29 Mayıs 2025
Enbiyâ Sûresi 91-101 (329. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Enbiyâ Sûresi 91. Ayet

وَالَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ رُوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ  ٩١


Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّتِي olanı (Meryemi)
2 أَحْصَنَتْ korumuş ح ص ن
3 فَرْجَهَا ırzını ف ر ج
4 فَنَفَخْنَا ve üflemiştik ن ف خ
5 فِيهَا ona
6 مِنْ -dan
7 رُوحِنَا ruhumuz- ر و ح
8 وَجَعَلْنَاهَا ve onu yapmıştık ج ع ل
9 وَابْنَهَا ve oğlunu ب ن ي
10 ايَةً bir ibret ا ي ي
11 لِلْعَالَمِينَ alemlere ع ل م
İffetini koruduğu bildirilen kadın Hz. Meryem, oğlu da Hz. Îsâ’dır. Âyet-i kerîme Hz. Meryem’e atılan zina iftirasından onun uzak olduğunu; iffetini, namus ve şerefini korumuş bulunduğunu ifade eder. Allah Teâlâ ihtiyar bir erkek olan Zekeriyyâ ile yaşlı ve kısır olan eşinden mûcize olarak Yahyâ peygamberin doğduğuna işaret ettikten sonra, onların durumuna benzeyen hatta onlardan daha da şaşırtıcı bir mûcize olan Meryem ile oğlunu zikretmiştir (krş. Meryem 19/16-17). Îsâ’nın durumu Yahyâ’nın durumundan daha büyük bir mûcizedir. Bu sebeple Allah Teâlâ Meryem’in oğlunu âlemlere işaret kıldığını ifade buyurmuştur. Şüphe yok ki Yahyâ ve Îsâ, Allah’ın hem kulu hem de peygamberidir.
 
 Muhammed Esed, bu âyetin tefsirinde deyimsel olarak, “yasak ve kınanmış olan şeyden kaçınma” anlamına gelen ihsân kelimesinden hareketle şöyle demektedir: “Burada yasak ve kınanmış olan şeyden kasıt, özellikle meşrû olmayan cinsel ilişkidir ve hem kadın hem de erkek için söz konusudur; bu itibarla, söz gelimi ‘muhsan’ ve ‘muhsane’ tabirleri Kur’an’ın başka yerlerinde, sırayla, ‘iffetsizliğe karşı (evlilikle) korunan’ erkek ve kadın anlamında kullanılmaktadır” (II, 663). Ancak Hz. Meryem’in Îsâ’yı dünyaya getirişinin meşrû bir cinsel ilişkinin sonucu olmadığını da belirtmemiz gerekir. Zira Meryem’e çocuğunun olacağı müjdelendiğinde, “Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? Ben iffetsiz de değilim” (Âl-i İmrân 3/47; Meryem 19/20) diyerek meşrû veya gayri meşrû herhangi bir insan ile cinsel ilişkide bulunmadığını açıkça ifade etmiştir (Meryem ve Îsâ hakkında bilgi içinbk. Âl-i İmrân 3/37, 42-59; Meryem 19/16-36).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 698

وَالَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ رُوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ي  mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri, اذكر (zikret) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  اَحْصَنَتْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اَحْصَنَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. فَرْجَهَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَفَخْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  نَفَخْنَا  fiiline mütealliktir. İki muzâfta mahzuftur. Takdiri, في جيب درعها  şeklindedir. مِنْ رُوحِنَا car mecruru  نَفَخْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ابْنَهَٓا  atıf harfi و ’la  جَعَلْنَاهَا  ‘daki gaib zamire matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اٰيَةً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لِلْعَالَم۪ينَ  car mecruru  اٰيَةً ’in mahzuf sıfatına müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğundan cer alameti  ي ’dir. 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَحْصَنَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حصن ’dir. 

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

لِلْعَالَم۪ينَ ; sülâsî mücerredi  علم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ رُوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mef’ûlun bih konumundaki ism-i mevsûl  الَّت۪ٓي ’nın takdiri: اذكر (zikret) olan amili mahzuftur. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müfred müennes has ism-i mevsûlün sıla cümlesi  اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا , müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Hz. Meryem’in ism-i mevsûlle ifade edilmesi, sonraki habere dikkat çekmek ve ona tazim içindir.

اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا  ibaresi, namusunu korumaktan kinayedir.

Aynı üslupta gelen  فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ رُوحِنَا  cümlesi ve  وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi lafzen ve manen aralarında mevcut olan ittifaktır.

Müspet mazi fiil siygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نَفَخْنَا - جَعَلْنَ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Mef’ûl olan  اٰيَةً ’deki nekrelik tazim içindir.

لِلْعَالَم۪ينَ  car-mecruru, اٰيَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  رُوحِنَا  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan  رُوحِ , şan ve şeref kazanmıştır.  

فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ رُوحِنَا [Ona ruhumuzdan üfledik] cümlesinde Yüce Allah, Hz. İsa'yı şereflendirmek için “ruhumuzdan” diyerek Ruh'u kendi­sine izafe etmiştir. Bu,  ناقة لله  (Allah'ın devesi) ifadesine benzer. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ رُوحِنَا  ifadesinde istiare vardır. Burada  رُوحِنَا  ile kastedilen, havanın üfürmekle akması gibi (Îsa) Mesih’in -ona selam olsun- ruhunun da Meryem’e -ona selam olsun- akıtılmasıdır. Çünkü ruh, bu suretle erkek spermleri olmadan, (rahimde) katmandan intikal etmeden (Meryem) de hasıl olur. Ayrıca burada, (Îsa) Mesih’i yaratması, evlenme ve öncesinde cinsel ilişki olmadan gerçekleştiği için ululanmaya ve yüceltilmeye layık özel ve seçkin meziyeti sebebiyle Allah Teâlâ, ruhu zatına izafe etmiştir. (Belâgatta bir şeyin yüceliğini anlatmak için Allah Teâlâ'ya izafe edilmesine tazim/ teşrif/ tekrim izafeti denir. Bu sebeple ayette geçen ruhumdan ifadesi yüce ruhtan demektir.) (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

Bu ayet metninin başında  الَّت۪ٓي  kelimesinin kullanılması, Hz. Meryem'in şanını tazim etmek ve öncelikle kendisi hakkında iddia ettikleri fiilden tenzih etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

النَّفْخُ  kelimesinin asıl manası; iki dudağın arasından tazyikle hava çıkarmaktır. Burada alışılmış vesileyle değil de neslin oluşması için kadının rahmine bir kerede tekvin ruhunun ilka edilmesi manasında kullanılmıştır. Süratli tekvin heyeti, üflemeye benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

الرُّوحُ ; hayatın kaynağı olan kuvvettir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: فَإذا سَوَّيْتُهُ ونَفَخْتُ فِيهِ مِن رُوحِي [Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın! (Hicr Suresi, 29)] Yani Âdem’e ruh yaptım ve canlı oldu demektir.  مِن  harfi teb'iz  içindir. Yani Allah Teâlâ bazı ruhları cisimlerin hayat bulması için yaratmıştır. Bu kelimenin Allah’a izafesi teşrif içindir. Çünkü o, Cenab-ı Hakk'tan, hayvanî yollarla değil, yavru oluşumu için gönderilmiş bir ruhtur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Enbiyâ Sûresi 92. Ayet

اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ  ٩٢


Şüphesiz bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ işte
2 هَٰذِهِ bu
3 أُمَّتُكُمْ sizin ümmetiniz ا م م
4 أُمَّةً ümmettir ا م م
5 وَاحِدَةً bir tek و ح د
6 وَأَنَا şüphesiz benim
7 رَبُّكُمْ sizin Rabbiniz ر ب ب
8 فَاعْبُدُونِ yalnız bana kulluk edin ع ب د
Birçok müfessir ümmet kelimesinin burada “din” anlamında kullanıldığı kanaatindedir (Taberî, XVII, 85; Şevkânî, III, 478-479). Bazı müfessirler ise ilâhî dinlerin tamamının İslâm olduğu inancından hareketle buradaki ümmet kelimesini  “tek bir din topluluğu” olarak yorumlamışlardır. Allah Teâlâ Enbiyâ sûresinde farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde dinini tebliğ etmek üzere birçok peygamber gönderdiğini haber verdikten sonra bunların tebliğ ettiği dinin Allah’ın birliği, yüceliği ve eşsizliği ilkesine dayanan tek bir din, ibadete lâyık olan ilâhın da sadece kendisi olduğunu bildirmiştir. Ama insanlar dinleri konusunda ihtilâfa düşmüş, peygamberlere muhalefet etmiş ve Allah’a ortak koşarak tevhid ilkesinden uzaklaşmışlardır.
 
 Enbiyâ sûresinde başta Hz. İbrâhim olmak üzere birçok peygamberin kıssasına genişçe veya özet olarak yer verilmiş, özellikle ibret alınacak yönlerine değinilmiştir. Bu değinmelerin ortak yanı, söz konusu peygamberlerin her birinin Allah’ın dinini tebliğ etmek için birçok sıkıntıya katlanmış, sonunda Allah’ın lutfuna mazhar olmuş bulunmalarıdır. Bu âyetlerde ayrıca, Mekke müşriklerinin verdiği sıkıntılardan bunalmış olan Hz. Peygamber ve ona iman eden müminler için bir teselli gayesi de vardır.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 698-699

اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هٰذِه۪ٓ  işaret ismi  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اُمَّتُكُمْ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اُمَّةً  kelimesi, اُمَّتُكُمْ ‘ ün hali veya  هٰذِه۪ٓ ‘den bedel olup fetha ile mansubdur. وَاحِدَةً  kelimesi  اُمَّةً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  اَنَا۬  mübteda olarak mahallen merfûdur.  رَبُّكُمْ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir.Takdiri, إن آمنتم بي فاعبدوني (Bana iman ettiyseniz bana kulluk edin.) şeklindedir. 

اعْبُدُونِ  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  هٰذِه۪ٓ  ile dine işaret edilmiştir. İşaret edilen din, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Müsned  اُمَّتُكُمْ , faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir. 

اُمَّةً , haber olan  اُمَّتُكُمْ ‘den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.  

وَاحِدَةًۘ  kelimesi  اُمَّةً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin mevsûftaki istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

اُمَّةً  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ  cümlesi, önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müsned olan  رَبُّكُمْ , faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir. Bu izafette Rab ismine muzâfun ileyh olan  كُمْ  zamiri dolayısıyla muhatap, şan ve şeref kazanmıştır.

Önceki azamet zamirden bu ayette Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

“Bir tek din olarak” ifadesi; peygamberler arasında ihtilaf edilmeksizin, doğru olduğunda başkalarıyla karıştırılmaksızın demektir. Nasb ile bedel olarak  اُمَّةً , ref ile haber olarak da  امةٌ  şeklinde okunmuştur. İkisi de haber olarak merfû da okunmuşlardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

الأُمَّةِ ; aslında hali aynı olan bir topluluk demektir. Milletlerin bir/aynı olmadığı gözetilerek dini topluluk manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 فَاعْبُدُونِ

 

 

Fasılla gelen ayette  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Bu cümleden önce mahzuf bir şart olduğuna işaret eder. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  فَاعْبُدُونِ  cümlesi, takdiri  إن آمنتم بي (Bana iman ettiyseniz) olan mahzuf şartın cevabıdır. 

فَاعْبُدُونِ  fiilinin sonundaki mef’ûl zamirin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Kelimenin sonundaki esre mütekellim zamirinden ivazdır. نِ  ise nun-u vikayedir.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlesinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَبُّكُمْ - فَاعْبُدُونِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Burada Allah Teâlâ, insanları abdiyete teşvik için kendini rubûbiyetle vasıflamıştır. Çünkü zelil kula, celil Rabbine abdiyetten başka şey yakışmaz.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

Enbiyâ Sûresi 93. Ayet

وَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْۜ كُلٌّ اِلَيْنَا رَاجِعُونَ۟  ٩٣


(İnsanlar) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Hepsi de ancak bize dönecekler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَتَقَطَّعُوا ve parçaladılar ق ط ع
2 أَمْرَهُمْ işlerini ا م ر
3 بَيْنَهُمْ aralarında ب ي ن
4 كُلٌّ hepsi ك ل ل
5 إِلَيْنَا bize
6 رَاجِعُونَ döneceklerdir ر ج ع

وَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. تَقَطَّعُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَمْرَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَيْنَهُمْ  mekân zarfı  تَقَطَّعُٓوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تَقَطَّعُٓوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  قطع ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.      

 

 

 

كُلٌّ اِلَيْنَا رَاجِعُونَ۟

 

İsim cümlesidir.  كُلٌّ  mübteda olarak damme ile merfûdur.  اِلَيْنَا  car mecruru  رَاجِعُونَ ’ye mütealliktir.

رَاجِعُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

رَاجِعُونَ , sülâsi mücerredi  رجع  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasındaki cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)  

تَقَطَّعُٓوا  fiili,  تفعّل  babındandır. Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

Önceki ayetteki muhatap zamirden bu ayette söylenenleri yapanları kınamak için gaib zamire geçişte, iltifat sanatı vardır. 

وَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ [İşlerini aralarında parçaladılar] cümlesinde istiare-i temsîliyye vardır. Yüce Allah, onların din hususunda ihtilaflarını ve çeşitli gruplara ayrılmalarını, bir şeyi (şu senin, şu benim) diye bölüştü­rerek dağıtan cemaata benzetti. Bu; güzel bir istiaredir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ezherî dedi ki: Onlar kendi işlerinde aralarında tefrikaya düştüler. Burada “işlerini” kelimesi edatın hazf edilmesi dolayısıyla nasb edilmiştir. (Bu takdire göre: “İşleri hakkında ayrılığa düştüler” demek olur). Buna göre “parça parça edip ayrılığa düşmek” lazım bir fiildir. Birinci görüşe göre ise müteaddidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ayetin baş tarafında hak dinin tek olduğu gerçeği muhatap sıygasıyla anlatıldığı için muktezâ-i zâhire göre ifadenin muhatap kalıbıyla sürdürülmesi gerekirdi. Ancak belâğî bir nükteden dolayı hikâye üslubuna geçilerek söze gaib kipiyle devam edilmiş, böylece kelamda tefennün yapılmıştır. Müfessirimiz buradaki sanatı ve sırrını şöyle açıklar: Muhataptan (ikinci şahıstan), gaibe (üçüncü şahsa) geçmesi (iltifat), dinde ayrılığa düşenleri, onu paramparça edip çirkin işlerini başkalarına da ulaştıranları kınamak içindir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Tek bir ümmet iken Allah Teâlâ onlara muhatap zamiri ile hitap ediyordu. Ne zaman ki ayrılıp fırka fırka oldular, Allah sanki yüzünü onlardan çevirdi. Onun için de gaib zamiri geldi. Bu; hikmetli bir prensiptir. Ayetin sonundaki, “Hepsi Bize dönecek!” ifadesinde de şiddetli bir tehdit vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


كُلٌّ اِلَيْنَا رَاجِعُونَ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedün ileyh olan  كُلٌّ ’deki nekrelik, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri  كُلُّهم ’dur. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَيْنَا , ihtimam için amili olan  رَاجِعُونَ۟ ’ye takdim edilmiştir. 

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müsned olan  رَاجِعُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُلٌّ اِلَيْنَا رَاجِعُونَ۟  sözü, lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder, bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar, bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf Suresi 85, s. 370) Buna da lâzım melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.

Bu cümle, gaib zamirin ait olduğu müşriklere tariz ve tehdit ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Enbiyâ Sûresi 94. Ayet

فَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِه۪ۚ وَاِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ  ٩٤


Şu hâlde, kim mü’min olarak bir salih amel işlerse, çalışması asla inkâr edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَنْ kim
2 يَعْمَلْ yaparsa ع م ل
3 مِنَ -den
4 الصَّالِحَاتِ iyi işler- ص ل ح
5 وَهُوَ ve o
6 مُؤْمِنٌ inanmış olarak ا م ن
7 فَلَا asla
8 كُفْرَانَ nankörlük edilmez ك ف ر
9 لِسَعْيِهِ onun çabasına س ع ي
10 وَإِنَّا şüphesiz biz
11 لَهُ onu (çalışmasını)
12 كَاتِبُونَ yazmaktayız ك ت ب

فَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِه۪ۚ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَعْمَلْ  şart fiili olup, sukun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ  teb’ıziyyedir.  مِنَ الصَّالِحَاتِ  car mecruru  يَعْمَلْ  fiiline mütealliktir. هُوَ مُؤْمِنٌ  cümlesi,  يَعْمَلْ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِنٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.  

كُفْرَانَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لِسَعْيِه۪  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim) Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir. 

مُؤْمِنٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَهُ  car mecruru  كَاتِبُونَ ’ye mütealliktir.

كَاتِبُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

كَاتِبُونَ ; sülâsi mücerredi  كتب  olan fiilin ism-i failidir.

فَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِه۪ۚ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  كُلٌّ اِلَيْنَا رَاجِعُونَ۟  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ  cümlesi, şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan 

يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ ibaresinin aslı  يَعْمَلْ مِنَ الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

مِنَ الصَّالِحَاتِ  ibaresindeki  مِنَ , teb’iziyyedir.

هُوَ مُؤْمِنٌ  cümlesi,  يَعْمَلْ  fiilinin failinin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan مُؤْمِنٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَ  karînesiyle gelen  فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِه۪  cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كُفْرَانَ , cinsini nefyeden  لَا ’nın ismidir. لَا ’nın haberi mahzuftur.  لِسَعْيِه۪  car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir. 

كُفْرَانَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

مُؤْمِنٌ - كُفْرَانَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

مَنْ - مِنَ  kelimeleri arasında cinas-ı muharref ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Artık kim mümin olarak iyi şeylerden yaparsa] ifadesi Allah'a ve peygamberlere inanarak demektir.  فَلَا كُفْرَانَ  (İnkâr yoktur) zayi edilmek yoktur anlamındadır. “Onun çalışması için sevap vermemek” anlamında, istiare yolu ile  كُفْرَانَ  kullanılmıştır. Nitekim vermek için de şükür istiare edilmiştir.  فَلَا كُفْرَانَ  şeklinde cinsi nefyetmek ise mübalağa içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bil ki, Cenab-ı Hakk, daha önce ümmetin durumunu, onların paramparça olduklarını ve hepsinin de sadece kendi emrinin geçerli olduğu yere döneceklerini beyan edince, bunun peşinden “O halde mümin olarak iyi amellerden bir şey yaparsa onun sayinin (karşılığı şükran olacaktır). Küfran (ve mahrumiyet) değil.” ifadesini getirmiş, mümin olma ile salih amelde bulunma işini birlikte yapanların gayretlerinin inkâr edilmeyeceğini yani amelin mükâfatının batıl olmayacağını beyan buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَلَا كُفْرَانَ  ifadesiyle, en son sınırı ifade etsin diye cinsin nefyedilmesi kastedilmiştir. Çünkü mahiyetin nefyedilmesi, o mahiyetin bütün fertlerinin nefyedilmesini de gerektirir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

كُفْرَانَ  kelimesi mastardır. Aslı; ihsanı, iyiliği itiraf etmemek demektir. الشُّكْرانِ  kelimesinin zıddıdır. Burada mecaz yoluyla salih amelin sevabından mahrum bırakılması manasında kullanılmıştır. Çünkü bir iyiliği kabul etmek, onun karşılığını gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


وَاِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ

 

Ayetin son cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِه۪  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُ , ihtimam için amili olan  كَاتِبُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Müsned olan  كَاتِبُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Car mecrurun takdim edilmesi, isnadın isme olması gibi unsurlar cümlenin anlamını pekiştirmiştir.

Bu durumda lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.

كَتَبَ  fiili Allah’ın iradesi manasında kullanılmıştır. Rahmetini bizzat kendisi için sıfat olarak kullanmıştır. Bu sıfat; zaman ve cihet açısından hususi olsa da  mahlukatıyla alakalı sabit ve değişmez bir sıfattır. Bunun sabit oluşu bağlayıcılık açısından iradesine benzetilmiştir. Bu mana için  كَتَبَ  fiili istiare edilmiştir. Bu fiil aslında zorunluluk, yükümlülük ifade eder. Karine, makamın ilahi olması veya bunu kendisine gerekli kılmasıdır. Çünkü kişi kendisini bir şeye mecbur kılmaz. Sadece tercih ederek yapar. Ancak başkalarını bir şeye zorlar, mecbur bırakır. 

Bundan maksat yazılı, zorunlu bir emir gibi yerine getirilmesidir. Çünkü insanlar bir vaadi veya anlaşmayı tekid etmek istediklerinde onu yazarlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, (Enam/12)

Cenab-ı Hakk'ın  اِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ  sözü ile “Biz onun sa'yû gayretini kaydetmekteyiz.” manası kastedilmiştir. Bununla “Kendisine karşılık ve mükâfat verelim diye, onu zaptedici ve koruyucularız.” manasının kastedildiği de ileri sürülmüştür. Bunun, “Biz, ya levhi mahfuza ya da kıyamet günü kendilerine sunulacak olan amel defterlerine yazmaktayız.” manasında olduğu söylenmiştir ki bununla kulları Allah'ın taatine sımsıkı sarılmaya teşvik etmek kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ [Biz onu muhakkak yazarız] ifadesi “amellerini tespit edip koruyanlarız” manasındadır. Yüce Allah'ın şu ayeti de buna benzemektedir: [İçinizden gerek erkek gerek kadın olsun, amel işleyenin amelini karşılıksız bırakarak boşa çıkarmayacağım. (Âl-i İmran Suresi, 195)] Yani bütün bunlar, mükellefe karşılığının verilmesi için muhafaza edilir, tespit edilir. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)

Enbiyâ Sûresi 95. Ayet

وَحَرَامٌ عَلٰى قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَٓا اَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ  ٩٥


Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemeleri imkânsızdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَحَرَامٌ ve (yaşamak) haramdır ح ر م
2 عَلَىٰ
3 قَرْيَةٍ bir ülkeye ق ر ي
4 أَهْلَكْنَاهَا helak ettiğimiz ه ل ك
5 أَنَّهُمْ onlar
6 لَا
7 يَرْجِعُونَ bir daha geri dönemezler ر ج ع
İnanıp güzel ve yararlı işler yapanların çabalarının boşa çıkmayacağı, bunların kendi hesaplarına kaydedildiği veciz bir üslûpla özetlendikten sonra kötülükleri yüzünden helâk edilenlerin ise artık geri dönmelerinin imkânsız olduğu, onlar için yanlışlarını telâfi etme fırsatının artık ellerinden gittiği bildirilerek, Kur’an’a muhatap olan herkese karşı, son derece önemli bir uyarıda bulunulmaktadır. Müfessirler 95. âyeti üç türlü yorumlamışlardır: a) İnkârlarında ısrar etmelerinden dolayı Allah’ın yok ettiği bir ülke halkının bir daha asla dünyaya dönmesi mümkün değildir. Bu sebeple onların dünyaya dönüp iyi işler yaparak âhirette mutlu olmak istemeleri boşunadır (bk. es-Secde 32/12; Fâtır 35/37; İbn Kesîr, V, 366). Bu ve benzeri âyetler reenkarnasyon iddiasının temelden yoksun olduğunu göstermektedir (bilgi için bk. Bakara 2/28). b) İnkârdaısrar edenler kıyamete kadar yaşasalar dahi tövbe edip imana gelmezler. Bu durum inkârda ısrarları sebebiyle kalplerinin katılaştığını, bu sebeple artık iman etmeyeceklerini ifade eder (İbn Kesîr, V, 366; Şevkânî, III, 479-480). c) Allah’ın yok ettiği bir ülke halkının Allah’a dönmemesi mümkün değildir; her toplum mutlaka Allah’a dönecek ve yaptığının karşılığını görecektir (Şevkânî, III, 479; Ateş, V, 523).
 
 Yaygın yoruma göre Ye’cûc ve Me’cûc’ün önünün açılması ve bunların her taraftan akın edip dünyada fesat çıkarmaları kıyamet alâmetlerindendir. Buna göre âyet Ye’cûc ve Me’cûc’ün soyunun veya onların karakterine sahip toplulukların kıyamete kadar devam edeceğini ifade eder. Bunlar zaman zaman fitne çıkarmakta ve dünyayı kana bulamaktadırlar. Son defasında bütün engelleri, dağları ve tepeleri aşıp insanlığa saldıracaklardır. Ancak olayı mecazi anlamda yorumlayanlar da vardır; bunlara göre: a) 96. âyet, temsilî bir anlatım olup “bir bütün olarak, son saatin (kıyamet) gelip çatmasından önce insanlığı kuşatacak olan toplumsal ve kültürel karışıklığı veya felâketin karşı durulmaz mahiyetini dile getirmektedir” (Esed, II, 663). b) Ye’cûc ve Me’cûc daha önce Kehf sûresinde (83-101) anlatılmış olan Zülkarneyn kıssasında geçmektedir. O kıssada geçen Zülkarneyn, onun yaptırdığı set, iki dağ ile Ye’cûc ve Me’cûc hakkında temsilî bir yorum da yapılmıştır (bk. Kehf 18/99).
 

Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 699-700

وَحَرَامٌ عَلٰى قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَٓا اَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  حَرَامٌ  kelimesi,  اَنَّ  ve masdar-ı müevvelin mukaddem haberi olup damme ile merfûdur. عَلٰى قَرْيَةٍ  car mecruru  حَرَامٌ ’e mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, على أهل قرية  şeklindedir. اَهْلَكْنَاهَٓا  cümlesi,  قَرْيَةٍ ’in sıfatı olup mahallen mecrurdur.

اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. Takdiri, رجوع أهل القرية إلى الدنيا حرام- بزيادة لا-.. أو عدم رجوعهم إلى الآخرة ممتنع şeklindedir.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

هُمْ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا يَرْجِعُونَ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  zaid veya nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْجِعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَهْلَكْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  هلك ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَحَرَامٌ عَلٰى قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَٓا اَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  وَحَرَامٌ عَلٰى قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَٓا , mukaddem haber, اَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ  cümlesi, masdar teviliyle muahhar mübtedadır.

حَرَامٌ ’a müteallik olan car-mecrur  عَلٰى قَرْيَةٍ ‘deki nekrelik, muayyen olmayan nev ve kesret ifade eder.

اَهْلَكْنَاهَٓا  cümlesi,  قَرْيَةٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasındaki cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

اَهْلَكْنَاهَٓا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَاۚ  ibaresinde helak olmanın  قَرْيَةٍ ‘e isnadı, aklî mecazdır. Aslında helak olan karye değil orada yaşayan insanlardır. Mahalliyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Ya da burada istiare düşünülebilir. Karye, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan helak olmak fiili, karyeye isnad edilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Veya  قَرْيَةٍ ’nin, takdiri  أهل  olan muzafı mahzuftur. Muzâfın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ  cümlesi, masdar teviliyle muahhar  mübteda konumundadır. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi  لَا, tekid ifade eden zaid harftir.

اَنَّ ’nin haberi olan  لَا يَرْجِعُونَ  cümlesinin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini (hayal gücünü) harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Dönmemeleri cümlesindeki (olumsuzluk anlamı veren);  لَا  hakkında ihtilaf edilmiştir. Bunun sıla olduğu söylenmiştir. Bu görüş İbni Abbas'tan rivayet edilmiş, Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Helak ettiğimiz bir ülke halkının helak edilmelerinden sonra geri dönmeleri imkânsızdır, demek olur. Bunun sıla olmadığı, aksine sabit olduğu da söylenmiştir. O takdirde haram kelimesi “vacip” anlamındadır. “Helak ettiğimiz bir ahali halkının dönmemeleri vacip olmuştur.” demek olur. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Enbiyâ Sûresi 96. Ayet

حَتّٰٓى اِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ  ٩٦


Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 حَتَّىٰ nihayet
2 إِذَا zaman
3 فُتِحَتْ önü açıldığı ف ت ح
4 يَأْجُوجُ Ye’cuc’un
5 وَمَأْجُوجُ ve Me’cuc’un
6 وَهُمْ ve onlar
7 مِنْ
8 كُلِّ her ك ل ل
9 حَدَبٍ tepeden ح د ب
10 يَنْسِلُونَ akın etmeye başladıkları ن س ل
Ebu Said-i Hudri şöyle rivayet etmiştir:
Resulullah(s.a.v.), şöyle buyurdu: "Ye'cuc ve Me'cuc seddi açılacak ve Allah Teala'nın; 'Onlar her tepeden hızla inecekler' ayetinde buyurduğu gibi, onlar çıkıp yeryüzünü istila edecekler. Müslümanlar da onlardan dolayı yerlerini bırakıp geri çekilecekler. Hatta, kalan müslümanlar şehirlerine ve karalarına (sığınmış) olacak ve mevâsi(deve, sığır, koyun ve keçi) sürülerini yanlarına barındıracaklar (yani mer'aya gönderemiyecekler). Ye'cuc ve Me'cuc (öncüleri) nehire uğrayıp yatağında hiç bir şey kalmayacak şekilde suyunu içip tüketecekler. Onların arkasından gelen geridekiler oraya uğrayacaklar ve sözcüleri: 'Şüphesiz bu yerde önceden su vardı', diyecekler. Onlar yeryüzüne hâkim olacaklar. Sonra sözcüleri: 'Şu insanlar, yeryüzü halkıdır, işlerini bitirdik. Andolsun ki şimdi gök halkı ile savaşacağız', diyecek. Hatta onlardan biri harbesini(kısa mızrağını) göğe doğru fırlatacak ve harbesi kana bulanmış olarak dönecektir. Bunun üzerine onlar: 'Biz gök halkını da şüphesiz öldürdük', diyecekler.
"Onlar bu durumdayken, Allah aniden deve kuşu sürüsüne benzer hayvanlar gönderecek ve bu hayvanlar onları boyunlarından yakalayacak ve onlar, çekirge sürüsünün ölümü gibi ölüp; birbirinin üstüne yığılıp kalacaklar. Sabahleyin, Müslümanlar onların ses sedasını işitmeyecekler. Bunun üzerine Müslümanlar: 'Kim canını feda edip onların ne yaptığına bakacak?' diyecekler. Bunun üzerine Müslümanlar'dan kendisini, Ye'cuc ve Me'cuc'a öldürtmeye hazırlamış durumda olan birisi, (sığındığı yerden) inecek ve Ye'cuc ile Me'cuc güruhunu ölmüş olarak bulacak.
"Bunun üzerine Müslümanlara şöyle seslenecek: 'Dikkat ediniz! Sizleri müjdeliyorum. Düşmanlarınız ölmüşlerdir.' Bunun üzerine müslümanlar, (sığındıkları yerlerden) dışarı çıkacaklar ve küçükbaş, büyükbaş hayvanlarını salıverecekler... " 
Suneni İbni-Mace, C.10, Hno: 4079, s.34

حَتّٰٓى اِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ

 

حَتّٰٓى  harfi ibtidaiyyedir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. فُتِحَتْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Fiil cümlesidir. فُتِحَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  يَأْجُوجُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. مَأْجُوجُ  atıf harfi  وَ ’la  يَأْجُوجُ ’ye matuftur. Muzâf hazf edilmiştir. Takdiri, فتحت مخارج يأجوج ومأجوج (Yecüc ve Mecuc’un çıkış kapıları açıldı) şeklindedir.

وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مِنْ كُلِّ  car mecruru  يَنْسِلُونَ  fiiline mütealliktir.  حَدَبٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَنْسِلُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَنْسِلُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette ibtidaiyye (başlangıç)şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَتّٰٓى اِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Şart üslubundaki terkipte  حَتّٰٓى  ibtidâ harfi, اِذَا  şart manalı zaman zarfıdır. Cevap cümlesine müteallik  اِذَا ’nın muzâfun ileyhi olan  فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ  cümlesi şarttır. Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

Takdiri;  قالوا يا ويلنا (Vay bize dediler.) olan cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ  ibaresinde  فُتِحَتْ  fiilinin   يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ ‘e isnadı, aklî mecazdır. Aslında açılan Yecüc ve Mecüc’ün önündeki engeldir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Veya  takdiri  سدٌ  olan muzaf, mahzuftur. Muzâfın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

فُتِحَتْ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ  cümlesi, naib-i failden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَنْسِلُونَ  cümlesi haberdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ كُلِّ حَدَبٍ , cümledeki önemine binaen müsned olan amili  يَنْسِلُونَ ’ye takdim edilmiştir. 

حَدَبٍ ‘deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

حَتّٰٓى  (nihayet) Ye'cûc ve Me'cûc (seddi) açıldığı zaman ifadesi, ya  حَرَامٌ ’a yahut kelamın gösterdiği mahzufa mütealliktir. Yahut  لَا يَرْجِعُونَ ’a mütealliktir ki imkânsızlık yahut helak veya dönmeme, kıyametin kopmasına ve alametlerinin görünmesine kadar devam eder, o da Ye'cûc ve Me'cûc seddinin delinmesidir. 

Ayetteki  حَتّٰٓى, arkasından kelam hikâye edilen حَتّٰٓى ’dır. Hikâye edilen de şart cümlesidir. İbni Âmir ile Yakub şedde ile  فُتِّحَتْ  şeklinde okumuşlardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ ’den kasıt  فُتِحَتْ سدٌ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ ’dür. Muzâfun ileyh olup muzâfının yerini alan   يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ ’den önce hazf edilen  سدٌ  kelimesi vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

حَتّى  kelimesi, kelamı öncesine bağlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi) 

Enbiyâ Sûresi 97. Ayet

وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَاِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا بَلْ كُنَّا ظَالِم۪ينَ  ٩٧


Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp donakalmıştır. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz” derler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاقْتَرَبَ ve yaklaşır ق ر ب
2 الْوَعْدُ va’d و ع د
3 الْحَقُّ gerçek ح ق ق
4 فَإِذَا birden
5 هِيَ o
6 شَاخِصَةٌ donup kalır ش خ ص
7 أَبْصَارُ gözleri ب ص ر
8 الَّذِينَ kimselerin
9 كَفَرُوا inkar eden(lerin) ك ف ر
10 يَا وَيْلَنَا vah bize و ى ل
11 قَدْ gerçekten
12 كُنَّا biz idik ك و ن
13 فِي içinde
14 غَفْلَةٍ gaflet غ ف ل
15 مِنْ
16 هَٰذَا bundan
17 بَلْ meğer
18 كُنَّا biz ك و ن
19 ظَالِمِينَ zulmediyormuşuz ظ ل م

Yaklaştığı bildirilen “şaşmaz sözün gerçekleşmesi”nden maksat kıyamet olayıdır (krş. Enbiyâ 21/104). Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkışı kıyametin yaklaştığını gösterdiğine göre bu cümle bir önceki âyetin anlamını pekiştirir mahiyettedir. “Bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış!” anlamındaki cümle de olayın şiddetini ve insanların kıyamet olayı karşısındaki şaşkınlığını, aczini ifade eder. Artık geriye dönüş imkânı olmadığı için inkârcılar dünyada yaptıklarına pişman olup kendi kendilerini kınayacaklardır. Çünkü bütün peygamberler kıyametin kopacağını ve hesap gününün geleceğini haber vermiş oldukları halde onlar hiçbir mazeretleri olmaksızın kıyameti, dolayısıyla peygamberleri yalanlamışlardır, zulüm ve haksızlık yaptıklarını da itiraf edeceklerdi

   Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 700

وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَاِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِقْتَرَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  الْوَعْدُ  fail olup damme ile merfûdur. الْحَقُّ  kelimesi  الْوَعْدُ ’nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  mufacee harfidir. اِذَا  isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur.

İsim cümlesidir. Şan zamiri  هِيَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  شَاخِصَةٌ  haber olup damme ile merfûdur. اَبْصَارُ  ism-i fail  شَاخِصَةٌ ‘ün faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yokur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve mef’ûl alabilir. Bu fail veya mef’ûl bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اقْتَرَبَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  قرب ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

شَاخِصَةٌ ; sülâsi mücerredi  شخص  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا بَلْ كُنَّا ظَالِم۪ينَ

 

Cümle,  كَفَرُوا ’deki failin hali veya mukadder sözün mekulü’l-kavlidir. Takdiri,  يقولون (diyorlar) şeklindedir.

يَا  nida harfidir. Münada olan  وَيْلَ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  ف۪ي غَفْلَةٍ  car mecruru  كُنَّا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. مِنْ هٰذَا  car mecruru  غَفْلَةٍ ’e mütealliktir.

بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. ظَالِم۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426) 

ظَالِم۪ينَ ; sülâsi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَاِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ  يَا وَيْلَنَا 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  فتحت يأجوج  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

الْوَعْدُ  için sıfat olan  الْحَقُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ  cümlesinde istiare sanatı vardır. الْوَعْدُ  yaklaştı anlamındaki  اقْتَرَبَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Vaadin bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette  الْحَقُّ  ile sıfatlanması onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Ayrıca bu ayette tehekküm ve alay ifadesi vardır. Burada tehekkümî istiâre yoluyla vaad tehdit manasında kullanılmıştır. Genelde iyi bir şeyi vaad etmek için  وعده , kötü bir şeyle tehdit etmek için  اوعد  fiili kullanılır. Şiddeti ve tehdidi mübalağa için vaad, vaid yerine kullanılmıştır.

Makabline takip anlamı taşıyan  فَ  ile atfedilen  فَاِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

İsim cümlesine dahil olan  اِذَا , müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle  فَ  ile birlikte kullanıldığı zaman, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları olur.  هِيَ  mübteda,  شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  cümlesi haberdir. 

Müsned olan  شَاخِصَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَبْصَارُ , ismi fail veznindeki  شَاخِصَةٌ ‘un failidir.

اَبْصَارُ ’nun muzâfun ileyhi konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsm-i mevsûlun tercih edilmesi, onlara tahkir anlamı taşır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَاِذَا هِىَ  ifadesindeki  اِذَا  mufâcee ifade eder. Böylece vadedilen zaman, mecazî olarak isimlendirilmiştir. اِذَا  harfi, ceza makamında  فَ  yerine kullanılır. 

اِذَا  ile beraber  فَ  harfi geldiğinde, cezanın şarta bağlanması hususunda adeta yardımlaşırlar, böylece de mana kuvvetlenmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Fasılla gelen cümlede  يَا وَيْلَنَا , mukadder fiilin mekul’ül-kavlidir. Takdiri, يقولون (Derler.) dir. Hazif yoluyla icaz vardır. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Amiliyle birlikte mekulü’l-kavl,  كَفَرُوا  fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Mekul’ül-kavl , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle beddua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

يَا وَيْلَنَٓا  cümlesinin itiraziyye olması da caizdir. O takdirde  يَا  tenbih,  وَيْلَ  mahzuf fiilin mef'ûlu mutlakıdır.

وَيْلَ , elem verici azap, şerlerin en kötüsüdür. Tahkir ifade eder.

 

  قَدْ كُنَّا ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا 


 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. قَدْ  tekid ifade eden tahkik harfidir. Tahkik harfiyle tekid edilmiş, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  ف۪ي غَفْلَةٍ , nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  غَفْلَةٍ ’deki nekrelik, kesret ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

ف۪ي غَفْلَةٍ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gaflet içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Gaflet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Durumun vehametini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

مِنْ هٰذَا  car-mecruru, غَفْلَةٍ ‘e mütealliktir.

İşaret isminde istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  هٰذَا  ile duruma işaret edilmiştir. هٰذَا  ile akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)


 بَلْ كُنَّا ظَالِم۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  بَلْ  idrâb harfi, intikal içindir.

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  ظَالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُنَّا  fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Enbiyâ Sûresi 98. Ayet

اِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ حَصَبُ جَهَنَّمَۜ اَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ  ٩٨


Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّكُمْ şüphesiz siz
2 وَمَا ve
3 تَعْبُدُونَ taptıklarınız ع ب د
4 مِنْ
5 دُونِ başka د و ن
6 اللَّهِ Allah’tan
7 حَصَبُ odunusunuz ح ص ب
8 جَهَنَّمَ cehennemin
9 أَنْتُمْ siz
10 لَهَا oraya
11 وَارِدُونَ gireceksiniz و ر د
Yüce Allah’ı bırakıp da kendilerine hiçbir fayda veya zarar veremeyen putlara tapanlar, taptıkları putlarla birlikte cehennemin yakıtı olacaklardır. 99. âyet, tanrı diye tapılan, fakat kendilerini dahi cehennem ateşinden koruyamayan putların ne derece âciz varlıklar olduğunu ifade eder; dolaylı olarak insanlara âciz varlıklara kul olmak yerine Allah’a teslim olmalarını telkin eder. Putperestler, tanrılarının da kendileriyle birlikte cehennemde yandığını görünce hatalarının büyüklüğünü daha iyi anlayacaklar; böylece hem vicdanen hem de bedenen azap çekecekler; ağır hasta ve yaralılar gibi inim inim inleyeceklerdir.
 
 Görmek, işitmek, konuşmak insanlara verilen nimetlerin en büyüklerinden olduğu için Allah Teâlâ, dünyada bâtıl tanrılara tapanları kıyamet gününde bu nimetlerden mahrum edeceğini; onları kör, sağır ve dilsiz olarak haşredeceğini bildirmektedir (krş. İsrâ 17/97). 101-103. “En büyük dehşet”ten maksat, öldükten sonra dirilme, hesap verme ve cezayı içeren kıyamet gerçeğidir. Bu dünyada Allah’a iman edip erdemli işler yapanlar o günün dehşetinden etkilenmeyeceklerdir. Zira onları melekler karşılayacak ve “İşte bu size vaad edilmiş olan mutlu gününüzdür” diyerek müjdeler vereceklerdir. Nitekim başka bir âyete göre de dünyada Allah’a inanıp O’nun dosdoğru yolunda yürüyenleri kıyamet gününde melekler karşılayacak ve onlara korkmamalarını, tasalanmamalarını, kendilerine vaad edilen cennetlerle sevinmelerini söyleyeceklerdir (Fussılet 41/30-33).
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 702-703

اِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ حَصَبُ جَهَنَّمَۜ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

كُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi و ’la اِنَّ ‘nin ismine matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْبُدُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

تَعْبُدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

مِنْ دُونِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

حَصَبُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  جَهَنَّمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ

 

 Cümle,  حَصَبُ جَهَنَّمَ ’den bedel olarak mahallen merfûdur. 

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهَا  car mecruru  وَارِدُونَ ’ye mütealliktir. وَارِدُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و  ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَارِدُونَ  ; sülâsi mücerredi  ورد  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ حَصَبُ جَهَنَّمَۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Ayete konu olan kişiler, önceki ayette gaib zamirle hikâye edilirken bu ayette muhatap olmuşlardır. Gaybdan hitap üslubuna geçişte, söylenecek şeyin kıymetine dikkat çekmek vardır. 

Bu iltifat sanatıdır. 

اِنَّ ’nin ismine matuf, müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi  تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri tahkir amacına matuftur.

Veciz anlatım kastıyla gelen  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

اِنَّ ’nin haberi olan  حَصَبُ جَهَنَّمَ , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.

Cehenneme taş olacakların kafirler ve Allah’a ortak koşulanlar şeklinde belirtilmesi taksim sanatıdır.

حَصَبُ  ifadesinde istiare vardır. Çünkü  حَصَبُ (atılan küçük çakıl taşları)’dır. Nitekim  حصب فلانٌ فلاناً (Falanca, falancaya çakıl taşı attı) denir. Yine Araplar حصبنا الجبار  (çakıl taşlarını attık) derler. Buna göre Yüce Allah hor ve hakir bir şekilde cehennem ateşine atılan inkârcıları oraya atılan çakıl taşlarına benzetmiştir. Yüce Allah’ın [Siz ve Allah dışında tapmakta olduğunuz şeyler cehennemin yakıt taşlarısınız] sözünde ince bir mana daha bulunmaktadır. Buradaki  مَا تَعْبُدُونَ (tapmakta olduğunuz şeyler) denilenlerin putlar olması ve -Allahu a’lem- o putların çoğunlukla taşlardan yapılmaları sebebiyle onların cehennem ateşine çakıl taşları diye atılmış olmaları ve onlara (putperestlere) çakıl taşı adının verilmesi güzel düşmüştür. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)   

Cehennem taşı olduklarını söylemekle onların gidecekleri yerin cehennem olduğu kastedilmiştir.

ما  ism-i mevsûldur. Çoğunlukla akılsızlar için kullanılır. Burada tağlib yoluyla onların mabudu olan putlar, cinler, şeytanlar için kullanılmıştır. Arap kelamında çoğunlukla hem akılsızlar hem de akıllılar için kullanılır. Kelamın geçtiği bu sahnede hazır olan putlar ve mabudlar için kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


اَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ

 

Fasılla gelen cümle,  حَصَبُ جَهَنَّمَ ’den bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهَا , tehdidi artırmak için amili  وَارِدُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Müsned olan  وَارِدُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı [devamlılığı] ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ [Sizler ona varacaksınız] cümlesi yeni söz başıdır yahut  حَصَبُ جَهَنَّمَۜ ’den bedeldir. لَهَا ’daki  لَ  harfi  على ’dan ivazdır. İhtisas ve oraya varmalarının bundan dolayı olduğunu göstermek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Enbiyâ Sûresi 99. Ayet

لَوْ كَانَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اٰلِهَةً مَا وَرَدُوهَاۜ وَكُلٌّ ف۪يهَا خَالِدُونَ  ٩٩


Eğer onlar ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْ eğer
2 كَانَ olsalardı ك و ن
3 هَٰؤُلَاءِ onlar
4 الِهَةً ilahlar ا ل ه
5 مَا
6 وَرَدُوهَا oraya girmezlerdi و ر د
7 وَكُلٌّ oysa hepsi ك ل ل
8 فِيهَا orada
9 خَالِدُونَ sürekli kalacaklardır خ ل د

لَوْ كَانَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اٰلِهَةً مَا وَرَدُوهَاۜ

 

İsim cümlesidir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  işaret ismi  كَانَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.  اٰلِهَةً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı  مَا وَرَدُوهَا ‘dır.

Fiil cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  وَرَدُو  damme üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

   

 

 

وَكُلٌّ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  خَالِدُونَ ’ye mütealliktir. خَالِدُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)  

خَالِدُونَ  ; sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ كَانَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اٰلِهَةً مَا وَرَدُوهَاۜ  وَكُلٌّ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte  لَوۡ , gayr-ı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır. 

Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  لَوْ كَانَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اٰلِهَةً , şarttır.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin isminin işaret ismiyle marife olması tecessüm, tahkir ve tevbih ifade etmiştir. 

مَا وَرَدُوهَا  cümlesi şartın cevabıdır. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

لَوْ  şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

Ayetin hal  وَ ’yla gelen  وَكُلٌّ ف۪يهَا خَالِدُونَ  cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh olan  كُلٌّ ’deki nekrelik mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri,  كلّ فئة  (Her grup) şeklindedir. Veya mananın umumiyetine işarettir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. ف۪يهَا  car mecruru, konudaki önemine binaen ve tehdidi artırmak için amili olan  خَالِدُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Müsned olan  خَالِدُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Enbiyâ Sûresi 100. Ayet

لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَهُمْ ف۪يهَا لَا يَسْمَعُونَ  ١٠٠


Onların orada derin bir iç çekişleri vardır! Onlar orada hiçbir şey işitmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَهُمْ onlar için vardır
2 فِيهَا orada
3 زَفِيرٌ bir inleme ز ف ر
4 وَهُمْ ve onlar
5 فِيهَا orada
6 لَا hiçbir şey
7 يَسْمَعُونَ işitmezler س م ع

لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَهُمْ ف۪يهَا لَا يَسْمَعُونَ

 

İsim cümlesidir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  ف۪يهَا  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. زَف۪يرٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  يَسْمَعُونَ  fiiline mütealliktir.

لَا يَسْمَعُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْمَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri, لا يسمعون شيئا. (Hiç bir şey işitmezler.) şeklindedir.

لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَهُمْ ف۪يهَا لَا يَسْمَعُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ  ve  ف۪يهَا  car mecrurları mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  زَف۪يرٌ  muahhar mübtedadır. 

وَهُمْ ف۪يهَا لَا يَسْمَعُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. ف۪يهَا  car mecruru, konudaki önemine binaen ve tehdidi artırmak için amili olan  لَا يَسْمَعُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Cümlenin müsnedi olan  لَا يَسْمَعُونَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يَسْمَعُونَ  fiili idrak etmek manasında kullanılmıştır. Sebep-müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

“Allah’ın Kur’an’da ‘işitme duyusunu’ müminlerle ilintilendirdiği ya da kâfirlerden nefy ettiği ve işitmeye teşvik ettiği bütün yerlerde, ‘işitme duyusuyla’ kastedilen, manayı tasavvur ve tefekkürdür. İşitme duyusu manayı tasavvur ve tefekkürün sebebi olduğu için sebep zikredilip müsebbep kast edilerek mecaz-ı mürsele gidilmiştir. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.305)

Cenab-ı Hakk'ın “Bunlar orada da duymayacaklardır.” ifadesindeki  هُمْ  zamiri, tapılan putlara racidir. Yani “O putlar, onların çığlıklarını ve şikayetlerini duyamazlar.” demek olup bu da “Onlar onlara yardım edemezler.” manasındadır. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Dolayısıyla lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürseldir. 

Enbiyâ Sûresi 101. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓىۙ اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَۙ  ١٠١


Şüphesiz kendileri için tarafımızdan en güzel mükâfat hazırlanmış olanlar var ya; işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ kuşkusuz
2 الَّذِينَ kimseler
3 سَبَقَتْ geçmiş olan(lar) س ب ق
4 لَهُمْ kendilerine
5 مِنَّا bizden
6 الْحُسْنَىٰ güzellik ح س ن
7 أُولَٰئِكَ işte onlar
8 عَنْهَا ondan (cehennemden)
9 مُبْعَدُونَ uzaklaştırılmışlardır ب ع د

 Be'ade بعد :  Uzak olmak, uzaklaşmak ve uzaklık anlamlarına gelen بُعْد sözcüğü yakınlık ifade etmek için söylenen قُرْب sözcüğünün zıddıdır. Bu ikisinin de belirli bir sınırı yoktur. Kullanılırken yalnızca bir yerin başka bir yere göre olan durumu esas alınır. Genelde duyu organlarıyla algılanabilen konulardaki uzaklık ve yakınlık için geçerli ise de aklî konularda kullanıldıklarına da rastlanmaktadır. Uzak idi, o hale geldi ya da uzaklaştı anlamında بَعُدَ fiili kulanılır. بَعِدَ şeklindeki formu ise ölmek/helak olmak manasına gelir. بَعْد kelimesi, önce (قَبْل) kelimesinin karşıtı olarak sonra manasında kullanılır.(Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 235 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ebat, buut, (amma) ba'ddır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اِنَّ الَّذ۪ينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓىۙ اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَۙ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.

سَبَقَتْ  fetha ile mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  لَهُمْ  car mecruru  سَبَقَتْ  fiiline mütealliktir. مِنَّا  car mecruru  الْحُسْنٰٓىۙ ’nın mahzuf haline mütealliktir. الْحُسْنٰٓى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.

اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عَنْهَا  car mecruru  مُبْعَدُونَ ’ye mütealliktir. مُبْعَدُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الْحُسْنٰٓىۙ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُبْعَدُونَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.

اِنَّ الَّذ۪ينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓىۙ اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓى , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

لَهُمْ  car-mecruru  سَبَقَتْ  fiiline , مِنَّا  car-mecruru ise, fail olan  الْحُسْنٰٓى ‘dan mahzuf mukaddem hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

الْحُسْنٰٓى , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Takdiri  المنزلة (Durum) olan mevsûfun sıfatı konumundadır. Mevsûfun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haber konumundaki cümlenin müsnedün ileyhi, tazim ifadesi için ismi işaret olarak gelmiştir.

عَنْهَا ‘daki zamir 98. ayette geçen cehenneme aiddir.

Car mecrur  عَنْهَا, ihtimam için amili olan müsned olan  مُبْعَدُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Allah Teâlâ'nın âdeti: her ne zaman kâfirlerin ikab ve cezasından bahsetse, onun hemen peşinden iyi kulların mükâfatın beyanını getirmesi şeklindedir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk, o ayetin hemen peşinden bu ayeti getirmiştir. Binaenaleyh bu demektir ki bu ayet, bütün müminler hakkında umumi bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu sayfadaki ayetlerin çoğunda, son kelimeler cemi müzekker kalıbında gelerek  مُبْعَدُونَ  ve  خَالِدُونَ  gibi güzel seci örnekleri oluşturmuştur. Ayrıca bu fasılalar arasında lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
94'üncü ayette bir toplumdan çok mümin fert söz konusu edilirken, 95. ayette bir halktan bahsedilmektedir. Bu da, bozulmanın bulaşıcı hastalık gibi yayılma eğilimli olup, fertlerin daha çok toplum içinde ve yoldan çıkmış insanlara bakarak saptıklarını, helâkin de böyle bütün toplumu, en azından toplumun çoğunluğunu içine alan bir bozulma sonucu geldiğini ima etmektedir. Bu da, toplumun ıslahının, dolayısıyla emri bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münkerin ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan yükselendir ya da alçalandır. Biraz bilmiştir, biraz da suskundur. Yeryüzünde; ya aşırı uçlardadır ya da her şeyin ortasında durmaya çabalayandır. Belki haklılığını savunmayı, belki de reklamını yapmayı sevendir. Hedefini şaşırdığında; ya kendi nefsinin ya da başkasınınkinin peşinden koşandır. Bazen başına iş açılandır, bazen de kendisini zora sokandır. Belki takip edendir, belki de takip edilendir. Ya birleştirendir, ya da parçalayandır. Kimisi en haklı olduğuna inanıp kendi yolunu çizendir, kimisi de en haklı olanı bulup sorgulamadan peşinden gitmek isteyendir. Bazen verdiği zararı umursamadan kendi menfaatine göre hareket edendir, bazen de faydam olur umuduyla, ömrünün sonuna kadar çalışandır.

Ey Rabbim! Beni, sevdiklerimi ve müminleri; İslam dinini tam öğrenenlerden ve uygulayanlardan; iffetini koruyanlardan; ümmeti birleştirenlerden; Senin katında yükselenlerden; bildiği hakikati söyleyenlerden; susması gerektiğinde ise sükut edenlerden; her halinde ve işinde dengeyi tutturanlardan; dünya üzerinde fayda sağlayacak işler başaranlardan ve son nefesine kadar çabalayanlardan eyle. 

Ey Rabbim! Bizi, yalnız Senin rızan için, iyi davranışlarda bulunanlardan ve cehennem ateşinden uzak tutulanlardan eyle. Dünya üzerinde ve mahşer gününde, cehennem yakıtı olacaklardan ve onların amellerinden, bedenlerimizi ve kalplerimizi muhafaza eyle. Cehennemde sızlananların seslerindense, cennet bahçelerinde birbirlerine selam verenlerin ve Sana hamd edenlerin muhabbetlerini işitenlerden eyle.

Amin.

***

İnsan nefsi tuhaftır; bazen korkaktır, bazen de fazla cesurdur. Belki de biraz işine geldiği gibidir. Elini ayağını her işten çeker ya da aklına geldiği anda her işe atılır. Nefsi için yaşayan için her ikisi de tehlikelidir. Allah’ın rahmeti kendisini kurtarmadığı sürece dünya ve ahiret hayatında çeşitli kayıplara uğrar. 

Nefsani korkaklık ya da cesaret dönemlerinde, insan son ana kadar bekler. Harekete geçmesi ya da durması lazımdır ama o yapması gerekenleri geciktirdikçe geciktirir. Hatırlatılan uyarılara rağmen ağırdan alır. Bu halini savunmak için ağzı çok güzel laf yapar ve bahanelerini sıralar. 

Kendi yaptıklarından ya da yapmadıklarından dolayı uğradığı kazalar, hastalıklar ve zorluklar sonucunda şaşırır kalır. Yine de akıllanmaktan uzaktır çünkü nefsi için yaşayanın gözlerinde bir çeşit perde vardır. Allah yolundan ayrılarak heveslerini takip edenlerin hatalarını görüp düzeltmesi zordur. 

Hani bir başkasının hayatına bakıldığı zaman şu söz çok işitilir: bile bile nasıl yapıyor? Sanki nefsi için yaşayanın hali aynada kendisiyle meşgul olduğu için gözü başka bir şey görmeyene benzemektedir. Yani kendisini güzelleştirme ya da nefsini sevindirme amacı gözlerini doldurmaktadır. Başka bir şeyin önemi yoktur.

Belki de nefsini ve heveslerini hizaya getirmek için kişinin kendisine dışarıdan bakması ve öyle değerlendirmesi daha doğrudur. Bunu da ancak nefsini mutlu etmek için yaşamadığını kabul eden yapabilir. Böylelikle onun aşırıya kaçan duygu hallerinden ve tepkilerinden korunabilir ve doğru kararlar alabilir. 

Ey Allahım! Bizi doğru zamanlarda durmasını ya da harekete geçmesini bilenlerden eyle. Bizi doğru yerlerde evet ya da hayır demesini bilenlerden eyle. Nefsini memnun etmek için nefsani heveslerinin peşinden koşanlara ve hem dünyada hem de ahirette kaybolanlara benzemekten muhafaza buyur. Senin rızan için çabalayanlardan ve Senin rızana kavuşanlardan eyle. İki cihanda da hamd ile yaşayanlardan ve selam ile Senin huzuruna varanlardan eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji