Nûr Sûresi 41. Ayet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ  ٤١

Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 أَنَّ şüphesiz
4 اللَّهَ Allah’ı
5 يُسَبِّحُ tesbih ederler س ب ح
6 لَهُ onu
7 مَنْ kimseler
8 فِي olan
9 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
10 وَالْأَرْضِ ve yerde olan ا ر ض
11 وَالطَّيْرُ ve kuşlar ط ي ر
12 صَافَّاتٍ saflar halinde uçan ص ف ف
13 كُلٌّ her biri ك ل ل
14 قَدْ andolsun
15 عَلِمَ bilir ع ل م
16 صَلَاتَهُ kendi du’asını ص ل و
17 وَتَسْبِيحَهُ ve tesbihini س ب ح
18 وَاللَّهُ ve Allah
19 عَلِيمٌ bilmektedir ع ل م
20 بِمَا şeyleri
21 يَفْعَلُونَ onların yaptıkları ف ع ل
 
Tesbih, Allah Teâlâ’yı, kendine mahsus yüce sıfatlarıyla anmaktır, dar mânada O’nu, yakışmayan sıfatlardan tenzih etmektir, her çeşit noksanlıktan uzak ve berî olduğunu ifade etmektir. İnsanlar ve melekler gibi şuurlu varlıkların bu bilince dayalı bir tercihle tesbih etmeleri mümkündür, vâkidir. Diğer canlı, cansız varlıkların tesbihi ise ya hal diliyle, varlık ve hareketlerindeki özellik ve incelikleri gözler önüne sermek, programlandıkları gibi davranmak suretiyle olmaktadır veya Allah’ın kendilerine verdiği, bizim anlayamadığımız özel bir dil ile ifade edilmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 88
 

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, تَرَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olarak fetha ile mansubdur.  يُسَبِّـحُ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يُسَبِّـحُ  damme ile merfû muzari fiildir.  لَهُ  car mecruru  يُسَبِّـحُ  fiiline mütealliktir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  يُسَبِّـحُ ’nun faili olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.

الْاَرْضِ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. الطَّيْرُ  atıf harfi و ’la  مَنْ  müşterek ism-i mevsûle matuftur.

صَٓافَّاتٍ  kelimesi  الطَّيْرُ ‘nın hali olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُسَبِّـحُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُۜ 

 

 

Cümle, öncesinde geçen ism-i mevsûl  مَنْ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir.  كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  عَلِمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. صَلَاتَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  تَسْب۪يحَهُ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

 

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٖيمٌ haber olup damme ile merfûdur.  مَٓا  masdariyyedir. مَٓا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle  عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. 

يَفْعَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta surekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Istifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

İstifham üslubunda olmasına rağmen taaccüp ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Ayetin başındaki hemze istifhâm-ı inkârîdir. İstifham edatları birtakım karîneler sebebiyle asli manalarının (soru) dışına çıkarak pek çok farklı anlamda kullanılır.

Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307) 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

Ayetteki görme, kalp görmesidir. Yani kalbinle idrak etmez misin ki, Allah (c.c) gökleri ve yeri hikmet ile ve yaratılması gerektiği şekilde yaratmıştır. O, dilerse sizi tamamen yok eder ve sizin yerinize, sizinle onlar arasında hiçbir alâka bulunmayan yepyeni bir halk yaratır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍ  cümlesi, masdar teviliyle, iki mef’ûle müteaddi olan  تَرَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍ  cümlesi  اَنَّ ’nin haberidir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُسَبِّـحُ  fiiline müteallik  لَهُ  car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.

يُسَبِّـحُ  fiilinin faili konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in, irabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü   السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

السَّمٰوَاتِ’ tan sonra  الْاَرْضِ ‘ ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

 وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍ  ifadesi, fail olan ism-i mevsûle matuftur. Cihet-i camiâ temasüldür.

الطَّيْرُ ‘un hali olan  صَٓافَّاتٍ , ism-i fail vezninde gelmiştir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Tesbih edenlerin yeryüzü ve gökyüzünde olanla, kanat çırpan kuşlar olarak sayılması taksim sanatıdır. Tesbih etmekte cem’ edilmişlerdir.

يُسَبِّـحُ - وَتَسْب۪يحَهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

صَٓافَّاتٍ  [havada kanatlarını açıp yayarak] demektir.  عَلِمَ  fiilindeki zamir, ya hepsine ya da Allah'a racidir;  صَلَاتَهُ  ve  وَتَسْب۪يحَهُۜ [kendi duasını, kendi tesbihini] ifadesindeki zamirler de aynıdır. Salat, dua demektir. Allah’ın kuşlara kendi dua ve tesbihlerini ilham etmesi uzak görülemez. Nitekim akıllı varlıkların nerede ise bulamayacağı birtakım dakik bilgileri Allah onlara ilham etmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Tesbih, hem gözle görmeyi hem de kalp ile bilmeyi içine alır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Bu hitap, Resulullah (s.a.v) için olup Allah'ın, ona nûr mertebelerinin en yükseğini ve en parlağını indirdiğini ve zahir âlem ile bâtın âlemin en ince ve küçük sırlarını beyan ettiğini bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُۜ 

 

Fasılla gelen cümle, öncesinde geçen  مَنْ  ism-i mevsûlunden, hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi hal sahibinin durumunun sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. Tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekid edici halin başına  وَ  gelmez.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

كُلٌّ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin nekre gelişi teksir ifade etmiştir.

قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُ  cümlesi,  كُلٌّ ’un haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. 

Allah’ın bilgisi dahilinde olanların  صَلَاتَهُ  ve  تَسْب۪يحَهُۜ  olarak belirtilmesi ile yapılan taksim,  عَلِمَ ‘de cem edilmiştir. 

وَتَسْب۪يحَهُ , tezâyüf nedeniyle  صَلَاتَهُ ’ya atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تَسْب۪يحَهُۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Dua, tesbihten önce zikredilmiş, çünkü duanın mertebesi ondan öndedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Akıllıların tesbihi hakikidir. Kuşların tesbihi ise mecaz-ı mürseldir. Tenzihe delalet eder. O halde burada tesbih kelimesi hem hakiki hem mecazi manada kullanılmıştır. Bu nedenle, ikinci cümleyle aralarında bir fark vardır. Bu iki grup, yani akıllılarla kuşlar arasındaki farkı halletmek için salat ve tesbih zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

كُلٌّ  kelimesiyle bu iki grup birleştirilse de akıllılların tesbihi olarak salat kelimesi kullanılmıştır. Çünkü onların tesbihi hakikidir. Burada salat kelimesiyle kastedilen dua manasıdır. Ki dua etmek akıllıların özelliklerindendir. Tesbih kuşların bir hali değildir. Mecazi olarak akıllıların sesine delalet etmek üzere zikredilmiştir. Ve eğer bu arzu edilmeseydi şöyle denirdi: Herkes tesbihini bildi veya herkes duasını bildi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Hal lisanını, söz lisanı mertebesinde kabul ederek akıl sahiplerine mahsus bulunan ve tenzih mertebelerinin en kuvvetlisi ve zahiri olan tesbih ile onu ifade buyurmuş ve bu manayı, akıl sahipleri için kullanılan harfi  مَنْ , akıl sahipleri olmayanlar için kullanılan harfe  مَا  tercih etmekle de tekid etmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

 

وَ , istînafiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak tekrar zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Müsned olan  عَل۪يمٌ  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlü,  بِ  harf-i ceriyle  عَل۪يمٌ ’e mütealliktir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi  يَفْعَلُونَ , hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.

عَل۪يمٌ - عَلِمَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah Teâlâ yaptıklarını bilir] ifadesine, Allah Teâlânın, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği, gereken karşılığı vereceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

عَلِمَ (İlim) fiili ise salatını-duasını bilen akıllılar ile tesbihlerini bilen kuşların farkını göstermek manasındadır, çünkü kuşların tesbihi şuursuz ve amel kastı olmaksızındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)