يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لِيَسْتَأْذِنْكُمُ | izin istesinler |
|
| 5 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 6 | مَلَكَتْ | altında bulunan (köle ve hizmetçi) |
|
| 7 | أَيْمَانُكُمْ | ellerinizin |
|
| 8 | وَالَّذِينَ | ve olanlar |
|
| 9 | لَمْ |
|
|
| 10 | يَبْلُغُوا | henüz ermemiş |
|
| 11 | الْحُلُمَ | erginliğe |
|
| 12 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 13 | ثَلَاثَ | üç |
|
| 14 | مَرَّاتٍ | vakitte |
|
| 15 | مِنْ |
|
|
| 16 | قَبْلِ | önce |
|
| 17 | صَلَاةِ | namazından |
|
| 18 | الْفَجْرِ | sabah |
|
| 19 | وَحِينَ | ve zaman |
|
| 20 | تَضَعُونَ | çıkar(ıp yat)acağınız |
|
| 21 | ثِيَابَكُمْ | elbisenizi |
|
| 22 | مِنَ |
|
|
| 23 | الظَّهِيرَةِ | öğle vakti |
|
| 24 | وَمِنْ | ve |
|
| 25 | بَعْدِ | sonra |
|
| 26 | صَلَاةِ | namazından |
|
| 27 | الْعِشَاءِ | yatsı |
|
| 28 | ثَلَاثُ | üç vakittir |
|
| 29 | عَوْرَاتٍ | mahrem olan |
|
| 30 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 31 | لَيْسَ | yoktur |
|
| 32 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 33 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 34 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 35 | جُنَاحٌ | bir günah |
|
| 36 | بَعْدَهُنَّ | bunların dışında |
|
| 37 | طَوَّافُونَ | girip çıkarsınız |
|
| 38 | عَلَيْكُمْ | yanına |
|
| 39 | بَعْضُكُمْ | biriniz |
|
| 40 | عَلَىٰ |
|
|
| 41 | بَعْضٍ | diğerinin |
|
| 42 | كَذَٰلِكَ | böyle |
|
| 43 | يُبَيِّنُ | açıklar |
|
| 44 | اللَّهُ | Allah |
|
| 45 | لَكُمُ | size |
|
| 46 | الْايَاتِ | ayetleri |
|
| 47 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 48 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
| 49 | حَكِيمٌ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
Bu sûrenin 27-29. âyetlerinde bir başkasının evine girmenin usul ve âdâbı açıklanmıştı. Burada evin çocuklarıyla hizmetçilerin, diğer aile fertlerinin odalarına ve özel mekânlarına girip çıkarken nasıl davranacaklarına dair açıklamalar yapılmaktadır.
Kolaylık İslâm’ın ilkelerinden biridir; dinî, ahlâkî ve hukukî ilkeleri ihlâl söz konusu olmadığı sürece müminler, kendilerine kolay gelen uygulamaları tercih edebileceklerdir. İffetin korunması bir ilkedir, bunun için örtünmek, cinselliği sergilememek bir araçtır. Bu ilke ile kolaylık ilkesi çatıştığında ikincisinden, ancak zorunlu olduğu ölçüde fedakârlık edilmesi istenmiş, örtünmenin amacını ortadan kaldırmayan kolaylıklara izin verilmiştir; bunun örnekleri daha önce (30-31. âyetler) ifade edildi. Burada bir başka örnek, “Bunlar sıkça yanınıza girip çıkan, birbirinizle ilişki içinde olduğunuz kimselerdir” gerekçesiyle açıklanmaktadır. Köle, câriye, hizmetçi gibi devamlı evde olan ve hizmet gerektirdiği için evin hanımı ve beyi ile birlikte yaşayan kimselerle henüz ergenlik çağına gelmediği için daha ziyade evde, ana babanın yanında bulunan çocukların, birbirlerinin yanına girip çıkarken, üç vakit dışında izin almalarına gerek görülmemektedir. Bu üç vakitte karı koca veya özel mekânında bulunan diğer ev sakinleri, 30-31. âyetlerde ve tefsirinde açıklanan, “hizmetçiler ve mahremlere mahsus istisnaları aşacak şekilde” soyunabilecekleri için, yanlarına gelmek isteyen küçük çocuklar ve hizmetçilerin izin almaları emredilmiştir. İbn Abbas’ın, bu âyeti açıklarken hükmün devamlı olup olmadığına dair ifadesi ve buna karşı iki önemli fıkıhçının tavrı, günümüzde tartışılan “tarihsellik” problemi bakımından önem taşımaktadır. İbn Abbas’a göre bu âyet geldiğinde müminler yokluk içindeydiler, evlerinde ne kapı vardı ne perde ne de bölme... Çocuklar ve hizmetçiler, anılan üç vakitte karı kocanın üstlerine geldiklerinde onları uygunsuz vaziyetlerde görebiliyorlardı. Bunun için eve girerken izin almaları emredildi. Sonra Allah müminlerin imkânlarını arttırdı, şimdi kapıları da var perdeleri de, bu sebeple kimse bu âyeti uygulamıyor (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1396). İbnü’l-Arabî, İbn Abbas’ın bu yorumunu âyetin neshedildiğini söylemek gibi anlamış ve “Öncelik sonralık, iki hükmün çelişmesi gibi şartlar olmadığına göre burada neshe hükmedilemez” diyerek yoruma katılmadığını ifade etmiştir. Güçlü bir Hanefî fıkıhçısı olan Cessâs ise şöyle demektedir: “İbn Abbas’ın nakline göre bu âyetteki izin alma emri bir sebebe (tarihî bir duruma, uygulamaya) bağlıdır, sebep ortadan kalkınca hüküm de kalkmıştır. Onun sözlerinden anlaşılan, âyetin hükmünün devamlı olarak kaldırıldığı (mensuh olduğu) değil, uygulamanın sebep ve şarta bağlı bulunduğudur; aynı sebep yeniden bulunsa hüküm de uygulanır” (III, 330).
Ergenlik çağının kızlarda âdet görme, erkeklerde ihtilâm olma ile başladığında ittifak vardır. Bu iki biyolojik gelişmenin gecikmesi veya olmaması halinde Ebû Hanîfe’ye göre erkeklerde on sekiz, kızlarda on yedi, müctehidlerin çoğuna göre ise on beş yaşın dolmasıyla ergenlik çağına girilmiş olur. Çocuklar ergenlik çağına girince, aynı derecedeki diğer mahremler için söz konusu olan sınırlara ve istisnalara tâbi olurlar.
Fecera فجر: فَجْرٌ bir şeyi geniş bir şekilde yarmaktır. Örneğin insanın su kanalı açması gibi.. Geceyi yarmasından, onda bir gedik açmasından dolayı sabah vaktine deفَجْرٌ denmiştir. فُجُورٌ ise diyanet perdesinin yırtılmasıdır. Fiil olarak günah işledi anlamında فَجَرَ şeklinde kullanılır, mastarı فُجُورٌ olarak gelir. فاجِرٌ günahkardır, çoğulu فُجَّارٌ ve فَجَرَةٌ dır. İnfial babı formundaki إنْفَجَرَ fiili ise yarıldı demektir. (Müfredat)
Fısk ile Fücûr Arasındaki Fark: Fısk, büyük bir günah işleyerek Allah’a itaatten çıkmak anlamına gelir. Fücur ise Allah’a isyanlar konusunda cüretkar olmak ve onları bolca işlemektir. Kelimenin aslı su bendinde bir delik açıp oradan su fışkırmaya başladığı zaman söylenen أفْجَرْتُ السِّكْرَ (su bendini patlattım) ifadesinden geldiği için küçük günah işleyen için فاجِر fâcir ifadesi kullanılmaz. Sonra fücur kelimesinin kullanımı yaygınlaşmış, zina, livata (eşcinsellik) ve benzeri günahlar için özel isim olmuştur. (Furuq)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 24 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri fecr, fâcir ve fücurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ münadadan bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. Nidanın cevabı لِيَسْتَأْذِنْكُمُ ’dür.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لِ emir lamıdır. يَسْتَأْذِنْ sükun üzere mebni emir fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur.
مَلَكَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اَيْمَانُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّذ۪ينَ atıf harfi و ’la önceki الَّذ۪ينَ ’ye matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَبْلُغُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحُلُمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْكُمْ car mecruru يَبْلُغُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. ثَلٰثَ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Veya zaman zarfı يَسْتَأْذِنْكُمُ fiiline mütealliktir. مَرَّاتٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
يَسْتَأْذِنْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi أذن ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ
İsim cümlesidir. مِنْ قَبْلِ car mecruru mahzuf mübtedaya mütealliktir. Takdiri, هي من قبل (O … öncesindendir.) şeklindedir. صَلٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْفَجْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ح۪ينَ zaman zarfı يَسْتَأْذِنْكُمُ fiiline mütealliktir. تَضَعُونَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. تَضَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ثِيَابَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنَ الظَّه۪يرَةِ car mecruru تَضَعُونَ fiiline mütealliktir. مِنْ harf-i ceri cinsini beyan içindir. Takdiri, من وقت الظهيرة (öğle vaktinde) şeklindedir. Veya sebebiyyedir. Takdiri, بسبب حرّ الظهيرة (öğle vakti sıcağı sebebiyle) şeklindedir.
مِنْ بَعْدِ car mecruru atıf harfi و ’la makabline matuftur. صَلٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْعِشَٓاءِ۠ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
İsim cümlesidir. ثَلٰثُ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.Takdiri, هي veya هذه şeklindedir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, أوقات ثلاث عورات şeklindedir. عَوْرَاتٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَكُمْ car mecruru عَوْرَاتٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel-karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ
İsim cümlesidir. لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. كَانَ gibi ismini ref, haberini nasb eder.
عَلَيْكُمْ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. لَا harfi zaiddir. عَلَيْهِمْ atıf harfi و ’la makabline matuftur. جُنَاحٌ kelimesi لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
طَوَّافُونَ mahzuf mübtedanın haberi olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Takdiri, هم şeklindedir. عَلَيْكُمْ car mecruru طَوَّافُونَ’ye mütealliktir. بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ cümlesi, طَوَّافُونَ ‘da bedel olup damme ile merfûdur.
بَعْضُكُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى بَعْضٍ car mecruru mahzuf habere mütealliktir.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَوَّافُونَ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ
Fiil cümlesidir. كَ harf-i cerdir. Bu ibare, amili يُبَيِّنُ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك ise muhatap zamiridir.
يُبَيِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru يُبَيِّنُ fiiline mütealliktir. اٰيَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
يُبَيِّنُ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. Hal olması da caizdir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
عَل۪يمٌ - حَك۪يمٌ ,mübalağalı ism-i fail kalıbıdır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın gayesi; nida edilene önemli bir şeyi haber vermektir. Onun için çoğunlukla nidayı emir, nehy, istifham, şer’i bir hüküm vs. gibi önemli şeyler takip eder.
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formundaki nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. Yakına seslenmede uzak için kullanılan يَٓا nida harfinin seçilmesi, hemen arkasından اَيُّ lafzının ve tenbih edatı هَا ’nın gelmesi, nida harfinin anlamını güçlendirir ve muhatabın dikkat kesilmesini sağlar.
Kur'an-ı Kerim’de يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklinde gelen hitaplardan sonra, burada olduğu gibi müminlere bir ültimatom yer almıştır.
يَٓا nida harfi uzağa seslenmek için kullanılır. Allah Teâlâ kullarına şah damarından da yakın olduğu halde iman edenlere “ya” nida harfiyle hitap etmiştir. Maksat, muhatabın dikkatini çekerek gelecek olan emir veya nehye odaklanmasını sağlamaktır. Yakın birine bu nida harfiyle seslenmek söylenen şeyi ciddi şekilde tekid eder.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki hitap; iman edenler için önemli bir açıklamanın yapılacağına işaret eder. Allah Teâlânın kullarına çağrıda bulunurken son derece etkili ve beliğ bir üslup kullanması, beyan ettiği hakikatlerin önemli olduğunu vurgulamak ve bunların muhataplar tarafından fark edilerek gerekli mesajı almalarını sağlamak içindir.
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi arkadan gelecek habere dikkatleri çekmek içindir.
Nidanın cevabı olarak gelen لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleye dahil olan لْ , emir lamıdır.
يَسْتَأْذِنْكُمُ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ [sağ elinizin sahip olduğu] tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan sahip olmak özelliği, اَيْمَانُكُمْ ‘a isnad edilerek, sağ el bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte sahip olan insanın kendisidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ya da cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Bir şeye sahip olmak çoğunlukla sağ elle yapılan akitlerle gerçekleşir.
مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ ibaresi köle ve cariyeden kinayedir.
Fail konumundaki الَّذ۪ينَ ’ye matuf olan ikinci ism-i mevsûlun sıla cümlesi olan لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْكُمْ car-mecruru, لَمْ يَبْلُغُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
ثَلٰثَ مَرَّاتٍ (üç defa) ibaresindeki ثَلٰثَ , mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib masdar veya zarfiyyedir.
مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ [Sabah namazından önce] car mecruru, لِيَسْتَأْذِنْكُمُ fiiline mütealliktir.
Yine لِيَسْتَأْذِنْكُمُ fiiline müteallik olan zaman zarfı ح۪ينَ ‘nin muzafun ileyhi konumundaki تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ car-mecruru da لِيَسْتَأْذِنْكُمُ fiiline mütealliktir.
وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ - وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ [öğle sıcağından elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra] Birbirine atfedilmiş bu iki ibare, öncesine matuftur, atıf sebebi tezâyüftür.
الْفَجْرِ - الْعِشَٓاءِ۠ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi يَٓا gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
Daha önce zikredilen hükümler ile gelecek hükümlere ilişkin emir ve yasaklara uymayı gerektiren temsiller, teşvikler, uyarılar ve mükâfat ile ceza vaatleri konusunda gerekli izahat verildikten sonra burada yine mezkûr hükümlerin devamı olan birtakım hükümlerin beyanına dönülmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Rivayet olunuyor ki Esma binti Ebi Mersed'in bir kölesi, onun istemediği bir zamanda yanına girdi. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
Diğer bir görüşe göre ise Resulullah (s.a.), henüz ergenlik çağına ermemiş olan Müdlec b. Amr El-Ensarî'yi, Hz. Ömer'i çağırmak için öğle üzeri ona gönderdi. Müdlec de o sırada uyumakta olan ve elbisesi açılmış bulunan Hz. Ömer'in yanına girdi. Bunun üzerine Hz Ömer dedi ki: “Allah'ın, babalarımızı, çocuklarımızı ve hizmetçilerimizi, bu saatlerde izinsiz olarak yanımıza girmelerini yasaklamasını çok arzu ediyorum!” Sonra Müdlec ile beraber Resulullah'ın yanına gittiğinde bu ayetin nazil olduğunu gördü. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâzı hazif sanatı vardır.
ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْ izafeti mahzuf mübtedanın haberidir. Cümlenin takdiri, أوقات ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ şeklindedir. Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَكُمْۜ car-mecruru, عَوْرَاتٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَوْرَاتٍ ’deki nekrelik, tazim içindir.
لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ cümlesi ثَلٰثُ için veya أوقات için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Nakıs fiil لَیۡسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Sübut ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عَلَيْكُمْ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. جُنَاحٌ muahhar ismidir.
وَلَا عَلَيْهِمْ ibaresi عَلَيْكُمْ ’e matuftur. Nefy harfi لَا , olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.
جُنَاحٌ ’daki nekrelik, kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
بَعْدَهُنَّ zaman zarfı, لَيْسَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
قَبْلِ - بَعْدَ ve الْفَجْرِ - الْعِشَٓاءِ۠ ve عَلَيْكُمْ - لَكُمْ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Ayette izin istenecek üç vaktin ve izin istemesi gereken kişilerin sayılması taksim sanatıdır.
Kādî şöyle der: “Hakk Teâlâ'nın ‘Ey iman edenler, ellerinizin altında olan köle ve cariyeler, sizden izin isteyerek (yanınıza girsinler).’ ifadesinin zahirindeki ‘siz’ zamirinden her ne kadar erkekler kastediliyor görünüyor ise de bununla hem erkekler hem kadınlar kastedilmiştir. Çünkü erkekler, dişilere ‘tağlîb’ edilir yani onlar zikredilmek suretiyle, öbürleri de kastedilir. Binaenaleyh, ayrıca zikredilmediklerine göre, hepsi de ayetteki ‘siz’ ifadesine dahildirler. Bunun böyle olduğunu, ayetteki, ellerinizin altında olanlar ifadesi gösterir. Çünkü bu tabir, hem kadın hem de erkekler hakkında kullanılır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ ; Üç mahrem vakit; tesettürünüzün aksayacağı üç vakittir. Bunun mübteda olup haberin de arkasından gelenler olması da caizdir. عَوْرَاتٍ lafzının aslı bir şeye halel vermektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu cümle, anılan üç vakitte izin istemenin zorunlu olmasının gerekçesini beyan etmektedir. Yani bu üç vakit, âdete göre örtünmenin olmayabileceği vakitlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
العَوْرَةُ (avret) kelimesi ara, aralık, bozukluk, noksanlık anlamına gelir. Gözü bozuk ve şaşı olana da أعْوَرُ denilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet-i kerime, akrabaların ve aynı evde yaşayan insanların, birbirlerinin yanlarına girmeleri halinde izin istemeleri hükmünü getirmektedir. Bundan önce geçen yirmi yedi, yirmi sekiz ve yirmi dokuzuncu ayetlerde ise yabancıların birbirlerinin evlerine girmeleri halinde izin istemeleri hükmünü ihtiva etmekte idi.
Allah Teâlâ, bu ayet-i kerimede müminlere, hizmetçilerinin, kölelerinin ve ergenlik çağına ermemiş çocuklarının şu üç vakitte yanlarına girmeleri halinde izin istemelerini emretmektedir.
Bu vakitlerden biri, sabah namazından önceki vakittir. Bu vakitte insanlar uykudadırlar, avret mahallerinin kapalı olup olmadığını bilemezler. Bu sebeple yanlarına izinsiz girilemez. İkinci vakit ise öğle sıcağındaki dinlenme vaktidir. Bu vakitte de bir kısım insanlar dinlenme anında elbiselerini soyunabilir veya uykuda olabilirler. Bu vakitlerden üçüncüsü ise yatsı namazından sonraki vakittir. Bu vakitte de insanlar uykuda olurlar. Fakat bu vakitlerin dışında gerek hizmetçilerin gerek küçük çocukların gerekse köle ve cariyelerin izin istemeden erkek ve kadınların yanlarına girmelerinde bir mahzur görülmemiştir. Zira bunlar çokça gezip dolaşmaktadırlar. Bunlara, bu vakitlerin dışında da izin isteme mecburiyeti konulduğu takdirde bunlar için zorluk olacaktır. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri هُمْ olan mübteda mahzuftur. Bu takdire göre cümle
sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَلَيْكُمْ car mecruru, müsned olan طَوَّافُونَ ‘ye mütealliktir.
طَوَّافُونَ , mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İstinafiyye olarak fasılla gelen بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍ cümlesi, طَوَّافُونَ’den bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur عَلٰى بَعْضٍ mübteda olan بَعْضُكُمْ ’un mahzuf haberine mütealliktir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Etrafınızda çokça dolaşırlar yani هُمْ طَوَّافُونَ demektir ki izin almama mazeretini beyan eden yeni söz başıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Birinci vakit ile üçüncü vakitte bu emrin sebebi olan soyunma zikredilmemiş, yalnız ikinci vakit için zikredilmiştir. Çünkü öğle uykusu için elbise çıkarma zamanı pek kısadır. Bir de bu uyku zamanı gündüz olduğu için girip çıkmanın çok olabileceği ve benzer olayların beklendiği bir vakittedir. Diğer iki vakit ise böyle değildir; çünkü o iki vakitte daima soyunma olduğu bilinen bir gerçek olduğundan, bunun sarahatle belirtilmesine ihtiyaç yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
كَذٰلِكَ , amili يُبَيِّنُ olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Takdiri, تبيينًا مثل ذلك يبين الله لكم الآيات (İşte Allah böyle bir açıklama ile size ayetleri açıklar.) şeklindedir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir.
Teşbih harfi كَ ‘nin dahil olduğu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ önceki hükümlere işaret edilmiştir. Allah'ın emir ve yasakları, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
كَذٰلِكَ , önceki konuyu yerleştirmek amacıyla gelmiştir. Müşebbehin, yani önce bahsedilen şeyin konumu öyle bir yerdedir ki ona benzetecek bir şey yoktur. Sadece kendisine benzetilebilir. Bu mübalağalı bir ifadedir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz, haşyet uyandırma ve hükme uymaya teşvik amacına matuftur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَكُمْ , ihtimam için, mef’ûl olan الْاٰيَاتِ ‘ye takdim edilmiştir.
الَّذ۪ينَ - ثَلٰثُ - بَعْدَ - عَلَيْكُمْ - صَلٰوةِ - بَعْضٍۜ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَذَ ٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذَأَ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s.101)
الْاٰيَاتِ ’daki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
وَ , itiraziyyedir. Haliyye olması da caizdir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsnedün ileyh olan Allah lafzı iki kez zikredilmiştir. Hiç şüphesiz bu; müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.
حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın حَك۪يمٌ ve عَل۪يمٌ sıfatlarının nekre gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
حَك۪يمٌ ve عَل۪يمٌ kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ cümlesinde zamir yerine Allah lafzının gelmesi konunun heybetini artırmak ve kalplere korku salmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)