7 Temmuz 2025
Nûr Sûresi 54-58 (356. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nûr Sûresi 54. Ayet

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْۜ وَاِنْ تُط۪يعُوهُ تَهْتَدُواۜ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ  ٥٤


“Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin” de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 أَطِيعُوا ita’at edin ط و ع
3 اللَّهَ Allah’a
4 وَأَطِيعُوا ve ita’at edin ط و ع
5 الرَّسُولَ Rasule ر س ل
6 فَإِنْ eğer
7 تَوَلَّوْا dönerseniz و ل ي
8 فَإِنَّمَا artık ancak
9 عَلَيْهِ onun sorumluluğu
10 مَا şeydir
11 حُمِّلَ kendisine yükletilen ح م ل
12 وَعَلَيْكُمْ ve sizin sorumluluğunuz
13 مَا şeydir
14 حُمِّلْتُمْ size yükletilen ح م ل
15 وَإِنْ ve eğer
16 تُطِيعُوهُ ona ita’at ederseniz ط و ع
17 تَهْتَدُوا doğru yolu bulursunuz ه د ي
18 وَمَا ve değildir
19 عَلَى düşen
20 الرَّسُولِ Rasule ر س ل
21 إِلَّا başka bir şey
22 الْبَلَاغُ duyurmaktan ب ل غ
23 الْمُبِينُ açık bir şekilde ب ي ن

Hz. Peygamber’in ve müminler topluluğunun, içlerinde farklı inanç gruplarının da bulunduğu topluma karşı, dini tebliğ etme ve açık bir şekilde anlatma yanında, hukukî ve sosyal adaleti gerçekleştirme, edep ve ahlâkı hâkim kılma, kamu düzenini sağlama, ülkeyi ve temel değerleri koruma gibi sorumluluk ve yükümlülükleri vardır; bunun böyle olduğu sayısız âyet ve hadisle ortaya konmuştur. Buradaki ifadeden maksat, “Apaçık tebliğ ettiğiniz halde itaat etmezlerse bunun sorumluluğu, dünya ve âhiretteki olumsuz sonuçları kendilerine aittir, kendi kusurlarının sonucudur; bundan siz sorumlu olmazsınız, Allah, niçin onları itaatkâr kılmadınız diye size sormaz” demektir.

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 91

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  اَط۪يعُوا اللّٰهَ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَط۪يعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اَط۪يعُوا الرَّسُولَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

اَط۪يعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.الرَّسُولَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اَط۪يعُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  


فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْۜ 

 

فَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلَّوْا  şart fiili, sükun ile meczum muzari fiildir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir. 

İsim cümlesidir. عَلَيْهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

حُمِّلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. عَلَيْكُمْ مَا  atıf harfi و ’la makabline matuftur.

حُمِّلْتُمْ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَوَلَّوْا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir. Aslı تَتَوَلَّوْا  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

حُمِّلَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حمل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 

 وَاِنْ تُط۪يعُوهُ تَهْتَدُواۜ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُط۪يعُو  şart fiili,  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  karinesi olmadan gelen  تَهْتَدُوا  cümlesi şartın cevabıdır. 

تَهْتَدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

تُط۪يعُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

تَهْتَدُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  هدي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 

وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  عَلَى الرُّسُلِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِلَّا  hasr edatıdır.  الْبَلَاغُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  الْمُب۪ينُ  kelimesi  الْبَلَاغُ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُب۪ينُ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.  

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir.

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَۚ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَط۪يعُوا اللّٰهَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üslupta gelen  وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümleler emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَط۪يعُوا  fiili önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’a itaatin zikrinden sonra Resulüne itaat emri, hususun umuma atfı babında ıtnâbdır. Allah'a itaat eden Resulüne itaatsizlik etmez.Onların itaati mezkûr şekilde vasıflandırıldıktan sonra burada mutlak olarak zikredilip sıhhat ve ihlas gibi vasıflarla vasıflandırılmaması, onların itaatinin asla itaat olmadığına dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَاِنْ تَوَلَّوْا 

 

فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte, müspet mazi fiil sıygasındaki  تَوَلَّوْا  cümlesi, şarttır. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrar işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri, فلا ضرر عليه (Artık ona bir zarar yoktur.) olan cevap cümlesi mahzuftur.

Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberi cümlenin şart üslubunda gelmesi, daha beliğ ve etkileyici olmasındandır

Önceki cümledeki hitap uslubundan gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

تَوَلَّوْا - اَط۪يعُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy vardır.

Bu hitap, Allah tarafından itaate memur edilen kimselere yönelik olup bu emri pekiştirmek, ona uymanın gerekliliğini kuvvetlice ifade etmek ve muhatapları, korkutmak ve teşvikle ona hamletmek içindir. Zira her hangi bir maksat için sevk edilen kelamın üslubunu değiştirmek, söyleyenin buna yeni bir önem verdiğini bildirir ve dinleyen için de ziyadesiyle rağbet celp eder. Özellikle bu değişikliğin, vasıtalı hitabın, vasıtasız hitaba dönüştürülmesi şeklinde olması daha da anlamlı olur. Zira Allah'ın, Peygamberimiz vasıtasıyla emir etmesinden sonra bizzat onlara hitap buyurması ve emre uymak ile ondan yüz çevirmek hükmünü icmalî veya tafsîli olarak beyan buyurması, zikredilen tekid ve kuvveti daha iyi ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 فَاِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْۜ 

 

Mahzuf cevap için ta’liliyye hükmündeki  فَاِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ  cümlesi, kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عَلَيْهِ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Car mecrurun takdimi siyaktaki önemine binaendir.

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sıla cümlesi  حُمِّلَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. عَلَيْهِ  sıfat/maksur, مَا  mevsûf/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat, ale’l mevsûftur.

Cümlede  اِنَّمَا  ile takdim kasrı bir arada gelmiştir. Bu durumda siyaktan anlaşılan mana dolayısıyla takdim kasrı geçersizdir. Çünkü bu iki kasr şeklinin bir arada kullanılması çelişkilidir.  اِنَّمَا  ile yapılan kasrda maksurun aleyh muahhar, takdimde ise mukaddem olandır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حُمِّلَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Aynı üslupta gelen  وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْ  cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Bu iki cümle arasında mukabele ve müşakele sanatları vardır. 

 حُمِّلَ - حُمِّلْتُمْۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْ [Onun sorumluluğu kendisine yüklenen, si­zin sorumluluğunuz da size yüklenendir.] cümlesinde müşâkele sanatı vardır. Yani ona yüklenen tebliğ görevi, size yüklenen ise yalanlamanızın günahıdır. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir)

Ayette geçen  حُمِّلَ  [görev yüklenmesi]  fiillerini, Zemahşerî ve Beyzâvî lügavî ve şer’i örfe uygun olarak tefsir ederlerken Ebüssuûd, burada Hz. Peygamberle ilgili olarak kullanılan  مَا حُمِّلَ  (üzerine yüklenen sorumluluk) ifadesinin müşâkele yoluyla kullanıldığı görüşünü savunmuştur. Zira Allah Resulünün (s.a.v) apaçık görevi olan tebliğ tamamlanmıştır. Ümmetin itaat görevi ise devam etmektedir. Burada tahmîl kelimesinin seçilmesi, muhtemeldir ki işin ağırlığını ve bunun hala ümmetin uhdesinde duran bir sorumluluk olduğunu hissettirmek içindir. (Adem Yerinde, Dil ve Belâgat Yönünden Ebüssuûd Efendi’nin Tefsiri İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ilâ Mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm) 

 وَاِنْ تُط۪يعُوهُ تَهْتَدُواۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  اِنْ تُط۪يعُوهُ تَهْتَدُوا  şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte  تُط۪يعُوهُ  cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  تَهْتَدُوا , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

اَط۪يعُوا - تُط۪يعُو   kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Terim olarak “tekrar”, “söz söyleyenin, bir vasıf, övgü, yergi, korkutma, tehdit vb.lerini tekid etmek için bir kelimeyi lafız ve mana olarak yeniden söylemesi, tekrar etmesi yani iki kere söylemesidir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)


وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

 تُط۪يعُوهُ  fiilindeki gaib zamirden hal olması da caizdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عَلَى الرَّسُولِ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ  muahhar mübtedadır. 

مَا  ve اِلَّا  ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. عَلَى الرَّسُولِ  maksûr/sıfat,  الْبَلَاغُ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Görev; tebliğe hasredilmiştir. 

Mecrur şeklindeki haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Ayette Peygamber Efendimizin vazifesi sadece tebliğe kasredilmiştir. Kasr sebebiyle cümlede olumlu ve olumsuz iki mana vardır.

الْبَلَاغُ  için sıfatı olan  الْمُب۪ينُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اَط۪يعُوا - الرَّسُولِ - عَلَيْ - مَا - اِنْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu kelam, makablini açıklayıp yüz çevirmenin kötü sonuçlarının ve itaatin faydasının yalnız kendilerine ait olduğunu bildirmektedir.

وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ  sözü  مَا حُمِّلَ  daki ibhamın beyanıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada elçiden murad ya bütün peygamberlerdir yahut da izaha muhtaç her şeyi izah eden Peygamberimizdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nûr Sûresi 55. Ayet

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ  ٥٥


Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَعَدَ va’detmiştir و ع د
2 اللَّهُ Allah
3 الَّذِينَ kimselere
4 امَنُوا inanan(lara) ا م ن
5 مِنْكُمْ sizden
6 وَعَمِلُوا ve yapanlara ع م ل
7 الصَّالِحَاتِ iyi işler ص ل ح
8 لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ onları hükümran kılacaktır خ ل ف
9 فِي
10 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
11 كَمَا gibi
12 اسْتَخْلَفَ hükümran kıldığı خ ل ف
13 الَّذِينَ kimseleri
14 مِنْ
15 قَبْلِهِمْ onlardan önceki ق ب ل
16 وَلَيُمَكِّنَنَّ ve sağlamlaştıracaktır م ك ن
17 لَهُمْ kendilerine
18 دِينَهُمُ dinlerini د ي ن
19 الَّذِي
20 ارْتَضَىٰ razı olduğu ر ض و
21 لَهُمْ kendileri için
22 وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ ve onları erdirecektir ب د ل
23 مِنْ
24 بَعْدِ ardından ب ع د
25 خَوْفِهِمْ korkularının خ و ف
26 أَمْنًا (tam) bir güvene ا م ن
27 يَعْبُدُونَنِي bana kulluk edecekler ع ب د
28 لَا
29 يُشْرِكُونَ ortak koşmayacaklar ش ر ك
30 بِي bana
31 شَيْئًا hiçbir şeyi ش ي ا
32 وَمَنْ ama kim(ler)
33 كَفَرَ inkar ederse ك ف ر
34 بَعْدَ sonra ب ع د
35 ذَٰلِكَ bundan
36 فَأُولَٰئِكَ işte
37 هُمُ onlar
38 الْفَاسِقُونَ yoldan çıkanlardır ف س ق

Hicretten sonra bu âyetin geldiği günlerde müslümanlar geleceklerinden emin değillerdi, devamlı düşman korkusu içinde huzursuz bir hayat sürüyorlardı. Tefsir kitaplarında, bu âyetin yorumlandığı yerde, mevsuk bulunarak Ebü’l-Âliye’den nakledilen şu değerlendirme, söz konusu ruh halini tam olarak yansıtmaktadır: Hz. Peygamber ve ashabı Mekke’de, savaş için ilâhi izin çıkmadan, on yılı aşkın bir süre korku içinde ve gizli olarak halkı, Allah’ın birliğine, imana ve yalnızca O’na kul olmaya davet ettiler. Sonra Medine’ye hicret izni gelince oraya göç ettiler, arkasından savaş emri geldi, orada korku çekerek, gece gündüz silâhlı dolaşarak sabırla beklediler. Bu günlerin sonlarına doğru bir sahâbî Hz. Peygamber’e sordu: “Ey Allah’ın resulü! Devamlı korku ve tehlike içinde mi yaşayacağız, silâhı bırakıp güvenlik ve huzur içinde yaşayacağımız bir gün gelmeyecek mi?” Allah resulü şu cevabı verdi: “İçinizden bir kimsenin, silâh taşımadan, elbisesine bürünerek kalabalıklar arasında rahatça oturacağı günlere kavuşmak için çok değil, biraz daha sabredeceksiniz.” Bu sözün üzerinden çok zaman geçmeden tefsir ettiğimiz âyet vahyedildi. Allah Teâlâ resulünü Arap yarımadasına hâkim kıldı, silâhı bıraktılar. Daha sonra içine düştükleri iç savaş günlerine kadar Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın hilâfetlerinde aynı huzur ve güven içinde yaşadılar. Sonra tekrar korkulu günlere girdiler, korunaklar ve korumalar edindiler. Hâsılı onlar durumlarını değiştirdiler, bu yüzden içinde bulundukları huzur da değişip yok oldu (İbn Kesîr, VI, 85-86).

Allah Teâlâ’nın, daha öncekilere verdiği gibi bu ümmete de vereceğini vaad ettiği şey hilâfet olup, bunu verme fiilini ifade eden şekillerden biri de hilâfetle aynı kökten türetilmiş bulunan istihlâf kelimesidir. Hilâfetin ve insanın halife olmasının çeşitli mânaları daha önce açıklanmıştı (Bakara 2/30). Burada verilmesi vaad edilen hilâfetin, üstün meziyet ve kabiliyetleri sebebiyle insanoğluna verilmiş bulunan ilâhî hilâfet değil, mülkiyet ve egemenlik (yeryüzünde daha önce hâkim olup yaşamış topluluklara halife olmak, onların yerini almak) mânasında kullanıldığını gösteren deliller, “daha öncekilere verildiği gibi” kaydı ile Hz. Peygamber ve ashabının bilinen mânevî dereceleridir. Söz konusu ifade Kur’an’da elliden fazla yerde zikredilmiş, fakat hiçbirinde peygamberler ve Allah’ın rızâsına nâil olmuş takvâ sahibi kullar (evliya) kastedilmemiştir, peygamberler kastedildiği zaman “senden önceki peygamberler” (En‘âm 6/34, 124) şeklinde açıklama yapılmıştır, fiilen veya potansiyel olarak kâmil insanlar kastedildiği zaman da “öncekilere verildiği gibi” kaydı konmamıştır. Hz. Peygamber ve onun eğitiminde yetişerek olgunlaşmış sahâbe, ilâhî hilâfete lâyık ve mazhar olmuşlardır. Onlar bu mânada Allah’ın halifeleridir; âyetin geldiği günlerde onlarda bulunmayan hilâfet, belli bir toprak parçası üzerindeki egemenliktir. Burada egemenlik ve mülkiyet konusu olan yeryüzü de dünyanın tamamı değil, her bir ümmet, kavim ve grubun hâkim olduğu bölgedir, yeryüzü parçasıdır. Belli bir toprak parçasını göz önüne alarak âyeti yorumlamak gerekirse şöyle denilebilir: Oraya sizden önce de birçok kavim ve nesil egemen oldular, biri gitti yerine diğeri geldi, sonra gelen öncekinin halefi (ardılı) oldu. Şimdi de siz buna lâyık olduğunuz için veya imtihan vesilesi olarak aynı topraklara mâlik ve hâkim olacaksınız.

Âyette, yeryüzünde bir parçaya egemen olabilmek için iman ve ibadet mânasında sâlih amel şartının bulunduğu da açık değildir. Tarihî vâkıa göstermektedir ki, hak dine inanmayan topluluklar da, bir yere hâkim olmak için gerekli bulunan maddî şartlara uyduklarında –ki bu da âyette geçen düzgün amel kapsamına girmektedir– oraya hâkim olmuşlardır (örnekler için bk. A‘râf 7 /69, 74; En‘âm 6 /165; Fâtır 35 /39). İman ve sâlih amel âyette, sebep ve şart olmaktan ziyade, vâkıa ve amaç olarak öngörülmektedir. Bu âyet geldiğinde ona doğrudan muhatap olan müminler böyledir; din ve dünya işleri düzgündür, ilâhî kanunlara göre istedikleri sonucun sebeplerini ve şartlarını yerine getirmektedirler. Ayrıca müminlere bu nimetin bahşedilmesinin sonucu imanın ve sâlih amelin korunup yayılması olmalıdır, egemenlik bu amaç için kullanılmalıdır (Hac 22/41).

Bu ilâhî vaad çok geçmeden gerçekleşmiş, Hudeybiye Antlaşması’ndan itibaren müslümanları tehdit eden düşman ve savaş tehlikesi gittikçe azalmış, Mekke fethini yeni fetihler izlemiş, İslâm toplumu korkan değil, kötülerin kendisinden çekindiği bir güç haline gelmiş, İslâm gittikçe yayılıp kökleşmiş, bir büyük medeniyete ve evrensel değerlere kaynak olmuş, yeryüzünde müslümanların egemen olduğu topraklar günümüze kadar hep var olagelmiştir.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 92-94
Resûl-i Ekrem Efendimiz konuyla ilgili şöyle buyurmuştur:”Allah’a gerçekten iman eden ve salih amellerde bulunan bu ümmeti; Allah katında yüce mertebe kazanmak , dinini yaşamak, düşmanlarına karşı Allah’tan yardım görmek ve yeryüzünde güç sahibi olmakla müjdele. Kim âhiret amelini dünya için yaparsa, onun âhirette hiçbir nasibi yoktur. “
( Ahmed b. Hanbel , Müsned, V, 134; Hâkim , el-Müstedrek ( Atâ) , IV,346. Zehebi bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir.)

Âdi bin Hâtim Resûlullah’ın huzuruna geldiğinde Allah’ın Elçisi ona:” Sen Hire’yi bilir misin?” diye sordu: O da “Duydum ama görmedim” diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:” Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hak bu dâvâyı tamamına erdirecek, hatta Hîre’den bir kadın çıkacak, herhangi bir kimsenin himayesi olmadan Kâbe-i Muazzama’yı tavaf edecektir. İran kralı Kisra’nın hazineleri fethedilecek. Mal ve servet o kadar artacak ki, ona kimse dönüp bakmayacak. “
( Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV,258,V,134.)

  Mekene مكن:  Mekan مَكانٌ sözcüğü dil bilimcilere göre bir şeyi içine alan yerdir. Kelamcılara göre ise mekan arazdır.

  Mekan مَكانٌ içine alan ve içinde olan olmak üzere iki cismin bir arada bulunmasıdır. Bu da içine alan cismin yüzeyinin, içinde olanı kuşatmış olmasıdır. Onlara göre bu iki cisim arasındaki münasebet/uyum halidir.

  مَكَّنَ fiili bir yer tahsis etmek ve yerleştirmek demekken, تَمَكَّنَ fiili ise yerleşmek anlamına gelir. Kuran-ı Kerim'de de geçen مَكِينٌ kelimesi değerli, yeri sağlam ve itibarlı demektir. Son olarak bu kökten türeyen مَكْنُونٌ sözcüğü kertenkele yumurtasıdır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 18 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri imkan, mümkün ve temkindir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ 

Fiil cümlesidir.  وَعَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْكُمْ  car mecruru  اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir. عَمِلُوا  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

وَعَدَ  fiilinin ikinci mef’ûlun bihi hazf edilmiştir. Takdiri,  الجنّة  (cennet) şeklindedir.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

يَسْتَخْلِفَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَسْتَخْلِفَنَّهُمْ  fiiline mütealliktir. مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel,  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. 

اسْتَخْلَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مِنْ قَبْلِهِمْ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اسْتَخْلَفَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, خلف  ‘dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar. 


وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ 

 

لَيُمَكِّنَنَّ  atıf harfi وَ ’la  لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ  fiiline matuftur.  

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

Fiil cümlesidir. يُمَكِّنَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. لَهُمْ  car mecruru  يُمَكِّنَنَّ  fiiline mütealliktir. د۪ينَهُمُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الَّذِي  müfred müzekker has ism-i mevsûl,  د۪ينَهُمُ ’un sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  ارْتَضٰى ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

ارْتَضٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir.  لَهُمْ  car mecruru  ارْتَضٰى  fiiline mütealliktir. لَيُبَدِّلَنَّهُمْ  atıf harfi  و ’la  لَيُمَكِّنَنَّ ’ye matuftur.  

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

يُبَدِّلَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنْ بَعْدِ  car mecruru  يُبَدِّلَنَّ  fiiline mütealliktir.  خَوْفِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَمْناً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. يَعْبُدُونَن۪ي  cümlesi, يُبَدِّلَنَّهُمْ ’ deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.

يَعْبُدُونَن۪ي  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يُشْرِكُونَ cümlesi,  يَعْبُدُونَن۪ي ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُشْرِكُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ب۪ي  car mecruru  يُشْرِكُونَ  fiiline mütealliktir. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette ikiside fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُشْرِكُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  شرك ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

يَسْتَخْلِفَنَّ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  خلف ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar. 

ارْتَضٰى  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  رضو ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

يُمَكِّنَنَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  مكن ’dir. 

يُبَدِّلَنَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بدل ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَفَرَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بَعْدَ  mekân zarfı كَفَرَ  fiiline mütealliktir.  ذا  işaret ismi olup sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ  fasıl zamiridir.  الْفَاسِقُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْفَاسِقُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Veya  هُمُ الْفَاسِقُونَ  cümlesi  اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Zamir-i Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haber nekre gelir: Ancak haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -îrabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamir-i fasl (ayırma zamiri)” denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat-mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْفَاسِقُونَ  ; sülâsî mücerredi  فسق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet uyandırmak ve emre uyulmasını sağlamak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi  اٰمَنُوا مِنْكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi bahsi geçenleri tazim ve sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.

مِنْكُمْ  car-mecruru,  اٰمَنُوا  ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen  عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Buradaki  عملوا الصالحات  ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır. 

اٰمَنُوا - وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  ibareleri arasında mürâât-ı nazîr vardır. 

Allah Teâlâ Peygamberimize (s.a.v) ve beraberindekilere hitap ederek onlara vaadde bulunmuştur.

Bu kelam, “Eğer ona itaat ederseniz, hidayete erersiniz.” cümlesinde ifade edilen lütufkâr vaadi açıklamakta, onda mücmel olarak ifade edilen ve hidayetin sonuçları olan çeşitli dinî ve dünyevî mükâfatları sarahatle ve tafsilatıyla bildirmekte ve hidayetin mihveri olan itaatten neyin murad olduğunu da zımnen ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

الصَّالِحَاتِ  ’daki elif-lam örfî istiğrak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada iman edenlerden murad, hangi taifeden ve hangi vakitte olursa olsun, mutlak olarak küfürden sonra îman eden kimselerdir; yoksa yalnız münafıklar taifesinden iman edenler değil ve bu ayet-i kerimenin nazil olmasından sonra iman edenler de değildir. Zira bu lütufkâr ilâhi vaat, hepsini kapsayan genelliktedir. Şu halde “sizden” hitabı, yalnız münafıklar için değil, fakat bütün kâfirler içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ 

 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

Nûn-u sakile ve mahzuf kasem ile tekid edilmiş cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf kasem ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, kasem üslubunda gayri talebî inşâî isnaddır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid ifade eden şeddeli  نَّ , muzari fiilin sonuna bitişir. Tekid nunları bitiştikleri fiillere istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. Bu ayette mahzuf kaseme işaret eden lam gelmiştir.

لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ  fiiline müteallik  فِي الْاَرْضِ  car-mecrurunda istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunanlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Masdar harfi  مَا, teşbih harfi  كَ  ile birlikte, amili  يَسْتَخْلِفَنَّهُمْ  olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Masdar tevilindeki sılası olan  اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vechu şebeh zikredilmediği için mücmeldir.

اسْتَخْلَفَ  fiilinin mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur.  مِنْ قَبْلِهِمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi cümlesinde de kastedilenler İsrailoğullarıdır. Zira Yüce Allah Mısır'daki zorbaları helak etmiş ve onların topraklarını ve ülkelerini İsrailoğullarına miras vermişti. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ayette zikredilen itaatin tefsiri, işaret edildiği gibi ancak iman ve salih amelin her ikisiyle tamamlanmakta ve lütufkâr vaatteki mükâfat, ancak her ikisine terettüp etmektedir.

Yani Allah, iman edip de salih ameller yapanları, memleketlerinde istedikleri gibi tasarruf eden hükümdarlar gibi yeryüzünde diledikleri gibi tasarruf yapan halifeler, yahut iman etmeyen ve salih ameller yapmayan insanlara halef kılacağını vaat etmiştir. Nitekim Allah, Mısır'da firavun ve kavminin helakından sonra ve Şam bölgesinde de Cebabîre kavimlerinin helakından sonra İsrailoğullarını, onların yerine halife kılmıştır. Yahut kendilerinden öncekilerden murad, hem İsrailoğullarıdır hem de daha önceki diğer mümin ümmetlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ 


وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ  cümlesi, kasemin cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَيُمَكِّنَنَّ  fiiline müteallik  لَهُمْ  car-mecruru, ihtimam için mef'ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  د۪ينَهُمُ  için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذِي ’nin sıla cümlesi olan  ارْتَضٰى لَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Aynı üslupta gelerek kasemin cevabına atfedilen  وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَيُبَدِّلَنَّهُمْ  fiiline müteallik  مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  اَمْناً ’deki nekrelik, teşrif ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْبُدُونَن۪ي  cümlesi, يُبَدِّلَنَّهُمْ ’deki mef’ûlun halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاً  cümlesi ise  يَعْبُدُونَن۪ي ’deki failin halidir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا يُشْرِكُونَ  fiiline müteallik  ب۪ي  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  شَيْـٔاً ’deki nekrelik umum ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder. 

Ayetteki kasem, kasem lamlarının tekrarı, fiillerdeki tekid nunları, Allah Teâlâ’nın vaadinin mutlaka yerine geleceğinin göstergeleridir.

خَوْفِ - اَمْناً  kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır. 

الَّذ۪ينَ - الَّذِي  ile  يَسْتَخْلِفَنَّهُمْ - اسْتَخْلَفَ  ve  اٰمَنُوا - اَمْناً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ارْتَضٰى - الْاَرْضِ  kelimelerinde cinas-ı nakıs vardır.

لَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ  Allah'ın, onlar için seçip beğendiği dini onların iyiliğine yerleştirmesi, vadedilen nimetlerin en büyüğü olduğu halde önce zikredilmemiş, çünkü nefisler acil hazlara daha çok meyyaldir. Bundan dolayı acil hazların başta zikredilmesi, meyletmek için daha etkilidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette  د۪ينَهُمُ  dinin, onlara izafe edilmesi ve sonra da  ارْتَضٰى لَهُمْ  seçilip beğenilmesiyle vasıflandırılması, onların kalplerini alıştırmak, onu ziyadesiyle teşvik etmek ve onda sebat etmenin faziletini belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah  وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ  buyurarak korku döneminden sonra güven sağlayacağını da vadetti. Nitekim Peygamberimizin ashabı, Hicretten önce on seneden fazla bir zaman korku içinde yaşadılar; sonra Medine'ye hicret ettiler. Bu dönemde Müslümanlar, sabah akşam silah taşıyorlardı. Hatta bir gün onlardan bir zat dedi ki: “Bizim güven içinde olacağımız bir gün gelmeyecek mi?” Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki: “Pek kısa bir zaman sonra sizden binleri, üzerinde hiçbir demir silah bulunmadan büyük kalabalıklar içinde güven içinde yayılacaktır.” İşte o zaman Allah bu ayeti indirdi ve vaadini gerçekleştirip Müslümanları Arap yarımadasına hakim kıldı, onlara doğu ve batı ülkelerinin fethini müyesser kıldı ve Müslümanlar, her milletin çekindiği galip ve muzaffer bir toplum haline geldi.

Bu ayet, açıkça Peygamberimizin peygamberliğinin hak olduğuna delalet etmektedir. Çünkü gaibi vaki olmasından önce olduğu gibi haber vermiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetteki “Onlara, kendileri için beğendiği din-i İslam'ı, mutlaka payidar kılacak.” ifadesi, “Allah onlar için seçip beğendiği dini, onlar için sabit (devamlı) kılacaktır. O din de İslam'dır.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Zeccâc, bu ifadenin, “Allah, sizden, iman edip salih amel işleyenlere, ibadet etmeleri ve Allah'a ihlaslı olmaları halinde, şöyle şöyle yapacağını vadetmiştir.” manasında olmak üzere hal mevkiinde olabileceği gibi onları medih (övme) sadedinde gelmiş, bir müste'nef cümle de olabileceğini söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاً  sözü, anılan vaadin, tevhid itikadı üzerinde sebat etmek ve ibadette Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak şart ve kaydına bağlı olduğunu bildirmektedir.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

  

 

 وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan  مَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ , şarttır. مَنْ  şart ismi, mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ  cümlesi mübtedanın haberidir. Haberin mazi sıygada fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, sebat, istikrar ve temekkün ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. Muzâfun ileyh konumundaki  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ  mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde haberin, cins ifade eden (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir. Fasıl zamiri  هُمُ , kasrı tekit ifade eder.

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesiyle oluşan iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ  mevsûf/maksur, الْفَاسِقُونَ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Onlar, başarmış olmaya hasredilmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. Fasık olanlar, gözler önüne serilerek anlamı kuvvetlendirmiştir.

İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.

Haber olan  الْفَاسِقُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اٰمَنُوا - كَفَرَ  ve  بَعْدَ - قَبْلِهِمْۖ  ve  اٰمَنُوا - يُشْرِكُونَ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab  sanatı vardır.

الْفَاسِقُونَ - كَفَرَ - يُشْرِكُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هم  zamiri, mübteda ve haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bilindiği gibi fasıl zamiri haberin sıfat olmadığına da delalet eder. Bu tip kasrlarda, fasıl zamiri tahsise ilaveten haberin mübtedaya nispetini de tekid eder. Aslında bu ifade bütün kasrlarda vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan  هم  ile  tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla  tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâğati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)

Nûr Sûresi 56. Ayet

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ  ٥٦


Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَقِيمُوا ve kılın ق و م
2 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
3 وَاتُوا ve verin ا ت ي
4 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
5 وَأَطِيعُوا ve ita’at edin ط و ع
6 الرَّسُولَ Elçiye ر س ل
7 لَعَلَّكُمْ umulur ki
8 تُرْحَمُونَ merhamet olunursunuz ر ح م

Bu âyet bütün yükümlülükleri ve ilâhî rahmete, Allah tarafından esirgenmeye vesile olacak davranışları ifade etmektedir. Namaz bedenle yapılan ibadetleri, zekât ise malla yapılanları içine almaktadır. Resûle itaat ise –onun örnekliği hem şekil hem de özü ile alınmak şartıyla– bütünüyle din ve dünya işlerini düzgün, dengeli, Allah rızâsına uygun bir çizgide götürmeyi teminat altına almaktadır.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 94

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَق۪يمُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتُوا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اٰتُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  الزَّكٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَط۪يعُوا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اَط۪يعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.الرَّسُولَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

لَعَلَّ  terecci harfidir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini nasb, haberini ref eder.  

كُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُرْحَمُونَ  cümlesi,  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

تُرْحَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

يُط۪يعُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir. 

اَق۪يمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  

اٰتُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Aynı üslupta gelen  وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ  ve  وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ  cümleleri, makabline atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki birbirine atfedilmiş üç cümle de emir üslubunda gelmiş talebî inşâî isnaddır.

Yani namazınızı vaktinde rükün ve şartlarını tam olarak eda edin. Hiçbir ortağı olmayan tek olan Allah’a ibadet / kulluk edin. Sizin üzerinize farz kılınan, zayıf ve fakirlere iyilik olan zekâtı verin. Size emrettiği, nehyettiği ve menettiği hususlarda Allah Resulü'ne (s.a.v) itaat edin. Umulur ki bu sebeple Allah size rahmet eder ve sizi acıklı bir azaptan kurtarır. Görüldüğü üzere burada emir bilinen anlamında kullanılmıştır. Ayrıca Zemahşerî, iki ayet önce Resule itaat emredildiği halde burada bu emrin tekrarlanmasının sebebini “vücubunu tekid için tekrarlanmıştır” diye ifade etmektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları)

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ [Namazı dosdoğru kılın] cümlesi, Allah’a itaat edin ve Peygambere itaat edin cümlesine atfedilmiştir. Ma‘tūf ile ma‘tūfun aleyh arasına -uzasa dahi- fasılanın girmesi uzak bir şey değildir; çünkü ma‘tūfun hakkı ma‘tūfun aleyhten başka olmaktır. Ayrıca farz olduğunu pekiştirmek için Peygambere itaat tekrar edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah'ın, hakikatte Allah'a itaat olan Resulü'ne itaatini onun vasıtasıyla emrettikten sonra bir de bizzat bunu emretmesi, geçmiş emrin tekidi ve içeriğinin izahı olması içindir. Kaldı ki Resulullah'a olan itaatin konusu, Allah'ın rızasına uygun olan edepleri de kapsayan bütün şeri hükümlerdir. Yani Resulullah’ın bütün emir ve yasaklarında ona itaat edin. Yahut buradaki emirler daha önce geçen emirlerin, özellikle namaz ve zekât ile birlikte tamamlayıcısıdır. Buna göre daha önce zikredilenlerden murad, namaz ve zekât dışındaki şer'i hükümlerdir. Yani sair hususlarla ilgili emirlerine de uyun, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye veya beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. Gayrı talebî inşâ cümlesidir.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ ‘nin haberi olan  تُرْحَمُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُرْحَمُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Bu ayetteki  لَعَلَّ  de Allah’a nisbet edildiğinden “umulur ki rahmete kavuşursunuz” şeklinde değil, ”rahmete kavuşun diye” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak / beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. El-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

عسى أن ترحموا  değil de  لعلكم ترحمون  buyurulması, bu ifadenin hem şimdiki zaman hem de gelecek zaman ifade etmesidir. Çünkü başında istikbal harfi olmaksızın gelen muzari fiil hem şimdiki zaman hem de gelecek zaman ifade eder.

عسى أن ترحموا  ifadesi ise, sadece gelecek zamanı ifade eder, çünkü manasını gelecek zamana çeviren  أن  harfiyle birlikte gelmiştir. Dolayısıyla bu şimdiki zamanda değil, gelecek zamanda meydana gelecektir. Halbuki rahmet hem şimdiki zamanda hem de gelecek zamanda ve her zaman ümit edilir. Dolayısıyla ayette gelen ifade evladır.

Başka bir şey de:  لعلكم ترحمون  ibaresinde iki kere hitap zamiri geçmiştir. Biri  كم  zamiri, diğeri de و ‘dır. Halbuki  عسى أن ترحموا  ibaresinde hitap zamiri sadece bir kere yer alır. Dolayısıyla ayetteki ibare daha kuvvetli ve tekidlidir. Çünkü isnad tekrarlanmıştır. Yani böylece rahmetin vuku bulacağı onlara iki kere isnad edilmiştir.

Üçüncü olarak; لعلكم ترحمون  ibaresi isim cümlesi, عسى أن ترحموا  ibaresi ise fiil cümlesidir. Bilindiği gibi isim cümlesi fiil cümlesinden daha kuvvetlidir. Dolayısıyla bu cümlenin ifade ettiği rahmet ümidi daha kuvvetlidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 220) 

لَعَلَّ  “ümitvar olma” manasını ifade eder. Bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrûb: “لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Nûr Sûresi 57. Ayet

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟  ٥٧


İnkâr edenlerin (Allah’ı) yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma! Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varış yeridir o!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 تَحْسَبَنَّ sanma ح س ب
3 الَّذِينَ kimselerin
4 كَفَرُوا inkar eden(lerin) ك ف ر
5 مُعْجِزِينَ (Allah’ı) aciz bırakacaklarını ع ج ز
6 فِي
7 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
8 وَمَأْوَاهُمُ ve onların varacağı yer ا و ي
9 النَّارُ ateştir ن و ر
10 وَلَبِئْسَ ve ne kötü ب ا س
11 الْمَصِيرُ bir varış yeridir ص ي ر

Görünüşte sözün muhatabı Allah’ın resulüdür; ancak Arapça’daki üslûba göre burada, Hz. Peygamber’in böyle bir zan taşıyacağı var sayılarak bunu gidermek değil, sözü güçlendirmek kastedilmektedir. Buna göre mâna “Asla âciz bırakamazlar” demektir. Başka bir okunuşa göre ise tercüme şöyle olacaktır: “İnkârcılar yeryüzünde Allah’ı âciz bırakabileceklerini zannetmesinler...” Âyetin nâzil olduğu tarihte böyle bir güçlü ifadeye ihtiyaç vardı; çünkü henüz müslümanlar zayıftı, ilâhî vaad ve müjde dışında, korkunun yerini güvenliğin alacağını gösteren şartlar mevcut değildi.

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 94-95

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ

 

Fiil cümlesidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَحْسَبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Fail müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Fiilin sonundaki  ن , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.  Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  مُعْجِز۪ينَ  kelimesi amili  تَحْسَبَنَّ ‘nin ikinci mef’ûlün bihi olup nasb alameti  ى  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.   

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)   

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُعْجِز۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)        

 

 

 

وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ 

 

İsim cümlesidir. Atıf harfi  وَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri,  بل هم مقهورون (Daha doğrusu eziliyorlar.) şeklindedir.

مَأْوٰي  mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  

 وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fildir.  الْمَص۪يرُ۟  fail olup damme ile merfûdur. بِئْسَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, النار  şeklindedir.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı gelmesi, 2. Failinin  ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi, 3. Bu fiillerin  مَا  harfine bitişik olarak gelmesi, 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

تَحْسَبَنَّ  fiilinin mef’ûlu konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107) 

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla yeryüzü içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Bu hitap ya muhatap olabilen herkes içindir ya da “Sen asla müşriklerden olma!” ayeti ile benzerleri kabilinden olmak üzere yalnız Peygamberimiz (s.a.v) içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ [Sakın kâfirlerin yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacaklarını sanma!] ayeti Peygambere (s.a.v) bir teselli ve ilâhi yardımın geleceğine dair bir vaattir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Burada da teşvik ve uyarı hususuna tamamlayıcı olarak bu asinin dünya ve ahiretteki akıbeti beyan edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

 وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ 

 

Atıfla gelen  مَأْوٰيهُمُ النَّارُ  cümlesi, mukadder istînâfa matuftur. Takdiri,  بل هم مقهورون (Daha doğrusu eziliyorlar.) şeklindedir.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh olan  مَأْوٰيهُمُ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir.

Cehennem’in isimlerinden olan müsned  النَّارُ ‘un  الْ  takısıyla marife olması bu vasfın kemâl derecede olduğunu belirtir.

مَأْوٰيهُمُ النَّارُ  ifadesinde geçen  مَأْوٰي  aslında barınılacak, korunulacak, ikramlanacak yerdir. Tehekkümî istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. Ayette ateşin onların me’vası olduğunu söylemekle, “cehennemle müjdele“ cümlesinde olduğu gibi alay üslubu ile korkutma ve uyarma söz konusudur.

Bu cümle, makabline bir izah mahiyetindedir. Onların yeryüzünde kaçacak her yere kaçmakla kurtulamayacakları belirtildikten sonra cehennemin, onların son varacakları yerin cehennem olduğu belirtilmesinde son derece edebî bir güzellik vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مَأْوٰي  kelimesi sığınılan yer manasında ism-i mekândır. Yani dönüp dolaşıp yine de geldikleri yer demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/8)

Müsned, iki durumda marife olur. 

1. Muhatap; müsned ve müsnedün ileyhden birini biliyor diğerini bilmiyordur. Bildiği müsnedün ileyh, bilmediği müsned olur. 

2. Muhatap ikisini de biliyordur ama siyak, birinin takdimini gerektiriyordur. Mütekellim muhatabın bildiği şeyi ya da siyakın gerektirdiği şeyi takdim ederek müsnedün ileyh yapar. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟

وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kasem üslubunda gayrı talebî inşâi isnaddır. 

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı olan  لَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟ , zem fiili  بِئۡسَ ’nin dahil olduğu gayrı talebî inşa cümlesidir. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. بِئۡسَ ‘nin takdiri   النار  olan mahsusunun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek  النار ’ın korkunçluğunu, kayıtlanmadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.

مَأْوٰيهُمْ - الْمَصٖيرُ  kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Nûr Sûresi 58. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  ٥٨


Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar (köleleriniz) ve sizden henüz bulûğ çağına ermemiş olanlar, günde üç defa; sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler. Bu üç vakit sizin soyunup dökündüğünüz vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında (izinsiz girme konusunda) ne size, ne onlara bir günah vardır. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah, âyetlerini size işte böylece açıklar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 لِيَسْتَأْذِنْكُمُ izin istesinler ا ذ ن
5 الَّذِينَ kimseler
6 مَلَكَتْ altında bulunan (köle ve hizmetçi) م ل ك
7 أَيْمَانُكُمْ ellerinizin ي م ن
8 وَالَّذِينَ ve olanlar
9 لَمْ
10 يَبْلُغُوا henüz ermemiş ب ل غ
11 الْحُلُمَ erginliğe ح ل م
12 مِنْكُمْ sizden
13 ثَلَاثَ üç ث ل ث
14 مَرَّاتٍ vakitte م ر ر
15 مِنْ
16 قَبْلِ önce ق ب ل
17 صَلَاةِ namazından ص ل و
18 الْفَجْرِ sabah ف ج ر
19 وَحِينَ ve zaman ح ي ن
20 تَضَعُونَ çıkar(ıp yat)acağınız و ض ع
21 ثِيَابَكُمْ elbisenizi ث و ب
22 مِنَ
23 الظَّهِيرَةِ öğle vakti ظ ه ر
24 وَمِنْ ve
25 بَعْدِ sonra ب ع د
26 صَلَاةِ namazından ص ل و
27 الْعِشَاءِ yatsı ع ش و
28 ثَلَاثُ üç vakittir ث ل ث
29 عَوْرَاتٍ mahrem olan ع و ر
30 لَكُمْ sizin için
31 لَيْسَ yoktur ل ي س
32 عَلَيْكُمْ size
33 وَلَا ve yoktur
34 عَلَيْهِمْ onlara
35 جُنَاحٌ bir günah ج ن ح
36 بَعْدَهُنَّ bunların dışında ب ع د
37 طَوَّافُونَ girip çıkarsınız ط و ف
38 عَلَيْكُمْ yanına
39 بَعْضُكُمْ biriniz ب ع ض
40 عَلَىٰ
41 بَعْضٍ diğerinin ب ع ض
42 كَذَٰلِكَ böyle
43 يُبَيِّنُ açıklar ب ي ن
44 اللَّهُ Allah
45 لَكُمُ size
46 الْايَاتِ ayetleri ا ي ي
47 وَاللَّهُ Allah
48 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
49 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

Bu sûrenin 27-29. âyetlerinde bir başkasının evine girmenin usul ve âdâbı açıklanmıştı. Burada evin çocuklarıyla hizmetçilerin, diğer aile fertlerinin odalarına ve özel mekânlarına girip çıkarken nasıl davranacaklarına dair açıklamalar yapılmaktadır.

Kolaylık İslâm’ın ilkelerinden biridir; dinî, ahlâkî ve hukukî ilkeleri ihlâl söz konusu olmadığı sürece müminler, kendilerine kolay gelen uygulamaları tercih edebileceklerdir. İffetin korunması bir ilkedir, bunun için örtünmek, cinselliği sergilememek bir araçtır. Bu ilke ile kolaylık ilkesi çatıştığında ikincisinden, ancak zorunlu olduğu ölçüde fedakârlık edilmesi istenmiş, örtünmenin amacını ortadan kaldırmayan kolaylıklara izin verilmiştir; bunun örnekleri daha önce (30-31. âyetler) ifade edildi. Burada bir başka örnek, “Bunlar sıkça yanınıza girip çıkan, birbirinizle ilişki içinde olduğunuz kimselerdir” gerekçesiyle açıklanmaktadır. Köle, câriye, hizmetçi gibi devamlı evde olan ve hizmet gerektirdiği için evin hanımı ve beyi ile birlikte yaşayan kimselerle henüz ergenlik çağına gelmediği için daha ziyade evde, ana babanın yanında bulunan çocukların, birbirlerinin yanına girip çıkarken, üç vakit dışında izin almalarına gerek görülmemektedir. Bu üç vakitte karı koca veya özel mekânında bulunan diğer ev sakinleri, 30-31. âyetlerde ve tefsirinde açıklanan, “hizmetçiler ve mahremlere mahsus istisnaları aşacak şekilde” soyunabilecekleri için, yanlarına gelmek isteyen küçük çocuklar ve hizmetçilerin izin almaları emredilmiştir. İbn Abbas’ın, bu âyeti açıklarken hükmün devamlı olup olmadığına dair ifadesi ve buna karşı iki önemli fıkıhçının tavrı, günümüzde tartışılan “tarihsellik” problemi bakımından önem taşımaktadır. İbn Abbas’a göre bu âyet geldiğinde müminler yokluk içindeydiler, evlerinde ne kapı vardı ne perde ne de bölme... Çocuklar ve hizmetçiler, anılan üç vakitte karı kocanın üstlerine geldiklerinde onları uygunsuz vaziyetlerde görebiliyorlardı. Bunun için eve girerken izin almaları emredildi. Sonra Allah müminlerin imkânlarını arttırdı, şimdi kapıları da var perdeleri de, bu sebeple kimse bu âyeti uygulamıyor (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1396). İbnü’l-Arabî, İbn Abbas’ın bu yorumunu âyetin neshedildiğini söylemek gibi anlamış ve “Öncelik sonralık, iki hükmün çelişmesi gibi şartlar olmadığına göre burada neshe hükmedilemez” diyerek yoruma katılmadığını ifade etmiştir. Güçlü bir Hanefî fıkıhçısı olan Cessâs ise şöyle demektedir: “İbn Abbas’ın nakline göre bu âyetteki izin alma emri bir sebebe (tarihî bir duruma, uygulamaya) bağlıdır, sebep ortadan kalkınca hüküm de kalkmıştır. Onun sözlerinden anlaşılan, âyetin hükmünün devamlı olarak kaldırıldığı (mensuh olduğu) değil, uygulamanın sebep ve şarta bağlı bulunduğudur; aynı sebep yeniden bulunsa hüküm de uygulanır” (III, 330).

Ergenlik çağının kızlarda âdet görme, erkeklerde ihtilâm olma ile başladığında ittifak vardır. Bu iki biyolojik gelişmenin gecikmesi veya olmaması halinde Ebû Hanîfe’ye göre erkeklerde on sekiz, kızlarda on yedi, müctehidlerin çoğuna göre ise on beş yaşın dolmasıyla ergenlik çağına girilmiş olur. Çocuklar ergenlik çağına girince, aynı derecedeki diğer mahremler için söz konusu olan sınırlara ve istisnalara tâbi olurlar.

  Fecera فجر:  فَجْرٌ bir şeyi geniş bir şekilde yarmaktır. Örneğin insanın su kanalı açması gibi.. Geceyi yarmasından, onda bir gedik açmasından dolayı sabah vaktine deفَجْرٌ denmiştir. فُجُورٌ ise diyanet perdesinin yırtılmasıdır. Fiil olarak günah işledi anlamında فَجَرَ şeklinde kullanılır, mastarı فُجُورٌ olarak gelir. فاجِرٌ günahkardır, çoğulu فُجَّارٌ ve فَجَرَةٌ dır. İnfial babı formundaki إنْفَجَرَ fiili ise yarıldı demektir. (Müfredat) 

  Fısk ile Fücûr Arasındaki Fark: Fısk, büyük bir günah işleyerek Allah’a itaatten çıkmak anlamına gelir. Fücur ise Allah’a isyanlar konusunda cüretkar olmak ve onları bolca işlemektir. Kelimenin aslı su bendinde bir delik açıp oradan su fışkırmaya başladığı zaman söylenen أفْجَرْتُ السِّكْرَ (su bendini patlattım) ifadesinden geldiği için küçük günah işleyen için فاجِر  fâcir ifadesi kullanılmaz. Sonra fücur kelimesinin kullanımı yaygınlaşmış, zina, livata (eşcinsellik) ve benzeri günahlar için özel isim olmuştur. (Furuq) 

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 24 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri fecr, fâcir ve fücurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ 

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  münadadan bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. Nidanın cevabı  لِيَسْتَأْذِنْكُمُ ’dür. 

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لِ  emir lamıdır.  يَسْتَأْذِنْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur. 

مَلَكَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  اَيْمَانُكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الَّذ۪ينَ  atıf harfi  و ’la önceki  الَّذ۪ينَ ’ye matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَبْلُغُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحُلُمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنْكُمْ  car mecruru يَبْلُغُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. ثَلٰثَ  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  Veya zaman zarfı  يَسْتَأْذِنْكُمُ  fiiline mütealliktir.  مَرَّاتٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

يَسْتَأْذِنْ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  أذن ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.


مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ 

 

İsim cümlesidir.  مِنْ قَبْلِ  car mecruru mahzuf mübtedaya mütealliktir. Takdiri, هي من قبل (O … öncesindendir.) şeklindedir. صَلٰوةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْفَجْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ح۪ينَ  zaman zarfı  يَسْتَأْذِنْكُمُ  fiiline mütealliktir. تَضَعُونَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Fiil cümlesidir. تَضَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ثِيَابَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنَ الظَّه۪يرَةِ  car mecruru  تَضَعُونَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ  harf-i ceri cinsini beyan içindir. Takdiri,  من وقت الظهيرة (öğle vaktinde) şeklindedir. Veya sebebiyyedir. Takdiri, بسبب حرّ الظهيرة (öğle vakti sıcağı sebebiyle) şeklindedir.

مِنْ بَعْدِ  car mecruru atıf harfi و ’la makabline matuftur. صَلٰوةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْعِشَٓاءِ۠  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

İsim cümlesidir. ثَلٰثُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.Takdiri, هي  veya  هذه şeklindedir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, أوقات ثلاث عورات  şeklindedir. عَوْرَاتٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَكُمْ  car mecruru  عَوْرَاتٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. 

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel-karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ 

 

İsim cümlesidir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir.  كَانَ  gibi ismini ref, haberini nasb eder. 

عَلَيْكُمْ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. لَا  harfi zaiddir.  عَلَيْهِمْ  atıf harfi  و ’la makabline matuftur.  جُنَاحٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. 

طَوَّافُونَ  mahzuf mübtedanın haberi olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Takdiri,  هم  şeklindedir.  عَلَيْكُمْ  car mecruru  طَوَّافُونَ’ye mütealliktir. بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ  cümlesi, طَوَّافُونَ ‘da bedel olup damme ile merfûdur.

بَعْضُكُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى بَعْضٍ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

طَوَّافُونَ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ

 

Fiil cümlesidir. كَ  harf-i cerdir. Bu ibare, amili  يُبَيِّنُ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. 

يُبَيِّنُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَكُمْ  car mecruru  يُبَيِّنُ  fiiline mütealliktir. اٰيَاتِ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.

يُبَيِّنُ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. Hal olması da caizdir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  عَل۪يمٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.  

عَل۪يمٌ  -  حَك۪يمٌ ,mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Nidanın gayesi; nida edilene önemli bir şeyi haber vermektir. Onun için çoğunlukla nidayı emir, nehy, istifham, şer’i bir hüküm vs. gibi önemli şeyler takip eder. 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formundaki nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. Yakına seslenmede uzak için kullanılan  يَٓا  nida harfinin seçilmesi, hemen arkasından  اَيُّ  lafzının ve tenbih edatı  هَا ’nın gelmesi, nida harfinin anlamını güçlendirir ve muhatabın dikkat kesilmesini sağlar.

Kur'an-ı Kerim’de  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  şeklinde gelen hitaplardan sonra, burada olduğu gibi müminlere bir ültimatom yer almıştır.

يَٓا  nida harfi uzağa seslenmek için kullanılır. Allah Teâlâ kullarına şah damarından da yakın olduğu halde iman edenlere “ya” nida harfiyle hitap etmiştir. Maksat, muhatabın dikkatini çekerek gelecek olan emir veya nehye odaklanmasını sağlamaktır. Yakın birine bu nida harfiyle seslenmek söylenen şeyi ciddi şekilde tekid eder.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  şeklindeki hitap; iman edenler için önemli bir açıklamanın yapılacağına işaret eder. Allah Teâlânın kullarına çağrıda bulunurken son derece etkili ve beliğ bir üslup kullanması, beyan ettiği hakikatlerin önemli olduğunu vurgulamak ve bunların muhataplar tarafından fark edilerek gerekli mesajı almalarını sağlamak içindir.

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi  لبيك وسعديك  “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi arkadan gelecek habere dikkatleri çekmek içindir. 

Nidanın cevabı olarak gelen  لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ  مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleye dahil olan  لْ , emir lamıdır. 

يَسْتَأْذِنْكُمُ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ  [sağ elinizin sahip olduğu] tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan sahip olmak özelliği, اَيْمَانُكُمْ  ‘a isnad  edilerek, sağ el bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte sahip olan insanın kendisidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Ya da cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Bir şeye sahip olmak çoğunlukla sağ elle yapılan akitlerle gerçekleşir. 

مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ  ibaresi köle ve cariyeden kinayedir.

Fail konumundaki  الَّذ۪ينَ ’ye matuf olan ikinci ism-i mevsûlun sıla cümlesi olan  لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍ  , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْكُمْ  car-mecruru, لَمْ يَبْلُغُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

ثَلٰثَ مَرَّاتٍ (üç defa) ibaresindeki  ثَلٰثَ , mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib masdar veya zarfiyyedir. 

مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ  [Sabah namazından önce] car mecruru, لِيَسْتَأْذِنْكُمُ  fiiline mütealliktir.

Yine  لِيَسْتَأْذِنْكُمُ  fiiline müteallik olan zaman zarfı  ح۪ينَ  ‘nin muzafun ileyhi konumundaki  تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠  car-mecruru da  لِيَسْتَأْذِنْكُمُ  fiiline mütealliktir.

وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ -  وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ [öğle sıcağından elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra] Birbirine atfedilmiş bu iki ibare, öncesine matuftur, atıf sebebi tezâyüftür.

الْفَجْرِ - الْعِشَٓاءِ۠  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyla Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi  يَٓا  gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)

Daha önce zikredilen hükümler ile gelecek hükümlere ilişkin emir ve yasaklara uymayı gerektiren temsiller, teşvikler, uyarılar ve mükâfat ile ceza vaatleri konusunda gerekli izahat verildikten sonra burada yine mezkûr hükümlerin devamı olan birtakım hükümlerin beyanına dönülmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Rivayet olunuyor ki Esma binti Ebi Mersed'in bir kölesi, onun istemediği bir zamanda yanına girdi. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

Diğer bir görüşe göre ise Resulullah (s.a.), henüz ergenlik çağına ermemiş olan Müdlec b. Amr El-Ensarî'yi, Hz. Ömer'i çağırmak için öğle üzeri ona gönderdi. Müdlec de o sırada uyumakta olan ve elbisesi açılmış bulunan Hz. Ömer'in yanına girdi. Bunun üzerine Hz Ömer dedi ki: “Allah'ın, babalarımızı, çocuklarımızı ve hizmetçilerimizi, bu saatlerde izinsiz olarak yanımıza girmelerini yasaklamasını çok arzu ediyorum!” Sonra Müdlec ile beraber Resulullah'ın yanına gittiğinde bu ayetin nazil olduğunu gördü. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâzı hazif sanatı vardır.

ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْ  izafeti mahzuf mübtedanın haberidir. Cümlenin takdiri,  أوقات ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ  şeklindedir. Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَكُمْۜ  car-mecruru, عَوْرَاتٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَوْرَاتٍ ’deki nekrelik, tazim içindir.

لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ  cümlesi  ثَلٰثُ  için veya  أوقات  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Nakıs fiil  لَیۡسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Sübut ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عَلَيْكُمْ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  جُنَاحٌ  muahhar ismidir.

وَلَا عَلَيْهِمْ  ibaresi  عَلَيْكُمْ ’e matuftur. Nefy harfi  لَا , olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.

جُنَاحٌ ’daki nekrelik, kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.

بَعْدَهُنَّ  zaman zarfı, لَيْسَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

قَبْلِ - بَعْدَ  ve  الْفَجْرِ - الْعِشَٓاءِ۠  ve  عَلَيْكُمْ - لَكُمْ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Ayette izin istenecek üç vaktin ve izin istemesi gereken kişilerin sayılması taksim sanatıdır.

Kādî şöyle der: “Hakk Teâlâ'nın ‘Ey iman edenler, ellerinizin altında olan köle ve cariyeler, sizden izin isteyerek (yanınıza girsinler).’ ifadesinin zahirindeki ‘siz’ zamirinden her ne kadar erkekler kastediliyor görünüyor ise de bununla hem erkekler hem kadınlar kastedilmiştir. Çünkü erkekler, dişilere ‘tağlîb’ edilir yani onlar zikredilmek suretiyle, öbürleri de kastedilir. Binaenaleyh, ayrıca zikredilmediklerine göre, hepsi de ayetteki ‘siz’ ifadesine dahildirler. Bunun böyle olduğunu, ayetteki, ellerinizin altında olanlar ifadesi gösterir. Çünkü bu tabir, hem kadın hem de erkekler hakkında kullanılır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ ; Üç mahrem vakit; tesettürünüzün aksayacağı üç vakittir. Bunun mübteda olup haberin de arkasından gelenler olması da caizdir.  عَوْرَاتٍ  lafzının aslı bir şeye halel vermektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu cümle, anılan üç vakitte izin istemenin zorunlu olmasının gerekçesini beyan etmektedir. Yani bu üç vakit, âdete göre örtünmenin olmayabileceği vakitlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

العَوْرَةُ  (avret) kelimesi ara, aralık, bozukluk, noksanlık anlamına gelir. Gözü bozuk ve şaşı olana da أعْوَرُ  denilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayet-i kerime, akrabaların ve aynı evde yaşayan insanların, birbirlerinin yanlarına girmeleri halinde izin istemeleri hükmünü getirmektedir. Bundan önce geçen yirmi yedi, yirmi sekiz ve yirmi dokuzuncu ayetlerde ise yabancıların birbirlerinin evlerine girmeleri halinde izin istemeleri hükmünü ihtiva etmekte idi.

Allah Teâlâ, bu ayet-i kerimede müminlere, hizmetçilerinin, kölelerinin ve ergenlik çağına ermemiş çocuklarının şu üç vakitte yanlarına girmeleri halinde izin istemelerini emretmektedir.

Bu vakitlerden biri, sabah namazından önceki vakittir. Bu vakitte insanlar uykudadırlar, avret mahallerinin kapalı olup olmadığını bilemezler. Bu sebeple yanlarına izinsiz girilemez. İkinci vakit ise öğle sıcağındaki dinlenme vaktidir. Bu vakitte de bir kısım insanlar dinlenme anında elbiselerini soyunabilir veya uykuda olabilirler. Bu vakitlerden üçüncüsü ise yatsı namazından sonraki vakittir. Bu vakitte de insanlar uykuda olurlar. Fakat bu vakitlerin dışında gerek hizmetçilerin gerek küçük çocukların gerekse köle ve cariyelerin izin istemeden erkek ve kadınların yanlarına girmelerinde bir mahzur görülmemiştir. Zira bunlar çokça gezip dolaşmaktadırlar. Bunlara, bu vakitlerin dışında da izin isteme mecburiyeti konulduğu takdirde bunlar için zorluk olacaktır. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

 

 

 طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هُمْ  olan mübteda mahzuftur. Bu takdire göre cümle

sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَلَيْكُمْ  car mecruru, müsned olan  طَوَّافُونَ ‘ye mütealliktir. 

طَوَّافُونَ , mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

İstinafiyye olarak fasılla gelen  بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍ  cümlesi,  طَوَّافُونَ’den bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  عَلٰى بَعْضٍ  mübteda olan  بَعْضُكُمْ ’un mahzuf haberine mütealliktir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Etrafınızda çokça dolaşırlar yani  هُمْ طَوَّافُونَ  demektir ki izin almama mazeretini beyan eden yeni söz başıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Birinci vakit ile üçüncü vakitte bu emrin sebebi olan soyunma zikredilmemiş, yalnız ikinci vakit için zikredilmiştir. Çünkü öğle uykusu için elbise çıkarma zamanı pek kısadır. Bir de bu uyku zamanı gündüz olduğu için girip çıkmanın çok olabileceği ve benzer olayların beklendiği bir vakittedir. Diğer iki vakit ise böyle değildir; çünkü o iki vakitte daima soyunma olduğu bilinen bir gerçek olduğundan, bunun sarahatle belirtilmesine ihtiyaç yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَذٰلِكَ , amili  يُبَيِّنُ  olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Takdiri,  تبيينًا مثل ذلك يبين الله لكم الآيات (İşte Allah böyle bir açıklama ile size ayetleri açıklar.) şeklindedir.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir. 

Teşbih harfi  كَ ‘nin dahil olduğu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  önceki hükümlere işaret edilmiştir. Allah'ın emir ve yasakları, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

كَذٰلِكَ , önceki konuyu yerleştirmek amacıyla gelmiştir. Müşebbehin, yani önce bahsedilen şeyin konumu öyle bir yerdedir ki ona benzetecek bir şey yoktur. Sadece kendisine benzetilebilir. Bu mübalağalı bir ifadedir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz, haşyet uyandırma ve hükme uymaya teşvik amacına matuftur. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لَكُمْ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْاٰيَاتِ  ‘ye takdim edilmiştir.

الَّذ۪ينَ - ثَلٰثُ - بَعْدَ - عَلَيْكُمْ - صَلٰوةِ - بَعْضٍۜ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَذَ ٰ⁠لِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذَأَ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm  Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s.101)

الْاٰيَاتِ ’daki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

 

وَ , itiraziyyedir. Haliyye olması da caizdir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyh olan Allah lafzı iki kez zikredilmiştir. Hiç şüphesiz bu; müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın  حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  sıfatlarının nekre gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.

حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  cümlesinde zamir yerine Allah lafzının gelmesi konunun heybetini artırmak ve kalplere korku salmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Rasül'e itaatın Allah'a itaattan ayrı olarak ve itaat fiilinin tekrar kullanılarak zikredilmesi, Allah Rasülü'nün devlet başkanı olarak emirleriyle ilgili olduğu gibi, O'nun Din adına ortaya koyduğu ve Sünnet kavramı içinde mütalâa edilen hükümleriyle de alâkalıdır. Aksi takdirde, itaat fiilini tekrarlamanın bir manâsı olmazdı.
Daima Allah'a şükretmek ve O'na İtaatten ayrılmamak, namazı bütün şartlarına riayet ederek hakkıyla kılmak, zekâtı tastamam vermek ve misyonunun bütün şubelerinde Allah Rasülü'ne itaat etmek (Sünnet'e sarılmak), Allah'ın önceki âyetteki va'dine lâyık olmanın ve olduktan Sonra aynı durumu devam ettirmenin en önemli şartlarıdır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Cihadın manası, bazı insanların bulunduğu ortamlara göre değişkenlik gösterir. 

Bir tanesi fiilen savaşın içinde bulunmaktır. Günümüzde, dünya üzerinde, kırktan fazla çatışma devam etmektedir. İnsanların bir kısmı savaşın içinde hayatına devam ederken, diğer kısmı savaşın etkilerinden çok uzaklarda yaşamaktadır. İzlenen filmler ve görülen haberler sonucunda, dışarıdakilerin çoğu savaşlara karşı duyarsızlaştırılmıştır. Kendisini ve ailesini, adaletsiz savaş şartlarından uzaklaştırmak isteyenlere kıvrılan burunlar, bunun kanıtlarından bir tanesidir. 

Diğeri, kalben savaşmaktır. Bu herkesin ortak noktası ve imtihan dünyasının da bir parçasıdır. İnsan savaşmayı ya da savaşmamayı seçebilir. Allah rızasını kazanma mücadelesini ömrü boyunca verene, nice müjdeler vardır. Vermeyenin ise sonu hüsrandır. Bu savaşı kazanmak için kalb kadar zihne de ihtiyaç vardır. Ne yazık ki, insan aklını kullanmada, iyice tembelleştirilmektedir. Hayatını yaşa, gerisini boşver sloganlarıyla, boşa yaşamayı göze alır. Kaybolan zamanın arkasından da şaşkınlıkla bakar. 

Ey Allahım! Ömrümüzü; Sana ve Rasul’une itaat üzerine yaşananlardan eyle. Bedenimizi; Senin yolunda, Sana ibadet ederek ilerleyenlerden eyle. Kalbimizi; Sana şeksiz ve şüphesiz iman edenlerden ve ipine sarılanlardan eyle. Aklımızı; yolundaki adımlarımızı ve kalbimizdeki imanımızı sağlamlaştırmak adına kullanılanlardan eyle. Namazlarımızı hakkıyla kılınanlardan ve işlerimizi düzgün yapılanlardan eyle. Cihadımızı ise kolaylaştır ve kabul eyle. Bizi; vaad ettiğin huzura ve nimetlere kavuşturduklarından, korkularını güvenliğe çevirdiklerinden eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji