Şuarâ Sûresi 28. Ayet

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ  ٢٨

Mûsâ, “O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer düşünüyorsanız bu, böyledir” dedi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Musa) dedi ق و ل
2 رَبُّ Rabbidir ر ب ب
3 الْمَشْرِقِ doğunun ش ر ق
4 وَالْمَغْرِبِ ve batının غ ر ب
5 وَمَا ve olanların
6 بَيْنَهُمَا bunlar arasında ب ي ن
7 إِنْ eğer
8 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
9 تَعْقِلُونَ düşünüyor ع ق ل
 
Firavun’un alaycı tavırlarına rağmen Mûsâ’nın bütün ilâhî dinlerin en temel ilkesi olan tevhid akîdesini veciz ifadelerle ortaya koyduğu görülmektedir. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 151
 

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli  رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. رَبُّ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri هو ‘dir. Aynı zamanda muzâftır.  الْمَشْرِقِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

الْمَغْرِبِ  atıf harfi  وَ ‘la  الْمَشْرِقِ ‘a matuftur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ ‘la  الْمَشْرِقِ ‘a matuftur.  

بَيْنَهُمَا  mekân zarfı, mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْقِلُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ‘ün haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَعْقِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri;  فَآمِنُوا بِهِ وَحْدَهُ (Bir olarak O’na iman edin.) şeklindedir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart edatı  إِن , mazi fiilin başına da gelebilir. Bu durumda, fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

 

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ayet, Hz. Musa’nın, Firavun’a cevabıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavl cümlesinde icâz-ı hazif sanatı vardır.  رَبُّ الْمَشْرِقِ , takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın haberidir. 

Bu takdire göre mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبُّ الْمَشْرِقِ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması, الْمَشْرِقِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.

Cümlede müsnedün ileyh, bir sorunun cevabında (isti'naf cümlelerinde) hazf edilebilir. Fakat bu ayette, müsnedün ileyhin o olduğu son derece açık olduğu için hazf olunmuş olması daha beliğdir.

وَالْمَغْرِبِ , tezat nedeniyle الْمَشْرِقِ  ‘ye atfedilmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , muzâfun ileyh olan  الْمَشْرِقِ ’ye matuftur. Mevsûlün müphem yapısı nedeniyle her zaman onu takip eden sılası, mahzuftur.  بَيْنَهُمَا , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Allah’ın, Rabbi olduğu şeylerin sayılması taksim sanatıdır.

Önceki ayette göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin rabbi olduğu bildirildikten sonra bu ayette, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin Rabbi ifadesi umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

مَشْرِقِ - مَغْرِبِ  kelimeleri arasında tıbâk îcab sa­natı vardır.

Şayet: ‘’göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin zikredilmesi yaratılmışların tamamını içine alır. Bundan sonra onları, atalarını, doğuyu, batıyı zikretmenin anlamı nedir?’’ dersen şöyle derim: Önce genel olarak söylemiş; sonra açıklamak için onları ve atalarını özel olarak zikretmiştir; zira akıl sahiplerinin ilk baktıkları şey kendileri ve atalarıdır; sanatkârane Yaratıcıya kişiyi doğumundan ölümüne kadar şekilden şekle, halden hale sokan Zat’a delalet eden şeylerdir. Sonra doğu ve batıyı da özel olarak zikretmiştir; zira güneşin yılın mevsimlerinde düzgün bir hesapla, doğru bir yol üzere gidişi, doğu ve batı ufkundan biri üzere doğup diğerinden batışı, delil getirdiği şeyin en açıklarındandır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada Firavun âlemlerin Rabbinden sual ederken O’nun zatını tanımak istemiştir. Yani “O’nun mahiyeti, cinsi, nevi nedir?” demek istemiştir. Aldığı cevaba şaşarak etrafındakilere, “Duyuyor musunuz?” demiştir. Sonra kelamını pekiştirerek Musa’nın (a.s) mecnun olduğunu söylemiştir. Buna karşılık Musa (a.s) onun her sözüne  رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ وَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا  gibi asıl önemli olan haberle karşılık vermiştir. Burada Rabbinin kimlerin, neyin Rabbi olduğunu ifade etmiş, asıl bekledikleri şeyleri söylememiştir. Çünkü Rabbimizin zatı bizim idrak kapasitemiz dahilinde değildir. Ama O her şeyin Rabbidir. Bu üslup; daha önemli olanı terk ettiği için, söz söyleyeni kınayarak, daha önemli olanı zikretmek şeklinde tarif edilen üslubul hakîm sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ

 

İstinâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan  اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ , şarttır.

Şartın, takdiri  فَآمَنُوا بِهِ وَحْدَهُ  (O’na tevhid ile iman edersiniz.) olan cevabı mahzuftur. Cümlenin öncesinin delaletiyle yapılan bu hazif, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlesinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şart cümlesinde müsned olan  تَعْقِلُونَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hûdûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

Bu kelam, bu durumun, asgari akla sahip olan kimsenin şüphe etmeyeceği kadar yani son derece açık olduğunu bildirmekte ve o kâfirlerin, akıl dairesinden uzak olduklarına ve Hazret-i Mûsa'ya isnad ettikleri deliliğin kendilerinde olduğuna işaret etmektedir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  

2. Bilmezden gelinen durumlarda da: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edildiğinde: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Şart edatı  إِن , mazi fiilin başına da gelebilir. Bu durumda, fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Hz. Musa, peygamber olduğunu iddia edişinin doğruluğu hususunda, ancak buna yetecek kadarını ispat edecek deliller getirmiş, Firavun ise ondan o mahiyetin bizzat kendisini ortaya koyup anlatmasını istemiştir. Musa (a.s) da bu soru ve isteğin, peygamberliği ispat hususunda, olumlu veya olumsuz bir alakası bulunmadığını bildiği için, Firavun'un Cenab-ı Hakk'ın mahiyetini soran sorusuna doğrudan doğruya cevap vermemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

إِن كُنتُمۡ تَعۡقِلُونَ  [Eğer aklederseniz] cümlesi tezyîl olup onların görüşlerini yeniden gözden geçirmeleri ve çıkarımları idrak etmeleri için bir tembihdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)