اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ ٦٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | أَنَّ | ki |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah |
|
| 5 | سَخَّرَ | buyruğunuza verdi |
|
| 6 | لَكُمْ | sizin |
|
| 7 | مَا | olanları |
|
| 8 | فِي |
|
|
| 9 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 10 | وَالْفُلْكَ | ve gemileri |
|
| 11 | تَجْرِي | akıp giden |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | الْبَحْرِ | denizde |
|
| 14 | بِأَمْرِهِ | emriyle |
|
| 15 | وَيُمْسِكُ | ve tutuyor |
|
| 16 | السَّمَاءَ | göğü |
|
| 17 | أَنْ | diye |
|
| 18 | تَقَعَ | düşmesin |
|
| 19 | عَلَى | üstüne |
|
| 20 | الْأَرْضِ | yerin |
|
| 21 | إِلَّا | dışında |
|
| 22 | بِإِذْنِهِ | O’nun izni |
|
| 23 | إِنَّ | çünkü |
|
| 24 | اللَّهَ | Allah |
|
| 25 | بِالنَّاسِ | insanlara |
|
| 26 | لَرَءُوفٌ | çok şefkatlidir |
|
| 27 | رَحِيمٌ | çok merhametlidir |
|
Behara بحر : بَحْرٌ kelimesi temelde bol miktarda su ihtiva eden her tür geniş mekan demektir. Devenin kulağına geniş bir yarık açma anlamındaki بَحَرْتُ الْبَعِيرَ sözü de bu ifadeden gelir. Yine buradan hareketle Kur'an-ı Kerim'de de geçen بَحِيرَة kelimesi kulağı yarılan dişi deveye denir. Zira Araplar eskiden bir dişi deve arka arkaya on defa on batın yavru verdiğinde kulağını yarıp onu salıverirlerdi. Bundan sonra ne onun üzerine binilir ne de yük konurdu. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki isim formunda 42 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri bahriye, Bahreyn ve buhrandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel تَرَ fiilinin iki mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَخَّرَ لَكُمْ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
سَخَّرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَكُمْ car mecruru سَخَّرَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
الْفُلْكَ atıf harfi وَ ’la müşterek ism-i mevsûle matuf olup, fetha ile mansubdur. تَجْر۪ي cümlesi, الْفُلْكَ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.
تَجْر۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. فِي الْبَحْرِ car mecruru تَجْر۪ي fiiline mütealliktir. بِاَمْرِه۪ car mecruru تَجْر۪ي ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; متلبّسة أو مسيّرة (bürünmüş veya yönlendirilmiş) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَخَّرَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سخر ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يُمْسِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. السَّمَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri; خشية وقوعها (gerçekleşmesinden korkarak) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَقَعَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. عَلَى الْاَرْضِ car mecruru تَقَعَ fiiline mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. بِ harf-i ceri mülâbese içindir. بِاِذْنِه۪ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُمْسِكُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi مسك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِالنَّاسِ car mecruru رَؤُ۫فٌ ’e mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. رَؤُ۫فٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
رَح۪يمٌ kelimesi daha umumidir. رَؤُ۫فٌ ise daha mübalağalıdır. İki kelimeyi bir arada zikretmesi iki manayı birden ifade etmek istemesi sebebiyledir. Daha mübalağalı olanla başlamış, daha umumi olanla bitirmiştir. Buradaki anlam şöyledir: Şefkat ve merhameti ile onları oradan buraya taşımıştır. Bu kendileri için daha iyidir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr, Bakara Suresi 143)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
رَؤُ۫فٌ - رَح۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayete dahil olan istifham harfi hemze inkâridir.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüp ve kınama kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ cümlesi, masdar teviliyle, iki mef’ûle müteaddi olan تَرَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ cümlesi, اَنَّ ‘nin haberidir. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَخَّرَ fiiline müteallik لَكُمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası mahzuftur. فِي الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْفُلْكَ , mevsûle matuftur. تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ cümlesi, الْفُلْكَ ’den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِاَمْرِه۪ car-mecruru, تَجْر۪ي ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf اَمْرِه۪ izafetinde Allah’a ait zamire muzaf olan اَمْرِ , şan ve şeref kazanmıştır.
اَلَمْ تَرَ [Görmedin mi?] tabiri ile “Bilmedin mi?” manası kastedilmiştir. bu ifadeyi “ilim” manasına almak gerekir. Zira bu görmeden kastedilen ilimdir. Çünkü görmeye ilim birleşmediğinde, o görme işi, adeta tahakkuk etmemiş gibi olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir. ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
Ayetteki görme, kalp görmesidir. Yani kalbinle idrak etmez misin ki, Allah (c.c) gökleri ve yeri hikmet ile ve yaratılması gerektiği şekilde yaratmıştır. O, dilerse sizi tamamen yok eder ve sizin yerinize, sizinle onlar arasında hiçbir alâka bulunmayan yepyeni bir halk yaratır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
…اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي [Görmedin mi, Allah yerdeki eşyayı ve denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi] ayetinde, Allah, sayıp dökerek nimetleri hatırlatmaktadır. Aynı zamanda bu ayetteki soru, itiraf ettirmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Cenab-ı Hakk'ın emriyle denizde akıp gitmekte olan gemileri” buyruğunun manası doğruya en yakın şekilde takdirinin, “Denizde hareket etmesi için gemiyi de size ram kıldı” şeklinde olmasıdır. O'nun, gemiyi musahhar kılmasının keyfiyeti ise suyu ve rüzgârı, onun hareket etmesi için musahhar kılması itibariyledir. Binaenaleyh, şayet su ile rüzgâr bu vasıfta olmasaydı, gemi hareket edemez, tam aksine ya batar, ya durur ya da bozulup kırılırdı. Böylece Allah hem bununla hem kendisinden gemilerin yapıldığı şeyi yaratmakla hem de nasıl yapılacağını beyan etmek suretiyle nimetine dikkat çekmiştir. Cenab-ı Hak bu ayette emriyle ifadesini getirmiştir. Çünkü rüzgâr vasıtasıyla o gemiyi hareket ettiren kendisi olunca bu iş, mecazî olarak O'nun emri ne nispet edilmiştir. Allah Teâlâ bu icraatı emrine değil de fiiline nispet edebilir, “Allah şöyle şöyle yaptı” diyebilirdi. Fakat emri ile olduğunu ifade etmek, tazim gayesini daha fazla hissettirir.Nitekim hükümdarlar da bu üslubu tercih edegelmişlerdir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ cümlesi, masdar tevilinde mef’ûlü lieclih konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar-ı müevvel muzari fiil olarak gelmiş, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
اِلَّا istisna edatı, بِاِذْنِه۪ۜ müstesnadır. İstisna, istisna-i müferrağdır. Çünkü müstesna minh, zikredilmemiştir. Ya da hasr edatıdır. (https://tafsir.app/aljadwal/22/65)
Veciz anlatım kastıyla gelen بِاِذْنِه۪ izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan اِذْنِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerin sayıldığı ayette aynı zamanda onun yaratıcı kudretini muhataplara bildirmek, yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.
االسَّمَٓاءَ - الْاَرْضَ arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
الْفُلْكَ - الْبَحْرِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, الْاَرْضَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayette سَخَّرَ fiili mazi iken, يُمْسِكُ fiili muzari olarak kullanılmıştır. Allah insanların emrine musahhar kıldığı, yaratılışı gerçekleşmiş ve bitmiş olan yeryüzü ve içindekiler için mazi fiil, fakat gökyüzünü düşmemesi için her an tutuyor olduğundan bahsederken de muzari fiil kullanmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları, Doktora Tezi)
اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ lam- muzahlaka ve isim cümlesi olmak üzere birden fazla içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
Ayetin başındaki lafz-ı celalden gaib zamire dönülmüş, bu cümlede söyleneceklerin önemine dikkat çekmek ve hükmün illetini bildirmek gayesiyle zahir isme dönülmesinde iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِالنَّاسِ , ihtimam için amili olan لَرَؤُ۫فٌ ‘a takdim edilmiştir.
لَرَؤُ۫فٌ birinci, رَح۪يمٌ ikinci haberdir.
Allah’ın لَرَؤُ۫فٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının aralarında و olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
لَرَؤُ۫فٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Allah’ın bu nimetleri inam etmesi; onun inam ve ihsanda had noktaya vardığının göstergesidir. O halde O (c.c) Raûf ve Rahîmdir. İstenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delîllerle konuşmaktır şeklinde tarif edilen bu üslup, mezheb-i kelamî sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
رَح۪يمٌ kelimesi daha umumidir. رَؤُ۫فٌ ise daha mübalağalıdır. İki kelimeyi bir arada zikretmesi iki manayı birden ifade etmek istemesi sebebiyledir. Daha mübalağalı olanla başlamış, daha umumi olanla bitirmiştir. Buradaki anlam şöyledir: Şefkat ve merhameti ile onları oradan buraya taşımıştır. Bu kendileri için daha iyidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en- Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/143)
Ebû Hayyân’a göre “…Bu ayet, açık bir şekilde bu ifadeyle bitmiş olup, bunun öncesinde geçen manalar için bir sebep mesabesindedir. Yani mana şöyledir: Ra’fetinin lutfu ve rahmetinin genişliği sebebiyle sizi bir şerâitten (kıblenin Kudüs tarafına olması hükmünden), sizin için dinde daha menfaatli ve uygun olan diğer bir şerâite (kıblenin kabeye çevrilmesi hükmüne) nakletti. Veya hidayet verdikleri için o dinde bir zorluk yaratmayıp, iman edenin imanını (Kudüs’e doğru yönelip ibadet eden kişinin amelini) zayi etmedi.” Bilindiği üzere müminler bir müddet Kudüs’e doğru yönelip ibadet etmişlerdi. İşte kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi, o Mevlâ’nın habibine ve müminlere olan şefkat ve rahmetinin göstergesidir. İbn Âşûr’a göre ise ayet sonundaki “insanlardan” kasıt müminlerdir. Zira “Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir” ifadesi Allah’ın müminlerin imanlarını (yani Kudüs’e doğru kıldıkları namazlar ve bu namazların ecirlerini) zayi etmeyeceğine dair bir tekit etme ve onlara olan ihsanını hatırlatma ifadesidir. Yine bu ifadede mensuh bir hükmün ancak gelecekte yapılacak bir ameli (yani kıblenin Kabe olarak tayininden sonra yapılacak bir ameli) ortadan kaldıracağını, bilakis geçmişte işlenen ibadetleri yok etmeyeceğini ümmete talim etme vardır. Raûf ve rahîm; birbirlerine benzeyen müştak kelimelerdir. Yalnız rahmet, ra’fetten daha umumidir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)