Nûr Sûresi 39. Ayet

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ  ٣٩

İnkâr edenlere gelince; onların amelleri ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susamış kimse onu su sanır. Yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz. (Tıpkı bunun gibi kâfir de hesap günü amellerinden bir şey bulamaz). Ancak Allah’ı yanında bulur da Allah onun hesabını tastamam görür. Allah, hesabı çabuk görendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ ve kimseler
2 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
3 أَعْمَالُهُمْ onların işleri ع م ل
4 كَسَرَابٍ serap gibidir س ر ب
5 بِقِيعَةٍ düz arazideki ق و ع
6 يَحْسَبُهُ onu sanır ح س ب
7 الظَّمْانُ susayan ظ م ا
8 مَاءً su م و ه
9 حَتَّىٰ fakat
10 إِذَا ne zaman ki
11 جَاءَهُ yanına gelince ج ي ا
12 لَمْ
13 يَجِدْهُ bulamaz و ج د
14 شَيْئًا hiçbir şey ش ي ا
15 وَوَجَدَ ve bulur و ج د
16 اللَّهَ Allah’ı
17 عِنْدَهُ yanında ع ن د
18 فَوَفَّاهُ tam görür و ف ي
19 حِسَابَهُ onun hesabını ح س ب
20 وَاللَّهُ ve Allah
21 سَرِيعُ çabuk görendir س ر ع
22 الْحِسَابِ hesabı ح س ب
 

Siyah ile beyazda olduğu gibi her şey zıddının yanında daha iyi farkedilir. Allah’a iman eden, O’na kulluk şuuru kesintisiz hale gelmiş bulunan, güzellik ve menfaatlerin ibadetlerini engelleyemediği güzel insanlar ve bunları bekleyen ödüller benzetme ve temsil yoluyla anlatıldıktan sonra yine aynı üslûpla bu defa inkâr edenlerin durumu, âdeta bir tablo gibi gözler önüne seriliyor. İman etmeyen insanların da dünyada, kendileri ve başkaları için faydalı, hayırlı işleri, eserleri, hâsılı yapıp ettikleri vardır; ancak bütün bunların faydası ve etkisi dünyada kalır, onların sevap ve sonucunu âhirete taşımanın şartı imandır. Allah’a ve âhirete inanmayan bir kimse öldüğünde, dünyadaki kazancının ve eserlerinin orada kaldığını, buraya eli boş geldiğini görür; tıpkı çölde susamış, uzaktan serap görmüş, yanına gelince kızgın kumlardan başka bir şey bulamamış yolcu gibi yahut büyük bir denizin üst üste dalgalarının altında, denizin dibinde karanlıklar içinde kalan bir kimse gibi. Aslında adamın eli vardır ama bu karanlıklar içinde görülmez ve işe yaramaz. İnancı olmayanların, mutlak hakikati inkâr edenlerin dünyada yapmış oldukları iyi işler de vardır ama âhirette inançsızlığın koyu karanlığı onları örtmüş, hesapta ve terazide görülmez hale getirmiştir.

Meâlinde, parantez arasındaki “kara bulut gibi bir dalga” ifadesi, metnin farklı bir okunuşunun karşılığıdır. Buna göre, yukarıya doğru biraz aydınlık, derinlere doğru ise her bölümde daha karanlık üç tabakadan oluşan büyük bir deniz (okyanus) tasvir edilmektedir. Okyanusların derinliklerini incelemek için gerekli bulunan teknoloji icat edilmeden önce kimse, normal ışık bakımından biri diğerinden daha karanlık üç tabakayı bilmiyordu. 40. âyet bundan söz etmektedir. Kezâ kimse göklere çıkmak, hatta atmosferin ötesine geçmek için gerekli araçların bulunmadığı zamanlarda da, göğe doğru yükseldikçe basıncın azalacağından, bunun da nefes zorluğu, tansiyon gibi problemlere yol açacağından haberdar değildi. Halbuki En‘âm sûresinde (6/125) göklere doğru yükselen kimsenin çıktıkça artan göğüs daralmasından bahsedilmiştir. Şüphe yok ki Kur’an bir tabiat bilimi kitabı değildir; madde âleminin sırlarını çözmek, yaratıcının tabiata hâkim kıldığı kanunları keşfetmek kural olarak insan zekâsına bırakılmıştır; ancak yeri geldikçe ve dolaylı olarak âyetlerde geçen bazı ilmî gerçekler, onların beşer üstü bir kaynaktan geldiğine ışık tutmaktadır. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 85-86

 

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓوا  ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ  cümlesi, mübteda ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. اَعْمَالُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَسَرَابٍ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.  بِق۪يعَةٍ  car mecruru  سَرَابٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ  cümlesi,  سَرَابٍ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

يَحْسَبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الظَّمْاٰنُ  fail olup damme ile merfûdur. مَٓاءً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki şibh, ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الظَّمْاٰنُ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ 

 

حَتّٰٓى  ibtida harfidir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı  لَمْ يَجِدْهُ  ‘dir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَجِدْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. شَيْـٔاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَجَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عِنْدَهُ  mekân zarfı  وَجَدَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَفّٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حِسَابَهُ  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. 

Burada ibtida (başlangıç) edatı olarak kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَفّٰي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  وفى ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. سَرِیعُ  haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلۡحِسَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

 

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında tahkir ifade eder.

Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  كَفَرُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107)

Sübut ve istimrar ifade eden, faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  اَعْمَالُهُمْ ’un haberi mahzuftur. Teşbih karfinin dahil olduğu  كَسَرَابٍ  car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.

يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءً  cümlesi,  سَرَابٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fail olan  الظَّمْاٰنُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret etmiştir.  

سَرَابٍ ’in tenkiri tahkir içindir. İkinci mef’ûl  مَٓاءً ’deki nekrelik ise nev ve tazim ifade eder.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada gelen ismi mevsûlde ve sılasında habere ima vardır. Çünkü bu verilen haber, onların Allahı inkar etmelerinin cezasıdır. Ancak kâfirlerin bu küfür sıfatı, Mekkeli müşriklere galip gelmiştir ki, kelamın bu sıfatla başlaması, kâfirlerin bu itikadının batıl olduğuna delalet eder. Böylece kâfirler ve amellerinde temsili bir teşbih vardır. Allah'ın rızasına yaklaştırdıklarını zannederek yaptıkları ameller ve bu amellerde gösterdikleri çaba ve çoğaltma hevesinde olmalarına rağmen bunun kendilerine bir faydası olmadığını, aksine kurtulduklarını sandıkları bir zamanda azabı göreceklerini anlamışlardır. Müşebbeh; hissi ve akli bir durum, müşebbehün bih de hissi bir durumdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu harikulade teşbihin cüzleri teşbih ve istiarelere ayrılmaya müsaittir. Kâfirlerin amelleri, su olmadığı halde su gibi görülen seraba benzer. Kâfir, amelinden faydalanmak ihtiyacı dolayısıyla susayan kişiye benzer.  يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ  sözü tasrihi istiaredir. Hesap zamanında kâfirin kaybetmesi, susayan kişinin serabın yanına geldiğindeki durumuna benzer. Bu; tasrihi istiaredir. Kâfirin aniden yakalanıp Allahın ordusundan alınması içeceği suya kavuşacağını zanneden ama yanına gittiğinde gördüğünün su olmadığını anlayan ve su zannettiği yere gittiğinde kendisini yakalamak veya esir etmek için bekleyen kişilerce yakalanan kişiye benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)   

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ (İnkâr edenlerin amelleri serap gibidir) cümlesinde teşbîh-i temsili vardır. Bu, teşbih ve temsilin güzellerindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayette de benzeyen taraf (inkârcıların amelleri) akıl ile idrak edilebilen bir kavramdır. Aynı şekilde kendisine benzetilen taraf (çöldeki serap) da aklîdir. Bu şekilde her iki tarafı akli olan bir teşbih meydana gelmiştir. (Prof. Dr. İbrahim Yılmaz, Arap Dili ve Belâğatında Teşbih)

Bu ayet, duyuların idrak edemediği bir şeyi, edilebilir hale getirmektedir.  Burada duyularla algılanamayan şey, kâfirlerin iyi amelleri (müşebbeh), algılanabilen şey (müşebbeh bih) ise seraptır. İki tarafın da içine düştüğü hayal ve içinde bulunduğu aşırı ihtiyaç hali, müşebbehle müşebbehün bihin birleştikleri noktadır. (Celalettin Divlekci, Ali b. İsa Er-Rummânî’nin İ‘câz Anlayışı)

Bu ayet-i kerimede vech-i şebeh; yapılan amelden fayda umulması ama ümitlerin yıkılması ve sıkıntılarla karşılaşmaktır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Dünyada iyilik yapıp Allah katında bu amelin faydalı olduğunu ve ahirette bundan fayda göreceğini zanneden, sonra kıyamet gününde amellerin kabulü için şart olan imanı olmadığı için bütün yaptıklarının boşa gittiğini gören kâfirlerin hali, uzaktan serap görüp su zanneden ve yanına gidince hiçbir şey bulamayan susuz kişinin haline benzetilmiştir. Vech-i şebeh, ümitsiz bir haberle beraber umutlu bir beklenti manzarasından oluşan aklî bir heyettir. Bu vech-i şebeh, tarafların üzerinde düşünmekle ortaya çıkmıştır. Bir tarafta; imanı olmadığı halde iyi ameller yapan ama amellerin kabulu için şart olan imanı olmadığı için ahirette bundan fayda görmeyen ve en şiddetli azaba maruz kalan kâfirler; diğer tarafta ise serap görüp su zanneden, serabın yanına gittiğinde su olmadığını görünce susuzluğunu gideremediği için hayal kırıklığına uğrayan, şiddetli bir elem ve azap duyan susuz bir kişinin hali vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

Bu ayette örneğin  الرائي  gibi bir kelime yerine, suya aşırı ihtiyacı ifade eden  الظمآن kelimesinin kullanılması cümleye mübalağa anlamı katmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları)

Ezherî şöyle demiştir: “Serap, kaba kuşluk zamanında çöllerde göze görünen, su olmadığı halde akan suya benzeyen şeydir.” Mücâhid de şöyle der: “Serap, kâfirin ameli ve işidir. Onun seraba gelmesi ise ölerek dünyayı terk etmesidir.”

القاع , düz ve geniş toprak parçasına denir. 

اَلظَّمْاٰنُ , çok şiddetli biçimde susamış olan kimseye denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ 

 

Şart üslubunda gelen terkipte  حَتّٰٓى , ibtidâ harfi, اِذَا  cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfıdır. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki  جَٓاءَهُ , şart cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi   لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.  

شَيْـٔاً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, nefyin umumuna ve şumulüne işarettir.

وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ  cümlesi, şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَجَدَ  fiilinin, lafz-ı celalin muzâfı hazfedilerek Allah ismine geçişli kullanımı, aklî mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Aynı üslupta gelen  فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  وَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetin sonunda tekrar zikredilen حِسَابَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  

لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً  cümlesiyle  وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُ [Allah ona hesabını eksiksiz öder] cümlesinde çok latif bir üslupla, kuvvetli bir tehdit vardır.

لَمْ يَجِدْ - وَجَدَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır. 

يَجِدْ - وَجَدَ  ve  يَحْسَبُهُ - حِسَابَهُۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah ona hesabını eksiksiz öder yani ona saydırarak yahut cezalandırarak Allah hesabı çabuk görendir yani birinin hesabını görmek onu ötekisinden meşgul etmez. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وَجَدَ - عِنْدَهُ  gibi ifadelerde ihbarî görünen kipler aslında içlerinde bir mecâzı barındırmaktadır. Nitekim Allah’ın ayetlerde zikredilen kendisine ait eylemlerinin insan tasavvurunda olduğu gibi bir fail olması muhaldir. O halde ayetlerde mecâz yoluyla bir mübalağa söz konusudur. (Hasan Uçar, Kur’an Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları)

Allah’ı yanı başında bulmak manasındaki  وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ  istiare ve mecazdır. Bunun manası şöyledir: Kâfir, Yüce Allah’ın vaadini (önceden olacağını bildirdiği akıbeti karşısında) bulur ve sonuçta Allah onun amellerini tartıp hak ettiği karşılığı verir. Bu ise dönüş (el-mead) gününde, kulların sorumluluklarının sona erdiği zamanda olacaktır. Yine denildiğine göre  عِنْدَهُ ’deki zamir kâfirin amelini değil, kendisini gösterir. Buna göre Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: Kâfir, Allah’ı kendi  yanında bulur yani O’nun vereceği cezayı kendisini bekliyor bulur. Böylece Allah onun yakınında yakalar ve kazandığı amellere karşılık kendisini cezalandırır. Bu anlatım şekli birisinin şöyle söylemesi gibidir. الله عند لسان كل قائل (Allah her söz söyleyenin dili yanındadır). Yani “Hakkı hakikati söylemesine karşılık onu mükâfatlandırır, batıl söz söylemesine karşılık da onu cezalandırır.” Her iki söz ve görüş de aynı manaya çıkmaktadır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

Allah Teâlâ, müminin halini beyan edip onun dünyada bir nûr içinde olduğunu, bu sebeple de iyi amele sarıldığını açıklayıp ahirette ise onun, kalıcı bir nimet ve büyük bir mükâfat elde edeceğini dile getirince bunun peşinden kâfirin, ahirette hayal kırıklığının en şiddetlisi, dünyada da karanlık çeşitlerinin en büyüğü içinde olacağını açıklamış ve her biri için de birer misal zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ

 

وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsme isnad edilen bu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak için yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu tekrarda iltifat, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları da vardır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf müsned konumundaki  سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ  izafetinde, سَر۪يعُ  sıfat olmasına rağmen  الْحِسَابِۙ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘En hızlı hesap gören, yerine [Hesap görenlerin en hızlısı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

سَر۪يعُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Muzafun ileyh olan  الْحِسَابِۙ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

حِسَابَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle ile ayetin içeriği arasındaki mükemmel uyum teşâbüh-i etrâf sanatının güzel bir örneğidir.

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.