izafetinde Rab isminin firavuna aid zamire muzaf olmasında Allah’ın onun üzerindeki nimetlerini hatırlatmak ve küfrünün kötülüğüne, derinliğine dikkat çekme vardır. Yine bu izafette, Rab ismine muzaf olmasıyla  رَسُولَا , şan ve şeref kazanmıştır. 

İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hz. Musa ile Hz. Harun'un bu şekilde emrolunmaları, daha baştan hakkı tahkik etmek içindir. Ta ki o azgın, onların şanını bilsin de cevabını ona göre versin. Keza burada Rab isminin zikri de bunun içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tamlama; davetin en uzağındaki Firavun’a ait olan muhatap zamiri  كَ  ile Rabbe izafe edilmiştir. Çünkü Allah'ın, Musa ile Harun’un Rabbi olduğu "Biz senin Rabbinin elçileriyiz" şeklindeki sözlerinden ve Allah’ın insanların Rabbi olduğu sözünden anlaşılmaktadır. Oysa Firavun onlara kendisinin Rab olduğunu öğretmişti. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ 

 

Cümle,  فَ  ile takdiri  تنبّه (dikkat et!) olan mukadder istînâfa atfedilmiştir.

Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَلَا تُعَذِّبْهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.


 قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ 

 

Ta’liliyye veya beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

جِئْنَاكَ  fiiline müteallik  بِاٰيَةٍ  car-mecrurundaki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

مِنْ رَبِّكَۜ  car-mecruru, بِاٰيَةٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Hz. Musa ve Harun sözlerinde zamir makamında  رَبِّكَۜ  lafzını tekrar zikrederek, Fİravun, onun ilahlık iddiasını reddetmiş ve Allah’ın tüm insanların Rabbi olduğunu vurgulamışlardır. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.

رَبِّكَ  lafzı ayette tekrarlanmıştır. Tekrarlama ve zamir yerine isim kullanılması şeklinde yapılan ıtnâbla  رَبِّ  ismi yüceltilerek, muhatabın zihnine iyice yerleşmesi sağlanmıştır.

Firavun’a hitap ederken “biz Rabbimizin elçileriyiz” değil, “biz senin Rabbinin elçileriyiz” demelerini buyurması dikkate değer bir inceliktir.

Bu ayetlerde Allah Teâlâ, Hz. Musa ve Harun’u yatıştırmış, korkularını almış, sonra da nasıl konuşacaklarını öğretmiştir. Önce ‘’Söyleyin’’ buyurarak yumuşak söz söylemelerine giriş yapmıştır. Bu istidrâc sanatıdır.

İstidrâc, muhatabı fethetmek için onu etkileyecek, yaklaştıracak veya korkutup rağbet ettirecek, vazgeçirecek, teşvik edecek şeyleri aniden değil de alıştıra alıştıra söyleme sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî’ İlmi)

Geldi anlamındaki  جاء  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَأْتِيَاهُ - جِئْنَاكَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رَسُولَ - اَرْسِلْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Onların Allah (cc) tarafından mucize getirmeleri, onların peygamberliklerini tahkik ve izah etmekte ve emirlerine uyulmasını zorunlu kılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قَدْ جِئْناكَ بِآيَةٍ مِن رَبِّكَ  cümlesi içerisinde  إنّا رَسُولا رَبِّكَ  cümlesinin açıklamasını barındırır. İlk cümle icmali olup ikincisi beyanidir. Burada, ikisinin de Allah tarafından gönderilmiş elçiler olması hasebiyle, Allahın onlardan birinin eliyle hakikati göstereceğinin sebebi vardır. Her ikisi de cümlenin, ondan önce gelen kısmına fasılla gelmesi gerektiğini gösterir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  


وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّـبَعَ الْهُدٰى

 

Ayetin son cümlesindeki  وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنِ  başındaki  عَلٰى  harf-i ceriyle mahzuf habere mütealliktir. Sıla cümlesi olan  اتَّـبَعَ الْهُدٰى  müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

عَلٰى مَنِ اتَّـبَعَ الْهُدٰى  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Hidayete tabi olan kimse, binek yerine konmuştur. Sanki selam, o kimseyi sarıp sarmalamış, kontrol selamın elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

اتَّـبَعَ الْهُدٰى ibaresinde istiare sanatı vardır. اتَّـبَعَ  fiili  الْهُدٰى ‘a nisbet edilerek kişileştirilmiş, hidayet arkasından gidilen, takip edilen bir lidere benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

الْهُدٰى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

السَّلَامُ  kelimesi, ‘selamet, esenlik’ anlamındadır. Buradaki  عَلٰى harf-i ceri,  لِ  harf-i ceri anlamındadır. Nitekim  اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ  [Lanet onlara, yurdun kötüsü de onlara] (Ra'd/25) buyurulmuştur ki; bunun manası  عَليهم ’dir. Cenab-ı Hak yine  مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِه۪ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاۜ وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ [Kimi iyi amel ederse, kendi lehine kimi de kötülük ederse bu da kendi aleyhinedir] (Fussilet/46) buyurmuştur. Bir diğer yerde de  اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ [Eğer iyilik yaparsanız kendiniz için yapmış olursunuz. Eğer kötülük yaparsanız bu da onun aleyhinedir] (İsrâ/7) buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

السَّلامُ ; Selamet ve şeref demektir. Burada selam verilecek muayyen biri olmadığı için selamlama veya Firavun'u selamlamak kastedilmemiştir. Çünkü selamlama ilk karşılaşma esnasında olur, kelamın ortasında olmaz. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

عَلى  harf-i ceri temekkün içindir. Yani hidayete uyanların emniyeti sabittir, onlar için hiçbir şüphe yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu kelam, Hz. Musa ile Harun'a uymalarını en nazik şekilde açıkça teşvik etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tâ-Hâ Sûresi 48. Ayet

اِنَّا قَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى  ٤٨


“Şüphesiz bize, azabın yalanlayan ve yüz çevirenlere olacağı vahyolundu.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّا gerçekten biz
2 قَدْ doğrusu
3 أُوحِيَ vahyolundu و ح ي
4 إِلَيْنَا bize
5 أَنَّ muhakkak
6 الْعَذَابَ azabın ع ذ ب
7 عَلَىٰ üzerine (olacağı)
8 مَنْ kimsenin
9 كَذَّبَ yalanlayan ك ذ ب
10 وَتَوَلَّىٰ ve yüz çevirenin و ل ي

اِنَّا قَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. اُو۫حِيَ اِلَيْنَٓا  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  اُو۫حِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  اِلَيْنَٓا  car mecruru  اُو۫حِيَ  fiiline mütealliktir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  اُو۫حِيَ  fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

الْعَذَابَ  kelimesi  اَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  عَلٰى  harf-i ceriyle  اَنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَذَّبَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.  

كَذَّبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. تَوَلّٰى  fiili, atıf harfi  وَ ‘la  كَذَّبَ ‘ye matuftur. 

تَوَلّٰى elif üzere mukadder fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) اُو۫حِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

كَذَّبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

تَوَلّٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ولي ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

اِنَّا قَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayette, Allah Teâlâ’nın Musa (a.s) ile Harun’dan (a.s) söylemelerini istediği sözler devam etmektedir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

اِنَّ ‘nin haberi olan   اُو۫حِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى  cümlesi, tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

اُو۫حِيَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اُو۫حِيَ  fiiline müteallik  اِلَيْنَٓا  car mecruru, ihtimam için naib-i faile takdim edilmiştir.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ  cümlesi, masdar tevilinde,  اُو۫حِيَ  fiilinin naib-i faili konumundadır. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنِ  başındaki عَلٰى  harf-i ceriyle  اَنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Sılası olan  كَذَّبَ  cümlesi müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Kafirler, binek yerine konmuştur. Sanki azap, bu kişilerin üzerine binmiş, kontrol azabın elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Aynı üslupta gelen  تَوَلّٰى  cümlesi, atıf harfi وَ’la  sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

كَذَّبَ  yalanladı, inkâr etti,  تَوَلّٰى  ise döndü, yüz çevirdi demektir.  كَذَّبَ  sözünden sonra تَوَلّٰى  sözünün zikredilmesi umumdan sonra husus babında ıtnâbdır. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Sana azap vardır denmemiş, kim yalanlar ve yüz çevirirse ona azap vardır buyurularak tariz yapılmıştır.

Azabın üzerine olduğu kişilerin, yalanlayan ve yüz çevirenler olarak sayılması taksim sanatıdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)

العَذاب  kelimesindeki tarif cins içindir. Yani bu ek, nekrelik mesabesindedir. Adeta yalanlayanlara gelen bir azap olduğu söylenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

السَّلام  ve  العَذاب  kelimelerinin dünya ve ahiret ile kayıtlanmadan gelmesi de müjde ve uyarıların umumiliği içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tâ-Hâ Sûresi 49. Ayet

قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى  ٤٩


Firavun, “Sizin Rabbiniz kim, ey Mûsâ?” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ki ق و ل
2 فَمَنْ kimdir?
3 رَبُّكُمَا Rabbiniz ر ب ب
4 يَا مُوسَىٰ Musa

قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Mekulü’l-kavli,  فَمَنْ رَبُّكُمَا ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن أوحي إليكما فمن ربّكما  (Size vahyolunuyorsa Rabbiniz kimdir?) şeklindedir.

İsim cümlesidir. مَنْ  istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. رَبُّكُمَا  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَا  nida harfidir. Münada  مُوسٰى  müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Gayri munsariftir. Takdiri, أدْعوُ  olan mukadder fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (  اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ  )” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ayetler arasında meskûtun anh mevcuttur. Allah Teâlâ firavunun sözlerini bildirmektedir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Allah Teâlâ’nın ikisine öğrettiği sözleri içeren ayetlerden hemen sonra Firavun’un cevabı gelince, Musa (a.s) ve Harun’un (a.s) Firavun’a gidip öğrendikleri sözleri aktardıklarını anlıyoruz.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan şart üslubundaki terkipte, îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

 فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى  cümlesi, takdiri …  إن أوحي إليكما  (Eğer size vahyolunuyorsa) olan mahzuf bir şartın cevabıdır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi  مَنْ  mübteda, veciz ifade kastıyla izafet formunda gelen  رَبُّكُمَا , müsneddir.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayetin sonundaki itiraziyye olan  يَا مُوسٰى  cümlesi nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.

Nida ve münada, takdiri  أدعو  [Çağırıyorum] olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. 

رَبُّكُمَا ‘daki tesniye zamirinden  يَا مُوسٰى  ile müfret muhatap zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır.

İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Firavun: ‘’Siz İkinizin Rabbi kim?’’ diyerek, iki kişiye hitap etmiş, ama nidayı, "Ey Musa" diyerek, sadece birine yöneltmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Dolayısıyla iltifat vardır.

Hazret-i Musa ve Harun, Firavun'a varıp emrolunduklarını ona tebliğ ettikten sonra Firavun dedi ki: … Bunların zikredilmemesi, îcâz için ve onların aldıkları emirleri hiç gecikmeksizin süratle yerine getirdiklerini ve bir de bunların sarahatle zikrine ihtiyaç olmayacak kadar açık olduklarını zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Hazret-i Musa ve Harun (a.s) "Biz şüphesiz Rabbinin elçileriyiz.", "Biz gerçekten Rabbinden sana bir mucize getirdik" sözlerinde Firavun'a "senin rabbin" dedikleri halde, Firavun, onların sözlerini hikâye etmek yoluyla da olsa, "benim Rabbim de kim?" dememesi, son derece azgınlığının ve serkeşliğinin ifadesidir. "Sizin Rabbiniz de kim?" demiş, çünkü elçileri gönderenin, elçilerin Rabbi olması lazımdır. Yahut Hz. Musa ile Harun, "Şüphesiz biz, alemlerin Rabbinin elçisiyiz." sözlerinde kendi Rablerinin, herkesin Rabbi olduğunu sarahatle belirtmişlerdi. Yani siz Rabbinizin iki elçisi iseniz, o halde bana söyleyin; sizi gönderen Rabbiniz kimdir? Firavun, her ikisine hitap ettiği halde nidayı Hz. Musa'ya tahsis etmiş (ey Musa! demiş), çünkü peygamberlikte asıl olan Hz. Musa'dır; Hz. Harun ise, onun veziridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Firavun, Hazreti Musa (a.s) ile, Cenab-ı Hakk'ın mevcut olması konusunda münakaşa etmemiş, aksine Allah'ın mahiyetini sormuştur. Dolayısıyla bu, Firavun'un Allah'ın varlığını itiraf ettiğine delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak bu surede Firavun'un, "Ey Musa, sizin Rabbiniz kim"dediğini, Şuara Suresinde ise,  قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ  [Alemlerin Rabbi ne?] (Şuara/23) dediğini nakletmiştir. Binaenaleyh burada, keyfiyetin sorulduğu  مَنْ /kim? edatı ile, orada ise mahiyetin sorulduğu  مَا /ne? edatı ile soru sormuştur. Bu ikisi, birbirinden farklıdır, ama sorulan hadise ve varlık aynıdır. Doğrusu, "Kim" edatı ile sorulanın, "ne" edatı ile sorulandan önce olmasıdır. Çünkü Cenab-ı Hak, "Ben, Allah'ım ve Rabbim" diye cevap vermiştir. Firavun da: "Sizin Rabbiniz kim" demişti. Bunun üzerine Hazret-i Musa (a.s), Allah'ın varlığına deliller getirip, bu deliller çok açık ve net olduğundan dolayı Firavun bunlara cevap veremeyeceğini anlayınca, ikinci hususa yani mahiyeti sormaya geçmiştir. Bu da, onun Allah'ı bildiğine dikkat çeken hususlardandır. Çünkü o, bunu çok açık ve net olarak bildiği için bu hususta münakaşa etmeyi bırakmış ve en zor konu olan Allah'ın mahiyeti (ne olduğu) konusuna geçmiştir. Çünkü insan için Allah'ın mahiyetini bilmek mümkün değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Tâ-Hâ Sûresi 50. Ayet

قَالَ رَبُّنَا الَّـذ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى  ٥٠


Mûsâ, “Rabbimiz, her şeye hilkatini (yaratılış özelliklerini) veren, sonra onlara yol gösterendir” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 رَبُّنَا Rabbimiz ر ب ب
3 الَّذِي o ki
4 أَعْطَىٰ verendir ع ط و
5 كُلَّ her ك ل ل
6 شَيْءٍ şeye ش ي ا
7 خَلْقَهُ yaratılışını خ ل ق
8 ثُمَّ sonra
9 هَدَىٰ onu doğru yola iletendir ه د ي

قَالَ رَبُّنَا الَّـذ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli,  رَبُّنَا الَّـذ۪ٓي اَعْطٰى ‘dır.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. رَبُّنَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَعْطٰى ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.  

اَعْطٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. خَلْقَهُ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. هَدٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعْطٰى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  عطو ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

قَالَ رَبُّنَا الَّـذ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ayette Musa ve Harun (a.s) Firavun’un sorusunu cevaplamaktadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبُّنَا الَّـذ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh olan  رَبُّنَا , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Ayrıca bu izafet muzâfun ileyhin şanı içindir.

Cümlenin müsnedi olan  الَّـذ۪ٓي , sonraki habere dikkat çekmek amacının yanında tazim ve yüceltmek için ism-i mevsûlle marife olmuştur. Sılası olan  اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayette müsned, ism-i mevsûl olarak zikredilmiştir. Yaratmak ve doğru yolu göstermek çok büyük iştir ve ancak ilah olan bir varlığın yapabileceği bir şeydir. Firavun ise aciz bir mahluk olduğundan bunların hiçbirine muktedir değildir. Ayet bu gerçeği vurgulamak, Firavun’u hakir görüp Rabbi yüceltmek için müsnedi ism-i mevsûl olarak zikretmiştir.

شَيْءٍ ‘deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

Ayetin sonundaki  هَدٰى  fiili, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ikinci mef’ûl olan  خَلْقَهُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Musa (a.s)'ın buradaki "Bizim Rabbimiz her şeyi yaratıp sonra da yol gösterendir sözündeki  الَّـذ۪ٓي  kelimesi, marife olan bir mefhumu malum bir cümle ile tavsif etmeyi ifade eder. Dolayısıyla bu mananın mutlaka, Firavun tarafından bilindiğine hükmetmek gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الخَلْقُ ; meydana getirme anlamında bir masdardır ve  الإعْطاءِ  yani verme fiili ile birlikte kullanılarak, yaratmanın ve meydana getirmenin bir nimet olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu şekildeki kullanım hem rububiyete hem de nimetlerin hatırlatılmasına bir istidlal niteliğindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

ثُمَّ  hem zamansal (kronolojik) hem rütbe (sıra) anlamında bir düzeni ifade eden atıf harfidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Tâ-Hâ Sûresi 51. Ayet

قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُو۫لٰى  ٥١


Firavun, “Ya geçmiş nesillerin hâli ne olacak?” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Fir’avn) dedi ق و ل
2 فَمَا ne olacak?
3 بَالُ hali ب و ل
4 الْقُرُونِ nesillerin ق ر ن
5 الْأُولَىٰ ilk ا و ل

قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُو۫لٰى

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Mekulü’l-kavli,  فَمَا بَالُ الْقُرُونِ ‘dır. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن كان ربّك قد أعطى وهدى  ..(Eğer senin Rabbin verdi ve hidayet ettiyse.. ) şeklindedir.  

İsim cümlesidir.  مَا  istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. بَالُ الْقُرُونِ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْقُرُونِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاُو۫لٰى  kelimesi  الْقُرُونِ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُو۫لٰى

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Mütekellim Firavun’dur. Mekulü’l-kavl Firavun'un sorusudur.

Şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن كان ربّك قد أعطى وهدى (Eğer senin Rabbin verdi ve hidayet ettiyse) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُو۫لٰى , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi,  مَا  mübtedadır. Haber olan  بَالُ الْقُرُونِ , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

الْاُو۫لٰى  kelimesi, muzâfun ileyh olan  الْقُرُونِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

İlk nesillerin hali nedir? sorusu, öldükten sonra mutluluk veya bedbahtlık bakımından halleri nedir? demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Sayfadaki bütün ayetler  ى  harfiyle biten kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. 

Günün Mesajı
44. Ayet-i kerimede olur ki kelimesiyle belirsizlik ifade eden ihtimal, tabii ki Cenab-ı Allah'a ait değildir. Cenab-ı Allah, elbette Firavun'un nasıl tepki vereceğini ve iman edip etmeyeceğini biliyordu. Buradaki ihtimal tebliğe muhatap herkes için aynı derecede geçerlidir ve bulunan adına bir ümidi ifade etmektedir. Yoksa bir insan, karşıdakinin hiç inanmayacağını bilse, o takdirde tebliğindeki kararlılığı sarsılabilir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan; bazen bilinmezliğin karanlığında kalır. Bazen de nefsinin dalıp gittiği diyarlardan gelen korkuyla dolar. Ya geçmişin, ya da geleceğin pençesine takılır. 

Kimi zaman yapması gereken işlerin yükü altında ezilir. Kimi zaman da yolundan çekilmek bilmeyen insanlardan yorulur. Ya keşkelerin, ya da acabaların etrafında döner dolaşır.

Duygularının yoğunluğuyla baş başa kalır. Düşüncelerinin ise saldırısına uğrar. Dua etmeye devam eder ama derinlerde bir yerde pes ettiğini hisseder. Bu duygu onu daha da çok korkutur ve umutsuzluğa iter.

Kendisi için ne yapabileceği konusunda kararsızdır. Kur’an-ı Kerim’e şifa umuduyla sarılır. Okudukça dünyaya olan bağlılığını ve aceleciliğini itiraf eder. Haline ağlar ama bir yandan da müjdelere şükreder.

Sanki hz. Musa’yla kardeşine söylenenler kendisine söylenmektedir. Kendi kendine mırıldanır: “Korkma, bil ki Allah seninle beraber, O işitir ve görür.” O halde, Allah’ın yardımıyla her şey mümkündür.

Kur’an’ın ışığında uyandıkça uyanır. Allah’ın rızasını umarak, nefsinin huysuzluğuna rağmen bulunduğu anları değerlendirmeye karar verir. Oturduğu yerde beklemektense, harekete geçer.

Ey bizi işiten ve gören Allahım! Benliğimizi, dünyanın ve nefsimizin karanlık hallerinden aydınlığa kavuştur. Bizi; geçmişin ve geleceğin, keşkelerin ve acabaların kelepçelerinden kurtar. Bize; yapmamız gerekenleri, yapılması gereken zamanlarda yapmamız için ihtiyacımız olan aklı, gücü ve isteği ver. Bizi; kelamını okudukça uyananlardan ve dirilenlerden; kelamın ile şifalananlardan ve kalbini kötülüklerden arındıranlardan eyle. Bizi; Senin rızan için şimdiyi değerlendirenlerden ve dünya yolunda, bir yolcu misali ilerleyenlerden eyle. Ey Allahım! Sana muhtacız. Sevgine ve rahmetine muhtacız. Bizi; sevgine, rahmetine ve şefaatine nail eyle.

Amin.

***

Tartışmalı paylaşımların özellikle de dini temalı olanların altında; sözde dinini savunmaya çalışanların küfürlü ve kibirli mesajlarını gördüğüm zaman aklıma firavuna gönderilen hz. Musa ve kardeşi gelir. Kendisine ilahlık sıfatı vererek ve İsrailoğullarına zulmederek sınırı çok aşan zalime, Allah’ın şu emri ile gittiler: ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslupla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer. (Taha: 44)

Belki de İslam’ı, sevdiğinden bahseder gibi anlatmalıdır. Kendisini işitmediğini bilse bile çirkin kelimeler ile yükselen sesinin onu incitme ihtimalinden ve düşüncesizce hatalı bir tablo çizmekten yani onu yanlış temsil etmekten çekinerek edebini korumalıdır. Hakkında bilinen yanlışları düzeltecek ve sorulan temel sorulara cevap verecek kadar da ona dair bilgisi olmalı ama doğruluğundan şüphe duymadığı bu hakikati, nefsani hırslara bürünerek savunmamalıdır. Kiminle muhatap olduğuna bakıp kalbiyle kulaklarını kapatandan uzaklaşacağı yani susacağı zamanı doğru hesaplamalıdır. 

Belki de dinine, sevdiğine sahip çıkar gibi onu korumak için, sıkıca sarılmalıdır. Arada bir hatırlamak yerine, her gün aklına getirmeli ve onu merkeze oturtmalıdır. Kendisinin ve etrafındakilerin hevesine göre onu değiştirme ya da ondan taviz verme fikrinden uzaklaşmalıdır. Zira bazen zorlansa da, hatta anlamasa da, o indirildiği haliyle mükemmeldir. Kusur insandadır. Onunla hayatının tamamlandığı hissiyle dolduğu için ve yolun sonunda hakiki huzura kavuşacağını bildiği için başkalarını da bu yola davet eder. Sanki hastalığından kurtulan ve ilacını heyecan ile tavsiye eden biri gibidir.

Belki de kalbinde taşıdığı dünyalık sevgilerin ve hedeflerin hepsini bir kenara koymalıdır. Sonra muhabbetin asıl sahibi olan Allah’a yönelmelidir. Ancak o zaman yukarıda yazanlar hakiki bir anlama kavuşmuş olur. Zira yeryüzündeki sevgilerin hepsi tükenmeye mahkumdur. Ancak sevgilerin ve övgülerin hepsine layık olan Allah sonsuzdur. Mükemmel olan O’dur. Hakiki dost, yardımcı ve hakiki huzur O’dur. İşte bu yüzden nefsani duygularla savunulmaya ve hırsla anlatılmaya ihtiyacı yoktur. Zaten O, kalbi uyanık olan herkesin aradığıdır. Ancak bunları bilerek dinini tebliğ eden kişi, kendi nefsinden sıyrılır ve Allah’a kavuşmak umuduyla elini bir başkasına da uzatır. Maksat, elinin tutulması ya da tutulmaması değildir; Allah rızası için o eli açmaktır. Zira O’nu bilen, herkes bilsin ister…

Ey Allahım! Bizi iman nuruyla aydınlattığın, dillerimize adını söylettiğin, hayatlarımızı ibadetle süslediğin, bedenlerimize secde ettirdiğin, akıllarımızı tefekkürle çalıştırdığın ve kalplerimizi İslam’a açtığın için Sana sonsuz kere şükürler olsun. Bizi dinini doğru şekilde yaşayanlardan, başkalarına da doğru örnek olanlardan, yanlış yaptıklarını düzeltenlerden, Sana kavuşturacak yol olmasından dolayı İslam’ı sevenlerden ve sevdirenlerden eyle. Bizi affettiğin, sevdiğin ve sevdiklerine de sevdirdiğin salih kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji