4 Temmuz 2025
Nûr Sûresi 44-53 (355. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nûr Sûresi 44. Ayet

يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ  ٤٤


Allah, geceyi ve gündüzü döndürüp duruyor. Şüphesiz bunda basiret sahibi olanlar için bir ibret vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُقَلِّبُ çevirir ق ل ب
2 اللَّهُ Allah
3 اللَّيْلَ gece ل ي ل
4 وَالنَّهَارَ ve gündüzü ن ه ر
5 إِنَّ kuşkusuz
6 فِي vardır
7 ذَٰلِكَ bunda
8 لَعِبْرَةً bir ibret ع ب ر
9 لِأُولِي olanlar için ا و ل
10 الْأَبْصَارِ gözleri ب ص ر

يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ 

 

Fiil cümlesidir. يُقَلِّبُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الَّيْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. النَّهَارَ  atıf harfi  وَ ’la  الَّيْلَ ‘ye matuftur. 

يُقَلِّبُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قلب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

عِبْرَةً  kelimesi  اِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. لِاُو۬لِي  car mecruru  عِبْرَةً ’e müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ي ’dir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَبْصَارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

الَّيْلَ - النَّهَارَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.

يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ  [Allah, gece ile gündüzü çevirir] cümlesinde hoş bir istiare vardır. Çünkü maksat, eşyayı maddî olarak çevirmek değildir. Bu fiil, gece ile gündüzün art arda getirilmesi için müsteâr olarak kullanıl­mıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)  

Bu fiil (يُقَلِّبُ ), takip etmek manasında müstear olmuştur. Bu, işin devamlı olduğunu ifade eder. Somut şeylerin değişmesi manasında değildir. Yani gündüzün ortaya çıkıp geceyi yok etmesi ve gecenin ortaya çıkıp gündüzün yok olması, sanki bir çocuğun bir yerden diğerine geçmesine veya bir kârî’nin kitap sayfalarını arka arkaya çevirmesine benzetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

Ayette bütün bu ibret verici şeylerin sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. Bu idmac sanatıdır.


اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. 

لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ  car-mecruru  لَعِبْرَةً ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyhin  ذٰلِكَ  ile işaret edilmesi önemini vurgulamak, dikkat çekmek ve tazim içindir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebesinin yüksekliğini belirtir. 

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile anlatılan olaylara işaret edilmiştir. ذٰلِكَ  ile durum, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde de istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilenler hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru,  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütelliktir.  لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ , muahhar ismidir.

لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zikredilen göz, fakat kastedilen, anlamak, idrak etmektir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

43-44: Zuhaylî’nin beyanına göre, 43. ayetin  يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِۜ  şeklindeki son kısmında ve  يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَار  şeklindeki 44. ayet hakkında şunları söyleyebiliriz: İlk ayette geçen الْاَبْصَار  kelimesi ile ikinci ayette geçen الْاَبْصَار  arasında cinâs-ı tam vardır. Zira birincisinde murad gözler iken ikincisinde akıllar ve kalpler yani basirettir.

Şiddetli ışık vermesi sebebiyle şimşeğin aydınlığı kendisine bakanların gözlerini/görme yetilerini giderir. Bu, bir şeyden kendi zıddının meydana gelmesi cihetiyle Allah’ın kemâl-i kudretine en kuvvetli delildir. Geceyle gündüzün evrilip çevrilmesi ise birbirlerini takip etmeleri, birinin yerine diğerinin gelmesi, birinin uzamasıyla diğerinin kısalması veya sıcaklık soğukluk, aydınlık karanlık gibi değişken durumlarıdır. İşte bütün bunlarda düşünen akıl ve basiret sahipleri için el-Kadîm ve es-Sânî‘ olan Allah’ın varlığına, sonsuz kudretine, her şeyi kuşatan ilmine, dilediğini yapabileceğine ve ihtiyaçtan münezzeh olduğuna dair deliller vardır. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsîru’l Münîr Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları)

Burada gözlerinin önünde olan gündüz gece değişiminden, idraki açık olan müminlerden başkası ibret almadığı için uzak için kullanılan ism-i işaretle bahsedilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kur’an’da  العِبْرَةُ  kelimesi cins ifade eden elif lam ile marife olarak kullanılmadığı gibi çoğul olarak da kullanılmamıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ [Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır.] Yani bir ayet ve delil vardır. Delilin ibret diye isimlendirilmesi insanın onun sayesinde cehaletten ilme geçmesidir. عبر  nehri geçmek ve aşmak anlamına gelir. اِعتَبارَ  itibar (ibret almak) bilinenden hareketle bilinmeyene ulaşmaktır.  بْصَرِ , اَبْصَارِ  kelimesinin çoğuludur. Kalple idrak etmek anlamına gelir. Basîret de böyledir. Mukātil şöyle demiştir: [Az sayıda olan müminlerin zafer kazanıp çok kalabalık olan müşriklerin kaybetmesinde akıl ve basiret sahipleri için ibretler vardır.] (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et- Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Al-i İmran/13) 

Nûr Sûresi 45. Ayet

وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ٤٥


Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاللَّهُ ve Allah
2 خَلَقَ yarattı خ ل ق
3 كُلَّ her ك ل ل
4 دَابَّةٍ canlıyı د ب ب
5 مِنْ -dan
6 مَاءٍ su- م و ه
7 فَمِنْهُمْ onlardan
8 مَنْ kimi
9 يَمْشِي yürür م ش ي
10 عَلَىٰ üzerinde (sürünerek)
11 بَطْنِهِ karnı ب ط ن
12 وَمِنْهُمْ ve onlardan
13 مَنْ kimi
14 يَمْشِي yürür م ش ي
15 عَلَىٰ üstünde
16 رِجْلَيْنِ iki ayak ر ج ل
17 وَمِنْهُمْ ve onlardan
18 مَنْ kimi
19 يَمْشِي yürür م ش ي
20 عَلَىٰ üstünde
21 أَرْبَعٍ dört (ayak) ر ب ع
22 يَخْلُقُ yaratır خ ل ق
23 اللَّهُ Allah
24 مَا ne
25 يَشَاءُ dilerse ش ي ا
26 إِنَّ çünkü
27 اللَّهَ Allah
28 عَلَىٰ zerine
29 كُلِّ her ك ل ل
30 شَيْءٍ şey ش ي ا
31 قَدِيرٌ kadirdir ق د ر
Allah’ın yarattığı ve her şeye ondan hayat verdiği su ile (Enbiyâ21/30) burada geçen ve kımıldayan canlıların yaratılmasına kaynak olan “bir su” birbirinden farklıdır; bu ikinci suyun sperm ve aşılanmadaki erkek (eril) unsur olduğu anlaşılmaktadır. Âyetin üslûbundan, “her birini kendine mahsus bir sudan” mânası da çıktığı için canlı türlerinin bir asıldan ve kökten değil, farklı ve çeşitli köklerden yaratıldığı anlaşılmaktadır.
 
 “Tam anlamıyla açıklayan” yani açıkladığını mükemmel açıklayan, zihinlerde kuşku, anlamada kapalı alan bırakmadan anlatan âyetler hem Kur’an âyetleridir hem de insanın kendinde ve çevresinde bulunup yaratıcısının varlık, birlik, büyüklük ve eşsizliğini gözler önüne seren “kevnî” âyetlerdir; olgu, oluş ve varlıklardır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 88

وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. دَٓابَّةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْ مَٓاءٍ  car mecruru  خَلَقَ  fiiline mütealliktir. 

İsim cümlesidir. فَ  tefr’iyyedir.  مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَمْش۪ي ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَمْش۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلٰى بَطْنِ  car mecruru  يَمْش۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪ۚ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki car mecruru  مِنْهُمْ ’e matuftur.

İsim cümlesidir. مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَمْش۪ي ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَمْش۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  عَلٰى رِجْلَيْنِ  car mecruru  يَمْش۪ي  fiiline mütealliktir. مِنْهُمْ  atıf harfi  وَ ’la önceki car mecruru  مِنْهُمْ ’e matuftur. İsim cümlesidir. مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَمْش۪ي ’ dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَمْش۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلٰٓى اَرْبَعٍ  car mecruru  يَمْش۪ي  fiiline mütealliktir.


 يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُۜ 

 

Fiil cümlesidir. يَخْلُقُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُۜ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 


اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰه  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ  car mecruru  قَد۪يرٌ ’e mütealliktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ  kelimesi  اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

قَد۪يرٌ  ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ 

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  الله  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍ  cümlesi haberdir.

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107) 

دَٓابَّةٍ ’deki nekrelik, kesret, nev,  مَٓاءٍۚ ’deki ise nev ve tazim ifade eder. 

Cümlede tağlîb sanatı vardır.  دَٓابَّةٍ , akıllı ve akılsız canlıları kapsamaktadır. 

Allah Teâlâ, bu ayet-i kerimede kudretinin büyüklüğünü beyan ediyor ve bütün canlıları sudan yarattığını bildiriyor. Burada ifade edilen  مَٓاءٍ  (su)’dan maksat, ya menidir yahut da her şeyin aslının sudan olduğuna işarettir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

دَٓابَّةٍ (canlı) kelimesi aklı eren ve ermeyen bütün varlıkları kapsar. Bu bakımdan akıl sahibi olan varlık, akıl sahibi olmayan varlıklarla birlikte bulunduğundan dolayı tağlib üslubuyla gelmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

مَٓاءٍ  kelimesindeki nekrelik, her hayvan türü için suyun farklı özellikleri olduğuna işaret ederek nev’ini belirtmek içindir. Maksat, üzerinde düşünmeyi artırmak için insanları meni farklılığına karşı uyarmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.

Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sıla cümlesi olan  يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ  cümlesinde istiare sanatı vardır. Karnı üzerinde hareket etmek, yürümek yerinde kullanılmıştır. 

Aynı üslupta gelen  وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِفَجْلَيْنِ  ve  وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍ  cümleleri, atıf harfi وَ ‘ la, فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

بَطْنِه۪ۚ - رِجْلَيْنِ  kelimeleri arasında îhâm-ı tıbâk ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Cümlelerde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Her iki cümledeki مِنْهُمْ  car-mecrurları, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.

Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘lerin sılası olan  يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍ  ve  يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِ  cümleleri, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍ  cümlesinde ihtibak sanatı vardır. Önceki cümledeki   رِجْلَ  kelimesi, ikinci cümleden düşürülmüş, اَرْبَعٍ  sözüyle yetinilmiştir.

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831) 

فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ  ve  وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِۚ  ve  وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın yarattığı canlıların çeşitlerini bildiren ayette aynı zamanda Allah’ın yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.

Allah’ın sudan yarattığı canlıların bütün hallerinin sayılması taksim sanatıdır.

بَطْنِه۪ۚ , رِجْلَيْنِۚ  ve  اَرْبَعٍۜ  kelimelerindeki nekrelik nev ifade eder.

Allah Teâlâ, ayette önce  كُلَّ دَٓابَّةٍ  (her canlı) ifadesiyle yüksek cinsi zikretmiş, ardından da car ve mecrur olan  فَمِنْهُمْ  ve  وَمِنْهُمْ  ifadelerinden sonra bu yüksek cinsin içindeki cinsleri ve türleri tefsir etmiştir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

وَ جَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيِّ [Biz canlı olan her şeyi sudan yarattık.] (Enbiya Suresi, 30) ayetinde  الْمَاءِ  (su) kelimesi neden marife gelmiş? dersen şöyle derim: Allah Teâlâ burada başka bir mana kasdetmektedir: Canlı cinslerinin tümü bu cinsten yaratılmıştır ki o da su cinsidir. Bu durum, her ne kadar su ile bu cinsler arasına vasıtalar girse de suyun asıl olduğunu ifade eder. Demişlerdir ki: Allah melekleri sudan yarattığı rüzgârdan yaratmış; cinleri sudan yarattığı ateşten yaratmış; Âdem’i de sudan yarattığı topraktan yaratmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette, sürüngenlerin hareketi için kullanılan sürünmek manasındaki  زحف  fiili yerine yürümek manasındaki  مَشَي  fiilinin kullanılması, ayakları üzerine yürüyen diğer hayvanlarla birlikte anılmasına bağlayarak istiare ya da müşâkele sanatıyla açıklanmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪  [Onlardan kimi karnı üzere yürür.] Mesela, yılan gibi sürünmeye yürüme denilmesi istiare yoluyladır ya da şeklen benzediği içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ  ifadesi  خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ  şeklinde de okunmuştur.  دَٓابَّةٍ (canlı) kelimesi, akıllı ve akılsız varlıklara verilen isim olunca akıllı varlıklar galip kabul edilerek ötekilere de onların hükmü verilmiş; sanki canlıların tümü akıllı imiş gibi ifade edilmiş ve karnı üzerinde sürünenler ve dört ayağı üzerinde yürüyenler için (akıllı varlıklar için kullanılacak)  فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي  ifadeleri kullanılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Şayet  مِنْ مَٓاءٍۚ (Bir sudan) ifadesinde kelime neden nekre kullanıldı? dersen şöyle derim: Mana şöyledir: Allah bütün canlıları suyun o canlıya özgü bir türünden yaratmıştır. Yahut Allah, tüm canlıları özel bir sudan -yani nutfeden- yaratmış; sonra nutfeden mahlukat arasında farklı mahluklar yaratmıştır ki bir kısmı haşerat, bir kısmı dört ayaklı hayvan, bir kısmı da insanlardır. “Her biri aynı su ile sulanır, fakat onları tat bakımından birbirinden üstün kılmışızdır.” (Rad Suresi, 4) ayeti de buna benzemektedir. Allah Teâlâ, akıllı olmayanları, akıllı olanlarla birlikte zikretmiştir ki akıllı olanlar, melekler, insanlar ve cinlerdir. Binaenaleyh, akıllı olanlara layık olan lafız umuma teşmil edilmiştir(tağlîb). Çünkü kıymetliyi asıl, kıymetsizi ise tabi kılmak aksini yapmaktan daha evladır. Nitekim Arapçada, hem adam hem de deve için “Bu gelenler kim?” ifadesi kullanılmaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُۜ

 

Öncesinin mazmununu tekid için gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

يَخْلُقُ  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خَلَقَ - يَخْلُقُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, sanatları vardır. 


اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek ve hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyh olan Allah lafzının üç kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ  car mecruru umum için amili olan  قَد۪يرٌ  ‘a takdim edilmiştir. 

شَيْءٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir. 

Cümlede müsned olan, Allah Teâlâ'nın kādir sıfatının, ayetin içeriğiyle uyumu açısından mükemmel bir tercih olduğu aşikardır. Bu uyum bedî’ sanatlardan teşâbüh-i etrâftır.  

فَمِنْهُمْ - مَنْ - يَمْش۪ي- عَلٰى -  كُلِّ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

Nûr Sûresi 46. Ayet

لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ٤٦


Andolsun, biz açıklayıcı âyetler indirdik. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَقَدْ andolsun
2 أَنْزَلْنَا biz indirdik ن ز ل
3 ايَاتٍ ayetler ا ي ي
4 مُبَيِّنَاتٍ (gerçekleri) açıklayan ب ي ن
5 وَاللَّهُ ve Allah
6 يَهْدِي iletir ه د ي
7 مَنْ kimseyi
8 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
9 إِلَىٰ
10 صِرَاطٍ yola ص ر ط
11 مُسْتَقِيمٍ doğru ق و م

لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍۜ 

 

Fiil cümlesidir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اَنْزَلْـنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اٰيَاتٍ mef’ûlün bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.  مُبَيِّنَاتٍ  kelimesi  اٰيَاتٍ ’nin sıfatı olup kesra ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلْـنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُبَيِّنَاتٍ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَهْد۪ي  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَهْد۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur.

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  يَشَٓاءُ  fiiline mütealliktir.  مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi  صِرَاطٍ ’ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

مُسْتَق۪يمٍ , sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl babının ism-i failidir. 

لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş  لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَنْزَلْـنَٓا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

مُبَيِّنَاتٍ  kelimesi  اٰيَاتٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

مُبَيِّنَاتٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

Cemî sıyga ile ism-i fail vezninde gelen  مُبَيِّنَاتٍ , açıklayan demektir. اٰيَاتٍ ‘nin  مُبَيِّنَاتٍ  ile sıfatlanması cansız birşeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اٰيَاتٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.

Hak Teâlâ’nın, “And olsun ki Biz, açık açık ayetler indirdik.” buyruğuna gelince evla olan, buradaki “açık ayetleri” her türlü delil ve ibret verici şey manasına almaktır. Kur'an-ı Kerim, adeta bütün her şeyi ihtiva ettiği için buradaki ayetlerle Kur'an'ın kastedilmiş olması doğru olur. (Fahreddîn er-Râzî , Mefâtîhu’l-Gayb)

 وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle marife olması hükmün illetini bildirmenin yanında tazim ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Azamet zamirinden bu cümlede Allah’ın uluhiyet vasfına dikkat çekmek için Allah ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  cümlesi haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَهْد۪ي  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  يَشَٓاءُ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlede teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi, يَهْد۪ي  fiiline müteallik olan  اِلٰى صِرَاطٍ  car-mecruru için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

صِرَاطٍ ’deki nekrelik, tazim ve teşrif içindir.

صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ibaresinde istiare vardır. Müsteâr  صِرَاطٍ  kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir.  صِرَاطٍ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Buradaki  صِّرَاطَ  kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص  harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر  ve  ط  harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif; med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında  طريق  kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر  ve ق  harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder. 

صراط  kelimesi; bir noktaya ulaştırması veya bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).

Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır. Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır.  طريق ; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur.  صراط  ise açık ve geniş yoldur. (Mustafavî, et-Tahkîk). 

Ayrıca  صراط  kelimesinin çoğul şekli yoktur. Din manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.

Sırat, üzerinde ne kadar insan olursa olsun hepsini içine alabilen, duruma göre genişleyebilen ve insanı hedefe götüren yol demektir. Dine “yol” adının verilmesi, cennete götürücülüğünden dolayıdır. O halde din, cennete götüren yol demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ayetteki “Allah kimi dilerse, onu doğru yola iletir.” cümlesi ile, “Allah, kendisine itaat edip, sevaba müstehak olanları cennetine hidayet eder, iletir.” manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nûr Sûresi 47. Ayet

وَيَقُولُونَ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالرَّسُولِ وَاَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ  ٤٧


(Münâfıklar), “Allah’a ve peygambere inandık ve itaat ettik” derler. Sonra da onların bir kısmı bunun ardından yüz çevirirler. Hâlbuki onlar inanmış değillerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَقُولُونَ ve diyorlar ق و ل
2 امَنَّا inandık ا م ن
3 بِاللَّهِ Allah’a
4 وَبِالرَّسُولِ ve Rasule ر س ل
5 وَأَطَعْنَا ve ita’at ettik ط و ع
6 ثُمَّ sonra
7 يَتَوَلَّىٰ dönüyor و ل ي
8 فَرِيقٌ bir grup ف ر ق
9 مِنْهُمْ onladan
10 مِنْ
11 بَعْدِ ardından ب ع د
12 ذَٰلِكَ bunun
13 وَمَا ve değillerdir
14 أُولَٰئِكَ bunlar
15 بِالْمُؤْمِنِينَ inanmış ا م ن
Hz. Peygamber Medine’de duruma hâkim olunca bazı şahıslar ve gruplar, işlerini yürütmek, müslümanlara mahsus menfaatlerden yararlanmak, birtakım tehlikelerden uzak kalmak için inanmış görünmeyi tercih ettiler. Bilindiği gibi bunlara “münafık” denilmektedir. Bazı şahıslar da İslâm’a inanmışlardı, fakat imanları henüz zayıf bulunuyordu, tefekkür ve dinî tecrübe yoluyla güçlenmemiş, davranış ve kararlarına hâkim hale gelmemişti. Üçüncü bir grup açıkça inançsız, veya başka din ve inanışlara bağlıydı. Gittikçe çoğalan bir grup ise hakkıyla inanmış kimselerden oluşuyordu. Bu âyetlerde, inancın samimi ve güçlü olup olmamasına bağlı olarak grupların davranışları, Allah ve resulüne itaatleri, teslimiyetleri, ilâhî hüküm ve adalete rızâları mukayeseli bir şekilde anlatılmaktadır. Allah’ın, vahiy yoluyla bildirdiği hükümlerin bir kısmı apaçık olup yoruma ihtiyaç yoktur, diğer bir kısmı naslarla hakkında vahiy açıklaması bulunmayan konulardır; bunlar için yorum ve ictihad gerekir. Vahyin belirlediği hükme, Allah’ın buyruğuna uymak gerekir; bildiği halde buna uymayanlar ya inançsız yahut da inancı zayıf kimselerdir. Zayıf da olsa imanın fayda vereceğine dair rivayetler vardır. Ancak dünya ve âhirette asıl kazançlı çıkacak ve kurtuluşa erecek olanlar, sağlam imana, bu imandan kaynaklanan, bu inancın motive ettiği ibadetlere, güzel davranışlara, hayırlı ve faydalı işlere, eserlere sahip olanlardır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 90-91

وَيَقُولُونَ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالرَّسُولِ وَاَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  اٰمَنَّا بِاللّٰهِ ’dir.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  بِاللّٰهِ  car mecruru  اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir. بِالرَّسُولِ  car mecruru atıf harfi  وَ ’la  بِاللّٰهِ ’ye matuftur. اَطَعْنَا  atıf harfi  وَ ’la  اٰمَنَّا ’ya matuftur.  

اَطَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَتَوَلّٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  فَر۪يقٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  فَر۪يقٌ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir. 

مِنْ بَعْدِ  car mecruru  يَتَوَلّٰى  fiiline mütealliktir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  muhatap zamiridir. 

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir surenin bulunduğunu gösterir.  Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَوَلّٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ولي ’dir.  

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

اٰمَنَّا  fiilleri sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dır.

اَطَعْنَا  fiilleri sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ

 

وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi,  فَر۪يقٌ ’un hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  مَٓا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

اُو۬لٰٓئِكَ  işaret ismi  مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  بِالْمُؤْمِن۪ينَ ‘nin cer alameti  ي  olup,  مَا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُؤْمِن۪ينَ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَقُولُونَ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالرَّسُولِ وَاَطَعْنَا

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayette Allah Teâlâ münafıkların sözlerini bildiriyor.

Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالرَّسُولِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107) 

بِالرَّسُولِ  car-mecruru tezayüf nedeniyle, اٰمَنَّا  fiiline müteallik olan  بِاللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir. Cer harfinin tekrarı ıtnâb sanatıdır.

Emin oldu anlamındaki  أمن  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında inandı manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  اٰمَنَّا  kelimesinde, irsâd sanatı vardır.  

Aynı üslupta gelen  وَاَطَعْنَا  cümlesi  اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالرَّسُولِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 

ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ

 

Cümle, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile  وَيَقُولُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مِنْهُمْ  car mecruru  فَر۪يقٌ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فَر۪يقٌ ’daki nekrelik, tahkir ifade eder.

يَتَوَلّٰى  fiiline müteallik  مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ  car-mecrurunda, zaman zarfına muzafun ileyh olan  ذٰلِكَ  ile kafirlerin sözlerine işaret edilmiştir.

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile durum, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

اَطَعْنَا - يَتَوَلّٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ  cümlesiyle  اٰاَطَعْنَا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

التَّوَلِّي  kelimesi, gazapla ayrılmak demektir. Mecazen ‘bir şeye ilgisiz davranmak’ manasında kullanılır. (Aşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,Araf/79)


 وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ

 

Cümle, sözlerinden dönenlerin durumunu bildirmektedir. Hal cümlesi olarak  وَ ’la gelmiş sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi 

Cümle, sözlerinden dönenlerin durumunu bildirmektedir. Hal cümlesi olarak  وَ ’la gelmiş sübut ve istimrar ifade eden menfi  isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Nefiy harfi  مَٓا ’nın, ليس  gibi amel ettiği cümlede  مَٓا ’ın haberine dahil olan  بِ , tekit için gelmiş zaid harftir. 

Olumlu cümlelerde  لَ  harfinin tekid ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi de tekid ifade eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C. II, S. 142)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ifadesinin yanında kibir ve gururda ne kadar ileri gittiklerini işaret eder. 

الْمُؤْمِن۪ينَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın olumsuzluğunun, müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek menfî isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

ذٰلِكَۜ - اُو۬لٰٓئِكَ   kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اٰمَنَّا - مُؤْمِن۪ينَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ  [Mümin değiller bunlar!] cümlesi “İnandık, itaat ettik.” diyenlere işaret eder veya yüz çeviren grubu gösterir. Birinci işarete göre cümlenin anlamı, sadece yüz çeviren grubun değil, tümünün imansız olduğunun Allah tarafından bildirilmesidir. İkinci işarete göre ise mana, yüz çeviren grubun daha önce imandan nasipleri olmadığının Allah tarafından bildirilmesidir. Bunların imanı kalbin tasdiki olmaksızın sadece dil ile iddia etmekten ibarettir. Zira bu söz gönül rızasıyla ve sağlam bir inançtan kaynaklansaydı, bunu yüz çevirme ve yan çizme takip etmezdi. 

بِالْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesinin marife getirilmesi, onların bilinen müminlerden olmadıklarına delalet eder. Müminler iman üzere sabit, dosdoğru olan ve ancak şu kimseler mümindir ki Allah ve Resulü'ne iman etmiş, sonra da şüpheye düşmemişlerdir (Hucurat Suresi, 15) ayetinde özellikleri anlatılan kimselerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

اُو۬لٰٓئِكَ  ile marifelik onların bildik müminler olmadıklarını göstermek içindir. Bildik müminler ise imanda ihlaslı olanlar ve onun üzerinde sebat edenlerdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t -Te’vîl)

Nûr Sûresi 48. Ayet

وَاِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ  ٤٨


Aralarında hüküm vermesi için Allah’a (Kur’an’a) ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup yüz çevirmektedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا zaman
2 دُعُوا çağırıldıkları د ع و
3 إِلَى
4 اللَّهِ Allah’a
5 وَرَسُولِهِ ve Rasulüne ر س ل
6 لِيَحْكُمَ hükmetmesi için ح ك م
7 بَيْنَهُمْ aralarında ب ي ن
8 إِذَا hemen
9 فَرِيقٌ bir grup ف ر ق
10 مِنْهُمْ onlardan
11 مُعْرِضُونَ yüz çevirirler ع ر ض

وَاِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. دُعُٓوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. دُعُٓوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  اِلَى اللّٰهِ  car mecruru  دُعُٓوا  fiiline mütealliktir. رَسُولِه۪  atıf harfi  وَ ’la  اِلَى اللّٰهِ ‘ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لِ  harfi,  يَحْكُمَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren nasb harfidir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  دُعُٓوا  fiiline mütealliktir. 

يَحْكُمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بَيْنَ  mekân zarfı  يَحْكُمَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِذَا  mufacee harfidir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasındadır. 

İsim cümlesidir. فَر۪يقٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  فَر۪يقٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. مُعْرِضُونَ  haber olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُعْرِضُونَ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ , müstakbel şart manalı zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

دُعُٓوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولِه۪  izafetinde  رَسُولِ ’nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf oluşu, Hz. Peygambere tazim, teşrif ve destek içindir.

Sebep bildiren cer harfi  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup başındaki harf-i cerle birlikte  دُعُٓوا  fiiline mütealliktir.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin sonunda zıddı zikredilen  دُعُٓوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ , mufacee harfi  اِذَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَر۪يقٌ  mübteda, مُعْرِضُونَ  haberdir.

اِذَا , isim cümlesinin önüne geldiğinde müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle  فَ  ile birlikte kullanıldığı zaman cümleye, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları katar.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

مِنْهُمْ  car-mecruru, فَر۪يقٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müsned olan  مُعْرِضُونَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

Müsnedün ileyhin tenkiri tahkir içindir.

Ayetteki, farklı görevde olan iki  اِذَا  arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece sanatı vardır.

دُعُٓوا  (çağrıldılar) - مُعْرِضُونَ  (yüz çevirdiler) kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ  [Hükmetmek için] diye buyurulup “hükmetmeleri için” denilmemesi Resulullah’ın (s.a.v) kastedilmiş olması dolayısıyladır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Allah'ın zikredilmesi tazim içindir ve gerçekte hüküm verenin o olması dolayısıyladır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Allah'ın zikri, Resulullah’ı tazim için ve Allah katındaki yüksek makamını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hak, aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulullah'a çağrıldıklarında, içlerinden bir kısmının yüz çevirdiklerini beyan buyurmuştur ki bu, Resulullah'ın (vereceği) hükme razı olmama demektir. Hak Teâlâ, ‘Eğer hak kendileri lehinde ise itaat ile koşa koşa ona gelirler ifadesi ile onların, ancak hakkın başkasına ait olduğunu bildiklerinde veya şüphe ettiklerinde yüz çevirdiklerine; ama kendilerine bir hak doğduğunu bildiklerinde yüz çevirmeyi bırakıp, o hükme koşuşup, ondan razı olduklarına” dikkat çekmiştir. Bu ifadede onların hak değil aksine dünyevî menfaat peşinde olduklarına bir delil vardır bu da bir münafıklıktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

Nûr Sûresi 49. Ayet

وَاِنْ يَكُنْ لَهُمُ الْحَقُّ يَأْتُٓوا اِلَيْهِ مُذْعِن۪ينَۜ  ٤٩


Ama gerçek (verilen hüküm) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 يَكُنْ olursa ك و ن
3 لَهُمُ kendi lehlerine
4 الْحَقُّ hüküm ح ق ق
5 يَأْتُوا gelirler ا ت ي
6 إِلَيْهِ ona
7 مُذْعِنِينَ ita’at ederek ذ ع ن

  Ze'ane ذعن :   İf'al formundaki مُذْعِنٌ lafzı , أذْعَنَ fiilinin ismi faili olan boyun eğen demektir.

  Ayrıca uysal ve itaat eden deveye de ناقَةٌ مِذْعانٌ  denmiştir. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de yalnız bir defa ismi fail formunda geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli izandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاِنْ يَكُنْ لَهُمُ الْحَقُّ يَأْتُٓوا اِلَيْهِ مُذْعِن۪ينَۜ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. يَكُنْ

’un dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

يَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. لَهُمُ  car mecruru  يَكُنْ ’un mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  الْحَقُّ  kelimesi,  يَكُنْ ’un muahhar ismi olup damme ile merfûdur. 

فَ  karinesi olmadan gelen  يَأْتُٓوا  cümlesi şartın cevabıdır.  

يَأْتُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِلَيْهِ  car mecruru  يَأْتُٓوا  fiiline mütealliktir.  مُذْعِن۪ينَ  hal olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُذْعِن۪ينَ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ يَكُنْ لَهُمُ الْحَقُّ يَأْتُٓوا اِلَيْهِ مُذْعِن۪ينَۜ

 

Ayet, önceki ayete matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubundaki terkipte  اِنْ يَكُنْ لَهُمُ الْحَقُّ , şart cümlesidir. كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde takdim-tehir ve icaz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمُ , nakıs fiil  كان ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  الْحَقُّ , muahhar ismidir.

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يَأْتُٓوا اِلَيْهِ مُذْعِن۪ينَ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

مُذْعِن۪ينَ , fiilin failinden haldir.

Önceki ayetteki  مُعْرِضُونَ  (yüz çevirenler) ile  مُذْعِن۪ينَۜ  (itaat ederek gelenler) kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

Önceki ayetteki  اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ  cümlesiyle,   يَأْتُٓوا اِلَيْهِ مُذْعِن۪ينَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اِنْ  şart edatı, gerçekleşme ve gerçekleşmeme ihtimali bulunan fiillerde, başka bir deyişle, bir olay veya eylem, gerçekleşme ve gerçekleşmeme ihtimallerini eşit derecede taşıyorsa kullanılır. Eylemin gerçekleşeceği kesin bilindiğinde ise  اِذَا  edatı kullanılır. (Cürcânî, Delâilu’l-İʻcâz, s. 82)

اِلَيْهِ  kelimesi  يَأْتُٓوا  fiilinin müteallikidir; çünkü  أتي  ve جاء  fiilleri  اِلَيْ  ile geçişli olurlar. 

مُذْعِن۪ينَ  kelimesine müteallık da olabilir; çünkü bu kelime itaatte süratli anlamına gelmektedir. Sılası (müteallik) kendisinden önce geçtiği ve tahsise delalet ettiği için bu daha güzeldir. Mana şöyledir: Onlar senin yanında acı gerçekten ve sırf adaletten başka bir şey olmadığını bildikleri için hak kendilerine ağır geldiğinde, onların aleyhine hasımları lehine hükmederek gözbebeklerini yuvalarından fırlatmayasın diye senin huzurunda mahkemeleşmekten kaçınıyorlar. Ama hak kendi lehlerine hasımları aleyhine sabit olursa hasmın zimmetinde sabit olanı alıp onlara vermen için koşa koşa sadece senin yanına geliyorlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Eğer hak onların olursa aleyhlerine olmazsa ona koşa koşa gelirler itaat ederek, çünkü lehlerine hüküm verileceğini bilirler.  اِلَيْهِ  lâfzı  يَأْتُٓوا ’nun yahut  مُذْعِن۪ينَ  sılasıdır (müteallik), başa geçmesi ise tahsis içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Nûr Sûresi 50. Ayet

اَف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَمِ ارْتَابُٓوا اَمْ يَخَافُونَ اَنْ يَح۪يفَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُۜ بَلْ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ۟  ٥٠


Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüde mi düştüler? Yoksa Allah ve Resûlünün kendilerine karşı zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, işte onlar asıl zalimlerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفِي -mı var?
2 قُلُوبِهِمْ kalblerinde ق ل ب
3 مَرَضٌ bir hastalık- م ر ض
4 أَمِ yoksa
5 ارْتَابُوا şühpe mi ettiler? ر ي ب
6 أَمْ yoksa
7 يَخَافُونَ korkuyorlar mı? خ و ف
8 أَنْ diye
9 يَحِيفَ haksızlık yapacak ح ي ف
10 اللَّهُ Allah’ın
11 عَلَيْهِمْ kendilerine
12 وَرَسُولُهُ ve Elçisinin ر س ل
13 بَلْ hayır
14 أُولَٰئِكَ işte
15 هُمُ onlar
16 الظَّالِمُونَ zalimlerdir ظ ل م

اَف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَمِ ارْتَابُٓوا اَمْ يَخَافُونَ اَنْ يَح۪يفَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُۜ 

 

İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir.  ف۪ي قُلُوبِهِمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَرَضٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

اَمْ  munkatıadır.  بل  ve hemze manasındadır. ارْتَابُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَمْ  munkatıadır.  بل  ve hemze manasındadır. يَخَافُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel amili  يَخَافُونَ ’nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَح۪يفَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  يَح۪يفَ  fiiline mütealliktir. رَسُولُ  atıf harfi  وَ ’la  اللّٰهُ ’ ya matuftur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. 

ارْتَابُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  ريب ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


بَلْ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ۟

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  هُمُ  fasıl zamiridir. هُمُ الظَّالِمُونَ۟  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Veya munfasıl zamir   هُمُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الظَّالِمُونَ۟  mübtedanın haberi olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الظَّالِمُونَ۟ , sülâsi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze, azarlama kastıyla gelen inkârî istifham harfidir.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Sübut ifade eden isim cümlesi  اَف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ‘de takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي قُلُوبِهِمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَرَضٌ  muahhar mübtedadır. 

مَرَضٌ ’daki nekrelik, kesret ve nev içindir.

ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ  ifadesinde istiare vardır. ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin fikirlerindeki yanlışlığı etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Münafıklar hakkındaki bu ayet-i kerimede  مَرَضٌ  kelimesinde istiare yapılmıştır. مَرَضٌ  bedenî bir hastalıktır, kalbî bir hastalık olan nifak için müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik her ikisinin de yakaladıkları şeyi ifsad etmesidir. Maraz bedeni, nifak ve küfür ise kalbi ifsad eder. Bu kelimenin hakiki manasında kullanılmayıp müstear olduğunun delili yani karîne-i mânia ayet-i kerimenin küfürlerini gizleyip Müslüman olduklarını izhar eden münafıkları zem siyâkında olmasıdır. Bedenî hastalıkları değil, kalbî fesatları zemmedilmektedir. Ayette hakiki manadan mecazî manaya geçişin sebebi; nifakın bir hastalık gibi kanlarında dolaşacak kadar etkili hale geldiğini ifade etmektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi

مرض  kelimesinin nekre gelişi tazim içindir. Onların kalplerindeki hastalığın tehlikesinin şiddetine ve kötü akıbetlerine ima veya insanların tanıdığı hastalıkların dışında bir hastalık çeşidine delalet etmek için nekre gelmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, s. 77)

اَمِ ارْتَابُٓوا 

 

Müstenefe olan  اَمِ ارْتَابُٓوا  cümlesindeki istifham harfi  اَمِ , hemze ve  بل  manasındadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir. 

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

 

اَمْ يَخَافُونَ اَنْ يَح۪يفَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُۜ

 

İstînafiyye olarak fasılla gelen cümledeki  اَمِ , hemze ve  بل  manasındadır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَح۪يفَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُ  cümlesi, masdar tevili ile  يَخَافُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَح۪يفَ  fiiline müteallik  عَلَيْهِمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

 وَرَسُولُهُ , tezayüf nedeniyle, fail konumundaki  اللّٰهُ ‘ya atfedilmiştir.

Allah Teâlâ’ya ait zamirin  رَسُولُ ’ye izafesi, Resulullah’a tazim ve teşrif içindir. 

Bundan önce onların bir takım tahkik edilmiş mevcut çirkinlikleri ile beklenen çirkinlikleri ortaya konulduktan sonra burada ise onların mezkûr yüz çevirmeleri inkâr ve takbih edilmekte, onun kaynağı beyan edilmekte ve kaynağının çeşitleri belirtilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cümlenin [Kendilerine haksızlık eder diye mi korkarlar?] şeklinde soru şeklinde gelmesi, azarlama üslubunun daha ağır, yermenin daha ileri derecede olmasından dolayıdır. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

 

بَلْ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ۟

 

İstînafiyye olarak fasılla gelen cümleye dahil olan  بَل  idrâb harfidir, intikal için gelmiştir. 

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle fasıl zamiriyle tekid edilmiştir. 

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir. Fasıl zamiri هُمُ , kasrı tekit ifade eder.

İsm-i işaretin gelişi haberin tekid edilmesi içindir. Böylece 4 tekid meydana gelmiştir: İkincisi, hasr sıygasıyladır. Öyleyse tahsis ve hasr değil sadece tekid üzerine tekiddir. Üçüncüsü fasıl zamiri, dördüncüsü ism-i işarettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesiyle oluşan iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ  mevsûf/maksur, الظَّالِمُونَ۟  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Onlar, zalim olmaya hasredilmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. Onların zalim olduğunu gözler önüne sererek anlamı kuvvetlendirmiştir.

İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.

Son cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, fasıl zamiriyle tekrar edilmesi, müsnedin ism-i fail ve marife gelişi onların zalim olduklarını gözle görülür gibi inkârı mümkün olmayacak derecede olduğunun delilleridir. 

Haber olan  الظَّالِمُونَ۟ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Zalimlerin özelliklerinin sayılmasında taksim sanatı vardır. 

بَلْ , idrâb harfidir. Atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

هم  zamiri, mübteda ve haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan  هم  ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)

 
Nûr Sûresi 51. Ayet

اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  ٥١


Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve iman ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا ancak
2 كَانَ ك و ن
3 قَوْلَ sözü ق و ل
4 الْمُؤْمِنِينَ inananların ا م ن
5 إِذَا zaman
6 دُعُوا çağırıldıkları د ع و
7 إِلَى
8 اللَّهِ Allah’a
9 وَرَسُولِهِ ve Rasulüne ر س ل
10 لِيَحْكُمَ hükmetmesi için ح ك م
11 بَيْنَهُمْ aralarında ب ي ن
12 أَنْ
13 يَقُولُوا demeleridir ق و ل
14 سَمِعْنَا işittik س م ع
15 وَأَطَعْنَا ve ita’at ettik ط و ع
16 وَأُولَٰئِكَ işte
17 هُمُ onlardır
18 الْمُفْلِحُونَ kurtuluşa erenler ف ل ح

اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۜ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

قَوْلَ  kelimesi  كَانَ ’nin mukaddem haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُؤْمِن۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ي ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. دُعُٓوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

دُعُٓوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  اِلَى اللّٰهِ  car mecruru  دُعُٓوا  fiiline mütealliktir. رَسُولِه۪  atıf harfi  وَ ’la  اِلَى اللّٰهِ ‘ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Şartın cevabı önceki cümlenin delaletiyle mahzuftur. Takdiri,  فإنّما قولهم سمعنا (Muhakkak ki onları sözleri işittik şeklindedir.) şeklindedir.

لِ  harfi   يَحْكُمَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren nasb harfidir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceri ile  دُعُٓوا  fiiline müteallik, mahallen mecrurdur. 

يَحْكُمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  بَيْنَ  mekân zarfı  يَحْكُمَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel  كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يَقُولُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۜ ’dır.  يَقُولُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

سَمِعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  اَطَعْنَاۜ  atıf harfi  وَ ’la  سَمِعْنَا  fiiline matuftur. 

اَطَعْنَاۜ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) ‘nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُؤْمِن۪ينَ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  هُمُ  fasıl zamiridir.  هُمُ الْمُفْلِحُونَ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

Veya muttasıl zamir  هُمُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مُفْلِحُونَ  haber olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُفْلِحُونَ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasr üslubuyla tekid edilmiş, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasrın  اِنَّمَا  ile yapılmasından muhatabın konunun cahili olmadığı anlaşılmaktadır. İki tekid hükmündeki kasr, كان ’nin ismi ve haberi arasındadır.

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. Veciz ifade kastına matuf  قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ  izafeti, كَان ‘nin mukaddem haberi, masdar tevilindeki  اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۜ , muahhar ismidir.

كان ’nin ismi ve haberi arasındaki iki tekit hükmündeki kasr,  قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ  mevsuf/maksûr, masdar-ı müevvel sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Müsned olan  قَوْلَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

قَوْلَ ‘ye müteallik, şarttan mücerret zaman zarfı  اِذَا ‘nın muzafun ileyhi olan  دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

دُعُٓوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Cümlede Allah’a davetten sonra resulüne davetin zikredilmesi, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

رَسُولِه۪  izafetinde  رَسُولِ ’nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf oluşu, Hz. Peygambere tazim, teşrif ve destek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Sebep bildiren  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde دُعُٓوا  fiiline mütealliktir.

اِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ  cümlesi 48. ayetteki cümleyle aynıdır. İki cümle arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki   يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ’nin muahhar ismi konumundadir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَقُولُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  سَمِعْنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107) 

Aynı üslupta gelen  اَطَعْنَا  cümlesi, mekulü’l-kavle matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

قَوْلَ - يَقُولُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

  وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle fasıl zamiriyle tekid edilmiştir. 

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir. Fasıl zamiri هُمُ , kasrı tekit ifade eder.

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesiyle oluşan iki tekit hükmündeki kasr (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ  mevsûf/maksur, الْمُفْلِحُونَ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Onlar, kurtulmaya hasredilmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. Kurtulmuş olanları gözler önüne sererek anlamı kuvvetlendirmiştir.

İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tazim ifade eder.

Haber olan  الْمُفْلِحُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هم  zamiri, mübteda ve haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  cümlesi ile bir önceki ayetin son cümlesi بَلْ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ۟  arasında mukabele sanatı vardır. Önceki ayetteki  اُو۬لٰٓئِكَ  münafıkları, bu ayetteki ise müminleri işaret etmektedir.

اُو۬لٰٓئِكَ ’ler arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  cümlesinde icaz-ı kasr vardır. İcaz-ı kasr, az sözle çok mana ifade etmek yani lafzen bir hazif olmamakla beraber kısa, tam bir cümleyle çok mana ifade etmek demektir. “İşittik ve itaat ettik” diyenlerin cehennem ateşinden kurtularak cennete kavuşacakları az lafızla ifade edilmiştir.

وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  [İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.] cümlesiyle, itaat ettik dedikten sonra yüz çeviren zalimlerin kurtuluşa ermeyeceklerine dair tarîz yapılmıştır.


اِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۜ 
Nûr Sûresi 52. Ayet

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللّٰهَ وَيَتَّقْهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ  ٥٢


Kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kim(ler)
2 يُطِعِ ita’at ederse ط و ع
3 اللَّهَ Allah’a
4 وَرَسُولَهُ ve Resulüne ر س ل
5 وَيَخْشَ ve korkarsa خ ش ي
6 اللَّهَ Allah’tan
7 وَيَتَّقْهِ ve sakınırsa و ق ي
8 فَأُولَٰئِكَ işte
9 هُمُ onlardır
10 الْفَائِزُونَ kazananlar ف و ز

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللّٰهَ وَيَتَّقْهِ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Atıf harfi veya itiraziyye olması da caizdir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُطِـعِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ  atıf harfi  وَ ’la  اللّٰهَ  lafza-i celâl’e matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَخْشَ  atıf harfi وَ ’la  يُطِـعِ  fiiline matuftur.  

يَخْشَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَتَّقْهِ  atıf harfi  وَ ’la  يَخْشَ  fiiline matuftur.  

يَتَّقْهِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُطِـعِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi طوع ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يَتَّقْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  هُمُ  fasıl zamiridir. هُمُ الْفَٓائِزُونَ  cümlesi  اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Veya munfasıl zamir mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْفَٓائِزُونَ  haber olup, ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْفَٓائِزُونَ , sülâsi mücerredi  فوز  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللّٰهَ وَيَتَّقْهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  مَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ , şarttır. Şart ismi  مَنْ  müsnedün ileyn, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesi müsneddir. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Lafza-ı celâle tezayüf nedeniyle atfedilen  رَسُولَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, Hz.Peygamber için şan ve şeref ifade etmiştir. 

Cümlede Allah’a itaatten sonra resulüne itaatin zikredilmesi, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

وَيَخْشَ اللّٰهَ  cümlesi ile  يَتَّقْهِ  cümlesi, şart cümlesine matuftur. Aynı üslupla gelen cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Zamir makamında ism-i celâlin, kalplerde haşyet ve muhabbet uyandırmak, zihne yerleştirmek için zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ , faide-i haber inkârî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde haberin  الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir. Fasıl zamiri هُمُ , kasrı tekit ifade eder.

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesiyle oluşan iki tekit hükmündeki kasr (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ  mevsûf/maksur, الْفَٓائِزُونَ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Onlar, başarmış olmaya hasredilmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. Başarıyı elde edenler, gözler önüne sererek anlamı kuvvetlendirmiştir.

İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tazim ifade eder.

Haber olan  الْفَٓائِزُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هم  zamiri, mübteda ve haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bilindiği gibi fasıl zamiri haberin sıfat olmadığına da delalet eder. Bu tip kasrlarda, fasıl zamiri tahsise ilaveten haberin mübtedaya nispetini de tekid eder. Aslında bu ifade bütün kasrlarda vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin elif-lam ile marife yapılması burada kasr olduğunu gösterir. Bu kasr kasr-ı iddiâî olup ermiş oldukları başarının azamet ve yüceliğindeki mübalağa manasını sağlar. Öyle ki başkalarının başarısı, onların başarısı yanında yok hükmünde görülmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Tevbe Suresi 20)

Burada; “Kim farzlarda Allah’a, sünnetlerde Resule itaat ederse, geçmişte yapılan şeyler sebebiyle Allah’tan korkarsa, gelecekteki amelleri konusunda da takva sahibi olursa kazananlardan olur.” manası kastedilmiştir. فَٓائِزُونَ  (Murada erenler) da (cehennem ateşinden kurtulanlar ve cennete girenler) demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nûr Sûresi 53. Ayet

وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ اَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّۜ قُلْ لَا تُقْسِمُواۚ طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ  ٥٣


Münâfıklar, sen kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka savaşa çıkacaklarına dair en ağır bir şekilde Allah’a yemin ettiler. De ki: “Yemin etmeyin. Sizden istenen güzelce itaat etmektir. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَقْسَمُوا ve yemin ettiler ق س م
2 بِاللَّهِ Allah’a
3 جَهْدَ var gücüyle ج ه د
4 أَيْمَانِهِمْ yeminlerinin ي م ن
5 لَئِنْ eğer
6 أَمَرْتَهُمْ onlara emredersen ا م ر
7 لَيَخْرُجُنَّ (savaşa) çıkacaklarına خ ر ج
8 قُلْ de ki ق و ل
9 لَا
10 تُقْسِمُوا yemin etmeyin ق س م
11 طَاعَةٌ itaatiniz ط و ع
12 مَعْرُوفَةٌ malumdur ع ر ف
13 إِنَّ şüphesiz
14 اللَّهَ Allah
15 خَبِيرٌ haberdardır خ ب ر
16 بِمَا şeylerden
17 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız ع م ل
Yemin konusu olan “çıkma” hakkında farklı rivayetler vardır. Bunlardan anlaşıldığına göre gerektiğinde yurt ve yuvalarından çıkarak savaşa katılma ve malî fedakârlıkta bulunma kastedilmektedir.
 
  “İtaat belli bir şeydir” şeklinde tercüme edilen kısım, –muhtemelen âyetin indiği ortamda bağlam belli olduğu için– zikredilmesine gerek görülmemiş bulunan cümle ögelerinin farklı takdirine bağlı olarak şu şekillerde anlaşılmaya müsaittir: a) “Boşuna yemin etmeyin, biz sizin itaatinizin ne olduğunu biliriz!”, b) “Yemin etmeyin, itaat objektif ölçütlerle bilinen bir şeydir”, c) “Yemin etseniz de etmeseniz de sonuç değişmez, biz itaatiniz konusunda yeterli bilgiye sahibiz.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 91

وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ اَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اَقْسَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِاللّٰهِ  car mecruru  اَقْسَمُوا  fiiline mütealliktir. جَهْدَ  masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  اَيْمَانِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمَرْتَ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi, ikinci mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَخْرُجُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. 

Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. 

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَقْسَمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قسم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


  قُلْ لَا تُقْسِمُواۚ طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l kavli,  لَا تُقْسِمُواۚ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُقْسِمُواۚ  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. طَاعَةٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri,  خبر من قسمكم (Sizin tarafınızdan bir haberdir.) şeklindedir. مَعْرُوفَةٌ  kelimesi  طَاعَةٌ ’in sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَعْرُوفَةٌ  ; sülâsi mücerredi  عرف  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.


 اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. خَب۪يرٌ  kelimesi  اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  خَب۪يرٌ ’a mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْمَلُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

خَب۪يرٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la 51. ayetteki …اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَيْمَانِهِمْ  için muzâf ve mahzuf mef’ûlu mutlaktan naib olan  جَهْدَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَقْسَمُوا  fiiline müteallik  بِاللّٰهِ  car mecruru, ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.

اَيْمَانِهِمْ - اَقْسَمُوا - جَهْدَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ [ ağır yeminleriyle] terkibinde latif bir istiare vardır. Münafıkların son derece kuvvetli ve ağır bir şekilde ettikleri yeminler, istiare yoluyla, yapamayacağı bir işe kendini zorlayan ve bunun için bütün gücünü harcayan kimseye benzetildi. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)


لَئِنْ اَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen terkibin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

ل , mahzuf kaseme işaret eden muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Şart cümlesi olan  لَئِنْ اَمَرْتَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şartın cevabının, kendisinden sonra gelen kasemin cevabı delaletiyle hazfedilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mezkür şart vecevap cümlesinden oluşan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لَيَخْرُجُنَّ  cümlesi kasemin cevabıdır. لَ , cevabın başına gelen harftir. Mukadder kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı; mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

إنْ  şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.)

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa ”  اِنْ  ” kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2) Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.

3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Kasem Tabirinin Yemin Manasına Taşınması: Vahidî şöyle demektedir: “Yemine, kasem adı verilmiştir. Çünkü yemin, ister müspet isterse menfi olsun, insanın haber verdiği, bildirdiği haberi tekid etmek için vaz edilmiştir. Haber doğru veya yalan olabileceği için haber veren kimse doğru tarafını yalan tarafına tercih etmek için böyle bir yola başvurmaya muhtaç olur. Ki bu yol da yemin etme yoludur. Yemin etmeye, ancak bu haberi duyduğunda insanlar, onu tasdik eden veya yalanlayanlar şeklinde kısımlara ayrıldığı zaman ihtiyaç duyulur. Araplar yemin etmeye kasem adını vermişler ve bunu,  أفْعَلَ  sıygasıyla ifade ederek  أقْسَمَ فُلانٌ يُقْسِمُ إقْسامًا  (Falanca yemin etti.) demişler; bununla da o kimsenin tercih ettiği yemini tekid ettiğini ve doğruluğu yemin ve kasem vasıtasıyla seçmiş olduğu kaseme havale ettiğini kastederler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb, Enam Suresi 109)


قُلْ لَا تُقْسِمُواۚ 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَا تُقْسِمُوا  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَقْسَمُوا - لَا تُقْسِمُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. طَاعَةٌ , takdiri  أمرنا  olan mahzuf mübtedanın haberidir. 

Bu takdire göre mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَعْرُوفَةٌ  kelimesi  طَاعَةٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

طَاعَةٌ  kelimesindeki nekrelik, nev içindir.  

طَاعَةٌ (itaat) - اَمَرْتَهُمْ (onlara emrettin)  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki,  طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌ  ifadesi mahzûf bir mübtedanın haberidir. Burada hazf edilmiş olan  طَاعَتُكُمْ (sizin itaatiniz) kelimesidir. Bu cümle yemin etmeye dair yasaklamanın gerekçesini açıklamakta ve sanki bu şekilde onlara şöyle denilmektedir: İtaat iddianıza dair yemin etmeyiniz. Çünkü sizin itaatinizin; sadece dil ile yapıldığı ve kalplerinizle örtüşmediği herkes tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla cümlenin takdiri: Sizden beklenen müminlerin gerçek/saf itaati gibi kendisinde şüphe bulunmadığı bilinen iyi bir itaatte bulunmanızdır. İkinci bir îrab değerlendirmesine göre  طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌۜ  ifadesi mübtedadır, haberi mahzuftur. Yani gücünüz nispetindeki makbul ve maruf bir itaat, yalan yere yemin etmenizden daha uygundur. (Alican Dağdeviren, Âlûsî Ve Rûhu’l-Meânî’si) 


اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlu  بِ  harf-i ceriyle  خَب۪يرٌ ’e mütealliktir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi  تَعْمَلُونَ , hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.

خَب۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır.

اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ  [yaptıklarınızdan haberdardır.] ifadesi Allah Teâlâ’nın, her şeyden haberdar olduğunu beyan ederken lâzım-melzûm alakasıyla ‘yaptıklarınızın karşılığı verilecektir’ manası taşır. Lâzım zikredilmiş, “yaptıklarınıza karşılık verir” manasındaki melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürseldir.

 خَب۪يرٌ - مَعْرُوفَةٌۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümlede Allah Teâlâ'nın sıfatlarından خَب۪يرٌ ’in seçilmesinin, ayetin genel manasıyla, uyumu açısından son derece isabetli bir tercih olduğu aşikardır.

Kuran’da çok sık karşılaşılan bu edebi üslub teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Tezyîl cümleleri ıtnâb sanatıdır.

“Tezyîl’in kelamda çok değerli bir yeri ve önemli bir konumu vardır. Çünkü o manaya açıklık ve maksada belirginlik kazandırmaktadır. Bazı belâgatçılar, “Belâgat üç -işaret, tezyîl ve müsâvât- yerdedir” demişlerdir.” (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Burada ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır.  (Ebüssuûd ,İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Sayfadaki ilk ikisi dışındaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Münafıklar dinleri ile kalplerinde bulunana aykırı Allah'ı ve Resülü'nü hiçbir şekilde razı etmeyen, davranışları ile örtüşmeyen sözler söylerler. Onlar dışa iman ettiklerini gösterirken içlerinde küfrü gizlerler. Onlar kendi hevâlarının peşinden giderler. Bu sebeple eğer hak onların menfaatine ise ona razı olurlar, eğer kendileriyle davalaşanların menfaatine ise onu dert ederler.
En ağır zulüm; küfürle, münafıklıkla ve şüphe ile nefse yapılan zulümdür.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bazı sözler vardır. Manası derindir ama söylendiğiyle kalır, ne yazıktır. ‘Allah ve Rasul’une itaat ettim.’ demek kolaydır. Farklı haller ve farklı dönemlerde, bu söze sadık kalmak ise yürek istemektedir. Zira, nefsi dünyalık bahanelere kanmaya hazırdır.

Bazı sorular vardır. İsteneni duymak için sorulur. Fakat, hakikat ile umulan her seferinde örtüşmemektedir. Bu, her şeyi o andan ve kendisinden ibaret sanana ağır gelir. Kalbi ise, hakikat ile hevesinin örtüşmemesinin imtihan olduğunu hatırlatır.

Bazı istekler vardır. İnsanın nefsi susmak bilmez ve çırpındıkça çırpınır. Verdiği sözleri tutmamak ve Allah’ın sınırlarının ötesine tek bir adım atmak için bahaneler türetir. Dünyayı gözünde büyütür, uyarılara kulaklarını tıkar ve kendisini acındırır.

Bazı tavizler vardır. Peşinden nicesini getirir. İnsan ise tek bir tavizle durabileceğine inanır. Nefsi için yaşayanın, kontrolün kendisinde olduğuna inanması ne gariptir. Bir gün dönüp bakarsa eğer, sınırdan ne kadar uzaklaştığını görür.

Ey Allahım! Halimizi anlayan Sensin. Korktuklarımızdan emin olmak ve umduklarımıza kavuşmak için huzuruna geldik. Gönlümüzdekileri arzetmek ve rahmetini dilemek için ellerimizi açtık. 

Ey Allahım! Bizi; görenlerden ve düşünenlerden eyle. Kalbin çürümesinden ve şüpheye düşmekten, Sana sığınırız. Rahmetin ile; Sana verdiğimiz sözler, dilimizden kalbimize aksın ve iznin ile oraya yerleşsin. Senin sınırlarının ötesi, bizim için ihtimal bile olmasın. Anlık dalgınlıklarla sınırlarda dolaşan nefsimize, kalbimizden kopan ‘Allah!’ lafzı yetsin. 

Amin.

 

 

 

 

Denir ki, adaletin bir yolu da haksızlığını kabul edebilmekten geçer. Ancak o zaman yapılan uyarılar ve hatırlatılan gerçekler işitilir. Zira, kul duymak istediklerinden ötesinin olduğunu kabul eder. Nefsinin hizmetçisi olmak yerine; Allah’a doğru kul olmak için çabalar.

Denir ki, adaletin bir yolu da hatalarının bir bedeli olabileceğini kabulden geçer. Ancak o zaman hataları tekrarlamaktan sakınır ve doğru tedbirler alınır. Zira, o kul asıl rahmetini istediği Rabb’ine yönelmiştir. Onun derdi, dünyada paçayı sıyırmak değildir; Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Allahım! Bedenî ve kalbî her türlü hastalıktan Sana sığınırız. Bizi; kullarını Sana ulaştıran hakikatleri görememekten, işitememekten ve tanıyamamaktan muhafaza buyur. Kullarını Sana kavuşturan amellerden uzaklaşmaktan muhafaza buyur.

Allahım! Önyargılı davranarak; kendimize ve başkalarına zulüm etmekten Sana sığınırız. Sadece nefsimizin almak istedikleriyle meşgul olup; iki cihandaki iyiliklerle huzurun ve kurtuluşun fırsatlarını kaçıranlara benzemekten muhafaza buyur. 

Allahım! Senin rızanı kazanmamıza vesile olacak ama nefsimize ağır gelen -ve gelmeyen- gerçekleri bize sevdir; işleri ise kolaylaştır. Gözlerimiz, kulaklarımız ve kalplerimiz; hakikat alametlerine karşı açık olsun. Benliklerimiz; Sana kulluğu sevsin ve istesin. Bizi, daima tavizin her türlüsünden sakınanlardan; Senin emirlerine ve Senin rızanı kazanmaya öncelik verenlerden eyle.

Allahım! Adaletsiz davranmaktan ve adaletsiz davrananlardan Sana sığınırız. Bizi, her anında Senin kulun olduğunu hatırlayanlardan; her sözünü ve her hareketini doğru tartanlardan; Seni ve Senin sevdiklerini isteyenlerden eyle. Allahım! Bizi sev. İki cihanda da sevindir. Sevdiklerini bize, bizi de sevdiklerine sevdir. Rahmetinle kolaylaştır. Muhabbetinle doldur. Bizi, Sana ve Senin dostlarına kavuştur. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji