Neml Sûresi 59. Ayet

قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ  ٥٩

(Ey Muhammed!) De ki: “Hamd Allah’a mahsustur. Selâm onun seçtiği kullarına.” Allah mı daha hayırlıdır, yoksa onların ortak koştukları mı?
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلِ de ki ق و ل
2 الْحَمْدُ hamd olsun ح م د
3 لِلَّهِ Allah’a
4 وَسَلَامٌ ve selam س ل م
5 عَلَىٰ üzerine
6 عِبَادِهِ O’nun kulları ع ب د
7 الَّذِينَ
8 اصْطَفَىٰ seçtiği ص ف و
9 اللَّهُ Allah mı? ا ل ه
10 خَيْرٌ hayırlı خ ي ر
11 أَمَّا yoksa
12 يُشْرِكُونَ ortak koştukları mı? ش ر ك
 

Sûrenin başından buraya kadar anlatılan kıssalarda peygamberlerin ve getirdikleri mesajın önemi vurgulandıktan sonra bu âyetlerde de Allah’ın varlığı, birliği ve sonsuz kudretini gösteren kozmik deliller sıralanmakta, müşriklerin âhiret hakkındaki inanç ve tutumları tenkit edilmektedir. 59. âyette Allah, Hz. Peygamber’e bu âyetleri okumaya başlarken kendisine lutfettiği peygamberlik ve diğer nimetlerinden dolayı Allah’a hamdetmesini ve davetini tebliğ etmesi için seçtiği peygamberlere salâtü selâm getirmesini emretmektedir. Şevkânî, âyette geçen “Allah’ın seçkin kıldığı kullar” ifadesini genel anlamda yorumlar ve hem peygamberlerin hem de onlara iman eden müminlerin bu zümreye girdiğini söyler (IV, 141). Yazılı veya sözlü herhangi bir hitabede bulunurken sözün başında Allah’a hamdetme, bu buyruğa dayalı olarak Hz. Peygamber’e ve ailesine salâtü selâm getirme geleneği zamanımıza kadar devam etmiştir.

61. âyette iki deniz arasına konulduğu bildirilen engelden maksat, tuzluluk oranı farklı denizleri birbirinden ayıran sınırdır. Özgül ağırlığı farklı olan yani birinin suyu diğerine nisbetle daha tuzlu olan iki su kütlesi yan yana durdukları halde aralarında görünmeyen bir perde varmış gibi birbirine karışmamakta ve birleşimlerindeki farklılık değişmemektedir (krş. Furkan 25/53; Rahmân 55/19-20; bu âyette geçen diğer konular hakkında bilgi için bk. Nahl 16/14-16).

Önceki âyetlerde Allah’ın kudretini göstermek için dış âlemden deliller getirilmişti; 62. âyette ise Allah’ın insanlar üzerindeki iki türlü tasarrufundan bahsedilerek kudretinin sonsuzluğuna delil getirilmektedir. Bunlar: a) Allah’ın, ihtiyaçtan dolayı kendisine dua edenin duasını kabul edip imdadına yetişmesi, sıkıntılarını gidermesi; b) İnsanları yeryüzünün yöneticileri yapması veya nesilleri birbirinin ardından getirerek yeryüzünün sahipleri kılmasıdır.  

 

قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ ’dur.  قُلِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. الْحَمْدُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  لِلّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. سَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ  atıf harfi و ’la mekulü’l-kavle matuftur.

سَلَامٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  عَلٰى عِبَادِهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  عِبَادِهِ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اصْطَفٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.

اصْطَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44) اصْطَفٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  صفو ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  للّٰهُ  lafzâ-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

اَمْ  atıf harfidir. ماَ  müşterek ism-i mevsûl  اَمْ  atıf harfi ile lafza-i celâle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  يُشْرِكُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُشْرِكُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُشْرِكُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  شرك ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

خَيْرٌ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayetin muhatabı Hz. Peygamberdir.

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  الْحَمْدُ لِلّٰهِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda  الْحَمْدُ ’nun haberi mahzuftur. لِلّٰهِ  car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.

 وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰى  cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  سَلَامٌ ’ un haberi mahzuftur.  عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰى  car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir. 

Müsnedün ileyhin nekre gelmesi tazim ve teksir ifade eder.

عِبَادِهِ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması kulları tazim ve teşrif içindir.

عَلٰى عِبَادِهِ  ifadesindeki istilâ manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istilâ; mülazemet gerektirir. Allah’ın seçilmiş kulları, binek yerine konmuştur. Sanki selam, onların üzerine üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

عِبَادِهِ  için sıfat konumundaki cemi müzekker has ismi mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi  اصْطَفٰى , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 

السَّلامُ ’ın aslı, insanların birbirleri ile karşılaştıklarında  سَلامٌ عَلَيْكَ ،  السَّلامُ عَلَيْكَ  lafızlarıyla söyedikleri bir isimdir. Anlamı da sapasağlam ve kalıcı olan emniyet ve güvenlik demektir. Buradaki  عَلٰى  temekkün anlamında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bundan önce Allah, anılan peygamberlerin kıssalarını, onların, Allah'ın sonsuz kudretini ve yüce şânını ifade eden haberlerini, o peygamberlerin yüksek kadirlerine ve haberlerinin sıhhatine delalet eden o kendilerine tahsis buyurduğu kahredici ayetleri ve açık mucizeleri Resulullah'a (s.a.v) beyan buyurdu; o peygamberlerin lisanıyla İslam'ın hak din olduğunu, küfür de şirkin ise batıl olduğunu, o peygamberlere uyan kimsenin hidayete eriştiğini, onlardan yüz çevirenin ise helak uçurumundan yuvarlandığını da açıkladı; o kıssaların içerdiği çeşitli ilâhi marifetlerle de Resulullah'ın kalbini ferahlandırdı; mukaddes âlemden akan sübhanî melekelerin nurlarıyla da Resulullah'ın (s.a.v) kalbine nur doldurdu ve bütün bunlarla, “Ey Resûlüm! Hiç şüphesiz bu Kur’an, Hakîm olan Allah tarafından sana verilmiştir.” ayetinde anlatılan hakikatin manasını takrir buyurdu, işte ondan sonra burada da Allah, Resulüne, herkesin istediği ve hiç kimsenin de daha ötesine göz dikmediği nimetlerden kendisine ihsan etmesinden dolayı hamd etmesini emir buyurduğu gibi öncelik hakkını ve din için çalışmalarının hakkını eda etmek üzere, haberleri Peygamberimize vahyedilen ilâhi marifetler cümlesinden olan o kıssalarda anlatılan peygamberlerin de dahil olduğu bütün peygamberlere selam etmesini de emir buyurdu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ

 

Müste’nefe olan cümle mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze takrirî manadadır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde lafza-ı celal mübteda,  خَيْرٌ  haberdir.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkar ve azarlama manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

خَيْرٌ  ism-i tafdil kalıbındadır. İsm-i tafdil mübalağa ifade eder.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَمَّا , muttasıl istifham harfi  أَمْ  ve masdar harfi  مَا ‘dan müteşekkildir. 

أَمْ  harfi atıf harfidir. Masdar harfi  مَا ’nın sıla cümlesi olan  يُشْرِكُونَ , masdar tevilinde, lafza-i celâle matuftur. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Takrirde; muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İstifham, muhatabı zem, hatasını tenbih ve hakkı ikrar için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Buradaki istifham, hemze ile kullanılan  أمِ  ile birlikte gelmesi dolayısıyla hakikidir. Çünkü tehekküm (hicvetmek) anlamı, kelamın hakiki kullanımıyla bina edilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَ [Allah mı hayırlı, yoksa ortak koştukları mı?] cümlesi, azarlama ve alay üslubuyla söylenmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Şayet  اَمَّا يُشْرِكُونَ  ifadesindeki  أَمْ  ile  ام من خلق  ifadesinin ْ أَمْ ’i arasında ne fark vardır? dersen şöyle derim: Bu (O ikisinden hangisi daha hayırlıdır?) anlamından ötürü muttasıl (bitişik)  أَمْ  iken diğeri  بل  -e anlamında- em-i münkatıdır; “Allah mı daha hayırlı yoksa ilâhlar mı?” buyurduğunda “Evet, gökleri ve yeri yaratan mı daha hayırlı (yoksa ilâhlar mı?)” buyurmuş olmaktadır ki bu da evreni yaratmaya kādir olanın hiçbir şeye gücü yetmeyen bir cansızdan daha hayırlı olduğu hususunu onların zihinlerine yerleştirmek içindir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetteki, “Allah mı hayırlı, yoksa onların Allah'a ortak koştukları şeyler mi?” ifadesi, müşrikleri susturmak, susmaya mecbur bırakmak ve üzerinde oldukları hali küçümseyip onunla alay etmektir. Çünkü onlar putlara ibadeti, Allah'a ibadete tercih etmişlerdir. Halbuki bir kimse, bir şeyi bir şeye, ancak onda daha fazla hayır ve fayda olursa tercih eder. İşte bu sebeple onların sapıklıkta ve cehalette zirvede olduklarına dikkat çekmek için böyle denmiştir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bahsedilen kıssalardan kudretinin yüceliği anlaşılan ve bu sebepten her türlü hamd, övgü ve yücelik kendisine ait olan Allah mı hayırlı, yoksa müşriklerin O'na ortak koşarak taptıkları şeyler mi? Nasıl, kime ibadet etmeli? Bütün hayır kudreti elinde olan Allah ile hiçbir şey denk ve benzer tutulamayacağından bu karşılaştırmanın sadece müşriklere başa kakma için olduğu apaçıktır. Bahsi geçen tarihi kıssalar Allah'ın hayırlı olduğu hususuna naklî birer delil olmuşlardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)