وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ ٢٠
هدهد Hedhede : Kur'an-ı Kerim'de هُدْهُد olarak geçen bu kuş iyi bilinen çavuş kuşu namı diğer ibibiktir. (Müfredat هدّ maddesi )
Kuran’ı Kerim’de sadece bu ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli Hüdhüd Kuşudur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَفَقَّدَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الطَّيْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. مَا istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. لِيَ car mecruru mübteda مَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. لَٓا اَرَى cümlesi, لِيَ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَرَى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. الْهُدْهُدَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette şibh cümle şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ
İsim cümlesidir. اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
اَمْ ; Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
تَفَقَّدَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فقد ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
غَٓائِب۪ينَ ; sülâsi mücerredi غيب olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki … وَقَالَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
Allah Teâlâ’nın, Süleyman (a.s)’ın sözlerini bildirdiği فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ cümlesi, öncesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham ism-i مَا mübtedadır, haberi mahzuftur. Cümlenin müsnedinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. لِيَ car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.
لَٓا اَرَى cümlesi لِيَ ‘nin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الطَّيْرَ - الْهُدْهُدَۘ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَفَقَّدَ : Ortada olmayanı arayıp sormaktır. Nitekim, aramakla meşgul olan kişi, aradığının bir kısmını bulup bir kısmını bulamayabilir. Bu sebeple, söz konusu gözden geçirme işine tefekkud adı verilmiştir. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: ”Süleyman, kuşların durumunu öğrendiğinde Hüdhüd'ü görememiştir." (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Kamus tercemesinde der ki, "Hüdhüd" harflerinin ötre okunması ile mutlaka gargara eden yani nağme ve ezgilerle öten kuşa denir. Ve özellikle bilinen kuşun ismidir ki çavuş kuşu ve ibibik dedikleri kuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ [Hüdhüd'ü niçin göremiyorum?] Bu, hayret ifade eden bir üsluptur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Taaccüp için olan soru cümlelerinde istifhâm anlamı her zaman mevcuttur. Zira bir şeye taaccüp eden kimse lisân-ı hâl ile taaccüp ettiği şeyin sebebini sormakta ve mesela bu ayette olduğu gibi sanki şöyle demektedir: Bana ne oldu ki Hüdhüd’ü göremiyorum? Bunu öğrenmek istiyorum.
Zemahşerî’de el-Keşşâf’ında, bu ayetin istifham anlamını kaybetmediğini ileri sürer. (Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
Yüce Allah'ın [Neden hüdhüdü göremiyorum] ayeti "Hüdhüd’e ne oldu ki ben onu göremiyorum?" anlamındadır. Bu da sebebi bilinmeyen kalb (ifadelerin yer değiştirmesi) kabilindendir. Yine bir kimsenin diğerine; "Bana ne oluyor ki seni kederli görüyorum?" yani; "Neyin var” (kederlisin) demeye benzer. Bu da bir çeşit îcaz (veciz) konuşmaktır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اَمْ atıf ve idrâb harfidir yani بل ve hemze manasındadır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Car mecrur مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ , nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
أَمۡ munkatı‘dır (öncesindeki ifadeden dönüp, soru sorma edatıdır) zira Hazret-i Süleyman Hüdhüd’ün yerine bakıp onu göremeyince ‘’Hüdhüd’ü neden görmüyorum?!’’ demişti ki bu, Hüdhüd orada iken onu örten bir engel veya bunun gibi bir şeyden ötürü onu göremediği anlamına gelir. Daha sonra, onun kayıp olduğu içine doğmuştu da bu sözden dönüp kayıplara mı karıştı? demeye başlamıştı. Sanki o içine doğan şeyin sıhhatini sorgulamıştı. Bunun bir örneği Arapların, إنَّهَا لإبِل أمْ شَاةٌ (Şu bir deve sürüsü mü yoksa koyun sürüsü mü?) demesine benzer. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)