Enbiyâ Sûresi 79. Ayet

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ  ٧٩

Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَفَهَّمْنَاهَا onu bellettik ف ه م
2 سُلَيْمَانَ Süleyman’a
3 وَكُلًّا ve hepsine ك ل ل
4 اتَيْنَا verdik ا ت ي
5 حُكْمًا hükümdarlık ح ك م
6 وَعِلْمًا ve bilgi ع ل م
7 وَسَخَّرْنَا ve boyun eğdirdik س خ ر
8 مَعَ onunla beraber
9 دَاوُودَ Davud’a
10 الْجِبَالَ dağları ج ب ل
11 يُسَبِّحْنَ tesbih eden س ب ح
12 وَالطَّيْرَ ve kuşları ط ي ر
13 وَكُنَّا ve biz ك و ن
14 فَاعِلِينَ (bunları) yaparız ف ع ل
 
Rivayete göre, bir koyun sürüsü geceleyin komşunun tarlasına girerek oradaki ekini tahrip eder; ekin sahibi zararın telâfisi için mahkemeye başvurur. Bu davaya bakan Dâvûd ile oğlu Süleyman, farklı hükümler verirler. Dâvûd, tahrip edilen ekinin kıymetinin, koyunların kıymetine denk olduğu kanaatine vararak koyunların tazminat olarak ekin sahibine verilmesine hükmeder. Süleyman ise bu cezayı ağır bularak, hükmün değiştirilmesini teklif eder. Ona göre tarladaki zararkoyunlardan elde edilecek gelirle ödenebilir; bu sebeple hükmün şöyle olması gerekir: Tarla koyun sahiplerine verilmeli, onlar, ziyandan önceki haline gelinceye kadar tarlanın bakımını üstlenmelidir. Koyunlar da tarla sahibine verilmeli, o da tarlası ziyandan önceki haline gelinceye kadar bu koyunların sütünden, yününden ve kuzularından yararlanmalıdır. Nihayet tarla sahibinin zararı karşılanınca tarla ve koyunlar sahiplerine iade edilmelidir. Hz. Dâvûd, oğlunun bu çözümünü beğenir, kendi görüşünden vazgeçer (Şevkânî, III, 470-471).
 
 Âyette olayın ayrıntısız anlatılması, Araplar arasında bu hadisenin yaygın olarak bilindiğini, dolayısıyla sadece göndermede bulunulduğunu göstermektedir.
 
 Müfessirler olayı bu şekilde anlatmışlardır; hatta Râzî, aynı konuda sahâbe ve tâbiînin ittifakı bulunduğunu söylemiştir (XXII, 195-196). Ancak Kur’an ve güvenilir hadis kaynaklarında ayrıntılı bilgi mevcut değildir.
 
 “Süleyman’ın dava konusunu iyice anlamasını biz sağladık” ifadesi Râgıb el-İsfahânî tarafından üç türlü açıklanmıştır: a) Allah’ın Süleyman’a anlama kabiliyeti vermesi, b) Allah’ın Süleyman’ın kalbine bu hükmü ilham etmesi, c) Allah’ın bu hükmü Süleyman’a vahyetmesi (el-Müfredât, “fhm” md.). “Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik” ifadesi de farklı hüküm vermiş olsalar bile ikisinin de tam bir hak ve adalet duygusuna, sorumluluğuna sahip olduklarına işaret eder.
 
 Müfessirler dağların ve kuşların tesbihinin hakikat mi mecaz mı olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir grup müfessir bunun hakikat olduğunu, dağların ve kuşların bizim anlamadığımız bir dil ile Allah’ı zikrettiğini, Hz. Dâvûd güzel sesiyle Zebûr’u okuyup terennüm ederken kuşların havada durarak onunla birlikte tesbih ettiklerini, dağların da bu tesbihi tekrarladıklarını söylemişlerdir (İbn Kesîr, V, 352). Bazı müfessirlere göre ise bu, mecazi anlamda bir tesbihtir; dağlar ve kuşlar Allah’ın varlığına, kudretine ve büyüklüğüne delâlet ettiği için lisân-ı hâl ile Allah’ı tesbih etmektedirler (Râzî, XXII, 199; Şevkânî, III, 471; ayrıca bk. Sebe’ 34/10). Onların tesbihi bütün tabii varlıklar gibi en ufak bir sapma göstermeksizin ilâhî kanuna boyun eğmeleridir (evrendeki her şeyin Allah’ı tesbih ettiğine dair bilgi için bk. İsrâ 17/44).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 692-693
 
Riyazus Salihin, 1831 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledi:
“Vaktiyle iki kadın yanlarında çocuklarıyla giderken bir kurt gelip onlardan birinin çocuğunu kapıp götürdü. Kadınlardan biri arkadaşına:
- Kurt senin çocuğunu götürdü, dedi. O da:
- Hayır, senin çocuğunu götürdü, dedi.
Kadınlar dâvalarını halletmek üzere Dâvûd sallallahu aleyhi ve sellem’e  başvurdular. O da yaşlı kadını haklı görerek çocuğu ona verdi. Kadınlar oradan ayrıldıktan sonra Hz. Dâvûd’un oğlu Süleyman sallallahu aleyhi ve sellem’e giderek, meseleyi ona da anlattılar. Hz. Süleyman:
- Bana bıçağı getirin de çocuğu ikiye bölerek aralarında paylaştırayım, dedi. O zaman genç kadın:
- Allah sana rahmet etsin, öyle yapma! Çocuk onundur, dedi.
Hz. Süleyman da çocuğun genç kadına ait olduğunu belirtti.
(Buhârî, Enbiyâ 40, Ferâiz 30; Müslim, Akdıye 20. Ayrıca bk. Nesâî, Âdâbü’l-kudât 14  )
 

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  يَحْكُمَانِ  fiiline matuf olup, mahallen mecrurdur.

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَهَّمْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سُلَيْمٰنَ  ikinci mef’ûlun bih olup gayrı munsariftir. Sonundaki elif ve nun ziyadedir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُلاًّ  kelimesi  اٰتَيْنَا ’nın mukaddem mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur. 

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  حُكْماً mef’ûlü bih olup fetha ile mansubdur. عِلْماًۘ  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَفَهَّمْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فهم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  فَفَهَّمْنَا ’ya matuftur. 

Fiil cümlesidir. سَخَّرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مَعَ  zaman zarfı  يُسَبِّحْنَ  fiiline mütealliktir. دَاوُ۫دَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. جِبَالَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُسَبِّحْنَ  cümlesi, الْجِبَالَ ’in hali olarak mahallen mansubdur. 

يُسَبِّحْنَ   fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.الطَّيْرَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

وَ  atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder

كُنَّا  nakıs, sükun ile mebni mazi fiildir.  نَا  mütekellim zamir  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. 

فَاعِل۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil),  3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

سَخَّرْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سخر ’dır.  

يُسَبِّحْنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ‘dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

فَاعِل۪ينَ  ; sülasi mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ 

 

Ayet atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  يَحْكُمَانِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. فَفَهَّمْنَاهَا ’daki  هَا  zamiri hikmete aittir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ  cümlesinde  وَ , itiraziyyedir. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اٰتَيْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlü  كُلاًّ , manevi tekid kelimelerindendir. Cümlenin cüzlerini tekid eder. Kelimedeki nekrelik mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen  حُكْماً  ve  عِلْماًۘ  kelimelerindeki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Ebu Hanife'ye (r.a) göre eğer zarar meydana getiren hayvanın yanında onu süren veya birlikte biri bulunmuyorsa, tazminat lazım gelmez. İmam Şafiî'ye göre ise bu gibi hadiseler gece olursa tazminat lazım gelmez; gündüz olursa lazım gelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


  وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَعْلَمُ  fiiline müteallik  مِنَ  car mecruru, konudaki önemine binaen ihtimam için durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

يُسَبِّحْنَ  cümlesi haldir.  الْجِبَالَ ’den hal olarak ıtnâbdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَخَّرْنَا  fiiline müteallik mekan zarfı olan  مَعَ دَاوُ۫دَ ,  ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

وَالطَّيْرَ , mef’ûl olan  الْجِبَالَ ’ye tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir. 

Ayetteki fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

الطَّيْرَ  kelimesi ya öncesindeki  الْجِبَالَ ْ kelimesine atfedilmiştir veya mef'ûlün meahtır. جِبَالَ (dağlar) kelimesinin  لطَّيْرَ  (kuşlar) kelimesinden önce gelmesinin sebebi; dağların amade kılınmasının ve tesbih etmesinin daha şaşırtıcı olması sebebiyledir. Allah’ın kudretine daha kuvvetli delalet eder ve daha büyük bir mucizedir. Zira onlar cansız varlıklardır, kuşlar ise ses çıkaran -ama konuşamayan- canlılardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  وَسَخَّرْنَا مَعَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  فَاعِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَانَ  ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur’an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ  cümlesi Davud’a (a.s.) verilen haberler arasına girmiş mutarıza cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada Davud (a.s) ve Süleyman (a.s) hüküm ve ilim konusunda cem edilmiş, her birine verilen şeyler ayrıca zikredilmiştir. Böyle bir sınıflandırma zihinlerde daha kalıcı olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî İlmi) cem' ma’at-taksim sanatıdır.

وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ [Herbirine hüküm ve ilim verdik] cümlesinde, Davud’un (a.s.) makamının eksik olduğu vehmini gidermek için ihtiras ıtnâbı sa­natı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah Teâlâ, ayette Davud ve Süleyman’ı ilim ve hikmet bakımından eşitlemiş, sonra Süleyman’ı fehm (belleme, anlama, anlayış) bakımından üstün kılmıştır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

“Onunla beraber yürürlerdi.” anlamında olduğu da söylenmiştir ki bu da  سِباحة (yüzmek) lafzından gelir, haldir. Ya da nasıl ram olduğunu açıklamak için yeni söz başıdır.  مَعَ  lafzı da  سَخَّرْنَا  veya  يُسَبِّحْنَ 'ye mütealliktir. الطَّيْرَۜ  kelimesi  الْجِبَالَ ’ye matuftur ya da mef’ûlün meahtır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu 78-79. ayetlerin ilkinden anlaşılan, Davud ve Süleyman’ın (a.s.) hüküm verme ehliyeti konusunda eşit tutulmuş olmalarıdır. Fakat devamında Allah, Süleyman’ın (a.s) verdiği kararın doğruluğunu bildirmiş ve onu babasından bir adım öne çıkarmıştır. Fakat baba hakkı gözetilerek daha sonra  وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ  ifadesiyle tekrar iki peygamberin bu konudaki eşitliğine dönüş yapılmıştır. İlk ayette bu yönüyle cem‘ul-muhtelife ve’l-mu’telife sanatının olduğunu ifade eden İbni Ebi’l, ayetin baş kısmında kullanılan zamirin  وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ  ifadesinde değişmesi dolayısıyla burada iltifat sanatının ve iki peygamber olmasına rağmen  لِحُكْمِهِمْ  kelimesindeki cemî zamiri ile bir hükmün hakimin yanı sıra davalı ve davacıyı da gerektirmesi nüktesinden dolayı tenkît sanatının olduğunu ifade etmiştir.

Bu nükte aynı zamanda hükmün ittibâ edilmesi gerekliliğine de bir işaret taşımaktadır. Ayrıca bu ayette iki sanatın iç içe geçmesinden dolayı idmâc sanatı da vardır. (Hasan Uçar, Kur’an’da Anlamsal Bedi Sanatları,Doktora Tezi)