Nûr Sûresi 57. Ayet

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟  ٥٧

İnkâr edenlerin (Allah’ı) yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma! Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varış yeridir o!
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 تَحْسَبَنَّ sanma ح س ب
3 الَّذِينَ kimselerin
4 كَفَرُوا inkar eden(lerin) ك ف ر
5 مُعْجِزِينَ (Allah’ı) aciz bırakacaklarını ع ج ز
6 فِي
7 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
8 وَمَأْوَاهُمُ ve onların varacağı yer ا و ي
9 النَّارُ ateştir ن و ر
10 وَلَبِئْسَ ve ne kötü ب ا س
11 الْمَصِيرُ bir varış yeridir ص ي ر
 

Görünüşte sözün muhatabı Allah’ın resulüdür; ancak Arapça’daki üslûba göre burada, Hz. Peygamber’in böyle bir zan taşıyacağı var sayılarak bunu gidermek değil, sözü güçlendirmek kastedilmektedir. Buna göre mâna “Asla âciz bırakamazlar” demektir. Başka bir okunuşa göre ise tercüme şöyle olacaktır: “İnkârcılar yeryüzünde Allah’ı âciz bırakabileceklerini zannetmesinler...” Âyetin nâzil olduğu tarihte böyle bir güçlü ifadeye ihtiyaç vardı; çünkü henüz müslümanlar zayıftı, ilâhî vaad ve müjde dışında, korkunun yerini güvenliğin alacağını gösteren şartlar mevcut değildi.

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 94-95
 

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ

 

Fiil cümlesidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَحْسَبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Fail müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Fiilin sonundaki  ن , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.  Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  مُعْجِز۪ينَ  kelimesi amili  تَحْسَبَنَّ ‘nin ikinci mef’ûlün bihi olup nasb alameti  ى  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.   

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)   

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُعْجِز۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)        

 

 

 

وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ 

 

İsim cümlesidir. Atıf harfi  وَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri,  بل هم مقهورون (Daha doğrusu eziliyorlar.) şeklindedir.

مَأْوٰي  mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  

 وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fildir.  الْمَص۪يرُ۟  fail olup damme ile merfûdur. بِئْسَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, النار  şeklindedir.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı gelmesi, 2. Failinin  ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi, 3. Bu fiillerin  مَا  harfine bitişik olarak gelmesi, 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

تَحْسَبَنَّ  fiilinin mef’ûlu konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107) 

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla yeryüzü içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Bu hitap ya muhatap olabilen herkes içindir ya da “Sen asla müşriklerden olma!” ayeti ile benzerleri kabilinden olmak üzere yalnız Peygamberimiz (s.a.v) içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ [Sakın kâfirlerin yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacaklarını sanma!] ayeti Peygambere (s.a.v) bir teselli ve ilâhi yardımın geleceğine dair bir vaattir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Burada da teşvik ve uyarı hususuna tamamlayıcı olarak bu asinin dünya ve ahiretteki akıbeti beyan edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

 وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ 

 

Atıfla gelen  مَأْوٰيهُمُ النَّارُ  cümlesi, mukadder istînâfa matuftur. Takdiri,  بل هم مقهورون (Daha doğrusu eziliyorlar.) şeklindedir.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh olan  مَأْوٰيهُمُ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir.

Cehennem’in isimlerinden olan müsned  النَّارُ ‘un  الْ  takısıyla marife olması bu vasfın kemâl derecede olduğunu belirtir.

مَأْوٰيهُمُ النَّارُ  ifadesinde geçen  مَأْوٰي  aslında barınılacak, korunulacak, ikramlanacak yerdir. Tehekkümî istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. Ayette ateşin onların me’vası olduğunu söylemekle, “cehennemle müjdele“ cümlesinde olduğu gibi alay üslubu ile korkutma ve uyarma söz konusudur.

Bu cümle, makabline bir izah mahiyetindedir. Onların yeryüzünde kaçacak her yere kaçmakla kurtulamayacakları belirtildikten sonra cehennemin, onların son varacakları yerin cehennem olduğu belirtilmesinde son derece edebî bir güzellik vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مَأْوٰي  kelimesi sığınılan yer manasında ism-i mekândır. Yani dönüp dolaşıp yine de geldikleri yer demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/8)

Müsned, iki durumda marife olur. 

1. Muhatap; müsned ve müsnedün ileyhden birini biliyor diğerini bilmiyordur. Bildiği müsnedün ileyh, bilmediği müsned olur. 

2. Muhatap ikisini de biliyordur ama siyak, birinin takdimini gerektiriyordur. Mütekellim muhatabın bildiği şeyi ya da siyakın gerektirdiği şeyi takdim ederek müsnedün ileyh yapar. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟

وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kasem üslubunda gayrı talebî inşâi isnaddır. 

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı olan  لَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟ , zem fiili  بِئۡسَ ’nin dahil olduğu gayrı talebî inşa cümlesidir. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. بِئۡسَ ‘nin takdiri   النار  olan mahsusunun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek  النار ’ın korkunçluğunu, kayıtlanmadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.

مَأْوٰيهُمْ - الْمَصٖيرُ  kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)