Enbiyâ Sûresi 35. Ayet

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ  ٣٥

Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كُلُّ her ك ل ل
2 نَفْسٍ nefis ن ف س
3 ذَائِقَةُ tadacaktır ذ و ق
4 الْمَوْتِ ölümü م و ت
5 وَنَبْلُوكُمْ ve sizi imtihan ederiz ب ل و
6 بِالشَّرِّ şer ile ش ر ر
7 وَالْخَيْرِ ve hayır ile خ ي ر
8 فِتْنَةً sınamak için ف ت ن
9 وَإِلَيْنَا ve (sonunda) bize
10 تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz ر ج ع
 
Sûrenin baş kısmında (3-5. âyetler) belirtildiği üzere müşrikler Hz. Peygamber’in yeme, içme, evlenme vb. özelliklerine bakarak onun peygamber olamayacağını, ancak bir sihirbaz veya bir şair olduğunu iddia ediyor; zamanla bir felâkete uğrayarak yok olacağına veya eceliyle öleceğine, böylece peygamberlik iddiasının da sona ereceğine inanıyorlardı (krş. Tûr 52/30-31). Yüce Allah onların yersiz temennilerine cevap olmak üzere bu âyetleri indirerek peygamber dahi olsa hiçbir insana ölümsüzlük vermediğini, Peygamber’in ölümünü bekleyenler dahil olmak üzere her canlının ölümü tadacağını bildirmektedir. Nitekim başka bir âyette Hz. Peygamber’e hitaben, “Elbette sen öleceksin, onlar da ölecek” (Zümer 39/30) buyurarak bu gerçeği açık bir şekilde ifade etmiş, ölüm ve ölüm ötesi hakkında umursamaz davrananlara bu tutumlarının kendilerini hiçbir şekilde bu gerçeklerden kurtaramayacağını haber vermiştir. 35. âyet, insana ölümlülüğü, hayatın iyi ve kötü yönleriyle bir sınav alanı olduğu, sonunda herkesin Hakk’ın huzuruna varıp hesap vereceği gerçeğinin yalın fakat etkili bir ifadesidir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 679
 

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ 

 

İsim cümlesidir.  كُلُّ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ذَٓائِقَةُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَوْتِۜ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

ذَٓائِقَةُ  ; sülâsî mücerredi  ذوق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. نَبْلُو  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالشَّرِّ  car mecruru  نَبْلُوكُمْ  fiiline mütealliktir. الْخَيْرِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  فِتْنَةً  mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil cümlesidir. اِلَيْنَا  car mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. تُرْجَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haberî isnad formundaki bu cümlede, asıl maksadın tevbih ve tehdit olması sebebiyle, muktezâ-i zâhirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla lüzûmiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel mürekkebtir. 

Bu haber cümlesi hakiki manada gelmemiştir. Yani vaz olunduğu manada kullanılmamıştır. Çünkü haber cümlesi aslında faide-i haber veya lâzım-ı faide-i haber için gelir. Bu amaçlarla gelmediği zaman vaz olunduğu manada gelmemiş demektir. İşte böyle gelen haber cümlelerine mecâz-ı mürsel mürekkeb denir. Mecâz-ı mürselde alakalar çok olduğu halde bu tip mecazlarda alaka tektir. Bu tek alaka da lüzûmiyyet alakasıdır. Çünkü tahassür, zayıflığı izhar, dua gibi amaçların hepsi de haberin lâzımı sayılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

Müsned olan  كُلُّ نَفْسٍ  ve müsnedün ileyh olan  ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  ‘nin, izafetle gelişleri az sözle çok anlam ifadesi içindir.

نَفْسٍ  ’deki nekrelik nev ve kesret ifade eder.

ذَٓائِقَةُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail sübut ve istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  [Her nefis ölümü tadıcıdır, tadacaktır] cümlesinde istiare sanatı vardır. Ölüm acısını hissetmek, dille hissedilen acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbeh bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine, onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan tadarsınız ifadesiyle işaret edilmiştir. 

Burada ism-i fail olan  ذَٓائِقَةُ  kelimesi, ölümün şiddetini hissetmek manasında müstear olmuştur. Bir şey yiyip içen kişi nasıl ki bunların tadını hissediyorsa, ölen kişi de o esnada ölümü hissedecektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu cümle Al-İmran 185 ve Ankebut 57. ayetlerinde de aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Bu cümle önceki ayetin manasını pekiştirmek için gelmiş, mesel tarikinde tezyildir. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Ayetteki zevk’i (tadı) zahiri manasına almak mümkün değildir. Çünkü ölüm, yenilecek şeyden bir şey değildir ki tadılsın. Aksine zevk (tadma), belli bir algılamadır. Binaenaleyh bu ifadeyi, mecazî bir algılama saymak caizdir. Ayette sözü edilen ölüm ile de ölümün işaret emareleri olan, büyük acılar kastedilmiştir, çünkü ölümden önce, onu tatmak imkânsızdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ [ölümü tadıcı] ifadesindeki izafet, lafzî bir izafettir. Çünkü bu, tıpkı [“avı helal sayıcı olmaksızın”] (Maide Suresi, 1) ve [“Kâbe’ye ulaşan bir kurban olarak”] (Maide Suresi, 95) ifadeleri gibi gelecekte olacak bir işe aittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayet, inkâr konusu olan, onların ebedi hayat sürmeyeceklerine delildir. Bu hitap, bütün insanlar veya yalnız kâfirler içindir. Yani her canlı ruhunun bedeninden ayrılması acısını tadacaktır. Bir çeşit imtihan olmak üzere sizi belalarla da nimetlerle de deneriz; sabır ve şükür edip etmediğinize bakarız. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Birbirine atfedilmiş iki cümlenin arasında mütearız cümleler vardır. İlk cümlenin muhtevası, ona matuf olan ikinci cümle olan  وما جَعَلْنا لِبَشَرٍ مِن قَبْلِكَ الخُلْدَ (Enbiya/34) ayetinin muhtevasını teyit edici niteliktedir. Farklı bir vecihte tekrarının sebebi ise cümledeki amaç ve hedefin değişmesi olup, ilk cümlede müşriklerin inançlarına karşı bir ret ve cevap kastı varken, ikincisinde ise müminlere buradan alınacak dersleri öğretme kastı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la ta’lil cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَبْلُوكُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ  car mecrurları, konudaki önemine binaen mef’ûl olan  فِتْنَةًۜ ’e takdim edilmiştir.

الْخَيْر, tezat nedeniyle  بِالشَّرِّ ’ye atfedilmiştir. Aralarında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır. 

فِتْنَةً  mef’ûlün lieclihtir veya mef’ûlün mutlaktan naibdir. Çünkü  نَبْلُوكُمْ  ve  فِتْنَةً  müradif kelimelerdir. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ayette  شَّرِّ [kötü] kelimesi خَيْرِ [hayır]’a takdim edilmiştir. Bunun nedeni de insanların kötülük ile daha fazla sınanmalarıdır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)

Ayetin son cümlesi olan  وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ , atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.

Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْنَا  car mecruru, ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan  تُرْجَعُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

Bu, dirilişin ispatıdır; böylece ayet ölüm, hayat ve yeniden dirilişi bir araya getirmiştir. Car mecrurun amiline takdimi fasılaya riayet ve haberi takviye içindir. Burada kasır manası yoktur. Çünkü muhataplar açısından –onları nasıl varsayarsan varsay– bunun zıddı yönünde bir inanç yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Önceki cümledeki gaib zamirden bu bu cümlede söylenecek şeyin önemine dikkat çekmek için muhatap zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

İfadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Ona döndürüleceksiniz’ manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

تُرْجَعُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kur'an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Başkasının bunda ne müstakil olarak, ne de müşterek olarak müdahalesi yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370) Buna da lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.

تُرْجَعُونَ : İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)