27 Mayıs 2025
Enbiyâ Sûresi 73-81 (327. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Enbiyâ Sûresi 73. Ayet

وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِۚ وَكَانُوا لَنَا عَابِد۪ينَۙ  ٧٣


Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَعَلْنَاهُمْ ve onları yaptık ج ع ل
2 أَئِمَّةً önderler ا م م
3 يَهْدُونَ doğru yolu gösteren ه د ي
4 بِأَمْرِنَا emrimizle ا م ر
5 وَأَوْحَيْنَا ve vahyettik و ح ي
6 إِلَيْهِمْ onlara
7 فِعْلَ işler yapmayı ف ع ل
8 الْخَيْرَاتِ hayırlı خ ي ر
9 وَإِقَامَ ve kılmayı ق و م
10 الصَّلَاةِ namaz ص ل و
11 وَإِيتَاءَ ve vermeyi ا ت ي
12 الزَّكَاةِ zekat ز ك و
13 وَكَانُوا ve (insanlar) idiler ك و ن
14 لَنَا bize
15 عَابِدِينَ kulluk eden ع ب د

وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِۚ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  جَعَلْنَاهُمْ ’ya matuftur.

Fiil cümlesidir. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اَئِمَّةً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَهْدُونَ  cümlesi, اَئِمَّةً ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.

يَهْدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَمْرِنَا  car mecruru  يَهْدُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْحَيْنَٓا  atıf harfi  وَ ’la  جَعَلْنَاهُمْ fiiline matuftur.  

اَوْحَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِمْ  car mecruru  اَوْحَيْنَٓا  fiiline mütealliktir.  فِعْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْخَيْرَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِقَامَ الصَّلٰوةِ  ve  ا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِ  atıf harfi  وَ ’la  فِعْلَ الْخَيْرَاتِ ’a matuftur. 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْحَيْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَكَانُوا لَنَا عَابِد۪ينَۙ

 

Cümle atıf harfi  وَ ’la  جَعَلْنَاهُمْ ’ya matuftur. 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. لَنَا  car mecruru  عَابِد۪ينَ’e mütealliktir. عَابِد۪ينَ  kelimesi, كَانُوا ’un haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

عَابِد۪ينَ , sülâsi mücerredi  عبد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَكُلاًّ جَعَلْنَا صَالِح۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

İkinci mef’ûl olan  اَئِمَّةً ’deki nekrelik, tazim içindir.

يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا  cümlesi,  اَئِمَّةً  için sıfattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  يَهْدُونَ  fiiline müteallik  بِاَمْرِنَا  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan  اَمْرِ , tazim edilmiştir.

جَعَلْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.


وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِۚ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘ la  وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَوْحَيْنَٓا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Az sözle çok anlam ifade etmek üzere gelen mef’ûl konumundaki  فِعْلَ الْخَيْرَاتِ  izafetinde ve ona atfedilen  وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِۚ   izafetlerinde muzaf olan  فِعْلَ , اِقَامَ , ا۪يتَٓاءَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. İsm-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ  ve  وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِ  izafetleri de aynı üslupta gelerek birbirine tezâyüf sebebiyle atfedilmiştir. 

الْخَيْرَاتِ - الصَّلٰوةِ - الزَّكٰوةِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الصَّلٰوةِ - الزَّكٰوةِ  kelimeleri arasında muvazene vardır.

وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ [Onlara hayırlar yapmayı vahyettik] ki insanları bunlara teşvik etsinler de ilme ameli ekleyerek kemale ersinler. Aslı  أن تفعل الخيرات  idi, sonra  فعلا الخيرات  oldu.  وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِۚ  de böyledir, bu da özelin genel üzerine atfı kabilindendir. Bu ikisinin üstünlüğünü göstermek içindir.  اِقَامَ ’de, iki eliften ivaz olan  تِ, hazf edilmiştir. Çünkü muzâfun ileyh onun yerine geçmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِ  [Hayırlar yapmak, namaz kılmak, zekât vermek…] terkiplerinde hususi olanın, umumi olan üzerine atfedilmesi söz konusudur. Çünkü namaz ile zekât da hayır fiillerdendir. Yüce Allah, şanlarının faziletlerinin yüceliğine dikkat çekmek için bu ikisini ayrıca zikretti. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

وَكَانُوا لَنَا عَابِد۪ينَۙ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَنَا , önemine binaen amili olan nakıs fiil  كَانَ ’nin haberi  عَابِد۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir. 

Bu takdim onların Allah’a ibadetlerindeki ifrada işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَكَانُوا لَنَا عَابِد۪ينَۙ [Bize ibadet edenler idiler.] “Tek ilâha ibadet ederlerdi” anlamındadır, bunun içindir ki sıla (لَنَا) öne alınmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır., Allah’a ibadetin onlarda sabit olduğu, onlardan hiçbir şekilde ayrılmadığı manası vardır. Çünkü  كَانَ ’nin haberinin isim olarak gelmesi sübut ifade eder. 

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

Enbiyâ Sûresi 74. Ayet

وَلُوطاً اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ  ٧٤


Biz, Lût’a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah’ın emrinden çıkan kimseler) idiler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلُوطًا ve Lut’a
2 اتَيْنَاهُ verdik ا ت ي
3 حُكْمًا hüküm ح ك م
4 وَعِلْمًا ve ilim ع ل م
5 وَنَجَّيْنَاهُ ve onu kurtardık ن ج و
6 مِنَ -ten
7 الْقَرْيَةِ bir kent- ق ر ي
8 الَّتِي ki (onlar)
9 كَانَتْ idiler ك و ن
10 تَعْمَلُ işler yapıyor ع م ل
11 الْخَبَائِثَ çirkin خ ب ث
12 إِنَّهُمْ gerçekten onlar
13 كَانُوا idiler ك و ن
14 قَوْمَ bir kavim ق و م
15 سَوْءٍ kötü س و ا
16 فَاسِقِينَ yoldan çıkan ف س ق
Müfessirler Allah Teâlâ’nın Lût’a verdiği hükmü peygamberlik veya hâkimlik, ilmi de din ilimleri olarak yorumlamışlardır. Lût’un kurtarıldığı bildirilen şehir ise Filistin’deki Ölüdeniz’in kıyısında bulunan Sodom şehridir. Buranın putperest halkı, başta eşcinsellik olmak üzere ahlâksızlık batağına saplanmıştı. Daha önce belirtildiği üzere Lût aleyhisselâm Mezopotamya’da iken Hz. İbrâhim’e iman etmiş, onunla birlikte hicret ederek Filistin’e gelmişti. Yüce Allah burada ona da peygamberlik görevi verdi ve Sodom halkını irşad etmek üzere oraya yerleşmesini emretti (Taberî, XVII, 49; İbn Âşûr, XVII, 112). Halk Hz. Lût’un tebliğlerine kulak vermedi, sadece eşi dışındaki aile fertleri ona iman etti (bk. ez-Zâriyât, 51/31-37). Lût gecenin birinde ailesini alıp şehirden çıktı; güneş doğarken müşrikleri korkunç bir gürültü yakaladı, ardından şiddetli bir depremle şehir altüst oldu, üzerlerine taş yağdı. Böylece Lût kurtuluşa ererken Sodom halkı yok olup gitti (bilgi için bk. Hûd 11/77-83; Hicr 15/58-74). 688
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 688

وَلُوطاً اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لُوطاً  sonrasında onu tefsir eden fiilin mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur.  

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حُكْماً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عِلْماً  atıf harfi  وَ ’la  حُكْماً ’e matuftur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَجَّيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْقَرْيَةِ  car mecruru  نَجَّيْنَاهُ  fiiline mütealliktir. الَّت۪ي  müfred müennes has ism-i mevsûl  مِنَ الْقَرْيَةِ ’nin sıfatı olup mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانَتْ  تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَتْ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri  هى ’dir.  تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَ  cümlesi,  كَانَتْ ’in haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَعْمَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. الْخَبَٓائِثَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

نَجَّيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نجو ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.  قَوْمَ  kelimesi  كَانُوا ’un haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. سَوْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  فَاسِق۪ينَ  kelimesi  قَوْمَ ’nin sıfatı olup  nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاسِق۪ينَ , sülasi mücerredi  فسق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلُوطاً اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً

 

وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

لُوطاً  sonraki açıklamanın delaletiyle, takdiri; آتينا  (Verdik.) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً  cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Önceki cümleyi bir başka lafızla açıklayan tefsîriyye cümlesi, ıtnâb sanatıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

اٰتَيْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Birbirine matuf iki mef’ûl olan  حُكْماً  ve  عِلْماً  kelimelerindeki nekrelik, kesret nev ve tazim ifade eder. Her ikisi de  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

Verilenlerin hüküm ve ilim şeklinde, iki madde halinde açıklanması taksim sanatıdır.

Hikmetten kasıt peygamberlik, din İşlerini bilmek ve davalılar arasında kendisi ile hüküm verilen şey demektir. İlim ise kavrayış diye açıklanmıştır ki anlam birdir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)


وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ’ la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

نَجَّيْنَا  ve  نَجَّيْنَاهُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

الْقَرْيَةِ  için sıfat konumundaki müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ي ’nin sıla cümlesi olan  كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ‘nin haberi olan  تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَ  cümlesi , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ [Karyeden kurtardık] ifadesinde mahalliyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Karyeden kurtarmak deyimi, karyede yaşayan insanlardan, onların yaptığı kötülüklerden kurtarmak anlamında kullanılmıştır.

تَعْمَلُ - عِلْماً  kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَمَلَ القَرْية خَبَائث  burada ülke ( الْقَرْيَةِ) lafzı istiaredir. Bununla kastedilen, o ülke halkından çirkin işler yapmakta olan topluluktur. Nitekim Yüce Allah bu durumu “Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kötülük topluluğu idi.” sözüyle açıklamıştır. Ayrıca bu ayette ilginç ve ince bir sır daha bulunmaktadır. Çünkü  الْقَرْيَةِ  kelimesi dişil olduğu için (ona itibar ile) Allah Teâlâ  أهل القرية  tamlamasını da dişil kılarak  الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَ [çirkin işler yapmakta olan] buyurmuş, sözün kalan kısmını ise (tamlamanın eril olan ehl kısmına itibar ile) eril yaparak  اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ  (Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kötülük topluluğu idi) şeklinde ifade buyurmuştur. Zira bununla kastedilen erildir. Şu halde ayette söz iki kısma ayrılmış, bir kısmı lafza itibar edilerek dişil kılınmış, diğer kısmı da manaya itibarla eril yapılmıştır. Kur’an’ın hayranlık verici sırlarındandır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

اَنْجَيَ  fiili if’al babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen  نَجَّي  fiili ise  تفعيل  babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113) 


اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan) 

كَانَ ’nin haberi olan  قَوْمَ سَوْءٍ, veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Muzâfı tahkir için gelen bu izafetle, müsnedün ileyh de tahkir edilmiştir. Ayrıca bu izafette سَوْءٍ , sıfat olmasına rağmen  قَوْمَ ‘ye izafe edilmesinde mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

سَوْءٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelmesi de mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Kelimedeki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade etmiştir.

فَاسِق۪ينَۙ  kelimesi  اِنَّ ’nin ikinci haberi olarak, ism-i fail kalıbında gelmiş, bu özelliğin istimrar ve istikrarını ifade etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb  sanatıdır.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

خَبَٓائِثَۜ  - سَوْءٍ - فَاسِق۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Râgıb Isfahani der ki:  سَوْءٍ : İnsanı üzen din ve dünya ile ilgili bütün işler, nefis ve bedenle ilgili bütün haller demektir. Mesela, malının yok olması, dostunu kaybetmesi gibi. Kötü ve çirkin olan her şeye de  سَوْءٍ  denir. Karşıtı güzellik anlamındaki  حُسن ’dür. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l- Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Enbiyâ Sûresi 75. Ayet

وَاَدْخَلْنَاهُ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُ مِنَ الصَّالِح۪ينَ۟  ٧٥


Onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, gerçekten salih kimselerdendi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَدْخَلْنَاهُ ve onu soktuk د خ ل
2 فِي içine
3 رَحْمَتِنَا rahmetimizin ر ح م
4 إِنَّهُ çünkü o
5 مِنَ -den idi
6 الصَّالِحِينَ -Salihler ص ل ح

وَاَدْخَلْنَاهُ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  اٰتَيْنَاهُ ’ya matuftur. 

Fiil cümlesidir.  اَدْخَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي رَحْمَتِنَا  car mecruru  اَدْخَلْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَدْخَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  دخل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


اِنَّهُ مِنَ الصَّالِح۪ينَ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مِنَ الصَّالِح۪ينَ۟  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ي ’dir .Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  الصَّالِح۪ينَ۟ ,sülasi mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَدْخَلْنَاهُ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …اٰتَيْنَاهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

اَدْخَلْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

ف۪ي رَحْمَتِنَا  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla rahmet, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü rahmet, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Allah’ın rahmetindeki yüceliği ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

Veciz ifade kastına matuf izafetinde  رَحْمَتِ  kelimesinin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, rahmetin şanı içindir.

اَدْخَلْنَاهُ ف۪ي رَحْمَتِنَا  [Onu rahmetimize soktuk] cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. “Cennetimize soktuk” demektir. Çünkü cennet, rahmetin indiği yerdir. Aralarında mahalliyet alakası vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


اِنَّهُ مِنَ الصَّالِح۪ينَ۟

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الصَّالِح۪ينَ  car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

الصَّالِح۪ينَ۟ , ism-i fail kalıbında gelmiş, bu özelliğin istimrar ve istikrarını ifade etmiştir. 

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Enbiyâ Sûresi 76. Ayet

وَنُوحاً اِذْ نَادٰى مِنْ قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ  ٧٦


(Ey Muhammed!) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَنُوحًا ve Nuh’u da
2 إِذْ hani
3 نَادَىٰ bize yalvarmıştı ن د و
4 مِنْ
5 قَبْلُ bunlardan önce ق ب ل
6 فَاسْتَجَبْنَا biz de kabul etmiştik ج و ب
7 لَهُ onun (du’asını)
8 فَنَجَّيْنَاهُ kendisini kurtarmıştık ن ج و
9 وَأَهْلَهُ ve ailesini ا ه ل
10 مِنَ -dan
11 الْكَرْبِ sıkıntı- ك ر ب
12 الْعَظِيمِ büyük ع ظ م
Hz. Nûh’un kurtarıldığı ifade edilen “büyük sıkıntı”dan maksat Nuh tûfanı, onunla birlikte kurtarıldığı belirtilen “yakınları”ndan maksat da kendisine inananlardır (bu konuda geniş bilgi ve değişik yorumlar için bk. Hûd 11/36-49; Sâffât 75-82).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 692

وَنُوحاً اِذْ نَادٰى مِنْ قَبْلُ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  نُوحاً  mahzuf fiilin mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, اذكر  ( zikret) şeklindedir.

Zaman zarfı  اِذْ  mukadder muzâfa mütealliktir. Takdiri, اذكر خبر نوح (Nuh’un haberini zikret.) şeklindedir. نَادٰى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Veya نُوحاً ‘den bedel-i iştimâldir.

نَادٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  نَادٰى  fiiline mütealliktir.  قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

قَبْلَ  ve بَعْدَ  muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye hem de  tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)       

نَادٰى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezit yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  ندي ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

 

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَجَبْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ  car mecruru  اسْتَجَبْنَا  fiiline mütealliktir. نَجَّيْنَا  fiili, atıf harfi  ف  ile  اسْتَجَبْنَا ’ya matuftur. 

نَجَّيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَهْلَهُ  atıf harfi  وَ ’la  نَجَّيْنَاهُ ’daki mef’ûl olan gaib zamire matuftur.  اَهْلَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مِنَ الْكَرْبِ  car mecruru  نَجَّيْنَا ’ya mütealliktir. الْعَظ۪يمِۚ  kelimesi, الْكَرْبِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَجَبْنَا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  جوب ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 

نَجَّيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نجو ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الْعَظ۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَنُوحاً اِذْ نَادٰى مِنْ قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

نُوحاً  kelimesinin amili ve muzâfı mahzuftur. Takdiri,  اذكر خبر نوح  (Nuh’un haberini hatırla) şeklindedir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  نَادٰى مِنْ قَبْلُ  cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

نَادٰى  fiiline müteallik  قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Atıf harfi  فَ  ile  نَادٰى مِنْ قَبْلُ  cümlesine atfedilen  فَاسْتَجَبْنَا لَهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Aynı üslupla gelen  فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İki cümlede de atfın  فَ  ile  yapılması takip ve tertip ifade eder. Cümlelere “hemen” manası katmıştır.

اسْتَجَبْنَا -  نَجَّيْنَاهُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

الْعَظ۪يمِ  kelimesi  مِنَ الْكَرْبِ  car mecruru için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

نَادٰى - فَاسْتَجَبْنَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

قَبْلُ ’nun damme üzere mebni olması muzâfun ileyhin hazf edildiğine delalet eder. Takdiri,  مِن قَبْلِ هَؤُلاءِ  (işte onlardan önce) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayetteki nida ile Nuh’un (a.s.) kavmine azap gelmesi hususunda dua etmesinin kasdedildiğinde şüphe yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

نَادٰى ’dan kasıt onun [Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma! (Nuh Suresi, 26)] şeklindeki duasıdır. Kendisini yalanladıklarında da [Ben gerçekten yenik düşürüldüm, artık intikamımı al! (Kamer Suresi, 10)] diye dua etmişti. [Onun duasını kabul edip hem onu hem ailesini o büyük sıkıntıdan, “suda boğulmaktan” kurtarmıştık.] Büyük sıkıntı (الْكَرْبِ) ileri derecedeki üzüntü ve keder demektir. Ailesinden kasıt ise aralarından iman edenlerdir. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)

 
Enbiyâ Sûresi 77. Ayet

وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَ  ٧٧


Âyetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَنَصَرْنَاهُ ve onu koruduk ن ص ر
2 مِنَ -nden
3 الْقَوْمِ kavmi- ق و م
4 الَّذِينَ kimselerin
5 كَذَّبُوا yalanlayan ك ذ ب
6 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
7 إِنَّهُمْ çünkü onlar
8 كَانُوا olmuşlardı ك و ن
9 قَوْمَ bir kavim ق و م
10 سَوْءٍ kötü س و ا
11 فَأَغْرَقْنَاهُمْ biz de onları boğmuştuk غ ر ق
12 أَجْمَعِينَ hepsini ج م ع

وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  فَنَجَّيْنَاهُ ’ya matuf olup, mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. نَصَرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْقَوْمِ  car mecruru  نَصَرْنَا  fiiline mütealliktir. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  الْقَوْمِ ’nin sıfatı olup mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَذَّبُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُمْ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. قَوْمَ سَوْءٍ  kelimesi, كَانُوا ’un haberi olarak fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. سَوْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَغْرَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَجْمَع۪ينَ  kelimesi  اَغْرَقْنَاهُمْ ’deki gaib zamirin hali olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَغْرَقْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  غرق ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki …فَنَجَّيْنَاهُ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

الْقَوْمِ  için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ , müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır. 

كَذَّبُوا  fiili  تفعيل  babındandır. تفعيل  babının cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

كَذَّبُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ebu Ubeyde de  مِنَ الْقَوْمِ ’deki  مِنَ  harf-i cerinin  على  manasına geldiğini söylerken, Keşşâf sahibi, bu ayetteki  نَصَرْنَاهُ (yardım etmek) ifadesinin, mutavaatı intikam alma anlamında olan نصر  kökünden olduğunu söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَنَصَرْنَاهُ ’nun lâzımı إنتصر ’dır. Yani “Ayetlerimizi yalanlayan kavimden, ona intikam aldırdık.” (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Nasara fiili intasara gibi (min harf-i ceri ile) geçişli yapılmıştır. Hüzeyl kabilesinden birini işitmiştim; Allahümme'nsurhum minhu yani ''Hırsıza karşı onları muzaffer et!'' diye hırsıza beddua ediyordu. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Nasara fiili intasara gibi (min harf-i ceri ile) geçişli olarak farklı bir mana kazanması tazmin sanatıdır.

 

  اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَ

 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ cümlesi, ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.   كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كان ’nin haberi  olan  قَوْمَ سَوْءٍ , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Muzâfı tahkir için gelen bu izafetle müsnedün ileyh de tahkir edilmiştir.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan) 

فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile mevsûlun sılasına atfedilmiştir.  فَ  ile yapılan atıf, takip ve tertip ifade etmektedir. Cümleler arasında haberî olmak bakımından ittifak vardır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَجْمَع۪ينَ , haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.

اَجْمَع۪ينَ۟  manevî tekid lafızlarındandır. Manevî tekid lafızları, cümlede cüzleri tekid eder.

نَصَرْنَاهُ  ve  فَاَغْرَقْنَاهُمْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Şüphesiz onlar kötü bir kavim idiler. Biz de onların hepsini boğduk. Çünkü onlarda iki şey birleşti: Hakkı yalanlamak ve şerrin içine dalmak. Belki de bu ikisi, ne zaman bir kavimde birleşmişse Allah Teâlâ onu helak etmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Enbiyâ Sûresi 78. Ayet

وَدَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ  ٧٨


Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَدَاوُودَ ve Davud’u
2 وَسُلَيْمَانَ ve Süleyman’ı
3 إِذْ hani
4 يَحْكُمَانِ onlar hükmediyorlardı ح ك م
5 فِي hakkında
6 الْحَرْثِ bir ekin ح ر ث
7 إِذْ zaman
8 نَفَشَتْ yayıldığı ن ف ش
9 فِيهِ orada
10 غَنَمُ davarının غ ن م
11 الْقَوْمِ toplumun ق و م
12 وَكُنَّا biz de idik ك و ن
13 لِحُكْمِهِمْ onların hükümlerine ح ك م
14 شَاهِدِينَ şahid ش ه د
Rivayete göre, bir koyun sürüsü geceleyin komşunun tarlasına girerek oradaki ekini tahrip eder; ekin sahibi zararın telâfisi için mahkemeye başvurur. Bu davaya bakan Dâvûd ile oğlu Süleyman, farklı hükümler verirler. Dâvûd, tahrip edilen ekinin kıymetinin, koyunların kıymetine denk olduğu kanaatine vararak koyunların tazminat olarak ekin sahibine verilmesine hükmeder. Süleyman ise bu cezayı ağır bularak, hükmün değiştirilmesini teklif eder. Ona göre tarladaki zararkoyunlardan elde edilecek gelirle ödenebilir; bu sebeple hükmün şöyle olması gerekir: Tarla koyun sahiplerine verilmeli, onlar, ziyandan önceki haline gelinceye kadar tarlanın bakımını üstlenmelidir. Koyunlar da tarla sahibine verilmeli, o da tarlası ziyandan önceki haline gelinceye kadar bu koyunların sütünden, yününden ve kuzularından yararlanmalıdır. Nihayet tarla sahibinin zararı karşılanınca tarla ve koyunlar sahiplerine iade edilmelidir. Hz. Dâvûd, oğlunun bu çözümünü beğenir, kendi görüşünden vazgeçer (Şevkânî, III, 470-471).
 
 Âyette olayın ayrıntısız anlatılması, Araplar arasında bu hadisenin yaygın olarak bilindiğini, dolayısıyla sadece göndermede bulunulduğunu göstermektedir.
 
 Müfessirler olayı bu şekilde anlatmışlardır; hatta Râzî, aynı konuda sahâbe ve tâbiînin ittifakı bulunduğunu söylemiştir (XXII, 195-196). Ancak Kur’an ve güvenilir hadis kaynaklarında ayrıntılı bilgi mevcut değildir.
 
 “Süleyman’ın dava konusunu iyice anlamasını biz sağladık” ifadesi Râgıb el-İsfahânî tarafından üç türlü açıklanmıştır: a) Allah’ın Süleyman’a anlama kabiliyeti vermesi, b) Allah’ın Süleyman’ın kalbine bu hükmü ilham etmesi, c) Allah’ın bu hükmü Süleyman’a vahyetmesi (el-Müfredât, “fhm” md.). “Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik” ifadesi de farklı hüküm vermiş olsalar bile ikisinin de tam bir hak ve adalet duygusuna, sorumluluğuna sahip olduklarına işaret eder.
 
 Müfessirler dağların ve kuşların tesbihinin hakikat mi mecaz mı olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir grup müfessir bunun hakikat olduğunu, dağların ve kuşların bizim anlamadığımız bir dil ile Allah’ı zikrettiğini, Hz. Dâvûd güzel sesiyle Zebûr’u okuyup terennüm ederken kuşların havada durarak onunla birlikte tesbih ettiklerini, dağların da bu tesbihi tekrarladıklarını söylemişlerdir (İbn Kesîr, V, 352). Bazı müfessirlere göre ise bu, mecazi anlamda bir tesbihtir; dağlar ve kuşlar Allah’ın varlığına, kudretine ve büyüklüğüne delâlet ettiği için lisân-ı hâl ile Allah’ı tesbih etmektedirler (Râzî, XXII, 199; Şevkânî, III, 471; ayrıca bk. Sebe’ 34/10). Onların tesbihi bütün tabii varlıklar gibi en ufak bir sapma göstermeksizin ilâhî kanuna boyun eğmeleridir (evrendeki her şeyin Allah’ı tesbih ettiğine dair bilgi için bk. İsrâ 17/44).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 692-693

وَدَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  دَاوُ۫دَ  mahzuf fiilin mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, اذكر (zikret) şeklindedir. Muzâf hazf edilmiştir. Takdiri,  اذكر خبر داود وسليمان (Davud ve Süleyman'ın haberini hatırla) şeklindedir. سُلَيْمٰنَ  atıf harfi  وَ ’la  دَاوُ۫دَ ’a matuftur. İkiside gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır. 

Zaman zarfı  اِذْ, mukadder muzâfa mütealliktir. Takdiri,  خبر دَاوُ۫دَ (Davud’un haberini) şeklindedir. يَحْكُمَانِ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَحْكُمَانِ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْحَرْثِ  car mecruru  يَحْكُمَانِ  fiiline mütealliktir.

اِذْ  zaman zarfı  يَحْكُمَانِ  fiiline mütealliktir.  نَفَشَتْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

نَفَشَتْ  sükun üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  غَنَمُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْقَوْمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak, mahallen merfûdur. لِحُكْمِهِمْ  car mecruru  شَاهِد۪ينَ ’ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

شَاهِد۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَاهِد۪ينَ  ; sülâsî mücerredi  شهد  fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَدَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ   وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Muzâfun ileyh olan  دَاوُ۫دَ  ve ona matuf olan  وَسُلَيْمٰنَ  ‘nin amili ve muzâfı mahzuftur. Takdiri,  اذكر خبر داود وسليمان (Davud ve Süleyman'ın haberini hatırla) şeklindedir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اِذْ  mazi ifade eden, cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. Muzâfun ileyh olan  يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يَحْكُمَانِ  fiiline müteallik olan ikinci zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumunda olan  نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. نَفَشَتْ  fiiline müteallik  ف۪يهِ  car mecruru, konudaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.

ف۪يهِ  car mecrurundaki  الْحَرْثِ ‘ye ait zamire dahil olan  ف۪  harfinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  الْحَرْثِ  hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Tarla burada zarfa benzetilmiştir. Tarla ve hayvanlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

يَحْكُمَانِ  fiilinin failinden hal olan  وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ  cümlesi,  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  لِحُكْمِهِمْ , ihtimam için amili ve  كَان ’nin haberi olan  شَاهِد۪ينَ ’ye takdim edilmiştir.

كَانَ ’nin haberi olan  شَاهِد۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

يَحْكُمَانِ - لِحُكْمِهِمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426) 

يَحْكُمَانِ - لِحُكْمِهِمْ - شَاهِد۪ينَۙ  kelimeleri arasında tesniye ve cemi arasında güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

وَدَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ  Yani ikisini de zikret demektir.  اِذْ  edatı ikisinden bedeldir.  نَفَشَ, gece yayılmak demektir.  ْلِحُكْمِهِمْ  kelimesindeki zamir çoğul gelmiştir, çünkü bununla Davud, Süleyman ve muhakeme olmak üzere onlara gelen kişiler kastedilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يَحْكُمَانِ  [Hüküm veriyorlardı] ayetinde her ne kadar bir arada kendilerinden söz edilmekte ise de hüküm vermekte ikisinin bir araya gelmeleri kastedilmemiştir. Çünkü aynı konu ile ilgili olarak iki hakimin (bir arada) hüküm vermeleri caiz değildir. Onların her birisi tek başına hüküm vermiştir. Bu hükmü doğru olarak kavrayan ise yüce Allah'ın ona kavratması sayesinde Süleyman (a.s) olmuştu. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Enbiyâ Sûresi 79. Ayet

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ  ٧٩


Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَفَهَّمْنَاهَا onu bellettik ف ه م
2 سُلَيْمَانَ Süleyman’a
3 وَكُلًّا ve hepsine ك ل ل
4 اتَيْنَا verdik ا ت ي
5 حُكْمًا hükümdarlık ح ك م
6 وَعِلْمًا ve bilgi ع ل م
7 وَسَخَّرْنَا ve boyun eğdirdik س خ ر
8 مَعَ onunla beraber
9 دَاوُودَ Davud’a
10 الْجِبَالَ dağları ج ب ل
11 يُسَبِّحْنَ tesbih eden س ب ح
12 وَالطَّيْرَ ve kuşları ط ي ر
13 وَكُنَّا ve biz ك و ن
14 فَاعِلِينَ (bunları) yaparız ف ع ل
Riyazus Salihin, 1831 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledi:
“Vaktiyle iki kadın yanlarında çocuklarıyla giderken bir kurt gelip onlardan birinin çocuğunu kapıp götürdü. Kadınlardan biri arkadaşına:
- Kurt senin çocuğunu götürdü, dedi. O da:
- Hayır, senin çocuğunu götürdü, dedi.
Kadınlar dâvalarını halletmek üzere Dâvûd sallallahu aleyhi ve sellem’e  başvurdular. O da yaşlı kadını haklı görerek çocuğu ona verdi. Kadınlar oradan ayrıldıktan sonra Hz. Dâvûd’un oğlu Süleyman sallallahu aleyhi ve sellem’e giderek, meseleyi ona da anlattılar. Hz. Süleyman:
- Bana bıçağı getirin de çocuğu ikiye bölerek aralarında paylaştırayım, dedi. O zaman genç kadın:
- Allah sana rahmet etsin, öyle yapma! Çocuk onundur, dedi.
Hz. Süleyman da çocuğun genç kadına ait olduğunu belirtti.
(Buhârî, Enbiyâ 40, Ferâiz 30; Müslim, Akdıye 20. Ayrıca bk. Nesâî, Âdâbü’l-kudât 14  )

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  يَحْكُمَانِ  fiiline matuf olup, mahallen mecrurdur.

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَهَّمْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سُلَيْمٰنَ  ikinci mef’ûlun bih olup gayrı munsariftir. Sonundaki elif ve nun ziyadedir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُلاًّ  kelimesi  اٰتَيْنَا ’nın mukaddem mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur. 

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  حُكْماً mef’ûlü bih olup fetha ile mansubdur. عِلْماًۘ  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَفَهَّمْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فهم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  فَفَهَّمْنَا ’ya matuftur. 

Fiil cümlesidir. سَخَّرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مَعَ  zaman zarfı  يُسَبِّحْنَ  fiiline mütealliktir. دَاوُ۫دَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. جِبَالَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُسَبِّحْنَ  cümlesi, الْجِبَالَ ’in hali olarak mahallen mansubdur. 

يُسَبِّحْنَ   fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.الطَّيْرَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

وَ  atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder

كُنَّا  nakıs, sükun ile mebni mazi fiildir.  نَا  mütekellim zamir  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. 

فَاعِل۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil),  3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

سَخَّرْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سخر ’dır.  

يُسَبِّحْنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ‘dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

فَاعِل۪ينَ  ; sülasi mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ 

 

Ayet atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  يَحْكُمَانِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. فَفَهَّمْنَاهَا ’daki  هَا  zamiri hikmete aittir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ  cümlesinde  وَ , itiraziyyedir. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اٰتَيْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlü  كُلاًّ , manevi tekid kelimelerindendir. Cümlenin cüzlerini tekid eder. Kelimedeki nekrelik mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen  حُكْماً  ve  عِلْماًۘ  kelimelerindeki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Ebu Hanife'ye (r.a) göre eğer zarar meydana getiren hayvanın yanında onu süren veya birlikte biri bulunmuyorsa, tazminat lazım gelmez. İmam Şafiî'ye göre ise bu gibi hadiseler gece olursa tazminat lazım gelmez; gündüz olursa lazım gelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


  وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَعْلَمُ  fiiline müteallik  مِنَ  car mecruru, konudaki önemine binaen ihtimam için durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

يُسَبِّحْنَ  cümlesi haldir.  الْجِبَالَ ’den hal olarak ıtnâbdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَخَّرْنَا  fiiline müteallik mekan zarfı olan  مَعَ دَاوُ۫دَ ,  ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

وَالطَّيْرَ , mef’ûl olan  الْجِبَالَ ’ye tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir. 

Ayetteki fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

الطَّيْرَ  kelimesi ya öncesindeki  الْجِبَالَ ْ kelimesine atfedilmiştir veya mef'ûlün meahtır. جِبَالَ (dağlar) kelimesinin  لطَّيْرَ  (kuşlar) kelimesinden önce gelmesinin sebebi; dağların amade kılınmasının ve tesbih etmesinin daha şaşırtıcı olması sebebiyledir. Allah’ın kudretine daha kuvvetli delalet eder ve daha büyük bir mucizedir. Zira onlar cansız varlıklardır, kuşlar ise ses çıkaran -ama konuşamayan- canlılardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  وَسَخَّرْنَا مَعَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  فَاعِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَانَ  ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur’an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ  cümlesi Davud’a (a.s.) verilen haberler arasına girmiş mutarıza cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada Davud (a.s) ve Süleyman (a.s) hüküm ve ilim konusunda cem edilmiş, her birine verilen şeyler ayrıca zikredilmiştir. Böyle bir sınıflandırma zihinlerde daha kalıcı olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî İlmi) cem' ma’at-taksim sanatıdır.

وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ [Herbirine hüküm ve ilim verdik] cümlesinde, Davud’un (a.s.) makamının eksik olduğu vehmini gidermek için ihtiras ıtnâbı sa­natı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah Teâlâ, ayette Davud ve Süleyman’ı ilim ve hikmet bakımından eşitlemiş, sonra Süleyman’ı fehm (belleme, anlama, anlayış) bakımından üstün kılmıştır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

“Onunla beraber yürürlerdi.” anlamında olduğu da söylenmiştir ki bu da  سِباحة (yüzmek) lafzından gelir, haldir. Ya da nasıl ram olduğunu açıklamak için yeni söz başıdır.  مَعَ  lafzı da  سَخَّرْنَا  veya  يُسَبِّحْنَ 'ye mütealliktir. الطَّيْرَۜ  kelimesi  الْجِبَالَ ’ye matuftur ya da mef’ûlün meahtır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu 78-79. ayetlerin ilkinden anlaşılan, Davud ve Süleyman’ın (a.s.) hüküm verme ehliyeti konusunda eşit tutulmuş olmalarıdır. Fakat devamında Allah, Süleyman’ın (a.s) verdiği kararın doğruluğunu bildirmiş ve onu babasından bir adım öne çıkarmıştır. Fakat baba hakkı gözetilerek daha sonra  وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ  ifadesiyle tekrar iki peygamberin bu konudaki eşitliğine dönüş yapılmıştır. İlk ayette bu yönüyle cem‘ul-muhtelife ve’l-mu’telife sanatının olduğunu ifade eden İbni Ebi’l, ayetin baş kısmında kullanılan zamirin  وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ  ifadesinde değişmesi dolayısıyla burada iltifat sanatının ve iki peygamber olmasına rağmen  لِحُكْمِهِمْ  kelimesindeki cemî zamiri ile bir hükmün hakimin yanı sıra davalı ve davacıyı da gerektirmesi nüktesinden dolayı tenkît sanatının olduğunu ifade etmiştir.

Bu nükte aynı zamanda hükmün ittibâ edilmesi gerekliliğine de bir işaret taşımaktadır. Ayrıca bu ayette iki sanatın iç içe geçmesinden dolayı idmâc sanatı da vardır. (Hasan Uçar, Kur’an’da Anlamsal Bedi Sanatları,Doktora Tezi)

Enbiyâ Sûresi 80. Ayet

وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْۚ فَهَلْ اَنْتُمْ شَاكِرُونَ  ٨٠


Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَعَلَّمْنَاهُ ve ona öğretmiştik ع ل م
2 صَنْعَةَ yapmayı ص ن ع
3 لَبُوسٍ zırh ل ب س
4 لَكُمْ sizin için
5 لِتُحْصِنَكُمْ sizi korumak için ح ص ن
6 مِنْ -nden
7 بَأْسِكُمْ savaşın şiddeti- ب ا س
8 فَهَلْ (o halde) misiniz?
9 أَنْتُمْ siz
10 شَاكِرُونَ şükredenlerden ش ك ر
Zırh” diye çevirdiğimiz lebûs kelimesi sözlükte “zırh, kılıç, mızrak gibi silâhlar, giysi veya giysiler” anlamlarına gelmektedir. Burada zırh mânasında kullanılmıştır. Müfessirler bu bağlamda âyetteki be’s kelimesine bizim de tercih ettiğimiz “savaş” anlamını vermişlerdir (Râzî, XXII, 200; Şevkânî, III, 471). Rivayete göre Dâvûd aleyhisselâmdan önce zırhlar rahat kullanışlı olmayan levhalar halinde idi. Dâvûd ilk defa demiri yumuşatarak halkalar yapmış ve bu halkalardan kullanışlı zırh üretmiştir (krş. Sebe’ 34/10-11). Be’s kelimesinin “darlık, sıkıntı, bedbahtlık” anlamlarını, buna bağlı olarak lebûs kelimesinin de “giysi” anlamını tercih ederek âyete mecazi anlamda “takvâ giysisi” mânasını verenler de vardır. Bu mânayı tercih eden Muhammed Esed şöyle der: “Bu anlamda yorumlandığı zaman yukarıdaki âyet, Allah’ın Hz. Dâvûd’a, yandaşlarını, hem birbirlerine karşı duydukları korkuya hem de bilinmeyene karşı duydukları bilinçaltı korkulara karşı koruyacak derin bir takvâ ile (Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile) eğitme sanatını öğrettiğini ifade etmektedir” (II, 659; Dâvûd hakkında bilgi için bk. Bakara 2/251; Neml 27/15).
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 694

Be'ese بأس : بُؤْس - بَاْس - بَاْساء zorluk ve sıkıntı demektir. Ancak بُؤْس daha çok fakirlik ve savaş için, بَاْس ve بَاْساء ise yaralanma ve benzeri için kullanılır. بِئْسَ her tür kötülenen şey hakkında kullanılır. Nitekim نِعْمَ de her tür medhedilip övülecek şeyle ilgili kullanılmaktadır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli be'istir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْۚ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  سَخَّرْنَا  matuftur.

Fiil cümlesidir. عَلَّمْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. صَنْعَةَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. لَبُوسٍ   muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَكُمْ  car mecruru  لَبُوسٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  

لِ  harfi,  تُحْصِنَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  عَلَّمْنَاهُ ’ya mütealliktir.  

تُحْصِنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مِنْ بَأْسِ  car mecruru  تُحْصِنَكُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلَّمْنَا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

تُحْصِنَ   fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  حصن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 فَهَلْ اَنْتُمْ شَاكِرُونَ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن فعلنا لكم ذلك فهل أنتم شاكرون (Bunu sizin için yaparsak şükreder misiniz?) şeklindedir. 

İsim cümlesidir. هَلْ  istifham harfidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. شَاكِرُونَ  mübtedanın haberi olup, ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

شَاكِرُونَ , sülasi mücerredi شكر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْۚ

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki … سَخَّرْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

عَلَّمْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Mef’ûl olan  صَنْعَةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Muzafun ileyh olan  لَبُوسٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.

لِتُحْصِنَكُمْ  cümlesine dahil olan  لِ , muzariyi gizli  اَنْ ’le nasbeden lam-ı ta’lildir. Akabindeki  لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْۚ  cümlesi masdar teviliyle,  لِ  harfiyle birlikte  عَلَّمْنَاهُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَكُمْ  car-mecruru, muzafun ileyh olan  لَبُوسٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَبُوسٍ ; Araplarca her türlü silahın adıdır. Bu ister tam bir zırh olsun, ister yarım zırh olsun, ister kılıç, ister mızrak olsun. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

“Sizi şiddetli savaşınızdan koruması için” ibaresinde harf-i cerin iadesiyle ondan bedel-i istimaldir. Zamir Davud’a (a.s) yahut zırh tevili ile  لَبُوسٍ ’a aittir. Ebubekir ile Rüveys kıraatinde nûn ile (لِنُحْسِنَكُمْ)’dir ki zamir Aziz ve Celil olan Allah'a racidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


 فَهَلْ اَنْتُمْ شَاكِرُونَ

 

Fasılla gelen terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelmiş rabıta harfidir.

Takdiri  إن فعلنا لكم ذلك  (Sizin için bunu yaparsak) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cevap cümlesi olan  فَهَلْ اَنْتُمْ شَاكِرُونَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tenbih amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müsned olan  شَاهِد۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

ھلَ ْ ile gelen istifham; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade ettiğinden soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazî, tehekkümî ve inkârîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)

هَلْ , belâgi bir nükte için isim cümlesinin başına gelebilir. Bu nükte de zamana bağlı olmaksızın bu fiilin devam etmesini istemektir. Buralarda hemze de gelebilirdi ama o zaman bu belâgi nükte kaybolurdu. Çünkü hemze, âdeten ismin başına gelebilir. Ama  هَلْ  âdeten fiilin başına geldiği için muhatabın dikkatini çeker. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هَلْ  soru harfi sadece fiilin başına gelir. Şayet ismin başına gelmişse bu, meseleye çok önem verilmesinden kaynaklanmaktadır. Temenni ilişkisi kurar.  هَلْ  ile temenninin  لَعَلَّ  ile temenniden farkı, yokluğu kesin olmayan, mümkün bir durumda temenni edilen şeye daha fazla önem verilmesidir. Beyzâvî buradaki istifhamın mübalağa ve azarlama ifade etmek için emir sıygası yerinde kullanıldığını ifade eder. Yani cümlenin takdiri anlamı: “Size verdiği nimetlere karşılık Allah'a şükredin.” şeklindedir. Beyzâvî’ye hâşiye yazanlardan biri olan İbni Temcîd şöyle der: Muktezâ-i zâhire göre ibarenin  أُشْكُرُوا (şükredin) şeklinde emir kalıbıyla gelmesi gerekirken zâhirin hilafına  فَهَلْ اَنْتُمْ شَاكِرُونَ  [Şükrediyor musunuz?] şeklinde soru kalıbıyla gelmesi iki nükteden ötürüdür. Birincisi, şükrü terk etmeleri sebebiyle onları azarlamak, ikincisi ise tıpkı vukuu nadir olan olaylar gibi onlardan nimete şükretmelerini beklemenin uzak bir ihtimal olduğunu haber vermektir. Eğer soru formatı terk edilip emir kalıbı kullanılsaydı ifadenin gücü azalır ve cümle bu anlamı vermezdi. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Enbiyâ Sûresi 81. Ayet

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ عَاصِفَةً تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِم۪ينَ  ٨١


Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِسُلَيْمَانَ ve Süleyman’a
2 الرِّيحَ fırtınayı ر و ح
3 عَاصِفَةً şiddetli ع ص ف
4 تَجْرِي akıp giderdi ج ر ي
5 بِأَمْرِهِ onun emriyle ا م ر
6 إِلَى
7 الْأَرْضِ yere ا ر ض
8 الَّتِي
9 بَارَكْنَا bereketlendirdiğimiz ب ر ك
10 فِيهَا içini
11 وَكُنَّا ve biz ك و ن
12 بِكُلِّ her ك ل ل
13 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
14 عَالِمِينَ biliriz ع ل م
Allah Teâlâ peygamberlik ve krallık konularında Süleyman’ı babası Dâvûd’a vâris kıldı, ayrıca mûcize olarak rüzgârı ve şeytanları Süleyman’ın emrine verdi. Âyette bereketli kılındığı bildirilen yer Filistin’dir. Hz. Süleyman rüzgâr yardımıyla ordularını, ticaret kervanı ve filolarını istediği yere götürüyor, yine rüzgâr vasıtasıyla bereketli yurduna yani Kudüs’e dönüyordu. Bağlamdan anlaşıldığı için âyette sadece dönüş anlatılmıştır. Böylece kendi döneminde Hz. Süleyman, peygamberliğinin yanında bölgenin en güçlü kralı, devleti de en zengin devlet haline gelmiştir (krş. Sebe’ 34/12; Sâd 38/20; Kitâb-ı Mukaddes, I. Krallar, 3/1-11/43). Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 694

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ عَاصِفَةً تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِسُلَيْمٰنَ  car mecruru, mahzuf fiile mütealliktir.Takdiri, سَخَّرْنَا (Boyun eğdirdi) şeklindedir. الرّ۪يحَ  mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur.  عَاصِفَةً  kelimesi  رّ۪يحَ ’nın hali olup fetha ile mansubdur.  تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ  cümlesi,  رّ۪يحَ ’nın ikinci hali olarak mahallen mansubdur.

تَجْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. بِاَمْرِه۪ٓ car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِلَى الْاَرْضِ  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir.  الَّت۪ي  müfred müennes has ism-i mevsûl  الْاَرْضِ ’ın sıfatı olup mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  بَارَكْنَا ’dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

بَارَكْنَا   sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  بَارَكْنَا  fiiline mütealliktir. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

بَارَكْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  برك ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَاصِفَةً , sülasi mücerredi  عصف  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا  mütekellim zamir  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  بِكُلِّ  car mecruru  كُنَّا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَالِم۪ينَ kelimesi,  كُنَّا ’nın  haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

عَالِم۪ينَ  sülasi mücerredi  علم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ عَاصِفَةً تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِم۪ينَ

 

Ayet, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ cümlesine atfedilmiştir.

Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Ayetin başındaki car mecrurun müteallik olduğu fiil mahzuftur. Takdiri  سَخَّرْنَا (boyun eğdirdik)’dır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf fiile müteallik  لِسُلَيْمٰنَ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

عَاصِفَةً  kelimesi mef’ûl olan  الرّ۪يحَ ’nın halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.

 تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ  cümlesi ise  الرّ۪يحَ  için hal-i müekkide olarak  وَ ’sız gelmiş, bu durumun sürekli olduğuna işaret etmiş, önceki manayı tekit eden ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Veciz ifade kastına matuf  بِاَمْرِه۪ٓ  izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan اَمْرِ , tazim edilmiştir.

Has ism-i mevsûl  الَّت۪ي , cer mahallinde  الْاَرْضِ ’nin sıfatıdır. Mevsûlün sılası olan  بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)  

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

بَارَكْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

ف۪يهَا  car-mecrurundaki  الْاَرْضَ ’ya aid zamire dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen dünya, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Ruzgar, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

لِسُلَيْمٰنَ  [Ona ram ettik] ifadesi  سَخَّرْنَا لَهُ  demektir. Belki de burada  لِ  kullanılıp da ötekisinde (Davud'unkinde) kullanılmaması, o harika şeyin Süleyman'a ait olup ondan istifade etmesindendir. Birincide ise dağlarda ve kuşlarda görülen bir durumdur, ona nispet edilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetin fasılası olan  وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِم۪ينَ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la 79. ayetteki  سخّرنا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِكُلِّ شَيْءٍ , ihtimam ve umum için amili ve  كَان ’nin haberi olan  عَالِم۪ينَ ’ye takdim edilmiştir.

كَانَ ’nin haberi olan  عَالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Muzafun ileyh olan  شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve umum ifade eder.

الرّ۪يحَ - عَاصِفَةً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَانَ  ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, s. 190-191)

Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Buhari'de (“İ'tisam”, 21) Amr ibn el-Âs, Efendimiz'in şöyle buyurduğunu nakleder: “Eğer bir hakim doğru hükme varabilmek için elinderi gelen çabayı harcarsa, doğru hüküni verdiğinde iki sevap, yanlış hüküm verdiğinde ise bir sevap kazanır.” 79. ayet bunu desteklemekte, içtihada konu bir meselede iki hakim iki farklı hüküm verdiğinde, ikisinin de hüküm verme, yetkisine sahip olmaları ve sadece hakikatı ortaya çıkarma niyet ve gayretinde bulunmaları şartıyla, hükmünde ikisinin de sevap alacağını ortaya koymaktadır. Hatta her ikisinin verdiği hüküm de doğru veya doğruya en yakın (eşbeh) kabul edilebilir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Ey alemlerin ve peygamberlerin Rabbi olan Allahım! Bildirdiğin ve bildirmediğin her peygamberin varlığına iman edenlerdeniz. 

Hz. Lut’u çirkin işler yapan halktan kurtaran Sensin. Bizi de; ilim öğrenenlerden, yaptığı işi doğru yapanlardan, hadiseleri doğru yorumlayanlardan ve insanları doğru tanıyanlardan eyle. Bizi ve evlatlarımızı; çirkin işlerle meşgul olanlardan muhafaza buyur ve hem kalben, hem de bedenen; hem kendilerinden, hem de çirkinliklerinden uzak eyle.

Hz. Nuh’un duasını kabul eden, onu ve yakınlarını sıkıntıdan kurtaran, inkarcılardan koruyan Sensin. Bizi de; kendisi için hayırlı olacak şekilde dua edenlerden, Senden hayrı isteyenlerden, dualarını kabul buyurduklarından, maddi manevi sıkıntılardan kurtardıklarından ve inkarcıların tuzaklarından koruduklarından eyle. 

Hz. Davud ile Hz. Süleyman’a hikmet ve ilmi veren Sensin. Bizi de; adaletle hükmedenlerden, zalimlerden ve onların zulümlerinden kendisini korumayı öğrenenlerden ve bunu başaranlardan eyle. Dağların heybetiyle, kuşların cıvıltılarıyla ve nice dünyalık güzelliklerle beraber Seni tesbih etmeyi hatırlayan kullarından eyle. 

Hz. Eyyub’un dert ve sıkıntılarını gideren Sensin. Bizi; zorlu günleri dahil her anında rahmetinden emin olanlardan, zorlukta gizlenen kolaylığın ve hikmetin farkına varıp şükür edenlerden eyle. Dünya nimetlerinin (sağlık, tokluk, güvenlik vb.) ve sevdiklerimizin eksikliğini gösterme. Bunlardan imtihan olan her kuluna ferahlık ver, musibetlerden ecirlerini kazandır ve iki cihanda da daha hayırlı nimetlerle gönüllerini ve gözlerini aydınlat. Sevdiklerinden ayrı düşenleri ise cennet bahçelerinde kavuştur.

Allah’ın bildirdiği peygamberlerden ve kıssalarından ibret alanlardan, affedilenlerden ve hz. Yunus gibi gam ile kederden kurtulanlardan olmak duasıyla.

Amin.

***

İnsan kusurludur. Baktığı tek bir noktada veya dinlediği tek bir konuşmada bile hesaba katamadığı etkenler ya da dikkatini çekmeyen gerçekler vardır. Öyle ki karşısındaki kişi veya iş kendisine iyilik mi yoksa kötülük mü getirecek anlamayabilir. Bildiği kadarıyla hareket etmenin sonucunda yapabildikleri de sınırlıdır. 

Yeryüzünde neyden korunmak ya da kurtulmak istiyorsan, Allah’a sığınmalısın. Zira hakiki kurtarıcı ve koruyucu O’dur. Görünmeyen zararları gideren ve bilinmeyen kötülükleri uzaklaştırandır. İyilerle karşılaştıran ve işleri kolaylaştırandır. Tek bir an ile sonuçları değiştiren ve yeni kapılar açandır.

Yaşananların ve yaşanmayanların ardından her halini bilen Allah’a sığınmalısın. Zira hakiki yardımcı ve dost O’dur. Sıkıntılardaki rahmeti ve zorluklardaki kolaylığı farkettirendir. Şükür sebepleri ile gönülleri sevindiren ve cennet bahçelerine çevirerek ferahlatandır. Kulunu güçlendiren ve kararlılığını arttırandır.

Ey Allahım! Bizi, amellerimizi ve sevdiklerimizi; haberdar olduğumuz ve olmadığımız her türlü sıkıntıdan ve kötülükten muhafaza buyur. Bizi iyilerden eyle ve daima iyi kullarınla karşılaştır. Niyeti ve ahlakı bozuklardan uzaklaştır. Niyetlerimizi ve ahlaklarımızı güzelleştir. Rızana kavuşan salih kulların zümresinden eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji