3 Temmuz 2025
Nûr Sûresi 37-43 (354. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nûr Sûresi 37. Ayet

رِجَالٌۙ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ  ٣٧


Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.(36 - 37. Ayetler Meali)

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رِجَالٌ erkekler (ki) ر ج ل
2 لَا
3 تُلْهِيهِمْ kendilerini alıkoymaz ل ه و
4 تِجَارَةٌ ticaret ت ج ر
5 وَلَا ve ne de
6 بَيْعٌ alışveriş ب ي ع
7 عَنْ -tan
8 ذِكْرِ anmak- ذ ك ر
9 اللَّهِ Allah’ı
10 وَإِقَامِ ve kılmaktan ق و م
11 الصَّلَاةِ namaz ص ل و
12 وَإِيتَاءِ ve vermekten ا ت ي
13 الزَّكَاةِ zekat ز ك و
14 يَخَافُونَ onlar korkarlar خ و ف
15 يَوْمًا günden ي و م
16 تَتَقَلَّبُ ters döneceği ق ل ب
17 فِيهِ onda
18 الْقُلُوبُ yüreklerin ق ل ب
19 وَالْأَبْصَارُ ve gözlerin ب ص ر

رِجَالٌۙ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ

 

رِجَالٌ  önceki ayette geçen  يُسَبِّحُ  fiilinin faili olup damme ile merfûdur. لَا تُلْه۪يهِمْ  cümlesi,  رِجَالٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تُلْه۪ي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  تِجَارَةٌ  fail olup damme ile merfûdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. بَيْعٌ  atıf harfi  وَ  ile  تِجَارَةٌ ’e matuftur. عَنْ ذِكْرِ car mecruru  تُلْه۪يهِمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اِقَامِ  atıf harfi و  ile  ذِكْرِ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır.  الصَّلٰوةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ا۪يتَٓاءِ  atıf harfi و ’la  اِقَامِ  ‘ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. الزَّكٰوةِۙ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَخَافُونَ  cümlesi,  رِجَالٌ ’un ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

يَخَافُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  يَوْماً  zaman zarfı  يَخَافُونَ  fiiline mütealliktir. تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ  cümlesi,  يَوْماً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

تَتَقَلَّبُ  damme ile merfû muzari fiildir.  ف۪يهِ  car mecruru  تَتَقَلَّبُ  fiiline mütealliktir.  الْقُلُوبُ  fail olup damme ile merfûdur. الْاَبْصَارُ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُلْه۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  لهو ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

تَتَقَلَّبُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  قلب ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

رِجَالٌۙ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ

 

Ayet, şibh-i kemâli ittisâl nedeniyle fasılla gelmiştir. Bu ayet önceki ayetle ilgili olan bir soruya cevap niteliğindedir.

رِجَالٌ  önceki ayetteki  يُسَبِّحُ  fiilinin failidir.  لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ  cümlesi,  رِجَالٌۙ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

تِجَارَةٌ ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir.

لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ [hiçbir ticaret ve hiçbir alışveriş kendilerini, Allah’ı anmaktan alıkoymaz] tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan alıkoymak, mani olmak özelliği, تِجَارَةٌ  ve  بَيْعٌ  ‘a isnad  edilerek, ticaret ve alış-veriş bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Nefy harfi  لَا ’nın tekrarı tekid ifade eder.

ذِكْرِ اللّٰهِ  izafetinde Allah lafzına muzâf olması, zikrin tazim ve teşrifi içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İman eden kişinin hallerinin sayılması taksim sanatıdır.

Birbirine matuf olan  وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ  ve  وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ  izafetleri  عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ  izafetine atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezayüftür. Bu izafetler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ا۪يتَٓاءِ - اِقَامِ - ذِكْرِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

تِجَارَةٌ - بَيْعٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ (Allah'ı zikirden ve namaz kılmaktan... alıkoymaz) cümlesinde, genelden sonra özel zikredilerek ıtnâb yapılmıştır. Çünkü Allah'ı zikir içinde namaz da vardır. Burada namazın şanını yüceltmek için ıtnâb yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Burada ticaretin alıkoymasının olumsuzlanması, onların ticaret yaptıkları izlenimini vermektedir. Halbuki amaç ticareti olumsuzlamaktır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Râzî bu ayetin izahında şöyle demektedir: Alimler burada Allah’ı zikretmekle ne kastedildiği hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı bundan murad Allah’ı sena etmek ve ona dua etmektir derken diğer bir kısmı da bununla namazların kastedildiğini söylemişlerdir. Şayet, o halde ayet-i kerimedeki  وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ  ifadesinin manası nedir? denirse buna iki şekilde cevap veririz: Birincisi, İbni Abbas’ın (r.a) dediğine göre burada kastedilen namazların vaktinde kılınmasıdır. İkincisi,  وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ  ifadesinin  ذِكْرِ اللّٰهِ  ifadesinin tefsiri mahiyetinde olması da caizdir. Yani (onlar hem namazdan önce hem de namazlarında Allah’ı zikrederler) demektir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’ninTefsiru’l Münîr Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları)

Cenab-ı Hak, “Ticaret onları alıkoymaz.” buyurunca bunun içine alışveriş zaten girmektedir. Binaenaleyh niçin, bundan sonra alışveriş denilmiştir? Buna birkaç şekilde cevap verebiliriz:

a) Ticaret, içinde çeşitli alışverişleri bulunduran, bir “cins”tir. Fakat Hak Teâlâ, alıkoyma özelliği daha fazla olduğu için bundan sonra özellikle  بَيْعٌ  yani satmadan bahsetmiştir. Çünkü satmadaki kazanç, neticelenmiş yakîni (kesin) bir husustur. Alışverişte bulunan kazanç ise hem geleceğe matuftur hem de şüphelidir.

b) بَيْعٌ  (satma), eşyanın (malın) nakit (para) ile değiştirilmesi demektir. Şirâ (satınalma) ise bunun aksidir. Binaenaleyh nakit elde etmeye duyulan arzu, aksini yapmaktan daha çoktur.

c) Ferrâ şöyle der: “Ticaret, dışından mal getirip satanlar hakkında kullanılır. بَيْعٌ  ise ‘elinin altında olanı satma’ manasınadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Zekât, yalnız mescitlerde ifa edilen bir ibadet olmadığı halde burada zikredilmesi, namazın arkadaşı olup diğer yerlerde hep onunla beraber zikredilmesinden dolayıdır. Bir de zekâtın burada zikredilmesi, bu seçkin insanların güzel amellerinin, mescitlerde ifa edilenlere münhasır olmadığına dikkat çekmek içindir. Nitekim “Onlar, bu yüreklerin ve şu gözlerin tersine döneceği bir günden korkarlar.” cümlesinin burada zikredilmesi de onların korkularının, mescitlerde bulunmalarına bağlı olmadığına dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ

 

İstinafiye olarak fasılla gelen cümle,  رِجَالٌۙ  için ikinci sıfattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

يَوْماً , kıyamet gününden kinayedir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ  cümlesi ise,  يَوْماً  için sıfattır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تَتَقَلَّبُ  fiiline müteallik  ف۪يهِ  car mecruru, durumun o günle ilgili olduğunu vurgulamak ve ihtimam için faillere takdim edilmiştir.

ف۪يهِ  car-mecrurundaki  يَوْماً ’e aid zamire dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen gün, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Kıyamet gününde insanlar, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

 تَتَقَلَّبُ - الْقُلُوبُ  kelimeleri arasında cinâs-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

 الْقُلُوبُ - الْاَبْصَارُۙ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.

تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُ  ifadesinde istiare vardır. Burada kalplerin allak bullak olması manasındaki  تَتَقَلَّبُ  ile kasdedilen, ceza korkusu ve sevabı umuduyla korku-ümit, sevinç -üzüntü şeklindeki hallerinin değişmesidir. Bu Allah’ın veli kullarının sıfatlarıdır. Gözlerin allak bullak olmasına gelince onunla kastedilen de müminlerin sevabın geleceği yerlere, kâfirlerin de cezanın geleceği yerlere tekrar tekrar bakmaktır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nûr Sûresi 38. Ayet

لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ  ٣٨


(Bütün bunları) Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırsın ve lütfundan onlara daha da fazlasını versin diye (yaparlar). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِيَجْزِيَهُمُ karşılığını vermesi için ج ز ي
2 اللَّهُ Allah
3 أَحْسَنَ en güzel ح س ن
4 مَا şeylerin
5 عَمِلُوا yaptıkları ع م ل
6 وَيَزِيدَهُمْ ve daha fazlası için ز ي د
7 مِنْ -ndan
8 فَضْلِهِ lutfu- ف ض ل
9 وَاللَّهُ ve Allah
10 يَرْزُقُ rızıklandırır ر ز ق
11 مَنْ kimseyi
12 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
13 بِغَيْرِ -sız olarak غ ي ر
14 حِسَابٍ hesap- ح س ب

لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ 

 

لِ  harfi,  يَجْزِيَهُمُ  fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren nasb harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  يُسَبِّحُ   veya  يَخَافُونَ  fiiline mütealliktir. 

Fiil cümlesidir. يَجْزِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

اَحْسَنَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مَا  müşterek ismi mevsûl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  عَمِلُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَز۪يدَهُمْ atıf harfi و ’la  لِيَجْزِيَهُمُ  fiiline matuftur.  

يَز۪يدَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  مِنْ فَضْلِه۪  car mecruru  يَز۪يدَهُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحْسَنَ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. یَرۡزُقُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

Fiil cümlesidir. یَرۡزُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَن , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  یَشَاۤءُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

یَشَاۤءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِغَیۡرِ  car mecruru  یَرۡزُقُ  fiilinin mahzuf haline mütealliktir.  حِسَابٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ 

 

Önceki ayetle bağlantılı olan ayette sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا  cümlesi, harf-i cerle birlikte 36. ayetteki  يُسَبِّحُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Mef’ûl konumundaki  اَحْسَنَ ‘nin muzâfun ileyhi olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  عَمِلُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

اَحْسَنَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ  ibaresi ya  يُسَبِّحُ ’ye veya  تُلْه۪يهِمْ ’e ya da  يَخَافُونَ ’ye mütealliktir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪  cümlesi, aynı üslupta gelerek …لِيَجْزِيَهُمُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَضْلِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması  فَضْلِ  için tazim ve teşrif ifade eder.


 وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

 

Ta’lil hükmündeki cümlede  وَ , istînâfiyyedir.   

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Bu cümlede, zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Tekrarlanmasında ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

يَرْزُقُ  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İzafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade eden  بِغَيْرِ حِسَابٍ  car-mecruru, يَرْزُقُ  filinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Muzâfun ileyh olan  حِسَابٍ ’deki nekrelik tazim ve nev ifade eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Nûr Sûresi 39. Ayet

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ  ٣٩


İnkâr edenlere gelince; onların amelleri ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susamış kimse onu su sanır. Yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz. (Tıpkı bunun gibi kâfir de hesap günü amellerinden bir şey bulamaz). Ancak Allah’ı yanında bulur da Allah onun hesabını tastamam görür. Allah, hesabı çabuk görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ ve kimseler
2 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
3 أَعْمَالُهُمْ onların işleri ع م ل
4 كَسَرَابٍ serap gibidir س ر ب
5 بِقِيعَةٍ düz arazideki ق و ع
6 يَحْسَبُهُ onu sanır ح س ب
7 الظَّمْانُ susayan ظ م ا
8 مَاءً su م و ه
9 حَتَّىٰ fakat
10 إِذَا ne zaman ki
11 جَاءَهُ yanına gelince ج ي ا
12 لَمْ
13 يَجِدْهُ bulamaz و ج د
14 شَيْئًا hiçbir şey ش ي ا
15 وَوَجَدَ ve bulur و ج د
16 اللَّهَ Allah’ı
17 عِنْدَهُ yanında ع ن د
18 فَوَفَّاهُ tam görür و ف ي
19 حِسَابَهُ onun hesabını ح س ب
20 وَاللَّهُ ve Allah
21 سَرِيعُ çabuk görendir س ر ع
22 الْحِسَابِ hesabı ح س ب

Siyah ile beyazda olduğu gibi her şey zıddının yanında daha iyi farkedilir. Allah’a iman eden, O’na kulluk şuuru kesintisiz hale gelmiş bulunan, güzellik ve menfaatlerin ibadetlerini engelleyemediği güzel insanlar ve bunları bekleyen ödüller benzetme ve temsil yoluyla anlatıldıktan sonra yine aynı üslûpla bu defa inkâr edenlerin durumu, âdeta bir tablo gibi gözler önüne seriliyor. İman etmeyen insanların da dünyada, kendileri ve başkaları için faydalı, hayırlı işleri, eserleri, hâsılı yapıp ettikleri vardır; ancak bütün bunların faydası ve etkisi dünyada kalır, onların sevap ve sonucunu âhirete taşımanın şartı imandır. Allah’a ve âhirete inanmayan bir kimse öldüğünde, dünyadaki kazancının ve eserlerinin orada kaldığını, buraya eli boş geldiğini görür; tıpkı çölde susamış, uzaktan serap görmüş, yanına gelince kızgın kumlardan başka bir şey bulamamış yolcu gibi yahut büyük bir denizin üst üste dalgalarının altında, denizin dibinde karanlıklar içinde kalan bir kimse gibi. Aslında adamın eli vardır ama bu karanlıklar içinde görülmez ve işe yaramaz. İnancı olmayanların, mutlak hakikati inkâr edenlerin dünyada yapmış oldukları iyi işler de vardır ama âhirette inançsızlığın koyu karanlığı onları örtmüş, hesapta ve terazide görülmez hale getirmiştir.

Meâlinde, parantez arasındaki “kara bulut gibi bir dalga” ifadesi, metnin farklı bir okunuşunun karşılığıdır. Buna göre, yukarıya doğru biraz aydınlık, derinlere doğru ise her bölümde daha karanlık üç tabakadan oluşan büyük bir deniz (okyanus) tasvir edilmektedir. Okyanusların derinliklerini incelemek için gerekli bulunan teknoloji icat edilmeden önce kimse, normal ışık bakımından biri diğerinden daha karanlık üç tabakayı bilmiyordu. 40. âyet bundan söz etmektedir. Kezâ kimse göklere çıkmak, hatta atmosferin ötesine geçmek için gerekli araçların bulunmadığı zamanlarda da, göğe doğru yükseldikçe basıncın azalacağından, bunun da nefes zorluğu, tansiyon gibi problemlere yol açacağından haberdar değildi. Halbuki En‘âm sûresinde (6/125) göklere doğru yükselen kimsenin çıktıkça artan göğüs daralmasından bahsedilmiştir. Şüphe yok ki Kur’an bir tabiat bilimi kitabı değildir; madde âleminin sırlarını çözmek, yaratıcının tabiata hâkim kıldığı kanunları keşfetmek kural olarak insan zekâsına bırakılmıştır; ancak yeri geldikçe ve dolaylı olarak âyetlerde geçen bazı ilmî gerçekler, onların beşer üstü bir kaynaktan geldiğine ışık tutmaktadır. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 85-86

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓوا  ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ  cümlesi, mübteda ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. اَعْمَالُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَسَرَابٍ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.  بِق۪يعَةٍ  car mecruru  سَرَابٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ  cümlesi,  سَرَابٍ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

يَحْسَبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الظَّمْاٰنُ  fail olup damme ile merfûdur. مَٓاءً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki şibh, ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الظَّمْاٰنُ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ 

 

حَتّٰٓى  ibtida harfidir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı  لَمْ يَجِدْهُ  ‘dir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَجِدْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. شَيْـٔاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَجَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عِنْدَهُ  mekân zarfı  وَجَدَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَفّٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حِسَابَهُ  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. 

Burada ibtida (başlangıç) edatı olarak kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَفّٰي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  وفى ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. سَرِیعُ  haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلۡحِسَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında tahkir ifade eder.

Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  كَفَرُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107)

Sübut ve istimrar ifade eden, faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  اَعْمَالُهُمْ ’un haberi mahzuftur. Teşbih karfinin dahil olduğu  كَسَرَابٍ  car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.

يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءً  cümlesi,  سَرَابٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fail olan  الظَّمْاٰنُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret etmiştir.  

سَرَابٍ ’in tenkiri tahkir içindir. İkinci mef’ûl  مَٓاءً ’deki nekrelik ise nev ve tazim ifade eder.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada gelen ismi mevsûlde ve sılasında habere ima vardır. Çünkü bu verilen haber, onların Allahı inkar etmelerinin cezasıdır. Ancak kâfirlerin bu küfür sıfatı, Mekkeli müşriklere galip gelmiştir ki, kelamın bu sıfatla başlaması, kâfirlerin bu itikadının batıl olduğuna delalet eder. Böylece kâfirler ve amellerinde temsili bir teşbih vardır. Allah'ın rızasına yaklaştırdıklarını zannederek yaptıkları ameller ve bu amellerde gösterdikleri çaba ve çoğaltma hevesinde olmalarına rağmen bunun kendilerine bir faydası olmadığını, aksine kurtulduklarını sandıkları bir zamanda azabı göreceklerini anlamışlardır. Müşebbeh; hissi ve akli bir durum, müşebbehün bih de hissi bir durumdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu harikulade teşbihin cüzleri teşbih ve istiarelere ayrılmaya müsaittir. Kâfirlerin amelleri, su olmadığı halde su gibi görülen seraba benzer. Kâfir, amelinden faydalanmak ihtiyacı dolayısıyla susayan kişiye benzer.  يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ  sözü tasrihi istiaredir. Hesap zamanında kâfirin kaybetmesi, susayan kişinin serabın yanına geldiğindeki durumuna benzer. Bu; tasrihi istiaredir. Kâfirin aniden yakalanıp Allahın ordusundan alınması içeceği suya kavuşacağını zanneden ama yanına gittiğinde gördüğünün su olmadığını anlayan ve su zannettiği yere gittiğinde kendisini yakalamak veya esir etmek için bekleyen kişilerce yakalanan kişiye benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)   

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ (İnkâr edenlerin amelleri serap gibidir) cümlesinde teşbîh-i temsili vardır. Bu, teşbih ve temsilin güzellerindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayette de benzeyen taraf (inkârcıların amelleri) akıl ile idrak edilebilen bir kavramdır. Aynı şekilde kendisine benzetilen taraf (çöldeki serap) da aklîdir. Bu şekilde her iki tarafı akli olan bir teşbih meydana gelmiştir. (Prof. Dr. İbrahim Yılmaz, Arap Dili ve Belâğatında Teşbih)

Bu ayet, duyuların idrak edemediği bir şeyi, edilebilir hale getirmektedir.  Burada duyularla algılanamayan şey, kâfirlerin iyi amelleri (müşebbeh), algılanabilen şey (müşebbeh bih) ise seraptır. İki tarafın da içine düştüğü hayal ve içinde bulunduğu aşırı ihtiyaç hali, müşebbehle müşebbehün bihin birleştikleri noktadır. (Celalettin Divlekci, Ali b. İsa Er-Rummânî’nin İ‘câz Anlayışı)

Bu ayet-i kerimede vech-i şebeh; yapılan amelden fayda umulması ama ümitlerin yıkılması ve sıkıntılarla karşılaşmaktır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Dünyada iyilik yapıp Allah katında bu amelin faydalı olduğunu ve ahirette bundan fayda göreceğini zanneden, sonra kıyamet gününde amellerin kabulü için şart olan imanı olmadığı için bütün yaptıklarının boşa gittiğini gören kâfirlerin hali, uzaktan serap görüp su zanneden ve yanına gidince hiçbir şey bulamayan susuz kişinin haline benzetilmiştir. Vech-i şebeh, ümitsiz bir haberle beraber umutlu bir beklenti manzarasından oluşan aklî bir heyettir. Bu vech-i şebeh, tarafların üzerinde düşünmekle ortaya çıkmıştır. Bir tarafta; imanı olmadığı halde iyi ameller yapan ama amellerin kabulu için şart olan imanı olmadığı için ahirette bundan fayda görmeyen ve en şiddetli azaba maruz kalan kâfirler; diğer tarafta ise serap görüp su zanneden, serabın yanına gittiğinde su olmadığını görünce susuzluğunu gideremediği için hayal kırıklığına uğrayan, şiddetli bir elem ve azap duyan susuz bir kişinin hali vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

Bu ayette örneğin  الرائي  gibi bir kelime yerine, suya aşırı ihtiyacı ifade eden  الظمآن kelimesinin kullanılması cümleye mübalağa anlamı katmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları)

Ezherî şöyle demiştir: “Serap, kaba kuşluk zamanında çöllerde göze görünen, su olmadığı halde akan suya benzeyen şeydir.” Mücâhid de şöyle der: “Serap, kâfirin ameli ve işidir. Onun seraba gelmesi ise ölerek dünyayı terk etmesidir.”

القاع , düz ve geniş toprak parçasına denir. 

اَلظَّمْاٰنُ , çok şiddetli biçimde susamış olan kimseye denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ 

 

Şart üslubunda gelen terkipte  حَتّٰٓى , ibtidâ harfi, اِذَا  cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfıdır. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki  جَٓاءَهُ , şart cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi   لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.  

شَيْـٔاً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, nefyin umumuna ve şumulüne işarettir.

وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ  cümlesi, şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَجَدَ  fiilinin, lafz-ı celalin muzâfı hazfedilerek Allah ismine geçişli kullanımı, aklî mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Aynı üslupta gelen  فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  وَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetin sonunda tekrar zikredilen حِسَابَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  

لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً  cümlesiyle  وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُ [Allah ona hesabını eksiksiz öder] cümlesinde çok latif bir üslupla, kuvvetli bir tehdit vardır.

لَمْ يَجِدْ - وَجَدَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır. 

يَجِدْ - وَجَدَ  ve  يَحْسَبُهُ - حِسَابَهُۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah ona hesabını eksiksiz öder yani ona saydırarak yahut cezalandırarak Allah hesabı çabuk görendir yani birinin hesabını görmek onu ötekisinden meşgul etmez. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وَجَدَ - عِنْدَهُ  gibi ifadelerde ihbarî görünen kipler aslında içlerinde bir mecâzı barındırmaktadır. Nitekim Allah’ın ayetlerde zikredilen kendisine ait eylemlerinin insan tasavvurunda olduğu gibi bir fail olması muhaldir. O halde ayetlerde mecâz yoluyla bir mübalağa söz konusudur. (Hasan Uçar, Kur’an Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları)

Allah’ı yanı başında bulmak manasındaki  وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ  istiare ve mecazdır. Bunun manası şöyledir: Kâfir, Yüce Allah’ın vaadini (önceden olacağını bildirdiği akıbeti karşısında) bulur ve sonuçta Allah onun amellerini tartıp hak ettiği karşılığı verir. Bu ise dönüş (el-mead) gününde, kulların sorumluluklarının sona erdiği zamanda olacaktır. Yine denildiğine göre  عِنْدَهُ ’deki zamir kâfirin amelini değil, kendisini gösterir. Buna göre Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: Kâfir, Allah’ı kendi  yanında bulur yani O’nun vereceği cezayı kendisini bekliyor bulur. Böylece Allah onun yakınında yakalar ve kazandığı amellere karşılık kendisini cezalandırır. Bu anlatım şekli birisinin şöyle söylemesi gibidir. الله عند لسان كل قائل (Allah her söz söyleyenin dili yanındadır). Yani “Hakkı hakikati söylemesine karşılık onu mükâfatlandırır, batıl söz söylemesine karşılık da onu cezalandırır.” Her iki söz ve görüş de aynı manaya çıkmaktadır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

Allah Teâlâ, müminin halini beyan edip onun dünyada bir nûr içinde olduğunu, bu sebeple de iyi amele sarıldığını açıklayıp ahirette ise onun, kalıcı bir nimet ve büyük bir mükâfat elde edeceğini dile getirince bunun peşinden kâfirin, ahirette hayal kırıklığının en şiddetlisi, dünyada da karanlık çeşitlerinin en büyüğü içinde olacağını açıklamış ve her biri için de birer misal zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ

 

وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsme isnad edilen bu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak için yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu tekrarda iltifat, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları da vardır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf müsned konumundaki  سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ  izafetinde, سَر۪يعُ  sıfat olmasına rağmen  الْحِسَابِۙ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘En hızlı hesap gören, yerine [Hesap görenlerin en hızlısı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

سَر۪يعُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Muzafun ileyh olan  الْحِسَابِۙ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

حِسَابَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle ile ayetin içeriği arasındaki mükemmel uyum teşâbüh-i etrâf sanatının güzel bir örneğidir.

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Nûr Sûresi 40. Ayet

اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟  ٤٠


Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar. İnsan, elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse, onun için nur diye bir şey yoktur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوْ yahut
2 كَظُلُمَاتٍ karanlıklar gibidir ظ ل م
3 فِي içindeki
4 بَحْرٍ bir deniz ب ح ر
5 لُجِّيٍّ derin ل ج ج
6 يَغْشَاهُ ki üstünü örten غ ش و
7 مَوْجٌ bir dalga م و ج
8 مِنْ -nden
9 فَوْقِهِ onun üstü- ف و ق
10 مَوْجٌ bir dalga م و ج
11 مِنْ -nden
12 فَوْقِهِ onun üstü- ف و ق
13 سَحَابٌ bir bulut س ح ب
14 ظُلُمَاتٌ karanlıklar ظ ل م
15 بَعْضُهَا onun biri ب ع ض
16 فَوْقَ üstüne ف و ق
17 بَعْضٍ diğerinin ب ع ض
18 إِذَا ne zaman ki
19 أَخْرَجَ çıkarsa خ ر ج
20 يَدَهُ elini ي د ي
21 لَمْ
22 يَكَدْ neredeyse ك و د
23 يَرَاهَا onu dahi göremez ر ا ي
24 وَمَنْ bir kimseye
25 لَمْ
26 يَجْعَلِ vermemişse ج ع ل
27 اللَّهُ Allah
28 لَهُ ona
29 نُورًا bir nur ن و ر
30 فَمَا artık olmaz
31 لَهُ onun
32 مِنْ hiçbir
33 نُورٍ nuru ن و ر

اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ 

 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  كَظُلُمَاتٍ  car mecruru atıf harfi  اَوْ  ile  كَسَرَابٍ ’ye matuftur. ف۪ي بَحْرٍ  car mecruru  ظُلُمَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  لُجِّيٍّ  kelimesi بَحْرٍ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. يَغْشٰيهُ مَوْجٌ  cümlesi, بَحْرٍ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. يَغْشٰي  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مَوْجٌ  fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ  cümlesi birinci  مَوْجٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. مِنْ فَوْقِه۪  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مَوْجٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌ  cümlesi, ikinci  مَوْجٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

مِنْ فَوْقِه۪  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَحَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ

 

İsim cümlesidir. ظُلُمَاتٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri;  هى ’dir. بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ  cümlesi,  ظُلُمَاتٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

بَعْضُهَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فَوْقَ  zaman zarfı mahzuf habere mütealliktir. بَعْضٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ 

 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَخْرَجَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Fiil cümlesidir. اَخْرَجَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. يَدَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

كَاد  mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasbeder.

يَكَدْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. يَكَدْ ’in ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir.  يَرٰيهَا  cümlesi, يَكَدْ ’ın haberi olarak mahallen mansubdur.

يَرٰي  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mukârebe (Yaklaşma) Fiilleri: Mübteda ve haberin başına gelerek nakıs fiiller gibi isim cümlesinin mübtedasını ismi, haberini ise haberi yaparlar. İsmini ref, haberini nasb ederler. Haberleri daima muzari fiil ile başlar. Bu fiiller -e yazdı, az kalsın … , neredeyse … , -mek üzereydi gibi manalara gelir. Bu fiillerden Kur’an’da sadece  كَادَ ’nin kullanımına rastlanılmıştır.  كَادَ  fiili tam fiil olarak da kullanılır. Bu durumda peşinden muzari fiil gelmez ve gerçek anlamı olan “tuzak kurdu, hile yaptı, aldattı” manalarına gelir. Bu şekilde geldiğinde normal fiil gibi amel eder. Yani fail ve meful alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخْرَجَ  fiili,sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

 

  وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟

 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَجْعَلِ  sükun ile meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَهُ  car mecruru  يَجْعَلِ  fiiline mütealliktir. نُوراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. نُورٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

مِنْ  nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ

 

Teşbih harfinin dahil  olduğu  كَظُلُمَاتٍ  car-mecruru, önceki ayetteki  كَسَرَابٍ ’e اَوْ  atıf harfiyle atfedilmiştir.

ف۪ي بَحْرٍ  car-mecruru,  كَظُلُمَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لُجِّيٍّ  kelimesi  بَحْرٍ  için birinci, يَغْشٰيهُ مَوْجٌ  cümlesi, ikinci sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَوْجٌ  için sıfat olarak gelen  مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ  ve  مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ  cümleleri sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibridaî kelamdır.

Cümlelerde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrurların müteallakı olan, mukaddem haberler mahzuftur.

Müsnedün ileyh olan  سَحَابٌ  ve  مَوْجٌ ‘deki nekrelik, tarifi mümkün olmayan nev ve kesret ifade eder.

مَوْجٌ - فَوْقِه۪  kelimelerinin tekrarında reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بَحْرٍ - مَوْجٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ [veya derin denizdeki karanlıklar gibidir] cümlesinde teşbîh-i temsîli vardır. Bu, teşbih ve temsilin güzellerindendir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

… اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ  ayeti (Onu bir dalga bürüyor) cümlesiyle bitseydi belîğ, tam bir mana ifade ederdi. Ancak bundan sonra gelen sıfatlar karanlığı ifade etmede mübalağa açısından en son noktaya ulaşmıştır. Böylece belâgatta zirveye ulaşmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Karanlıkta elin görülmemesi aklen ve âdeten mümkün bir durumdur. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Allah’ın inkâr edenleri susayan kimsenin serabı su zannetmesine benzetmesinden sonra zikrettiği bu ayette aklın algılayabileceği bir konuda somut olarak mübalağa söz konusudur. Dolayısıyla anlam, tebliğ sanatı ile güçlendirilmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

اَوْ  kelimesi hakkında, birkaç izah şekli bulunur: a) Bil ki Allah Teâlâ, kâfirin amelinin, iyi ise seraba benzediğini; kötü ise zulümat ve karanlıklar gibi olduğunu beyan etmiştir.

b) Sözün takdirî anlamı şöyledir: “Onların amelleri, ya çöllerdeki bir serap gibidir ki bu, ahirette olacaktır; yahutta denizdeki karanlıklar gibidir, ki bu da dünyadadır.”

c) İlk ayet, onların işlerinin zikredilmesi, onların bunlardan hiçbir şey elde edemeyecekleri hakkında; ikinci ifade de onların inanç ve akideleri hakkındadır. Zira onların inançları, karanlıklara benzemektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

بَحْرٌ لُجِّىٌّ , içine düşen şeyin hemen dibi boyladığı, son derece derin ve büyük bir kütleye sahip su parçası, okyanus anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌ [Üstünde bir bulut] denilmesi, dalgaların sanki bulutlara ulaşmış gibi kat kat ve üst üste olduklarına işaret etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümledeki  ظُلُمَاتٌ , takdiri  هى  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Mübtedanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Yine sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ  cümlesi,  ظُلُمَاتٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Cümlede, icaz-ı hazif vardır. Mekan zarfı  فَوْقَ بَعْضٍ , mahzuf habere mütealliktir.

بَعْضٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 


 اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ 

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  اِذَا , şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı şartın cevap cümlesidir.  اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi olan şart cümlesi  اَخْرَجَ يَدَهُ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَا , nakıs fiil  كَادْ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَادْ ’nin haberi olan  يَرٰيهَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette  mübalağa sanatı vardır. Burada  ifade edilen “elin görünmemesi” aklen muhal olsa bile “neredeyse” ifadesi bu unsurları tahayyülde yaşatmış, ġuluv unsuru kullanılarak zihinde oluşan tabloda ifade, algıya yaklaştırılmıştır.

يَكَدْ ;  mukârebet, yaklaşma, olayazma ifade eder. Buna göre bu ifadenin anlamı, “vuku bulması yaklaşmadı” şeklindedir. Malumdur ki vukuu yaklaşmamış olan şey, vuku da bulmamıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Çok dolu olan denizin dibi, suyunun derinliği ve doluluğundan dolayı son derece karanlık olur. Onun üzerindeki dalgalar ardarda geldiğinde ise karanlık iyice şiddetlenir. Bu dalgaların üzerinde bir de bulut bulunursa, o zaman karanlık son haddine ulaşır. Böyle bir denizin dibinde bulunan bir kimse ise karanlığın şiddetinin nihaî noktasındadır. يَدَ  [el] hakkında câri olan âdet, onun görülebilen ilk şey, görülemeyecek olan en son şey olduğu şeklinde olunca, Cenab-ı Hak, “Neredeyse o elini bile göremez.” buyurmuş, böylece Allah Teâlâ, bu karanlık ve zulmetin, son haddine ulaşmış olduğunu beyan etmiş, sonra da inancı itibariyle kâfiri buna benzetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟

 

Şart üslubunda gelen terkipte  وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart cümlesi  مَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. 

Şart ismi  مَنْ  mübteda, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً  cümlesi haberdir. Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması hükmün illetini bildirmenin yanında tazim ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.  

Ayetin sonunda tekrar zikredilen نُوراً  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟ , sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  نُورٍ  muahhar mübtedadır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

نُورٍ  ’deki nekrelik, hiçbir manasında kıllet ve nev ifade eder. İstiğrak ifade eden  مِنْ  de bu manayı pekiştirir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَظُلُمَاتٍ - مَوْجٌ - فَوْقَ - مِنْ - بَعْضٍۜ - نُورٍ۟  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sadri sanatları vardır. 

كَظُلُمَاتٍ - نُورٍ۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.  لُجِّيٍّ - فَوْقَ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Buradaki teşbihin izahı hususunda başka açıklamalar da vardır: 1) Allah Teâlâ üç çeşit karanlık zikretmiştir: Denizin karanlığı, dalgaların karanlığı ve bulutun karanlığı. Kâfir de aynen böyledir. Onun da üç zulümatı bulunur: itikat karanlığı, söz karanlığı ve amel karanlığı.Bu, Hasan el- Basrî’den rivayet edilmiştir.

2) Onların, kalbi, gözü ve kulağı bu üç zulmete teşbih edilmiştir. Bu, İbni Abbas'tan rivayet edilmiştir.

3) Kâfir bilmez, bilmediğini de bilmez. Bununla beraber bildiğini zanneder. 

4) Bu karanlıklar üst üstedir. Küfründe ısrarından dolayı kâfirin üzerinde de sapıklıklar üst üste binmiş, teraküm etmiştir. Öyle ki en açık deliller onun yanında zikrolunsa bile bunları anlamaz.

5) Bunlar, karanlık göğüs içindeki karanlık kalptir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu temsili, müşebbeh ve müşebbehün bih açısından cüzlere ayrılabilir. Dalaletler karanlıklara, kafirlerin sayesinde yakınlık elde edeceğini sandığı amelleri denize benzetilmiştir. Göl gibi iyi amellerine batılları karıştırması, kendi iyi amel karışımında bir dalga gibidir ve onunla onları içine işler ve bu ilk dalgadır. 

Bu teşbihte, müşebbeh heyetinin cüzleriyle müşebbehün bihin cüzleri arasındaki benzeyişteki ayrımı dikkate almak uygun olur. Dalaletler karanlıklara, kâfirlerin yaklaşmak için yaptıkları ameller de denize benzetilmiştir. Göl ve benzerlerinde olduğu gibi sevaplarına batılları karıştırmaları; sevapları karıştıran bir dalgaya benzer ki bu ilk dalgadır.

Bunun benzeri olan putlar için kurban kesmek gibi küfür fiilleri de bütün bunların üzerine nüfuz ve fesatla gelen ezici dalgaya benzer ve ikinci dalgadır.

İyiyi, abesten ve çirkinden ayırt etme konusundaki inancın dalaleti de gökyüzündeki yıldızların ışıklarının kalan pırıltılarını örten bulutlar gibidir. Ondan amelinden istifade etmesini istemek, geç gelenin gemisini tamir etmek veya ihtiyacı olanı almak için elini uzatması gibidir ki bu kişi elini değil, ihtiyacı olan şeyi almak isteyeni görür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Nûr Sûresi 41. Ayet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ  ٤١


Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 أَنَّ şüphesiz
4 اللَّهَ Allah’ı
5 يُسَبِّحُ tesbih ederler س ب ح
6 لَهُ onu
7 مَنْ kimseler
8 فِي olan
9 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
10 وَالْأَرْضِ ve yerde olan ا ر ض
11 وَالطَّيْرُ ve kuşlar ط ي ر
12 صَافَّاتٍ saflar halinde uçan ص ف ف
13 كُلٌّ her biri ك ل ل
14 قَدْ andolsun
15 عَلِمَ bilir ع ل م
16 صَلَاتَهُ kendi du’asını ص ل و
17 وَتَسْبِيحَهُ ve tesbihini س ب ح
18 وَاللَّهُ ve Allah
19 عَلِيمٌ bilmektedir ع ل م
20 بِمَا şeyleri
21 يَفْعَلُونَ onların yaptıkları ف ع ل
Tesbih, Allah Teâlâ’yı, kendine mahsus yüce sıfatlarıyla anmaktır, dar mânada O’nu, yakışmayan sıfatlardan tenzih etmektir, her çeşit noksanlıktan uzak ve berî olduğunu ifade etmektir. İnsanlar ve melekler gibi şuurlu varlıkların bu bilince dayalı bir tercihle tesbih etmeleri mümkündür, vâkidir. Diğer canlı, cansız varlıkların tesbihi ise ya hal diliyle, varlık ve hareketlerindeki özellik ve incelikleri gözler önüne sermek, programlandıkları gibi davranmak suretiyle olmaktadır veya Allah’ın kendilerine verdiği, bizim anlayamadığımız özel bir dil ile ifade edilmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 88

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, تَرَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olarak fetha ile mansubdur.  يُسَبِّـحُ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يُسَبِّـحُ  damme ile merfû muzari fiildir.  لَهُ  car mecruru  يُسَبِّـحُ  fiiline mütealliktir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  يُسَبِّـحُ ’nun faili olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.

الْاَرْضِ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. الطَّيْرُ  atıf harfi و ’la  مَنْ  müşterek ism-i mevsûle matuftur.

صَٓافَّاتٍ  kelimesi  الطَّيْرُ ‘nın hali olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُسَبِّـحُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُۜ 

 

 

Cümle, öncesinde geçen ism-i mevsûl  مَنْ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir.  كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  عَلِمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. صَلَاتَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  تَسْب۪يحَهُ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

 

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٖيمٌ haber olup damme ile merfûdur.  مَٓا  masdariyyedir. مَٓا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle  عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. 

يَفْعَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta surekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Istifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

İstifham üslubunda olmasına rağmen taaccüp ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Ayetin başındaki hemze istifhâm-ı inkârîdir. İstifham edatları birtakım karîneler sebebiyle asli manalarının (soru) dışına çıkarak pek çok farklı anlamda kullanılır.

Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307) 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

Ayetteki görme, kalp görmesidir. Yani kalbinle idrak etmez misin ki, Allah (c.c) gökleri ve yeri hikmet ile ve yaratılması gerektiği şekilde yaratmıştır. O, dilerse sizi tamamen yok eder ve sizin yerinize, sizinle onlar arasında hiçbir alâka bulunmayan yepyeni bir halk yaratır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍ  cümlesi, masdar teviliyle, iki mef’ûle müteaddi olan  تَرَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍ  cümlesi  اَنَّ ’nin haberidir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُسَبِّـحُ  fiiline müteallik  لَهُ  car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.

يُسَبِّـحُ  fiilinin faili konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in, irabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü   السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

السَّمٰوَاتِ’ tan sonra  الْاَرْضِ ‘ ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

 وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍ  ifadesi, fail olan ism-i mevsûle matuftur. Cihet-i camiâ temasüldür.

الطَّيْرُ ‘un hali olan  صَٓافَّاتٍ , ism-i fail vezninde gelmiştir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Tesbih edenlerin yeryüzü ve gökyüzünde olanla, kanat çırpan kuşlar olarak sayılması taksim sanatıdır. Tesbih etmekte cem’ edilmişlerdir.

يُسَبِّـحُ - وَتَسْب۪يحَهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

صَٓافَّاتٍ  [havada kanatlarını açıp yayarak] demektir.  عَلِمَ  fiilindeki zamir, ya hepsine ya da Allah'a racidir;  صَلَاتَهُ  ve  وَتَسْب۪يحَهُۜ [kendi duasını, kendi tesbihini] ifadesindeki zamirler de aynıdır. Salat, dua demektir. Allah’ın kuşlara kendi dua ve tesbihlerini ilham etmesi uzak görülemez. Nitekim akıllı varlıkların nerede ise bulamayacağı birtakım dakik bilgileri Allah onlara ilham etmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Tesbih, hem gözle görmeyi hem de kalp ile bilmeyi içine alır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Bu hitap, Resulullah (s.a.v) için olup Allah'ın, ona nûr mertebelerinin en yükseğini ve en parlağını indirdiğini ve zahir âlem ile bâtın âlemin en ince ve küçük sırlarını beyan ettiğini bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُۜ 

 

Fasılla gelen cümle, öncesinde geçen  مَنْ  ism-i mevsûlunden, hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi hal sahibinin durumunun sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. Tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekid edici halin başına  وَ  gelmez.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

كُلٌّ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin nekre gelişi teksir ifade etmiştir.

قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُ  cümlesi,  كُلٌّ ’un haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. 

Allah’ın bilgisi dahilinde olanların  صَلَاتَهُ  ve  تَسْب۪يحَهُۜ  olarak belirtilmesi ile yapılan taksim,  عَلِمَ ‘de cem edilmiştir. 

وَتَسْب۪يحَهُ , tezâyüf nedeniyle  صَلَاتَهُ ’ya atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تَسْب۪يحَهُۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Dua, tesbihten önce zikredilmiş, çünkü duanın mertebesi ondan öndedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Akıllıların tesbihi hakikidir. Kuşların tesbihi ise mecaz-ı mürseldir. Tenzihe delalet eder. O halde burada tesbih kelimesi hem hakiki hem mecazi manada kullanılmıştır. Bu nedenle, ikinci cümleyle aralarında bir fark vardır. Bu iki grup, yani akıllılarla kuşlar arasındaki farkı halletmek için salat ve tesbih zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

كُلٌّ  kelimesiyle bu iki grup birleştirilse de akıllılların tesbihi olarak salat kelimesi kullanılmıştır. Çünkü onların tesbihi hakikidir. Burada salat kelimesiyle kastedilen dua manasıdır. Ki dua etmek akıllıların özelliklerindendir. Tesbih kuşların bir hali değildir. Mecazi olarak akıllıların sesine delalet etmek üzere zikredilmiştir. Ve eğer bu arzu edilmeseydi şöyle denirdi: Herkes tesbihini bildi veya herkes duasını bildi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Hal lisanını, söz lisanı mertebesinde kabul ederek akıl sahiplerine mahsus bulunan ve tenzih mertebelerinin en kuvvetlisi ve zahiri olan tesbih ile onu ifade buyurmuş ve bu manayı, akıl sahipleri için kullanılan harfi  مَنْ , akıl sahipleri olmayanlar için kullanılan harfe  مَا  tercih etmekle de tekid etmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

 

وَ , istînafiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak tekrar zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Müsned olan  عَل۪يمٌ  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlü,  بِ  harf-i ceriyle  عَل۪يمٌ ’e mütealliktir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi  يَفْعَلُونَ , hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.

عَل۪يمٌ - عَلِمَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah Teâlâ yaptıklarını bilir] ifadesine, Allah Teâlânın, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği, gereken karşılığı vereceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

عَلِمَ (İlim) fiili ise salatını-duasını bilen akıllılar ile tesbihlerini bilen kuşların farkını göstermek manasındadır, çünkü kuşların tesbihi şuursuz ve amel kastı olmaksızındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)


Nûr Sûresi 42. Ayet

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ  ٤٢


Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de ancak Allah’adır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِلَّهِ ve Allah’ındır
2 مُلْكُ mülkü م ل ك
3 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
4 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
5 وَإِلَى ve
6 اللَّهِ Allah’adır
7 الْمَصِيرُ dönüş ص ي ر

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

 وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلَى اللّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

مُلْكُ السَّمٰوَاتِ  izafeti, muahhar mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyh izafetle marife oluşu, faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.

Car mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Tehir olması gereken bir unsurun takdim olması durumunda her zaman için maksûrun aleyh; takdîm olan kelimedir. Sonradan zikredilen lafız ise maksûrdur. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ mevsûf/maksur, لِلّٰهِ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَالْاَرْضِ  kelimesi, tezat sebebiyle muzâfun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur.

السَّمٰوَاتِ ’den sonra  وَالْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.


 وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ

 

Ayetin fasılası olan  وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ , makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  اِلَى اللّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ , muahhar mübtedadır.

Car mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr). İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. الْمَص۪يرُ  mevsûf/maksur, اِلَى اللّٰهِ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. 

Dönüşün sadece Allah’a olduğu, ondan başka bir dönüş merciinin olmadığı, kasır üslubuyla etkili bir şekilde ifade edilmiştir. Yani bütün insanların hepsinin varış yeri sadece ve sadece Allah’adır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, tehditte mübalağa ve hükmün illetini bildirmek içindir. Bu tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle ile ayetin içeriği arasındaki mükemmel uyum teşâbüh-i etrâf sanatının güzel bir örneğidir.

Nûr Sûresi 43. Ayet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْج۪ي سَحَاباً ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَاماً فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ۚ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُۜ يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِۜ  ٤٣


Görmez misin ki Allah, bulutları sevk eder. Sonra, onları kaynaştırıp üst üste yığar. Nihayet yağmurun, onların arasından yağdığını görürsün. O, gökten, oradaki dağ (gibi bulut)lardan dolu indirir de onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de geri çevirir. Bu bulutların şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alacak.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 أَنَّ şüphesiz ki
4 اللَّهَ Allah
5 يُزْجِي sürer ز ج و
6 سَحَابًا bulutları س ح ب
7 ثُمَّ sonra
8 يُؤَلِّفُ birleştirir ا ل ف
9 بَيْنَهُ onların arasını ب ي ن
10 ثُمَّ sonra
11 يَجْعَلُهُ onları yığar (sıkıştırır) ج ع ل
12 رُكَامًا birbiri üstüne ر ك م
13 فَتَرَى sonra görürsün ر ا ي
14 الْوَدْقَ yağmurun و د ق
15 يَخْرُجُ çıktığını خ ر ج
16 مِنْ -ndan
17 خِلَالِهِ arası- خ ل ل
18 وَيُنَزِّلُ ve indirir ن ز ل
19 مِنَ -ten
20 السَّمَاءِ gök- س م و
21 مِنْ -dan
22 جِبَالٍ dağlar- ج ب ل
23 فِيهَا orada
24 مِنْ
25 بَرَدٍ bir dolu ب ر د
26 فَيُصِيبُ vurur ص و ب
27 بِهِ onunla
28 مَنْ
29 يَشَاءُ dilediğini ش ي ا
30 وَيَصْرِفُهُ ve onu öteye çevirir ص ر ف
31 عَنْ -nden
32 مَنْ
33 يَشَاءُ dilediği- ش ي ا
34 يَكَادُ neredeyse ك و د
35 سَنَا parıltısı س ن و
36 بَرْقِهِ şimşeğinin ب ر ق
37 يَذْهَبُ alır ذ ه ب
38 بِالْأَبْصَارِ gözleri ب ص ر

  Elefe الف : ألِفٌ alfabe harflerinden biridir. إلْفٌ uyum içinde bir araya gelme ve kaynaşmadır. Ülfet اُلْفَةٌ sözcüğü de buradan gelir. Kaynaşmış olana da ألِيفٌ denir. مُؤَلَّفٌ muhtelif parçalardan bir araya getirilmiş ve öne alınması gerekenlerin öne, arkaya alınması gerekenlerin de arkaya alındığı bir şekilde düzenlenmiş şeydir.

Kureyş suresindeki إيلافٌ sözcüğü anlaştı/uyuştu anlamına gelen آلَفَ fiilinin mastarıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 22 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri elf(u selam), elif, ülfet, te'lif, müellif, îtilaf ve Elif'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْج۪ي سَحَاباً ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَاماً فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ۚ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, تَرَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُزْج۪ي  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يُزْج۪ي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. سَحَاباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  يُؤَلِّفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بَيْنَهُ  mekân zarfı,  يُؤَلِّفُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَجْعَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُكَاماً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَرَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْوَدْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪  cümlesi,  الْوَدْقَ ’nin hali olup mahallen mansubdur.

يَخْرُجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  مِنْ خِلَالِه۪  car mecruru  يَخْرُجُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir surenin bulunduğunu gösterir.  Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُزْج۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  زجو ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

يُؤَلِّفُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ألف ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنَزِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  يُنَزِّلُ  fiiline mütealliktir. مِنْ  ibtida-i gaye içindir. جِبَالٍ  car mecruru  يُنَزِّلُ  fiiline müteallik olup  السَّمَٓاءِ ‘dan bedel olup kesra ile mecrurdur.  ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ  cümlesi,  جِبَالٍ ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. ف۪يهَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri tebıziyyedir. مِنْ بَرَدٍ  car mecruru  يُنَزِّلُ  fiiline müteallik olup, bedel-i iştimâldlr. 

فَ  istînâfiyyedir.  يُص۪يبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  بِه۪  car mecruru  يُص۪يبُ  fiiline mütealliktir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.  

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. يَصْرِفُهُ  fiili ,atıf harfi و ’la makabline matuftur. 

يَصْرِفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl,  عَنْ  harf-i ceriyle  يَصْرِفُهُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. 

يُنَزِّلُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir. 

يُص۪يبُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  صوب ‘dir.


يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِۜ

 

İsim cümlesidir. كَاد  mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.

يَكَادُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. سَنَا  kelimesi,  يَكَادُ ’nun ismi olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. بَرْقِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ  cümlesi,  يَكَادُ ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

يَذْهَبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِالْاَبْصَارِ  car mecruru  يَذْهَبُ  fiiline mütealliktir.

Mukârebe (Yaklaşma) Fiilleri: Mübteda ve haberin başına gelerek nakıs fiiller gibi isim cümlesinin mübtedasını ismi, haberini ise haberi yaparlar. İsmini ref, haberini nasb ederler. Haberleri daima muzari fiil ile başlar. Bu fiiller -e yazdı, az kalsın … , neredeyse … , -mek üzereydi gibi manalara gelir. Bu fiillerden Kur’an’da sadece  كَادَ ’nin kullanımına rastlanılmıştır.  كَادَ  fiili tam fiil olarak da kullanılır. Bu durumda peşinden muzari fiil gelmez ve gerçek anlamı olan “tuzak kurdu, hile yaptı, aldattı” manalarına gelir. Bu şekilde geldiğinde normal fiil gibi amel eder. Yani fail ve meful alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْج۪ي سَحَاباً ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَاماً

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Hemze, inkâri istifham anlamındadır. Yani böyle bir şey olamaz, görmemiş olman mümkün değil anlamındadır. İstifham üslubunda olmasına rağmen soru anlamı dışında, inkâr ve Allah’ın sonsuz güç ve kudretini görünür kılma amacı için gelen bu cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede istiare sanatı vardır. Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir. تَرَ , bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi bir durum, gözle görülen bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

رأي  fiili iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ يُزْج۪ي سَحَاباً  cümlesi, masdar teviliyle  تَرَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُزْج۪ي سَحَاباً  cümlesi  اَنَّ ’nin haberidir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. 

Birbirine matuf müteakip  ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ  ve  ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَاماً  cümleleri, aynı üslupla gelerek  اَنَّ ’nin haberi olan  يُزْج۪ي سَحَاباً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mef’ûl konumundaki  رُكَاماً  ve  سَحَاباً ‘deki nekrelik nev ve kesret ifade eder.

يُزْج۪ي - يُؤَلِّفُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi  Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307) 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

Ayetteki görme, kalp görmesidir. Yani kalbinle idrak etmez misin ki, Allah (c.c) gökleri ve yeri hikmet ile ve yaratılması gerektiği şekilde yaratmıştır. O, dilerse sizi tamamen yok eder ve sizin yerinize, sizinle onlar arasında hiçbir alâka bulunmayan yepyeni bir halk yaratır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ۚ 

 

 

 Cümle, atıf harfi  فَ  ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪  cümlesi,  الْوَدْقَ ’dan hal olarak ıtnâbtır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

خِلَالِه۪ - بَيْنَهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَمْ تَرَ - تَرَى  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ۚ  ifadesi de  فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ  [Bunun üzerine Musa’ya: ‘Asan ile denize vur!’ diye vahyettik; derhal yarıldı. (Şuara Suresi, 63)] ayetinin ifadesi kabilinden olup fiilden sonra neticenin pek süratle hasıl olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


 وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la,  يُزْج۪ي سَحَاباً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مِنْ جِبَالٍ , car mecruru, يُنَزِّلُ  fiiline müteallik olan  مِنَ السَّمَٓاءِ ’den bedeldir. Ayetteki ilk iki  مِنَ  ibtidaî gaye, üçüncüsü ise tebyiz ifade eder.

ف۪يهَا  car-mecruru, جِبَالٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Mecrur zamir السَّمَٓاءِ ‘ye aittir. مِنْ بَرَدٍ  car-mecruru ise  يُنَزِّلُ  fiiline mütealliktir.

فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile … يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فَيُص۪يبُ  fiiline müteallik  بِه۪  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

يُص۪يبُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiili şeklinde gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Aynı üslupta gelen  وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi de hükümde ortaklık sebebiyle  فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

يُص۪يبُ بِه۪ [İsabet ettirir] - يَصْرِفُهُ  [Çevirir] kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesiyle,  وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

مَنْ , يَشَٓاءُ , مِنْ , تَرَ  kelimelerinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ  ibaresi de bir tevile göre istiâredir. Çünkü burada dağlar (جِبَالٍ) ile ağır bulutlar kastedilmiş; onlar yüksek tepelere ve yüce dağlara benzetilmiştir. Yine  مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا  ifadesindeki zamir de dağları değil semayı gösterir. Buna göre ayetin açılımı şöyledir: وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ (Allah, gökteki dağlar[misali bulutlar] dan dolular yağdırır). Yine مِنْ جِبَالٍ ف۪ي السَّمَٓاءِ  (gökteki dağlardan) ifadesinde güdülen maksat, o dağların yeryüzü dağlarından ayrı bir hususiyetinin bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü biz  ف۪يهَا ’daki zamiri dağlara döndürecek olsaydık, bu anlatım, dağların (bulutlar) gökten yere inecek dağlar olduğu algısını uyandırırdı. Bu zamiri, semaya döndürdüğümüzde bu karışıklık önlenmiş olur. Yine burada benzetme yoluyla gökteki dağlardan bahsedilmesi de bizi şaşırtan ilginç bir anlatımdır. Çünkü gerçekte dağlar sadece yeryüzünde, toprağın yüzeyinde bulunur. (Şerif er-Radi, Kur’an Mecazları)

Şayet  مِنَ السَّمَٓاءِ  ile  مِنْ جِبَالٍ  ve  مِنْ بَرَدٍ (O; dolu yüklü bulut dağlarını gökten indirip) ifadesinde birinci, ikinci ve üçüncü  مِنْ ’ler arasında fark vardır. Birincisi, gayenin başlangıcını bildirirken ikincisi bazı anlamı ifade eder; üçüncüsü ise açıklayıcıdır. Yahut ilk ikisi başlangıç bildirirken, sonuncusu bazı anlamı verir. Mana şöyledir: Allah gökten yani oradaki (bulut) dağlarından dolu indirir. Birinci tahlile göre  وَيُنَزِّلُ  fiilinin mef‘ûlü  مِنْ جِبَالٍ  terkibidir (Dağlar indirir anlamında).  مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ  terkibinde iki mana vardır: İlki, Allah’ın yeryüzünde kayalık dağlar yaratması gibi gökte de dolu dağları yaratmasıdır. İkincisi ise dağlarla çokluğu kastetmesidir; nitekim (altını çok olan kimse hakkında) “Falanca altın dağlarına sahiptir.” denilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Cümledeki birinci  مِنْ , ibtidâ-i gaye içindir. Çünkü, inmenin başlangıcı semâdır. İkinci  مِنْ  teb’îziyyedir; çünkü Allah Teâlâ’nın indirdiği o şey; semadaki dağın bir kısmıdır. Üçüncü  مِنْ  beyâniyyedir. Çünkü o dağın cinsi, “dolu”dur, (o dolu dağıdır). (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

O halde bu harfler arasında cinas da vardır.

Buradan kudretin azametini, hikmetin yüceliğini ve ilahî ilmin enginliğini anlamaya intikal edilerek hüsn-i tahallus olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِۜ

 

Cümle,  الْوَدْقَ ’nın halidîr. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Nakıs fiil  كَاد ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. سَنَا بَرْقِه۪  izafeti, كَاد ‘nin ismi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ  cümlesi haberidir.  Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. 

Ayetteki fiiller muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَاد ’nin ismi  سَنَا بَرْقِه۪ , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.

السَّمَٓاءِ - سَحَاباً - بَرَدٍ - الْوَدْقَ -  بَرْقِه۪  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cümlede mübalağa sanatı vardır.

Şimşek, hayalen ve aklen gözlerin görmesini giderir. Ama âdeten böyle değildir. Bu yüzden Allah, imkansızlığı imkana yaklaştırmak için  يَكَادُ ُ(neredeyse) kelimesini getirmiştir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Bu ayet, ilâhî kudretin kemalini gösteren en kuvvetli delillerdendir. Zira bu, zıddı, zıttan üretmek kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle  سَحابًا  için sıfattır. بَرْقِه۪ ‘deki zamir, سَحابًا ‘e aiddir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Günün Mesajı
40. ayetteki iki temsil, inkârcıların durumunu anlama ve açıklama açısından oldukça önemlidir. Bir defa, onların yaptıkları bütün işler, dünyada kendilerine geçici bir süre fayda sağlar gibi görünse hatta sağlasa da, sonu itibariyle özellikle âhiretleri adına azaptan ibarettir. Ayrıca, zihinleri ve kalbleri Allah'ın nüruyla, vahye dayalı gerçek ilimle aydınlanmış ve samimi olarak Allah yolunda gayret sarf eden mü'minler oldukça, inkârcıların Allah'ın nürunu söndürme, onun yayılmasını önleme adına yaptıkları her şey boşa gitmeye mahkümdur. Bu yaptıkları da, neticede kendileri için hem dünyada hem Âhiret'te azap sebebi olacaktır. İkinci olarak, onların kalbleri de, zihinleri de, hayatları ve dünyaları da kapkaranlıktır. Âhirette de kendilerini bekleyen yine karanlıklardır. Allah'ın nürundan istifadeleri yoktur ki, zihinlerini, kalblerini, hayatlarını, dünyalarını ve âhiretlerini aydınlatsın. Dolayısıyla, onların aydınlanma deyip aydınlanma zannettikleri her şey, aslında kat kat karanlıktan ibarettir, İçinde ellerini bile göremeyecekleri bu karanlık katmanlarına gömülmüş bulunan inkârcılar doğru olan yolu da göremezler ki, dünya hayatındaki yolculukları sonunda onları kurtuluşa götürsün.
Sayfadan Gönüle Düşenler
Dünya işlerine gömüldükten sonra ‘Zamanım yok!’ dedi. Bu bahaneyi kullanarak Allah’ın emirlerini; belki hiç yerine getirmedi. Belki yaptıklarını aceleye getirdi. Belki de az yaptıklarıyla övünerek çok büyük bir iş başardığını düşündü. 

Daha fazla para ve daha fazla mutluluk umuduyla, dünyaya sarıldı. Sarıldıkça, dünya kaçtı. Yaşlandıkça, güzelliklerin hepsini tek tek geri aldı. Dünya işleri, çöldeki susuzun gördüğü serap misaliydi. İstediklerine kavuştuğunda, her seferinde hayallerindeki gibi doymadığını farkederdi.

Yaşadığı hayal kırıklıklarıyla, dünya işlerine daha da asıldı. Kontrolü ele nasıl geçiririm diye hesaplar yaptı. Ahiret işleri hatırlatıldığında: ‘Zamanım yok!’ diye tekrarladı. Bir gün anladı ki, sorun zamanın olmamasında değildi, önceliklerini sıralamasındaydı. Zamanını harcamayı seçtiklerindeydi.

Allah’ın rızasının olmadığı her dünyalık iş, hüsranla bitecekti. Zira, sadece dünyayı isteyenin gözü asla doymayacak ve zamanı tükenince de ahirette eli boş çıkacaktı. Allah’ın rızasını gözeterek yaşayan ise, dünya işlerini de bu niyetle yaptığı için iki cihanda da karlı çıkacaktı. 

Ey dilediğine rızkı hesapsız veren Allahım! Halimizi; dünya meselelerine gömülenlerin ve önceliklerini dünya işlerine göre belirleyenlerin hallerine benzemesinden koru. Rızanı umarak yaptıklarımız, verdiğin ve istediğimiz nimetlerine kıyasla çok küçüktür. O yüzden, iki cihanda da, bizi merhametinle daha güzeli ile mükafatlandırmanı ve lütfundan daha fazlasını vermeni isteriz. 

Ey zamanın sahibi olan Allahım! Günümüzde zamanımızdan çalanların sayısı çok fazladır. Bizi; sahip olduğu zamanını en güzel şekilde değerlendirenlerden eyle. Sana ibadet ettiğimiz zamanlarda, sevdiğinin yanında her anın tadını çıkaranlar gibi olmamızı nasip eyle. Zamanımıza bereket, irademize güç, bedenimize kuvvet, zihnimize dinçlik, evimize muhabbet ve gönlümüze iman huzuru ver.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji