Furkan Sûresi 22. Ayet

يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً  ٢٢

Fakat melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur. “Eyvah! Biz Allah’ın rahmetinden tamamen uzaklaştırılmışız” diyecekler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَوْمَ gün ي و م
2 يَرَوْنَ gördükleri ر ا ي
3 الْمَلَائِكَةَ melekleri م ل ك
4 لَا yoktur
5 بُشْرَىٰ müjde ب ش ر
6 يَوْمَئِذٍ işte o gün
7 لِلْمُجْرِمِينَ suçlulara ج ر م
8 وَيَقُولُونَ ve onlar derler ق و ل
9 حِجْرًا yasaktır ح ج ر
10 مَحْجُورًا yasaklanmıştır ح ج ر
 
Burada da iman etmemek için türlü bahaneler ileri süren müşriklerin bir başka bahanelerine işaret edilmektedir. İddialarına göre peygambere inanmaları için kendilerine melekler gelip Resûlullah’ın bildirdiklerinin doğru olduğuna şahitlik etmeli veya Allah’ı kendi gözleriyle görüp hakikati O’ndan öğrenmelilermiş (Taberî, XIX, 1)! Ama âyet, onların inanmamalarının asıl sebebinin, içlerinde taşıdıkları küstahça kibirleri ve davranışlarıyla sergiledikleri zulüm ve taşkınlıkları olduğunu ifşa etmektedir. Her ne kadar âyet, tarihî bağlamda özellikle Mekkeli putperestlerin inkâra sapmalarının temelindeki olumsuz psikolojiyi ortaya koyuyor gibi görünse de aslında bu, daha genel olarak Allah’ın, peygamberi vasıtasıyla ortaya koyduğu inanç ve ahlâk ilkelerine karşı mücadeleyi kendilerine dava edinmiş olan bütün inkârcılar için geçerli genel bir tesbit olarak anlaşılabilir. 22. âyet, bunlara şu sarsıcı uyarıda bulunmaktadır: Bir zaman gelecek, o mütekebbir ve azgın inkârcılar “Bize gelmeliydiler” dedikleri melekleri görecekler; fakat artık o zaman iş işten geçmiş olacak; ısrarla inkâr ettikleri âhirette kendileri için hiçbir iyi haber duyamayacaklar; inanmadıkları bu gerçekle karşılaşınca bütün güzel şeylerin kendilerine yasak olduğunu, âhiret nimetlerinden, ebedî kurtuluştan mahrum kaldıklarını anlayacaklar, bunu kendi dilleriyle itiraf edecekler; bir yoruma göre de melekler onlara, “Her şey yasak (size), her şeyden mahrum bırakıldınız!” diyecekler. “Her şeyden mahrum olduk!” şeklinde çevirdiğimiz hicren mahcûren ifadesi, Arapça’daki bir deyim dikkate alınarak, büyük bir felâket karşısında dehşete düşen ve çaresizlik içinde kıvranan insanın söylediği bir istiâze (Allah’a sığınma) ifadesi olarak da yorumlanmış ve “Allahım! Beni koru, bu felâketi benden uzaklaştır!” anlamına geldiği belirtilmiştir. Birinin, korktuğu bir kişi veya olayla karşı karşıya geldiğinde “Bana dokunamazsın! Benden uzak dur!” anlamında kullandığı bir deyim olarak da açıklanmaktadır (Râzî, XXIV, 71; Şevkânî, IV, 81). 4 Sayfa: 117-118
 

يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً

 

Fiil cümlesidir. Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. يَرَوْنَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَرَوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  الْمَلٰٓئِكَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ  cümlesi, mukadder sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri,  يقولون  şeklindedir. Mukadder söz, meleklerin hali olarak mahallen mansubdur.

لَٓا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder.

بُشْرٰى  kelimesi  لَا ’nın ismi olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni, mahallen mansubdur. Maksur isimdir. يَوْمَئِذٍ  zaman zarfı, لَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. إذ  mahzuf cümleye muzâftır. Tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri,  يوم إذ يرون الملائكة (Melekleri gördükleri gün) şeklindedir.  لِلْمُجْرِم۪ينَ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  حِجْراً مَحْجُوراً ’dir.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  حِجْراً  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. مَحْجُوراً  kelimesi  حِجْراً ’in sıfat olup fetha ile mansubdur.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلْمُجْرِم۪ينَ  ; sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَحْجُوراً  ; sülâsi mücerredi  حجر  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

 

يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâzı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri اذكر  (Zikret, hatırla!) olan mahzuf bir fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi olan  يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَرَوْنَ ’deki zamir, önceki ayetteki  الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ’ya aittir.

لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ  cümlesi, takdiri  يقولون (Derler) olan mukadder fiilin mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Bu takdire göre  الْمَلٰٓئِكَةَ ‘nin hali olan cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ  cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil sübut ve istimrar ifade eden olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. بُشْرٰى , cinsini nefyeden  لَا ’nın ismidir. لَا ’nın haberi mahzuftur. لِلْمُجْرِم۪ينَ  car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir. 

Mahzuf habere müteallik olan zaman zarfı  يَوْمَئِذٍ ’deki nekrelik, mahzuf muzâfun ileyh cümlesinden ivazdır. Takdiri,  يوم إذ يرون الملائكة (Melekleri gördükleri gün) şeklindedir. Muzafun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَوْمَ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Nefy ve nehiy ifade eden edatlardan sonra gelen nekre isimler, umum ifade eden kelimelerdendir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 42)

يَوْمَئِذٍ  tekrardır ya da haberdir,  لِلْمُجْرِم۪ينَ ’deki  لِ  beyaniyedir yani onları göstermek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bundan önce onların, kendilerine meleklerin indirilmesini teklif etmelerinin pek büyük bir hata ve son derece çirkin bir teklif olduğu beyan edildikten sonra burada da melekleri gördüklerinde nelerle karşılaşacakları beyan edilmektedir. Ayette, “o meleklerin inecekleri gün” denilmeyip “o melekleri görecekleri gün” denilmesi, onların melekleri görmelerinin, kendilerinin teklif ettikleri şekilde bir görme olmayıp malum olmayan bir veçhile olacağını baştan bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ [O gün suçlular için hiçbir müjde yoktur] cümlesi, müjde cinsinden hiçbir şeyin verilmeyeceğini vurgulu bir şekilde ifade eder. Yani o gün suçlulara müjde verilmez. Vurgulu bir şekilde ifade etmek için fiil kipinden isim kipine dönülmüştür. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Cenab-ı Hakk'ın mücrimlere hiçbir sevinç haberi yoktur ifadesindeki  بُشْرٰى, nefyin peşinden gelmiş olan nekire bir kelimedir. Binaenaleyh bu ifade, bütün zamanlardaki bütün müjde çeşitlerini içine alır. Biz Cenab-ı Hakk'ın,  بُشْرٰى  ifadesinin, bütün vakitlerde, bütün müjde çeşitlerinin nefyedilmesini gerektirdiğini anlamış oluyoruz. Daha sonra Cenab-ı Hak bu olumsuzluğu, yasak ifadesiyle de tekid etmiştir. Çünkü Allah'ın affetmesi, en büyük müjdedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

يَوْمَ يَرَوْنَ [gördükleri gün] ifadesi iki sebepten biriyle mansubdur; ya لَا بُشْرٰى (müjde yoktur) ifadesinin delalet ettiği fiille yani “melekleri gördükleri gün kendilerine müjde verilmesi men olunur veya onlara müjde verilmez” anlamındadır ki bu durumda  يَوْمَئِذٍ (o gün) kelimesi tekrar olur. Ya da gizli bir أذكر (zikret) fiili ile mansubdur. “Melekleri gördükleri günü zikret” anlamındadır ve daha sonra İşte o gün, günahkârlara müjde yoktur! denmektedir.  لِلْمُجْرِم۪ينَ  (günahkârlara) kelimesi ya zamir konumunda zahir isimdir veya umum ifade eden bir lafız olduğu için bütün günahkârları kapsamaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

Müjdenin olmaması, onun zıddının olacağından kinayedir. Nitekim “Bilin ki şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.” ifadesindeki, sevmemek öfkeden kinayedir. Bu itibarla “hiç müjde yoktur” ifadesi, onlar için büyük felaketler olacağına en beliğ ve kuvvetli şekilde delalet etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً

 

Cümle, atıf harfi وَ ‘la  يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  حِجْراً مَحْجُوراً  cümlesi, mahzuf bir fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

مَحْجُوراً  kelimesi  حِجْراً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Mekulü'l-kavl olan  حِجْراً مَحْجُوراً  ifadesinde mübalağa sanatı vardır.

حِجْراً - مَحْجُوراً   arasında cinâs-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.  

حِجْراً مَحْجُوراً  Bir düşman rastgeldiği veya tiksinti veren bir şey hücum ettiği sırada söylenen bir deyimdir ki fiili zikredilmemiş mutlak mef’ûl halinde tekidli (pekiştirmeli) bir cümledir. Fiili veya takdirinde emir veya geçmiş zaman kipi olabilir ve bu suretle yerine göre ya bir dua ve istiaze yani bir yalvarış ve sığınış yahut da bir men ve göz dağı verme ifade eder. Bir dua olduğunda “etme, kıyma, evlerden ırak, dağlara taşlara” demek manasında olur. Diğerinde de “yasak, men edilmiş, yahut davranma!” demek gibidir. Burada her iki anlam ile açıklanmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sîbeveyhi bu kelimeyi “daima, açık olarak zikredilmeyen fiillerle mansub olan masdarlar” arasında zikreder. 

Madem ki kelime sadece masdar olarak kullanılan bir lafızdır; ondan sonra مَحْجُوراً (engellenmiş) kelimesinin ona sıfat olarak zikredilmesinin izahı nedir? dersen şöyle derim: Bu sıfat mahrumiyet manasını tekid için zikredilmiştir.  حِجْراً مَحْجُوراً  ifadesinin meleklerin sözü olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana şöyledir: Bağışlanma, cennet ve müjde kesinlikle haramdır size! (Harâmen muharremen…) Yani bunları size Allah haram kılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Onlar meleklerin indirilmesini talep ve teklif edecekler. Ama melekleri gördükleri zaman, onlarla karşılaştıklarına hiç de memnun olmayacaklar; onlardan çok korkmuş olacaklar ve kötü bir hadise, şiddetli bir azap indiğinde söyledikleri sözü söyleyecekler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)