اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟ ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوْ | yahut |
|
| 2 | كَظُلُمَاتٍ | karanlıklar gibidir |
|
| 3 | فِي | içindeki |
|
| 4 | بَحْرٍ | bir deniz |
|
| 5 | لُجِّيٍّ | derin |
|
| 6 | يَغْشَاهُ | ki üstünü örten |
|
| 7 | مَوْجٌ | bir dalga |
|
| 8 | مِنْ | -nden |
|
| 9 | فَوْقِهِ | onun üstü- |
|
| 10 | مَوْجٌ | bir dalga |
|
| 11 | مِنْ | -nden |
|
| 12 | فَوْقِهِ | onun üstü- |
|
| 13 | سَحَابٌ | bir bulut |
|
| 14 | ظُلُمَاتٌ | karanlıklar |
|
| 15 | بَعْضُهَا | onun biri |
|
| 16 | فَوْقَ | üstüne |
|
| 17 | بَعْضٍ | diğerinin |
|
| 18 | إِذَا | ne zaman ki |
|
| 19 | أَخْرَجَ | çıkarsa |
|
| 20 | يَدَهُ | elini |
|
| 21 | لَمْ |
|
|
| 22 | يَكَدْ | neredeyse |
|
| 23 | يَرَاهَا | onu dahi göremez |
|
| 24 | وَمَنْ | bir kimseye |
|
| 25 | لَمْ |
|
|
| 26 | يَجْعَلِ | vermemişse |
|
| 27 | اللَّهُ | Allah |
|
| 28 | لَهُ | ona |
|
| 29 | نُورًا | bir nur |
|
| 30 | فَمَا | artık olmaz |
|
| 31 | لَهُ | onun |
|
| 32 | مِنْ | hiçbir |
|
| 33 | نُورٍ | nuru |
|
Siyah ile beyazda olduğu gibi her şey zıddının yanında daha iyi farkedilir. Allah’a iman eden, O’na kulluk şuuru kesintisiz hale gelmiş bulunan, güzellik ve menfaatlerin ibadetlerini engelleyemediği güzel insanlar ve bunları bekleyen ödüller benzetme ve temsil yoluyla anlatıldıktan sonra yine aynı üslûpla bu defa inkâr edenlerin durumu, âdeta bir tablo gibi gözler önüne seriliyor. İman etmeyen insanların da dünyada, kendileri ve başkaları için faydalı, hayırlı işleri, eserleri, hâsılı yapıp ettikleri vardır; ancak bütün bunların faydası ve etkisi dünyada kalır, onların sevap ve sonucunu âhirete taşımanın şartı imandır. Allah’a ve âhirete inanmayan bir kimse öldüğünde, dünyadaki kazancının ve eserlerinin orada kaldığını, buraya eli boş geldiğini görür; tıpkı çölde susamış, uzaktan serap görmüş, yanına gelince kızgın kumlardan başka bir şey bulamamış yolcu gibi yahut büyük bir denizin üst üste dalgalarının altında, denizin dibinde karanlıklar içinde kalan bir kimse gibi. Aslında adamın eli vardır ama bu karanlıklar içinde görülmez ve işe yaramaz. İnancı olmayanların, mutlak hakikati inkâr edenlerin dünyada yapmış oldukları iyi işler de vardır ama âhirette inançsızlığın koyu karanlığı onları örtmüş, hesapta ve terazide görülmez hale getirmiştir.
Meâlinde, parantez arasındaki “kara bulut gibi bir dalga” ifadesi, metnin farklı bir okunuşunun karşılığıdır. Buna göre, yukarıya doğru biraz aydınlık, derinlere doğru ise her bölümde daha karanlık üç tabakadan oluşan büyük bir deniz (okyanus) tasvir edilmektedir. Okyanusların derinliklerini incelemek için gerekli bulunan teknoloji icat edilmeden önce kimse, normal ışık bakımından biri diğerinden daha karanlık üç tabakayı bilmiyordu. 40. âyet bundan söz etmektedir. Kezâ kimse göklere çıkmak, hatta atmosferin ötesine geçmek için gerekli araçların bulunmadığı zamanlarda da, göğe doğru yükseldikçe basıncın azalacağından, bunun da nefes zorluğu, tansiyon gibi problemlere yol açacağından haberdar değildi. Halbuki En‘âm sûresinde (6/125) göklere doğru yükselen kimsenin çıktıkça artan göğüs daralmasından bahsedilmiştir. Şüphe yok ki Kur’an bir tabiat bilimi kitabı değildir; madde âleminin sırlarını çözmek, yaratıcının tabiata hâkim kıldığı kanunları keşfetmek kural olarak insan zekâsına bırakılmıştır; ancak yeri geldikçe ve dolaylı olarak âyetlerde geçen bazı ilmî gerçekler, onların beşer üstü bir kaynaktan geldiğine ışık tutmaktadır. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 85-86
اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. كَظُلُمَاتٍ car mecruru atıf harfi اَوْ ile كَسَرَابٍ ’ye matuftur. ف۪ي بَحْرٍ car mecruru ظُلُمَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. لُجِّيٍّ kelimesi بَحْرٍ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. يَغْشٰيهُ مَوْجٌ cümlesi, بَحْرٍ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. يَغْشٰي elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَوْجٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ cümlesi birinci مَوْجٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. مِنْ فَوْقِه۪ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَوْجٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌ cümlesi, ikinci مَوْجٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
مِنْ فَوْقِه۪ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَحَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ
İsim cümlesidir. ظُلُمَاتٌ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; هى ’dir. بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ cümlesi, ظُلُمَاتٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
بَعْضُهَا mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فَوْقَ zaman zarfı mahzuf habere mütealliktir. بَعْضٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَخْرَجَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. اَخْرَجَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. يَدَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَاد mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasbeder.
يَكَدْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. يَكَدْ ’in ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. يَرٰيهَا cümlesi, يَكَدْ ’ın haberi olarak mahallen mansubdur.
يَرٰي elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mukârebe (Yaklaşma) Fiilleri: Mübteda ve haberin başına gelerek nakıs fiiller gibi isim cümlesinin mübtedasını ismi, haberini ise haberi yaparlar. İsmini ref, haberini nasb ederler. Haberleri daima muzari fiil ile başlar. Bu fiiller -e yazdı, az kalsın … , neredeyse … , -mek üzereydi gibi manalara gelir. Bu fiillerden Kur’an’da sadece كَادَ ’nin kullanımına rastlanılmıştır. كَادَ fiili tam fiil olarak da kullanılır. Bu durumda peşinden muzari fiil gelmez ve gerçek anlamı olan “tuzak kurdu, hile yaptı, aldattı” manalarına gelir. Bu şekilde geldiğinde normal fiil gibi amel eder. Yani fail ve meful alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخْرَجَ fiili,sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi خرج ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَجْعَلِ sükun ile meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَهُ car mecruru يَجْعَلِ fiiline mütealliktir. نُوراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. نُورٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
مِنْ nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ
Teşbih harfinin dahil olduğu كَظُلُمَاتٍ car-mecruru, önceki ayetteki كَسَرَابٍ ’e اَوْ atıf harfiyle atfedilmiştir.
ف۪ي بَحْرٍ car-mecruru, كَظُلُمَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لُجِّيٍّ kelimesi بَحْرٍ için birinci, يَغْشٰيهُ مَوْجٌ cümlesi, ikinci sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَوْجٌ için sıfat olarak gelen مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ ve مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ cümleleri sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibridaî kelamdır.
Cümlelerde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrurların müteallakı olan, mukaddem haberler mahzuftur.
Müsnedün ileyh olan سَحَابٌ ve مَوْجٌ ‘deki nekrelik, tarifi mümkün olmayan nev ve kesret ifade eder.
مَوْجٌ - فَوْقِه۪ kelimelerinin tekrarında reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَحْرٍ - مَوْجٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ [veya derin denizdeki karanlıklar gibidir] cümlesinde teşbîh-i temsîli vardır. Bu, teşbih ve temsilin güzellerindendir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
… اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ ayeti (Onu bir dalga bürüyor) cümlesiyle bitseydi belîğ, tam bir mana ifade ederdi. Ancak bundan sonra gelen sıfatlar karanlığı ifade etmede mübalağa açısından en son noktaya ulaşmıştır. Böylece belâgatta zirveye ulaşmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Karanlıkta elin görülmemesi aklen ve âdeten mümkün bir durumdur. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
Allah’ın inkâr edenleri susayan kimsenin serabı su zannetmesine benzetmesinden sonra zikrettiği bu ayette aklın algılayabileceği bir konuda somut olarak mübalağa söz konusudur. Dolayısıyla anlam, tebliğ sanatı ile güçlendirilmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
اَوْ kelimesi hakkında, birkaç izah şekli bulunur: a) Bil ki Allah Teâlâ, kâfirin amelinin, iyi ise seraba benzediğini; kötü ise zulümat ve karanlıklar gibi olduğunu beyan etmiştir.
b) Sözün takdirî anlamı şöyledir: “Onların amelleri, ya çöllerdeki bir serap gibidir ki bu, ahirette olacaktır; yahutta denizdeki karanlıklar gibidir, ki bu da dünyadadır.”
c) İlk ayet, onların işlerinin zikredilmesi, onların bunlardan hiçbir şey elde edemeyecekleri hakkında; ikinci ifade de onların inanç ve akideleri hakkındadır. Zira onların inançları, karanlıklara benzemektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بَحْرٌ لُجِّىٌّ , içine düşen şeyin hemen dibi boyladığı, son derece derin ve büyük bir kütleye sahip su parçası, okyanus anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌ [Üstünde bir bulut] denilmesi, dalgaların sanki bulutlara ulaşmış gibi kat kat ve üst üste olduklarına işaret etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümledeki ظُلُمَاتٌ , takdiri هى olan mahzuf mübtedanın haberidir. Mübtedanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Yine sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ cümlesi, ظُلُمَاتٌ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlede, icaz-ı hazif vardır. Mekan zarfı فَوْقَ بَعْضٍ , mahzuf habere mütealliktir.
بَعْضٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte اِذَا , şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı şartın cevap cümlesidir. اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi olan şart cümlesi اَخْرَجَ يَدَهُ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَا , nakıs fiil كَادْ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَادْ ’nin haberi olan يَرٰيهَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mübalağa sanatı vardır. Burada ifade edilen “elin görünmemesi” aklen muhal olsa bile “neredeyse” ifadesi bu unsurları tahayyülde yaşatmış, ġuluv unsuru kullanılarak zihinde oluşan tabloda ifade, algıya yaklaştırılmıştır.
يَكَدْ ; mukârebet, yaklaşma, olayazma ifade eder. Buna göre bu ifadenin anlamı, “vuku bulması yaklaşmadı” şeklindedir. Malumdur ki vukuu yaklaşmamış olan şey, vuku da bulmamıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Çok dolu olan denizin dibi, suyunun derinliği ve doluluğundan dolayı son derece karanlık olur. Onun üzerindeki dalgalar ardarda geldiğinde ise karanlık iyice şiddetlenir. Bu dalgaların üzerinde bir de bulut bulunursa, o zaman karanlık son haddine ulaşır. Böyle bir denizin dibinde bulunan bir kimse ise karanlığın şiddetinin nihaî noktasındadır. يَدَ [el] hakkında câri olan âdet, onun görülebilen ilk şey, görülemeyecek olan en son şey olduğu şeklinde olunca, Cenab-ı Hak, “Neredeyse o elini bile göremez.” buyurmuş, böylece Allah Teâlâ, bu karanlık ve zulmetin, son haddine ulaşmış olduğunu beyan etmiş, sonra da inancı itibariyle kâfiri buna benzetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟
Şart üslubunda gelen terkipte وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart cümlesi مَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Şart ismi مَنْ mübteda, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً cümlesi haberdir. Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması hükmün illetini bildirmenin yanında tazim ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayetin sonunda tekrar zikredilen نُوراً kelimesinde irsâd sanatı vardır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟ , sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid مِنْ harfinin dahil olduğu نُورٍ muahhar mübtedadır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
نُورٍ ’deki nekrelik, hiçbir manasında kıllet ve nev ifade eder. İstiğrak ifade eden مِنْ de bu manayı pekiştirir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَظُلُمَاتٍ - مَوْجٌ - فَوْقَ - مِنْ - بَعْضٍۜ - نُورٍ۟ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sadri sanatları vardır.
كَظُلُمَاتٍ - نُورٍ۟ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. لُجِّيٍّ - فَوْقَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Buradaki teşbihin izahı hususunda başka açıklamalar da vardır: 1) Allah Teâlâ üç çeşit karanlık zikretmiştir: Denizin karanlığı, dalgaların karanlığı ve bulutun karanlığı. Kâfir de aynen böyledir. Onun da üç zulümatı bulunur: itikat karanlığı, söz karanlığı ve amel karanlığı.Bu, Hasan el- Basrî’den rivayet edilmiştir.
2) Onların, kalbi, gözü ve kulağı bu üç zulmete teşbih edilmiştir. Bu, İbni Abbas'tan rivayet edilmiştir.
3) Kâfir bilmez, bilmediğini de bilmez. Bununla beraber bildiğini zanneder.
4) Bu karanlıklar üst üstedir. Küfründe ısrarından dolayı kâfirin üzerinde de sapıklıklar üst üste binmiş, teraküm etmiştir. Öyle ki en açık deliller onun yanında zikrolunsa bile bunları anlamaz.
5) Bunlar, karanlık göğüs içindeki karanlık kalptir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu temsili, müşebbeh ve müşebbehün bih açısından cüzlere ayrılabilir. Dalaletler karanlıklara, kafirlerin sayesinde yakınlık elde edeceğini sandığı amelleri denize benzetilmiştir. Göl gibi iyi amellerine batılları karıştırması, kendi iyi amel karışımında bir dalga gibidir ve onunla onları içine işler ve bu ilk dalgadır.
Bu teşbihte, müşebbeh heyetinin cüzleriyle müşebbehün bihin cüzleri arasındaki benzeyişteki ayrımı dikkate almak uygun olur. Dalaletler karanlıklara, kâfirlerin yaklaşmak için yaptıkları ameller de denize benzetilmiştir. Göl ve benzerlerinde olduğu gibi sevaplarına batılları karıştırmaları; sevapları karıştıran bir dalgaya benzer ki bu ilk dalgadır.
Bunun benzeri olan putlar için kurban kesmek gibi küfür fiilleri de bütün bunların üzerine nüfuz ve fesatla gelen ezici dalgaya benzer ve ikinci dalgadır.
İyiyi, abesten ve çirkinden ayırt etme konusundaki inancın dalaleti de gökyüzündeki yıldızların ışıklarının kalan pırıltılarını örten bulutlar gibidir. Ondan amelinden istifade etmesini istemek, geç gelenin gemisini tamir etmek veya ihtiyacı olanı almak için elini uzatması gibidir ki bu kişi elini değil, ihtiyacı olan şeyi almak isteyeni görür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)