بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ ٨٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنَ | ve |
|
| 2 | الشَّيَاطِينِ | şeytanlardan |
|
| 3 | مَنْ | kimseleri |
|
| 4 | يَغُوصُونَ | denize dalan |
|
| 5 | لَهُ | kendisi için |
|
| 6 | وَيَعْمَلُونَ | ve yapan |
|
| 7 | عَمَلًا | işler |
|
| 8 | دُونَ | başka |
|
| 9 | ذَٰلِكَ | bundan |
|
| 10 | وَكُنَّا | ve biz idik |
|
| 11 | لَهُمْ | onları |
|
| 12 | حَافِظِينَ | onun emrinde tutuyor |
|
Şetane شطن :
Şeytan شَيْطانٌ uzaklaşmak anlamındaki şetane شَطَنَ kökünden gelir. Ebu Ubeyde şöyle der: Azgın olan cinlere insan ve hayvanların tümüne şeytan denir. İnsana ait bütün yerilen kötü huylara da şeytan denilmiştir. Çoğulu شَياطِين şeklindedir.
Bir görüşe göre ise nûn -ن- harfi zâiddir ve sözcük öfkeyle yanıp tutuşmak demek olan شَطا fiilinden gelir. Zira Rahman, 55/15 ayetine geçtiği üzere şeytan da ateşten yaratılmıştır.
Ebu Ubeyde ise 'şeytan sözcüğü, cinlerden, insanlardan ve hayvanlardan kötü huylu/serkeş olanların tümüne verilen bir addır' demiştir. Ayrıca insanın sahip olduğu her türlü yerilen kuvve de olarak adlandırılmıştır. Bundan dolayı Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ''Haset bir şeytandır; öfke bir şeytandır.''(Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 88 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli şeytandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذٰلِكَۚ
Cümle, atıf harfi وَ ’la سَخَّرْنَا ’ya matuftur.
İsim cümlesidir. مِنَ الشَّيَاط۪ينِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَغُوصُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يَغُوصُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru يَغُوصُونَ fiiline mütealliktir. يَعْمَلُونَ atıf harfi وَ ’la يَغُوصُونَ fiiline matuftur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمَلاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
دُونَ ذٰلِكَ zarfı, عَمَلاً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. İşaret ismi ذٰلِكَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنَّا nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا mütekellim zamiri كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru حَافِظ۪ينَ’e mütealliktir. حَافِظ۪ينَ kelimesi كُنَّا ’nın haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
حَافِظ۪ينَ ; sülasi mücerredi حفظ olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذٰلِكَۚ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la …سَخَّرْنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, s. 190-191)
Cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur مِنَ الشَّيَاط۪ينِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda konumunda gelen müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يَغُوصُونَ لَهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle ifade edilmesi, sonraki habere dikkat çekmek içindir.
وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذٰلِكَۚ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl olan عَمَلاً ’deki nekrelik, kesret, tazim ve nev içindir.
يَعْمَلُونَ - عَمَلاً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ
Ayet, harfi وَ ‘la وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمْ , ihtimam için amili ve كَانَ ’nin haberi olan حَافِظ۪ينَۙ ’ye takdim edilmiştir.
كَانَ ’nin haberi olan حَافِظ۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
لَهُمْ car mecrurundaki لَ burada takviye için gelmiştir. Yani onları korumak, insanlardan uzak tutmak anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlenin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.
İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ [Şeytanlardan kimi onun için denize dalar], nefis şeyler çıkarırlardı. مَنْ edatı الرّ۪يحَ’a matuftur ya da mübtedadır, haberi de makablidir. O, nekre-i mevsûfedir. Ve bundan başka işler de yaparlardı. Mesela şehirler kurmak, saraylar yapmak ve güzel sanatlar icra etmek gibi. Nitekim Allah Teâlâ [Onun için mihraplar ve heykeller yaparlardı. (Sebe Suresi, 13)] buyurmuştur. وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ [Biz onlar için gözcüler idik.] Emrinden çıkmasınlar yahut karakterleri gereği bozgunculuk yapmasınlar diye. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَ [Biz onları gözetim altında tutuyorduk.] Yani o şeytanlar, Süleyman'ın (a.s) emrinden çıkmasın yahut tabiatları gereği olan kötülükleri yapmasınlar diye onları gözetim altında tutuyorduk. Deniliyor ki bu gözetim için o şeytanların başında meleklerden bir topluluk ve mümin cinlerden de bir topluluk görevlendirilmişti. Zeccâc diyor ki: “O şeytanlar, yaptıklarını bozmamak için gözetim altında tutuluyorlardı. Zira şeytanların adeti, gündüz yaptıklarını geceleri bozmak idi.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu alemdeki şeylerin en şeffafı hava ve ateştir. Cenab-ı Hakk bu ikisini de Hz. Süleyman’ın (a.s) mucizesi kılmıştır. Havaya gelince bu, “Süleyman'a, şiddetli esen rüzgarı müsahhar kıldık.” (Sad Suresi, 36) ayetinde anlaşılan husustur. Ateşe gelince şeytanlar, ateşten yaratılmışlardır. Allah Teâlâ onları da Hz. Süleyman’ın (a.s) emrine amade kılmıştır. Böylece Hz. Süleyman (a.s) onlara, suya dalmalarını emrediyordu. Halbuki ateş, suyla söner. Ama bu, onlara hiçbir zarar vermiyordu. Bu da Cenab-ı Hakk'ın, zıddı zıddından çıkarıp ortaya koymaya kādir olduğunu gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ ٨٣
وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَيُّوبَ mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, اذكر şeklindedir. Muzâf hazf edilmiştir. Takdiri, واذكر خبر أيوب (Eyyub'un haberini hatırla) şeklindedir.
Zaman zarfı اِذْ mukadder muzâfa mütealliktir. نَادٰى ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نَادٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. رَبَّهُٓ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf ب harf-i ceriyle نَادٰى fiiline mütealliktir. Takdiri, بأنّي مسّني الضرّ (zarar dokunması sebebiyle) şeklindedir.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
ي mütekellim zamiri اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَسَّنِيَ الضُّرُّ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
مَسَّنِيَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الضُّرّ fail olup damme ile merfûdur.
نَادٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَرْحَمُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الرَّاحِم۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الرَّاحِم۪ينَ , sülasi mücerredi رحم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْحَمُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.
اَيُّوبَ , takdiri; اذكر خبر اَيُّوبَ (Eyyub'un haberini hatırla!) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِذْ mazi ifade eden, cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. Muzâfun ileyh konumunda olan …نَادٰى رَبَّهُٓ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبَّهُٓ izafeti, Rab ismine muzaf olan zamirinin aid olduğu Hz. Eyyub’a tazim ve teşrif ifade eder.
Tekid ve masdar harfi اَنّ۪ ’nin dahil olduğu اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ cümlesi, masdar tevilinde, takdiri olan بِ harf-i ceriyle birlikte نَادٰى fiiline mütealliktir. اَنّ۪ ile tekid edilen masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Haberî isnad formundaki bu cümlede, asıl maksadın dua olması sebebiyle, muktezâ-i zâhirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla lüzûmiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel mürekkebtir.
اَنّ۪ ’nin haberi olan مَسَّنِيَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ cümlesinde istiare sanatı vardır. الضُّرُّ , elle dokunmak anlamındaki مَسَّ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
الضُّرُّ ’nun, مَسَّ fiiline isnadı mecaz-ı aklîdir.
Fail olan الضُّرُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Hz. Eyyub’un muhatabı Allah Teâlâ olduğu halde sözlerini tekid edatlarıyla pekiştirerek ifade etmesi, muktezâ-i zâhire uygun değil, fakat muktezâ-i hale uygundur. Bu durum, Hz. Eyyub’un üzüntüsünü belirtmek üzere içinde bulunduğu ruh halinin yansımasıdır.
وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ cümlesi, مَسَّنِيَ fiilindeki يَ ‘dan haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsned olan اَرْحَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Müsnedin veciz ifade kastıyla gelen اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ şeklindeki izafet formu, müsnedün ileyhin de tazimine işaret eder.
اَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ [Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin.] أرحَمُني (bana merhamet et) demeyip de böyle demesi, nazik bir şekilde dolaylı olarak merhamet istemektir.
Bu ayet-i kerimede görüldüğü gibi haber formu bazen muhataba kendini acındırma ve merhamet dileme anlamı taşıyabilir. Hz. Eyyub’un Allah’a seslenişinde derde uğradığını belirttikten sonra O’nun merhametlilerin en merhametlisi olduğunu ifade etmesi, derdini gidermede ondan merhamet dilemesi anlamını taşımaktadır. Bu idmâc sanatıdır.
اَرْحَمُ - الرَّاحِم۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَرْحَمُ - الضُّرُّ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Masdar-ı müevveldeki her iki cümle de haber üslubunda olmasına karşın, maksadı haber vermek olmadığından muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluşmuştur. Bu nedenle cümleler, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ [Eyyub'u da an. Hani Rabbine: “Şüphesiz bana dert dokundu.” diye seslenmişti.] بِأني demektir. Gizli قول maddesiyle veya nidaya قول manası vererek أني de okunmuştur. Fetha ile olduğunda ضَرَّ bütün sıkıntılar demektir, damme ile ضُرًّ ise hastalık ve zayıflık gibi nefse has olan şeyler demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ ٨٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَاسْتَجَبْنَا | biz de kabul ettik |
|
| 2 | لَهُ | onu(n du’asını) |
|
| 3 | فَكَشَفْنَا | ve kaldırdık |
|
| 4 | مَا | ne varsa |
|
| 5 | بِهِ | onun |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | ضُرٍّ | derdi |
|
| 8 | وَاتَيْنَاهُ | ve ona verdik |
|
| 9 | أَهْلَهُ | ailesini |
|
| 10 | وَمِثْلَهُمْ | ve bir katını daha |
|
| 11 | مَعَهُمْ | onlarla beraber |
|
| 12 | رَحْمَةً | bir rahmet |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | عِنْدِنَا | tarafımızdan |
|
| 15 | وَذِكْرَىٰ | ve bir öğüt olarak |
|
| 16 | لِلْعَابِدِينَ | ibadet edenler için |
|
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَجَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru اسْتَجَبْنَا fiiline mütealliktir. كَشَفْنَا atıf harfi ف ile اسْتَجَبْنَا fiiline mütealliktir.
كَشَفْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِه۪ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مِنْ ضُرٍّ car mecruru بِه۪ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.
اسْتَجَبْنَا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَهْلَهُ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِثْلَهُمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَعَهُمْ mekân zarfı, مِثْلَهُمْ ’ün mahzuf haline mütealliktir. رَحْمَةً mef’ûlun lieclihi olup fetha ile mansubdur.
مِنْ عِنْدِنَا car mecruru رَحْمَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ذِكْرٰى atıf harfi وَ ’la رَحْمَةً ’ne matuf, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. لِلْعَابِد۪ينَ car mecruru ذِكْرٰى ’nın mahzuf sıfatına müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi اتى ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اَلْعَابِد۪ينَ , sülâsi mücerredi عبد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki …نَادٰى رَبَّهُٓ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Aynı üslupta gelen فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كَشَفْنَا fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası mahzuftur. بِه۪ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ ضُرٍّ ise بِه۪ ’deki gaib zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَا بِه۪ مِنْ ضُرّ ifadesindeki مَا ismi mevsûlundan maksat ibham, yani kapalılık manasıdır. Sonrasında gelen مِنَ harf-i ceri ise beyaniye manasında olup onu tefsir eder. Maksat şiddetli korkudur. Bu zarar çeşitlerinin fazla olmasından dolayıdır ki bunlar saymakla bitmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilen وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اسْتَجَبْنَا - اٰتَيْنَا - فَكَشَفْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
مِثْلَهُمْ , temasül nedeniyle ikinci mef'ûl olan اَهْلَهُ ‘ya atfedilmiştir.
Mekan zarfı مَعَهُمْ , mef’ûl olan مِثْلَهُمْ ‘un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûlun lieclih olan رَحْمَةً ‘deki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade etmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen عِنْدِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِنْدِ tazim edilmiştir.
رَحْمَةً ve tezayüf nedeniyle ona atfedilen ذِكْرٰى ‘daki nekrelik, kesret, nev ve tazim içindir. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
مِنْ عِنْدِنَا car-mecruru رَحْمَةً ‘nin, لِلْعَابِد۪ينَ car mecruru ise, ذِكْرٰى ’nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. لَدُنَّ , aynı anlama gelen عِنْدَ kelimesinden farklıdır. Çünkü لَدُنْ , en yakın için, عِنْدَ ise hem yakın, hem uzak için kullanılır.(İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Ruhul Beyan, Hud/1)
“عند” (yanında) kelimesinin asıl anlamı, “yakın mekân zarfı”dır. Ancak mecaz olarak bir şeyin birine ait olması, onun elinde bulunması anlamında kullanılır. Nitekim, “O’nun katında gaybın anahtarları vardır” (En’âm, 59) ayetinde olduğu gibi. Yine mecaz olarak bir şeyi koruyup saklamak anlamında da kullanılır; örneğin, “Saatin bilgisi Allah’ın katındadır” (Zuhruf, 85), “Allah kullanımı uygun düşmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, En’âm/57)
Önceki ayetteki رَبَّهُٓ ve bu ayetteki اسْتَجَبْنَا kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır.(Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
[Katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir hatıra olmak üzere] cümlesi, Eyyub'a rahmet ve diğer ibadet edenlere de hatıra olmak üzere ki onun gibi sabretsinler de onun gibi sevap kazansınlar manasındadır. Ya da ibadet edenlere rahmet etmemiz için çünkü biz onları ihsanla zikrederiz, onları unutmayız demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ayet-i kerime'deki, وَذِكْرٰى لِلْعَابِدٖينَ “ibadet edenler için bir hatıra olmak üzere” ifadesinde, bu hususta tefekkür edilsin ve böylece de bu hadise, abidleri sabretmeye ve bunun sevabını Allah'tan ummaya sevk edici olsun diye Allah Teâlâ'nın böyle yaptığına bir delalet vardır. Bundan sadece abidler yararlanacağı için ayette hassaten abidler zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ ٨٥
وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِسْمٰع۪يلَ mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, اذكر (zikret) şeklindedir. اِدْر۪يسَ atıf harfi وَ ’la اِسْمٰع۪يلَ ’ e ve ذَا الْكِفْلِ ’e matuftur. ذَا harfle îrab olan beş isimden biri olup nasb alameti eliftir. الْكِفْلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ cümlesi, embiyaların hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. كُلٌّ mübteda olup damme ile merfûdur. مِنَ الصَّابِر۪ينَ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الصَّابِر۪ينَ , sülâsi mücerredi صبر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri: اذكر خبر اِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ (İsmail, İdris ve Zülkifl’in haberini hatırla) şeklindedir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastıyla gelen ذَا الْكِفْلِ izafeti, اِدْر۪يسَ ’ye matuftur.
اِسْمٰع۪يلَ - اِدْر۪يسَ - ذَا الْكِفْل kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Hatırlanması istenenlerin sayılması, taksim sanatıdır.
كِفْلِ ; nasip, kefalet ve katlama manalarına gelir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
Enbiyadan haber veren كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ cümlesi, haldir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الصَّابِر۪ينَ mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyh olan كُلٌّ ’deki tenvin muzâfun ileyhin hazf edildiğinin göstergesi olabileceği gibi umuma işaret de olabilir.
الصَّابِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hatırlanması istenenler sayıldıktan sonra sabretmekte cem edilmişlerdir. Cem’ ma’at-taksim sanatıdır.
İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
Bu ayette bahsedilen Zülkifl'in, Zekeriya (a.s.) olduğu ileri sürüldüğü gibi bunun Yûşa ve İlyas (a.s) oldukları da ileri sürülmüştür. Daha sonra ulema şöyle demiştir: “Peygamberlerden beşini Allah Teâlâ iki isimle adlandırmıştır: İsrail-Yakub, İlyas-Zülkifl, İsa-Mesih, Yunus-Zünnun ve Muhammed-Ahmed…” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ٨٦
وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أعطيناهم ثواب الصابرين وأدخلناهم (Onlara sabredenlerin sevabını verdik ve …. soktuk.) şeklindedir.
اَدْخَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي رَحْمَتِنَا car mecruru اَدْخَلْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَدْخَلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مِنَ الصَّالِح۪ينَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
الصَّالِح۪ينَ , sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la mukadder istînâfa atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اَدْخَلْنَاهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
ف۪ي رَحْمَتِنَا ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla rahmet, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü rahmet, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Allah’ın rahmetindeki yüceliği ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Veciz ifade kastıyla gelen رَحْمَتِنَا izafetinde, رَحْمَة kelimesinin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, rahmetin şanı içindir.
اَدْخَلْنَاهُ ف۪ي رَحْمَتِنَا [Onu rahmetimize soktuk] cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. Cennetimize soktuk demektir. Çünkü cennet, rahmetin indiği yerdir. Aralarında mahalliyet alakası vardır.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الصَّالِح۪ينَ car mecruru اِنَّ mahzuf haberine mütealliktir.
الصَّالِح۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ onları rahmetinin içine dahil etmek için ta’lildir ve Allah’ın bu sünnetinin bütün salihler için geçerli olduğunu ifade etmek için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet zamir farklılığıyla 75. ayetin tekrarıdır. Bu iki ayet arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِباً فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ ٨٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَذَا | ve Zü(nnun’u) |
|
| 2 | النُّونِ | (ve Zün)nun’u |
|
| 3 | إِذْ | zira |
|
| 4 | ذَهَبَ | gitmişti |
|
| 5 | مُغَاضِبًا | kızarak |
|
| 6 | فَظَنَّ | sanmıştı |
|
| 7 | أَنْ | diye |
|
| 8 | لَنْ | asla |
|
| 9 | نَقْدِرَ | güç yetiremeyeceğiz |
|
| 10 | عَلَيْهِ | kendisine |
|
| 11 | فَنَادَىٰ | nihayet yalvardı |
|
| 12 | فِي | içinde |
|
| 13 | الظُّلُمَاتِ | karanlıklar |
|
| 14 | أَنْ | diye |
|
| 15 | لَا | yoktur |
|
| 16 | إِلَٰهَ | ilah |
|
| 17 | إِلَّا | başka |
|
| 18 | أَنْتَ | senden |
|
| 19 | سُبْحَانَكَ | senin şanın yücedir |
|
| 20 | إِنِّي | muhakkak ben |
|
| 21 | كُنْتُ | oldum |
|
| 22 | مِنَ |
|
|
| 23 | الظَّالِمِينَ | zalimlerden |
|
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِباً فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ذَا mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup nasb alameti eliftir. Takdiri, اذكر (hatırla) şeklindedir. النُّونِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Zaman zarfı اِذْ , mukadder muzâfa mütealliktir. Takdiri, واذكر خبر ذي النون (Zünnûn’un haberini hatırla) şeklindedir. ذَهَبَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ذَهَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مُغَاضِباً kelimesi ذَهَبَ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَنَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel ظَنَّ ’nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ tekid ifade eden muhaffefe اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri, أنّنا şeklindedir. لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesi, muhaffefe اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
نَقْدِرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. عَلَيْهِ car mecruru نَقْدِرَ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. نَادٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي الظُّلُمَاتِ car mecruru نَادٰى ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hafifletilmiş olan اَنْ aynı اَنَّ gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamir-i şan) olarak alır.
Hafifletilmiş olan اِنْ cümle başında gelebileceği gibi hafifletilmiş olan اَنْ cümle ortasında gelir.
Hafifletilmiş olan اَنْ ’in haberi devamlı cümle olur. Bu cümle isim veya fiil cümlesi olabilir. Edattan sonraki cümle isim veya çekimi yapılamayan (camid) bir fiilden oluşan fiil cümlesi ise edatla arasında yabancı bir kelime bulunmaz.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.
Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)
Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَادٰى fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُغَاضِباً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfâale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ
İsim cümlesidir. اَنْ tekid ifade eden muhaffefe اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri, أنه şeklindedir. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesi, muhaffefe اَنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَٓا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
اِلٰهَ kelimesi لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا istisna harfidir. لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir اَنْتَ mahzuf haberin zamirinden bedeldir.
سُبْحَانَكَۗ itiraziyye cümlesidir. سُبْحَانَكَ mahzuf fiilin mef’ûlun mutlakı olarak fetha ile mansubdur. Takdiri, أسبح (tesbih ederim) şeklindedir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كُنْتُ ‘nin dahil olduğu cümle, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُ nakıs , sükun üzere mebni mazi fiildir. تُ mütekellim zamiri كُنْتُ ’nün ismi olarak mahallen merfûdur. مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ car mecruru كُنْتُ ’nün mahzuf haberine mütealliktir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ , sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِباً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin bu ilk cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Veciz ifade kastıyla gelen ذَا النُّونِ izafeti, takdiri اذكر (hatırla) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
ذَا النُّونِ izafetinde takdiri خبر (haberi) olan muzâf mahzuftur. Mazi manalı zaman zarfı اِذْ bu mahzuf muzâfa mütealliktir. Muzafın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan ذَهَبَ مُغَاضِباً cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
مُغَاضِباً kelimesi, ذَا النُّونِ ’nin hali olarak mansubdur. Konuya açıklık getirmek gayesiyle yapılan açıklamadır.
مُغَاضِباً, mübalağa kalıbıdır.
المُغاضَبَةُ kelimesi, öfkede mübalağa içindir. Çünkü o garip bir öfkedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesi, atıf harfi فَ ile muzâfun ileyh cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Muhaffefe أنّ ‘nin dahil olduğu اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesi, masdar teviliyle ظَنَّ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَنَّ ve لَنْ olmak üzere iki tekid unsuru ihtiva eder.
Masdar-ı müevvel cümlesinde muhaffefe أنّ ’nin şan zamirinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Haberi olan لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. لَنْ , muzariyi nasb eder, manayı istikbale çevirerek olumsuz yapar. Asla anlamı vererek tekid ifade eder.
اَنَّ ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَقْدِرَ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
ظَنَّ fiili, iki zıt anlama sahip fiillerdendir. Hem kesin olarak bildi hem de zannetti, emin olamadı anlamları vardır.
Yunus (a.s) kaçıp giderken bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı yahut kendisini cezalandırmayacağımızı yahut onda kudretimizi kullandırmayacağımızı sanmıştı. Diğer bir görüşe göre ise bu temsili bir ifade olup onun hali, böyle sanan kimsenin haline benzetilmektedir. Yani o, bizim emrimizi beklemeden kavmini terk ederken, sanıyordu ki biz, böyle sananlara karşı uyguladığımız muameleyi ona karşı uygulamayacağız. Nitekim “O, malının kendisini ebedi kılacağını zanneder.” ayeti de bu kabildendir. Yani böyle sanan kimsenin muamelesini ona uygularız. Başka bir görüşe göre ise Hz.Yunus'un bu zannı, aklından geçen şeytani bir vehimdir. Buna zan denilmesi, mübalağa içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ
Cümle, atıf harfi فَ ile فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فِي الظُّلُمَاتِ car-mecruru, نَادٰى ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف۪ٓي الظُّلُمَاتِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الظُّلُمَاتِ , hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Karanlık burada zarfa benzetilir. Karanlıkla insan arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
الظُّلُمَاتِ ‘nin tekili olan الظَّلَمَةَ kelimesi Kur’ânı Kerîm’de geçmemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ cümlesine dahil olan اَنْ , tefsiriyyedir. Tefsir, önce geçen sözdeki kapalılık veya karışıklığı gidermek manasıyla getirilen ıtnâb sanatıdır.
لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesi, cinsini nefyeden لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Munfasıl zamir اَنْتَ , cinsini nefyeden لَاۤ ’nın ismi olan اِلٰهَ ’nin mahallinden veya لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.
لَاۤ ’nın takdiri موجود (vardır) olan haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَٓا ve اِلَّٓا ile kasr oluşmuştur. Burada ulûhiyyet sıfatının Allah’tan başkasında bulunmadığı ifade edilmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, اِلٰهَ sıfat/maksûr, اَنْتَ mevsûf/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf hakikî kasrdır.
İtiraziyye olarak gelen سُبْحَانَكَ cümlesinde, îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümlede, takdiri أسبح (tesbih ederim) olan fiil mahzuftur.
سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
İtiraz, kelamın ortasında veya bir manada birleşen iki kelamın arasında irabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümlenin - herhangi bir vehmi defetme gayesi gütmeden- bir nükteden ve fayda- . dan ötürü zikredilmesidir. (Belagat İlminde İki Ifade Biçimi: Itnab-Icaz (I) -Kur'an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme Ar. Gör. Ömer Kara)
Hasan el-Basrî'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Cenab-ı Hak, Yunus’u (a.s), kendisini zalim olduğunu ikrar etmiş olması sebebiyle kurtarmıştır.”
Ayetteki سُبْحَانَكَۗ ifadesi Hz. Yunus’un (a.s), Cenab-ı Hakkı, bütün noksanlıklardan tenzih ettiğini gösterir. Acizlik de bir noksanlıktır. Binaenaleyh bu, Cenab-ı Hakk'ın [Bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştıramayacağımızı sanmıştı...] buyruğu, Yunus’un (a.s), Allah Teâlâ’nın aciz olduğunu zannetmiş olduğuna delalet etmez. Yunus (a.s), سُبْحَانَكَۗ demiştir. Çünkü bu ifadenin takdiri, “Allah’ım seni, bunu bir zulüm olarak veya intikam alma arzusuyla yahut beni bu balığın karnından kurtarmaktan aciz olduğun için yapmış olmamdan tenzih ederim. Tam aksine sen bunu, ulûhiyetin hakkı ve hikmetinin muktezâsı olarak yaptın…” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الظُّلُماتُ : Bu kelime ظُلْمَةٍ kelimesinin cemisidir ve kastedilen gecenin, denizin dibinin ve balığın karnının karanlığıdır. Şöyle denilmiştir: cemi siygasıyla gelen الظُّلُماتُ kelimesi, karanlığın şiddetinden mübalağadır. Tıpkı Bakara suresi 207. ayetindeki يُخْرِجُهم مِنَ الظُّلُماتِ إلى النُّورِ (Onları derin karanlıklardan aydınlığa çıkarır.) ibaresindeki gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Öncesinin ta’lili hükmündedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Müsned olan كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الظَّالِم۪ينَ , nakıs fiil كَان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
الظَّالِم۪ينَۚ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hz. Yunus’un muhatabı Allah Teâlâ olduğu halde sözlerini tekid edatlarıyla pekiştirerek ifade etmesi, muktezâ-i zâhire değil fakat muktezâ-i hale uygundur. Bu durum, Hz. Yunus’un, üzüntüsünü belirtmek üzere içinde bulunduğu ruh halinin yansımasıdır.
Dolayısıyla Hz. Yunus’un dua maksatlı sözleri, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hz. Yunus şöyle niyazda bulunmuştu: “Senden başka hiçbir ilâh yoktur; Seni Sana yaraşır şekilde bir şeyin seni aciz bırakmasından yahut başıma gelen bu musibetin tarafımdan sebepsiz olmasından tenzih ederim. Ben gerçekten, kavmim arasından hicret etmeye acele etmekle kendilerini tehlikeye maruz bırakan zalimlerden oldum.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ cümlesi nefsine zulmettiğini itiraf etmede mübalağadır. Vasfın kesinliğine delalet etmesi için كَانَ fiiline isnad edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ ٨٨
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَجَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru اسْتَجَبْنَا fiiline mütealliktir. نَجَّيْنَا fiili, atıf harfi وَ ’la اسْتَجَبْنَا ’ya matuftur.
نَجَّيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْغَمّ car mecruru نَجَّيْنَا fiiline mütealliktir.
اسْتَجَبْنَا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
نَجَّيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَ harf-i cerdir. مثل “gibi” manasındadır. Bu ibare, amili نُنْجِي olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك ise muhatap zamiridir.
نُنْجِي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْمُؤْمِن۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
نُنْجِي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
الْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
الصَّالِحَاتِ ; sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki …فَنَادٰى فِي cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Aynı üslupta gelen وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمّ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اسْتَجَبْنَا - نَجَّيْنَاهُ fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
فَاسْتَجَبْنَا fiili استفعال babındadır. Bu bab fiile, talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
نَجَّيْنَا fiili تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlar; kesret, mef’ûlu bir vasfa nispet etmek, izale, sayruret ve fiilin muayyen zamanda meydana gelişi, tevcih, huzur, isimden fiil türetmedir. Bunlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya failde olan kesrettir.
اَنْجَيَ fiili ifal babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise tefîl babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. كَذٰلِكَ , amili نُنْجِي olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
نُنْجِي fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Mef’ûl olan الْمُؤْمِن۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90)
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki kullanımı, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sıkıntılara maruz kalan müminler de ihlas ile bize yalvardıklarında, onları da bundan aşağı bir kurtarmakla değil, böyle tam olarak kurtarırız.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ [İşte böylece müminleri kurtarırız] cümlesinde mürsel-mücmel teşbih vardır. كَذٰلِكَ ’deki كَ, teşbih harfidir. ذٰلِكَ, müşebbehün bihdir. Müşebbehin konumu öyle yüce bir yerdedir ki ona benzeyecek bir şey yoktur manasındadır. Bu ifadede mübalağa sanatı vardır.
نَجَّيْنَا - نُنْجِي kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müminleri de böyle kurtarırız ibaresi; gam ve kederlerden, ihlasla dua ettikleri takdirde kurtarırız demektir. İmam Mushaf'ta (نُجِّي) şeklindedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu ayette müminlerin özellikle zikredilmesinin nedeni onlara gösterilen önem ve ilgidir. Çünkü onlar, peygamberlerin sabrettiği gibi sabredemezler. Bela ve musibetlere maruz olma bakımından insanların en şiddetlisi peygamberler, sonra tahammül derecesine göre diğer insanlardır (Buharî) hadisinde de buna işaret edilmektedir. Allah müminleri, tereyağından kıl çeker gibi beladan kurtaracaktır. Bu öyle hızlı gerçekleşeceği için onlara acı ve ızdırap yerine haz ve keyif verecektir. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)
وكَذَلِكَ نُنْجِي المُؤْمِنِينَ cümlesi tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada müşrik Araplara tariz yapılarak, Allah’ın mü’minleri, kendi beldelerinde müşriklerin kendilerine karşı yaptıkları kötü muamelelerinden ötürü uğramış oldukları keder ve sıkıntıdan kurtardığı ifade edilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْداً وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ ٨٩
وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْداً وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. زَكَرِيَّٓا mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, اذكر (Hatırla, düşün!) şeklindedir.
Zaman zarfı اِذْ mukadder muzâfa mütealliktir. Takdiri, واذكر خبر زكري (Zekeriya’nın haberini hatırla!) şeklindedir. نَادٰى ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نَادٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. رَبَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı لَا تَذَرْن۪ي فَرْداً ’dır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَذَرْن۪ي sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فَرْداً mütekellim zamirinin hali olup fetha ile mansubdur.
Munfasıl zamir اَنْتَ atıf harfi وَ ’la mukadder söze matuftur. Takdiri, وارزقني وارثا (Beni bir varisle rızıklandır.) şeklindedir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْوَارِث۪ينَۚ muzâfun ileyh olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَادٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْوَارِث۪ينَ ; sülâsi mücerredi ورث olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ ; ismi tafdil kalıbındandır.İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
خَيْرُ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
زَكَرِيَّٓا , takdiri; اذكر (hatırla!) olan mahzuf fiilin mef’ûlü ve takdiri خبر olan kelimenin muzafıdır. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِذْ mazi ifade eden, cümleye muzâf olan zaman zarfı mahzuf fiile mütealliktir. Muzâfun ileyh konumunda olan نَادٰى رَبَّهُٓ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Veciz ifade kastına matuf رَبَّهُ izafetinde زَكَرِيَّٓا ya zamirin, رَبَّ lafzına izafesi, Hz. Zekeriya için tazim ve teşrif ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْداً وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ
Nida için tefsiriyye olan cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Nida üslubunda gelen cümle talebî inşaî isnaddır.
Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan لَا تَذَرْن۪ي فَرْداً cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nida üslubunda gelen bu cümle dua manasında olup, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la takdiri وارزقني وارثا (Beni bir varisle rızıklandır) olan mukadder cümleye atfedilmiştir.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
خَيْرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Müsned olan خَيْرُ الْوَارِث۪ينَ , îcaz yollarından biri olan izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
الْوَارِث۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَ sözündeki varis olmaktan murad onlara verilen ve geri alınmayan ihsanlardır. Varis için de miras böyledir. Miras, mirası veren kişiye geri dönmez. Bu lafızda tasrîhi ve tebeî istiare vardır. Çünkü varis olmak, baki kalmak anlamında kullanılmıştır. (Ruveynî, Teemülat fi Sureti Meryem Suresi, Meryem/63, s.243)
Veraset mülk edinmede ve hak sahibi olmada kullanılan en güçlü lafızdır; çünkü fesh edilmez, geri dönülmez, reddetmekle iptal edilmez ve düşürülmez. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۘ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَباً وَرَهَباًۜ وَكَانُوا لَنَا خَاشِع۪ينَ ٩٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَاسْتَجَبْنَا | kabul buyurduk |
|
| 2 | لَهُ | onu(n du’asını) |
|
| 3 | وَوَهَبْنَا | ve armağan ettik |
|
| 4 | لَهُ | ona |
|
| 5 | يَحْيَىٰ | Yahya’yı |
|
| 6 | وَأَصْلَحْنَا | ve ıslah ettik |
|
| 7 | لَهُ | kendisi için |
|
| 8 | زَوْجَهُ | eşini |
|
| 9 | إِنَّهُمْ | gerçekten onlar |
|
| 10 | كَانُوا | idiler |
|
| 11 | يُسَارِعُونَ | koşuyor(lar) |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | الْخَيْرَاتِ | hayır (işlere) |
|
| 14 | وَيَدْعُونَنَا | ve bize du’a ederlerdi |
|
| 15 | رَغَبًا | umarak |
|
| 16 | وَرَهَبًا | ve korkarak |
|
| 17 | وَكَانُوا | ve idiler |
|
| 18 | لَنَا | bize |
|
| 19 | خَاشِعِينَ | derin bir saygı içinde |
|
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۘ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَجَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru اسْتَجَبْنَا fiiline mütealliktir. وَهَبْنَا fiili, atıf harfi وَ ’la اسْتَجَبْنَا ’ya matuftur.
وَهَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru وَهَبْنَا fiiline mütealliktir. يَحْيٰى mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
اَصْلَحْنَا fiili, atıf harfi وَ ’la وَهَبْنَا ’ya matuftur.
اَصْلَحْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru اَصْلَحْنَا fiiline mütealliktir. زَوْجَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اسْتَجَبْنَا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جوب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
اَصْلَحْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلح ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَباً وَرَهَباًۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يُسَارِعُونَ cümlesi, كَانُوا ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
يُسَارِعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْخَيْرَاتِ car mecruru يُسَارِعُونَ fiiline mütealliktir. يَدْعُونَنَا atıf harfi وَ ’la يُسَارِعُونَ ’ye matuf olup mahallen mansubdur.
يَدْعُونَنَا fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَغَباً ve رَهَباًۜ hal veya mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
يُسَارِعُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi سرع ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (işteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ve mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانُوا لَنَا خَاشِع۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. لَنَا car mecruru كَانُوا ’un mahzuf haberine mütealliktir. خَاشِع۪ينَ kelimesi, كَانُوا ’un haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
خَاشِع۪ينَ , sülasi mücerredi خشع olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۘ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki نَادٰى cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. فَاسْتَجَبْنَا fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Takdiri, نِداءَهُ (Nidasını)’dır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Aynı üslupla gelen وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى ve وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlelerde takdim-tehir sanatı vardır. اَصْلَحْنَا fiiline müteallik لَهُ car mecruru ve وَهَبْنَا fiiline müteallik لَهُ car mecruru ihtimam için mef’ûllere takdim edilmiştir.
اسْتَجَبْنَا - وَهَبْنَا - اَصْلَحْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Allah Teâlâ’nın, Hz. Zekeriya’ya lütfettiği nimetleri; duasını kabul etmek, Yahya’yı (a.s) bağışlamak, zevcesini ıslah etmek şeklinde sıralaması taksim sanatıdır.
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ [Biz onun duasını kabul ettik] ifadesine gelince, bu: “Biz, istediği için onun istediğini yerine getirdik.” demektir. Bu ifade de Zekeriya’yı (a.s) bir tazim ve yüceltme söz konusudur. İşte bundan dolayı ulema: Kendisinde ululama ve tazim olduğu için icabet etmek mükâfattır, demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ ifadesi, وَ harfinin tertip ifade etmediğini göstermektedir. Çünkü zevcin ıslahı, çocuğun verilmesinden öncedir. Ama ne var ki Cenab-ı Hak, bu hususu, ayetin lafzında sona bırakmıştır. Cenab-ı Hak, söylediğimiz sözün şahidi ve mısdakını (ölçütünü) da beyan buyurarak, اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِى الْخَيْرَاتِ “Muhakkak ki bunlar, hayır işlerinde yarışırlardı.” açıklamıştır. Cenab-ı Hakk bununla Zekeriya’yı (a.s), çocuğunu ve hanımını kastetmiştir. Böylece de kendisinin onlara istediklerini verdiğini beyan, etmiş ve onların örflerinde hayırlarda yarışma olduğu için onları birbirleriyle desteklemiştir. Allah'a itaat uğrunda yarışmak, kişinin övülmesine sebep teşkil eden şeylerin en büyüklerindendir. Çünkü bu, taata karşı büyük bir hırs ve isteğin bulunduğuna delalet eder. Cenab-ı Hakk'ın, وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا “Umarak ve korkarak bize dua ederlerdi.” buyruğuna gelince bu ifadeler رغبا ve رهبا şeklinde de okunmuştur. Bu ayet, O'nun tıpkı [Ahiretten korkarak Rabbinin rahmetini umarak… (Zümer Suresi, 9)] ayeti gibidir. Bu: “Onlar taatlarına ve o taattaki yarışlarına şu iki şeyi de eklemişlerdir:
1) Mükâfatını arzuladıkları ve cezasından sakındıkları için Allah'a sığınmak...
2) Huşû... Huşû, kalpte kökleşmiş olan korku, demektir. Binaenaleyh, huşû duyan da günahtan korktuğu için pek çok işe dalıp kaybolmayan, sakınan kişi demektir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَباً وَرَهَباًۜ
Cümle, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ’nin haberi olan كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin haberi olan يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs,istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Cümle اِنَّ ile tekid edildiği gibi اِنَّ ’nin haberi de كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şeklinde gelmiş, nebilerin özellikleri kuvvetle vurgulanarak belirtilmiştir. Bu özelliklerin, onların adeta bir cüzü haline geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü كَانَ ’nin haberi isminin bir cüzü olur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
فِي الْخَيْرَاتِ ibaresindeki فٖي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. فٖي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْخَيْرَاتِ, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada فٖي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْخَيْرَاتِ hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
المُسارَعَةُ ; yani yarış kelimesi, burada hayır işleme hususundaki yüksek arzu; gayret ve ciddiyetten müstear olarak kullanılmış ve hayırlarda yarışmak; ciddiyetle menziline doğru ilerleyen bir yarışçının dikkat ve kararlılıkla hedefine yönelişine benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üslupta gelen وَيَدْعُونَنَا رَغَباً وَرَهَباً cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ‘la makabline, atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
Hal olan رَهَباً ve رَغَباً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
رَغَباً [Umarak]- رَهَباً [Korkarak] kelimeleri arasında muvazene ve tıbâk-ı îcâb sanatları vardır.
Umarak, korkarak kelimeleri masdar (mef'ûlu mutlak) olarak nasb edilmişlerdir. Yahut da mef'ûlun leh oldukları için nasb halindedirler. Bu da umdukları ve korktukları için anlamında olur. Ya da hal olabilirler. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu kelam, daha önce açıklanan Allah'ın, mezkûr peygamberlere çeşitli ihsanlarının illetini beyan etmektedir. Yani o peygamberler, asıl hayır prensiplerinde istikrar ve sebat göstermekle beraber çeşitli hayır işlerinde daha ileriye gitmeye çalışıyorlardı ve ümit ile korku içinde yahut mükâfata rağbet ederek, icabet umarak yahut itaate rağbet ederek ve azaptan korkarak yahut günahlardan korkarak yahut ümit ve korku için bize yalvarıyorlardı ve onlar bize karşı her zaman derin bir saygı, sükûnet, huşu yahut korku içinde bulunuyorlardı. Hülasa o peygamberler, üstün hasletlere sahip olmaları sebebiyle Allah tarafından bahşedilen nimetlere eriştiler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَكَانُوا لَنَا خَاشِع۪ينَ
Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la …كَانُوا يُسَارِعُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَنَا , önemine binaen amili ve كَانَ ’nin haberi olan خَاشِع۪ينَ ’ye takdim edilmiştir.
Bu takdim onların Allah’a karşı haşyetlerindeki ifrada işaret eder.
Müsned olan خَاشِع۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
رَهَباًۜ - خَاشِع۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette peygamberlerin, hayır işlerinde yarışmak, umarak ve korkarak dua etmek, haşyet duymak özellikleri sıralanarak taksim sanatı yapılmıştır.
Önceki ayetteki رَبَّهُ ile bu ayetteki اسْتَجَبْنَا kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarındaki istisnasız, وَ - ن ve يْ - ن harfleriyle oluşan seci, muhatabı etkileyen bir ahenk oluşturmaktadır. Ayetlerin son kelimeleri arasında ayrıca lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)