بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُٓوا اٰلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ ٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَمَا | fakat |
|
| 2 | كَانَ | oldu |
|
| 3 | جَوَابَ | cevabı |
|
| 4 | قَوْمِهِ | kavminin |
|
| 5 | إِلَّا | sadece |
|
| 6 | أَنْ | şöyle |
|
| 7 | قَالُوا | demek |
|
| 8 | أَخْرِجُوا | çıkarın |
|
| 9 | الَ | ailesini |
|
| 10 | لُوطٍ | Lut |
|
| 11 | مِنْ | -den |
|
| 12 | قَرْيَتِكُمْ | kentiniz- |
|
| 13 | إِنَّهُمْ | çünkü onlar |
|
| 14 | أُنَاسٌ | kimselermiş |
|
| 15 | يَتَطَهَّرُونَ | temiz kalmak isteyen() |
|
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُٓوا اٰلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne gelir ve ismini ref haberini nasb eder.
جَوَابَ kelimesi كَانَ ’nin mukaddem haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَوْمِه۪ٓ muzâfun ileyh olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli اَخْرِجُٓوا ’dur. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَخْرِجُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. لُوطٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ car mecruru اَخْرِجُٓوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخْرِجُٓوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi خرج ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اُنَاسٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. يَتَطَهَّرُونَ cümlesi, اُنَاسٌ sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَتَطَهَّرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَطَهَّرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi طهر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُٓوا اٰلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ
فَ , istînâfiyyedir.
Ayetin ilk cümlesi, olumsuz كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ izafeti, كَانَ ’nin mukaddem haberidir.
Masdar harfi اَنْ ’in dahil olduğu اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُٓوا اٰلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ’nin muahhar ismidir. Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَخْرِجُٓوا اٰلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ cümlesi ise emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nefy harfi مَا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, كَانَ ’nin ismi ve haberi arasındadır. جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ sıfat/maksûr, mübteda olan masdar-ı müevvel mevsûf/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf; sıfat denilen vasfın, mevsûftan başkasında bulunmamasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. ((Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadir Suresi, 1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَتَطَهَّرُونَ cümlesi اُنَاسٌ için sıfattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Böylece onlar, onların çıkartılma sebebini bu kötü fiilden uzak ve temiz kalmak isteyişleri olarak göstermişlerdir. Halbuki bu temizlik, onları ödüllendirme ve hürmet etme sebebi sayılmalıydı. Bunun için müfessirler, onların bu sözü, istihza için söylediklerini ileri sürmüşlerdir. (Yani temizlik taslayan, “sözüm ona temiz” kimseler olduklarını söylemişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
İbni Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, onlar bunu istihza kabilinden söylemişlerdi. A'raf suresinde geçti ki onların bu sözü, Hz. Lût’un, emir ve yasak içeren vaazlarından sonra söylenmiştir; yoksa bundan başka sözleri olmadı demek değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
اُنَاسٌ kelimesi, إنس ’in çoğuludur. Kur’an’da 5 kere geçmiştir. İnsan manasında kullanılan إنس , أُناس , ناس , إنسان ve أَناسي kelimeleri vardır.
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِر۪ينَ ٥٧
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَٓا fail olarak mahallen merfûdur.Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَهْلَهُٓ atıf harfi وَ ’la mef’ûlun bih olan zamire matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا istisna edatı olup, istisna-i munkatı’a veya istisna-i muttasıldır. امْرَاَتَهُۘ müstesna olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَدَّرْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْغَابِر۪ينَ car mecruru قَدَّرْنَا fiiline müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir. İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:
1. Muttasıl istisna 2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَدَّرْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قدر ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْغَابِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi غبر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ
فَ , istînâfiyyedir.
Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
Cümlede اِلَّا istisna edatı, امْرَاَتَهُۘ müstesnadır. Ayetteki istisna munkatı’ veya muttasıl olabilir.
اَهْلَـهُٓ - امْرَاَتَهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Buradaki اَهْلَـهُٓ ’den kasıt, Lût’un ev ahalisidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَنْجَيْنَا fiili اِفعال babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın sözkonusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
Ayette زوج değil de امْرَاَتَ kelimesinin kullanılması mürâât-ı nazîr sanatının mana-lafız uyumu babındandır. Çünkü Lût’un karısı Allah'ın dinine inanmada birlik şartına uygun değildir.
Ayette Lût’un (a.s) karısına zevc değil امْرَاَتَ denmiştir. İlgili ayetler incelendiğinde زَوْجَة kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür: Sadakat, Allah’ın dinine inanmada birlik, üreme imkânı bulunmak, nikahlı olmak.
اِمْرَأَة kelimesi زَوْجَة için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: – İhanet (Aldatma) – Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık – Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) – Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen زَوْجَة ve اِمْرَأَة Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)
قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِر۪ينَ
Beyanî istînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَدَّرْنَاهَا ve اَنْجَيْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ۟ ٥٨
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْطَرْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru اَمْطَرْنَا fiiline mütealliktir. مَطَراًۚ mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْطَرْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi مَطَر ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ۟
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid fildir. مَطَرُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُنْذَر۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. سَٓاءَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, مطرهم (onların yağmuru) ’dur.
Zem fiili; bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 1. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması. 3. سَاءَ Fiilinin مَا Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُنْذَر۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ
Ayet atıf harfi وَ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlü mutlak olan مَطَراً cümleyi tekid etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
اَمْطَرْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
اَمْطَرْنَا - مَطَراً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
المَطَرُ : Yeryüzüne bulutlardan düşen sudur. الإمْطارُ : Yağmurun yağmasıdır. Bu manada أمْطَرَتِ السَّماءُ “Sema yağmur yağdırdı” denir. Onlara isabet eden taş, yağmur olarak isimlendirilmiştir. Çünkü o üzerlerine havadan iner. Bunun depremlerin tetiklediği volkanlardan çıkan mermiler olduğu söylenmiştir. Bu teşbih-i beliğdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/173)
مطر : Yağmur. Kur’an’da 5 kere geçmiş, hepsinde olumsuz manada gelmiştir. ( A’râf 7/84, Furkân 25/40, Şuarâ 26/173, Neml 27/58, Nisâ 4/102.)
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراً [Onların üzerine yağmur yağdırdık.] Kur’an’da مَطَراً kelimesi her zaman bir belayı çağrıştırır şekilde kullanılmıştır. Aslında yağmur demektir. Normal bir yağmur manasında hep غيث kelimesi kullanılmıştır. Yağmur anlamındaki ودق , rahmet, su kelimeleri de kullanılmıştır. Burada yağmur için أنزل fiili değil, اَمْطَرْ fiili kullanılmış, böylece mef’ûlü, mefulü mutlak olmuştur. Türkçemizde kullandığımız matara kelimesi bu kökten gelir. Daha fazla bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz.http://www.akevler.org/AkevlerMakaleler/1522/CokYor/10153/Mete-Firidin/Kuranda-Yagis-Kelimeleri
فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ۟
Ayetin ikinci cümlesindeki فَ istînâfiyyedir. Gayrı talebî inşâî isnaddır. سَٓاءَ , zem anlamı taşıyan camid fiildir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zem fiili سَٓاءَ ’in mahsusu, mahzuftur. Takdiri; مطرهم (onların yağmuru) ’dur.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla müsnedün ileyh مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ۟ , izafet formunda gelmiştir.
فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ۟ ibaresinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede مَطَرَ , helak için müstear olmuştur. Onların başına gelen felaket yağmura benzetilmiştir. Çünkü ifadede السَّوْءِ , yağmura nispet edilmiştir. Kastedilen, yağmurun bütün yerleşme alanını ıslatması gibi felaketin de yaşayan halkı tamamen etkilemesidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
مَطَرُ kelimesinin ayette üç kere tekrarlanması, dikkatleri bu kelimeye çekerek önemini vurgulamak ve korkuyu artırmak içindir.
اَمْطَرْنَا - مَطَراًۚ - مَطَرُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayetle, bu suredeki kıssa anlatımları son bulmuştur.
“Gerçekten berbattı!” anlamındaki فَسَٓاءَ fiilinin faili مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ (uyarılanların yağmuru) olup, uyarılanlar derken malum bir kavmi kastetmemektedir; çünkü lam-ı tarif cins ifade etmektedir. Zemmin asıl muhatabı hazf edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Şuara Suresi 173)
Bu ayet Şuara Suresi 173. ayetle aynıdır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ ٥٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلِ | de ki |
|
| 2 | الْحَمْدُ | hamd olsun |
|
| 3 | لِلَّهِ | Allah’a |
|
| 4 | وَسَلَامٌ | ve selam |
|
| 5 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 6 | عِبَادِهِ | O’nun kulları |
|
| 7 | الَّذِينَ |
|
|
| 8 | اصْطَفَىٰ | seçtiği |
|
| 9 | اللَّهُ | Allah mı? |
|
| 10 | خَيْرٌ | hayırlı |
|
| 11 | أَمَّا | yoksa |
|
| 12 | يُشْرِكُونَ | ortak koştukları mı? |
|
Sûrenin başından buraya kadar anlatılan kıssalarda peygamberlerin ve getirdikleri mesajın önemi vurgulandıktan sonra bu âyetlerde de Allah’ın varlığı, birliği ve sonsuz kudretini gösteren kozmik deliller sıralanmakta, müşriklerin âhiret hakkındaki inanç ve tutumları tenkit edilmektedir. 59. âyette Allah, Hz. Peygamber’e bu âyetleri okumaya başlarken kendisine lutfettiği peygamberlik ve diğer nimetlerinden dolayı Allah’a hamdetmesini ve davetini tebliğ etmesi için seçtiği peygamberlere salâtü selâm getirmesini emretmektedir. Şevkânî, âyette geçen “Allah’ın seçkin kıldığı kullar” ifadesini genel anlamda yorumlar ve hem peygamberlerin hem de onlara iman eden müminlerin bu zümreye girdiğini söyler (IV, 141). Yazılı veya sözlü herhangi bir hitabede bulunurken sözün başında Allah’a hamdetme, bu buyruğa dayalı olarak Hz. Peygamber’e ve ailesine salâtü selâm getirme geleneği zamanımıza kadar devam etmiştir.
61. âyette iki deniz arasına konulduğu bildirilen engelden maksat, tuzluluk oranı farklı denizleri birbirinden ayıran sınırdır. Özgül ağırlığı farklı olan yani birinin suyu diğerine nisbetle daha tuzlu olan iki su kütlesi yan yana durdukları halde aralarında görünmeyen bir perde varmış gibi birbirine karışmamakta ve birleşimlerindeki farklılık değişmemektedir (krş. Furkan 25/53; Rahmân 55/19-20; bu âyette geçen diğer konular hakkında bilgi için bk. Nahl 16/14-16).
Önceki âyetlerde Allah’ın kudretini göstermek için dış âlemden deliller getirilmişti; 62. âyette ise Allah’ın insanlar üzerindeki iki türlü tasarrufundan bahsedilerek kudretinin sonsuzluğuna delil getirilmektedir. Bunlar: a) Allah’ın, ihtiyaçtan dolayı kendisine dua edenin duasını kabul edip imdadına yetişmesi, sıkıntılarını gidermesi; b) İnsanları yeryüzünün yöneticileri yapması veya nesilleri birbirinin ardından getirerek yeryüzünün sahipleri kılmasıdır.
قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ
Fiil cümlesidir. قُلِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ ’dur. قُلِ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. الْحَمْدُ mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. سَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ atıf harfi و ’la mekulü’l-kavle matuftur.
سَلَامٌ mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٰى عِبَادِهِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl عِبَادِهِ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اصْطَفٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اصْطَفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44) اصْطَفٰى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. للّٰهُ lafzâ-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur.
اَمْ atıf harfidir. ماَ müşterek ism-i mevsûl اَمْ atıf harfi ile lafza-i celâle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası يُشْرِكُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يُشْرِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُشْرِكُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
خَيْرٌ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayetin muhatabı Hz. Peygamberdir.
قُلِ fiilinin mekulü’l-kavli olan الْحَمْدُ لِلّٰهِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda الْحَمْدُ ’nun haberi mahzuftur. لِلّٰهِ car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.
وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰى cümlesi atıf harfi وَ ‘ la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan سَلَامٌ ’ un haberi mahzuftur. عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰى car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyhin nekre gelmesi tazim ve teksir ifade eder.
عِبَادِهِ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması kulları tazim ve teşrif içindir.
عَلٰى عِبَادِهِ ifadesindeki istilâ manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istilâ; mülazemet gerektirir. Allah’ın seçilmiş kulları, binek yerine konmuştur. Sanki selam, onların üzerine üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
عِبَادِهِ için sıfat konumundaki cemi müzekker has ismi mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi اصْطَفٰى , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
السَّلامُ ’ın aslı, insanların birbirleri ile karşılaştıklarında سَلامٌ عَلَيْكَ ، السَّلامُ عَلَيْكَ lafızlarıyla söyedikleri bir isimdir. Anlamı da sapasağlam ve kalıcı olan emniyet ve güvenlik demektir. Buradaki عَلٰى temekkün anlamında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bundan önce Allah, anılan peygamberlerin kıssalarını, onların, Allah'ın sonsuz kudretini ve yüce şânını ifade eden haberlerini, o peygamberlerin yüksek kadirlerine ve haberlerinin sıhhatine delalet eden o kendilerine tahsis buyurduğu kahredici ayetleri ve açık mucizeleri Resulullah'a (s.a.v) beyan buyurdu; o peygamberlerin lisanıyla İslam'ın hak din olduğunu, küfür de şirkin ise batıl olduğunu, o peygamberlere uyan kimsenin hidayete eriştiğini, onlardan yüz çevirenin ise helak uçurumundan yuvarlandığını da açıkladı; o kıssaların içerdiği çeşitli ilâhi marifetlerle de Resulullah'ın kalbini ferahlandırdı; mukaddes âlemden akan sübhanî melekelerin nurlarıyla da Resulullah'ın (s.a.v) kalbine nur doldurdu ve bütün bunlarla, “Ey Resûlüm! Hiç şüphesiz bu Kur’an, Hakîm olan Allah tarafından sana verilmiştir.” ayetinde anlatılan hakikatin manasını takrir buyurdu, işte ondan sonra burada da Allah, Resulüne, herkesin istediği ve hiç kimsenin de daha ötesine göz dikmediği nimetlerden kendisine ihsan etmesinden dolayı hamd etmesini emir buyurduğu gibi öncelik hakkını ve din için çalışmalarının hakkını eda etmek üzere, haberleri Peygamberimize vahyedilen ilâhi marifetler cümlesinden olan o kıssalarda anlatılan peygamberlerin de dahil olduğu bütün peygamberlere selam etmesini de emir buyurdu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ
Müste’nefe olan cümle mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze takrirî manadadır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde lafza-ı celal mübteda, خَيْرٌ haberdir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkar ve azarlama manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
خَيْرٌ ism-i tafdil kalıbındadır. İsm-i tafdil mübalağa ifade eder.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَمَّا , muttasıl istifham harfi أَمْ ve masdar harfi مَا ‘dan müteşekkildir.
أَمْ harfi atıf harfidir. Masdar harfi مَا ’nın sıla cümlesi olan يُشْرِكُونَ , masdar tevilinde, lafza-i celâle matuftur. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Takrirde; muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstifham, muhatabı zem, hatasını tenbih ve hakkı ikrar için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Buradaki istifham, hemze ile kullanılan أمِ ile birlikte gelmesi dolayısıyla hakikidir. Çünkü tehekküm (hicvetmek) anlamı, kelamın hakiki kullanımıyla bina edilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَ [Allah mı hayırlı, yoksa ortak koştukları mı?] cümlesi, azarlama ve alay üslubuyla söylenmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şayet اَمَّا يُشْرِكُونَ ifadesindeki أَمْ ile ام من خلق ifadesinin ْ أَمْ ’i arasında ne fark vardır? dersen şöyle derim: Bu (O ikisinden hangisi daha hayırlıdır?) anlamından ötürü muttasıl (bitişik) أَمْ iken diğeri بل -e anlamında- em-i münkatıdır; “Allah mı daha hayırlı yoksa ilâhlar mı?” buyurduğunda “Evet, gökleri ve yeri yaratan mı daha hayırlı (yoksa ilâhlar mı?)” buyurmuş olmaktadır ki bu da evreni yaratmaya kādir olanın hiçbir şeye gücü yetmeyen bir cansızdan daha hayırlı olduğu hususunu onların zihinlerine yerleştirmek içindir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetteki, “Allah mı hayırlı, yoksa onların Allah'a ortak koştukları şeyler mi?” ifadesi, müşrikleri susturmak, susmaya mecbur bırakmak ve üzerinde oldukları hali küçümseyip onunla alay etmektir. Çünkü onlar putlara ibadeti, Allah'a ibadete tercih etmişlerdir. Halbuki bir kimse, bir şeyi bir şeye, ancak onda daha fazla hayır ve fayda olursa tercih eder. İşte bu sebeple onların sapıklıkta ve cehalette zirvede olduklarına dikkat çekmek için böyle denmiştir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bahsedilen kıssalardan kudretinin yüceliği anlaşılan ve bu sebepten her türlü hamd, övgü ve yücelik kendisine ait olan Allah mı hayırlı, yoksa müşriklerin O'na ortak koşarak taptıkları şeyler mi? Nasıl, kime ibadet etmeli? Bütün hayır kudreti elinde olan Allah ile hiçbir şey denk ve benzer tutulamayacağından bu karşılaştırmanın sadece müşriklere başa kakma için olduğu apaçıktır. Bahsi geçen tarihi kıssalar Allah'ın hayırlı olduğu hususuna naklî birer delil olmuşlardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اَمَّنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَنْبَتْنَا بِه۪ حَدَٓائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍۚ مَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَاۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَۜ ٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمَّنْ | yahut kim? |
|
| 2 | خَلَقَ | yarattı |
|
| 3 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 4 | وَالْأَرْضَ | ve yeri |
|
| 5 | وَأَنْزَلَ | ve indirdi |
|
| 6 | لَكُمْ | size |
|
| 7 | مِنَ | -ten |
|
| 8 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 9 | مَاءً | su |
|
| 10 | فَأَنْبَتْنَا | ve bitirdik |
|
| 11 | بِهِ | onunla |
|
| 12 | حَدَائِقَ | bahçeler |
|
| 13 | ذَاتَ | gönül açıcı |
|
| 14 | بَهْجَةٍ | gönül açıcı |
|
| 15 | مَا | olmayan |
|
| 16 | كَانَ | mümkün |
|
| 17 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 18 | أَنْ |
|
|
| 19 | تُنْبِتُوا | bitirmeniz |
|
| 20 | شَجَرَهَا | bir ağacını (bile) |
|
| 21 | أَإِلَٰهٌ | ilah mı var? |
|
| 22 | مَعَ | ile beraber |
|
| 23 | اللَّهِ | Allah |
|
| 24 | بَلْ | hayır |
|
| 25 | هُمْ | onlar |
|
| 26 | قَوْمٌ | bir kavimdir |
|
| 27 | يَعْدِلُونَ | (haktan) sapan |
|
Behece بهج: بَهْجَة kelimesi ten rengi güzel olmak ve sevincin zuhur etmesi anlamlarına gelir. Fiil olarak بَهُجَ şeklinde kullanılırken, ismi faili de بَهِيجٌ dur.(Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri Behçet, Behiç, Behice ve İbtihaç'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَمَّنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ
İsim cümlesidir. اَمْ munkatı’dır. بل ve hemze manasındadır. مَنْ müşterek ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri, كمن لم يخلق (Yaratmayan gibi) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَ السَّمٰوَاتِ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. السَّمٰوَاتِ mef’ûlün bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar. الْاَرْضَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir. مَٓاءً mef’ûlün bih olarak fetha ile mansubdur.
اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
فَاَنْبَتْنَا بِه۪ حَدَٓائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْبَتْنَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri, هو’dir. بِ sebebiyyedir. بِه۪ car mecruru اَنْبَتْنَا fiiline mütealliktir. حَدَٓائِقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müntehe’l cumû’ sıygasında gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır.
ذَاتَ kelimesi حَدَٓائِقَ ’nın sıfatı olup, beş isimden biri olan ذو kelimesinin müennesidir. Nasb alameti fethadır. Aynı zamanda muzâftır. بَهْجَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْبَتْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نبت ’dir.
مَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَاۜ
مَا كَانَ لَكُمْ cümlesi حَدَٓائِقَ ’nın ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne gelir ve ismini ref haberini nasb eder.
لَكُمْ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُنْبِتُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُنْبِتُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نبت ’dir.
ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. اِلٰهٌ mübteda olup damme ile merfûdur. مَعَ mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَۜ
İsim cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. قَوْمٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. يَعْدِلُونَ cümlesi, قَوْمٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَعْدِلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَلْ : Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Arapçada atıf harflerinden biri olan ام biri muttasıl, biri munkatı’ olmak üzere iki kısımdır. Muttasıl olan ام , soru “hemzesi” karşısında edilgen bir “terdîd” yani iki ihtimalli bir mana ifade eder. Munkatı' olan ام ise cümlenin başına gelerek بَلْ gibi idrâb (sözü başka yöne çevirme) ile “ ا “ hemze yani soru manasına gelir, ancak “Şu sizin askerleriniz, hani kimlerdir?” (Mülk Suresi, 20) gibi önünde açık bir soru edatı bulunduğu zaman hemze yani soru, var saymaya gerek olmaksızın yalnız بَلْ manasına idrâb olur. Yani bir sözden bir söze geçmeyi ifade eder. Biz bunların ikisini de ‘yoksa’ diye tercüme ediyorsak da ‘yoksa’ aslı itibariyle manasında bir şartıyye olduğundan doğrudan doğruya değil, dolayısıyla bir tercüme oluyor. Bunun için muttasıl ام ’e uygun olsa bile munkatı’ ام ’e her zaman uygun düştüğü iddia edilemeyecektir. Bu sebepten بَلْ yerinde “hayır, yok, daha doğrusu, fakat” tabirlerinden birini kullanıyoruz. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اَمَّنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Cümleye dahil olan اَمَّ munkatı’ yani hemze ve بَلْ manasındadır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübtedanın, takdiri كَمَنْ لم يخلق (yaratmayan kimse gibi midir) olan haberi mahzuftur.
Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَّنْ ’in sılası خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekmek ve tazim içindir.
Cümle istifham üslubunda olmasına rağmen kınama manası ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme anlamı olduğu için için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
الْاَرْضَ , tezat nedeniyle السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcâb ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Semavat yeryüzünü, gökyüzünü ve ikisi arasında olanları kapsadığı halde semavattan sonra الْاَرْضِ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَنْزَلَ fiiline müteallik لَكُمْ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru ise, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan مَٓاءً ‘deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder.
السَّمَٓاءِ - السَّمٰوَاتِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
السَّمَٓاءِ - مَٓاءً arasında, cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme, onun yaratıcı kudretini muhataplara bildirmek manası vardır.
Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ifade mana itibariyle az öncekinin kapsamı içerisindedir. Böyle bir soruda onları azarlama manası ile Yüce Allah'ın kudretine, ilâhlarının da acizliklerine dikkat çekme anlamı vardır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu tereddüdün mercii, kâfirlerin Allah tarafından susturulmasına, onların sakat görüşlerinin çürütülmesine ve onların tahkir edilmesine tarizdir. Zira pek açık bir gerçektir ki onların Allah'a ortak koştuklarında bir hayır ihtimali yoktur ki onların Allah'a ortak koştukları nesneler ile kendi hayrından başka hayır olmayan ve yegâne ilâh olan Allah arasında bir karşılaştırma yapılabilsin. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu istifham, takrir için olup onları zorunlu olarak hakkı ikrar etmeye sevk etmektedir. Zira asgarî temyize sahip olan hiçbir kimse, bütün mahlukları yaratan ve her birine onun layık olduğu faydaları bahşeden Allah'ın, o mahlukların en değersizinden ve aşağısından (putlardan) hayırlı olduğunu, hatta onların ortak koştukları nesnelerde kesinlikle hiçbir hayır bulunmadığını kabul etmemek kudretine malik değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاَنْبَتْنَا بِه۪ حَدَٓائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍۚ
Cümle, atıf harfi فَ ile öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
اَنْبَتْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Önceki cümledeki gaib zamirden bu cümlede, söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine iltifat edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِه۪ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan حَدَٓائِقَ ‘deki nekrelik kesret ve tazim içindir.
ذَاتَ بَهْجَةٍۚ izafeti, حَدَٓائِقَ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
حَدَٓائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍۚ tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan sahip olmak özelliği, حَدَٓائِقَ ‘a nispet edilerek, bahçe, bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte bahçenin sahip olma özelliği yoktur.
بَهْجَةٍۚ ’deki nekrelik, kesret ve nev içindir.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.
Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.
حَدِيقَةٍ : İçinde su bulunan, göz bebeği gibi kıymetli bahçe, bostan. بَهْجَةٍ : Göze, gönüle neşe ve sevinç veren güzellik demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ferrâ' dedi ki: حَدَٓائِقَ , duvar ile etrafı çevrilmiş ve başkalarına karşı korunmuş bahçe demektir. Eğer etrafında duvar yoksa ona بستان denilir, حَدَٓائِقَ ismi verilmez. Katade ve İkrime dedi ki; Bahçeler göz alıcı hurma ağaçlarıdır. Göz alıcı olmak ise süs ve güzellik demektir. Onu görenin gözlerini kamaştırır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Ayette خَلَقَ/ اَنْزَلَ fiillerindeki üçüncü şahıstan daha çok tekid ifade eden birinci şahsa yani اَنْبَتْنَا fiiline dönülerek iltifât sanatı yapılmıştır. Beyzâvî buradaki iltifatın yönünü ve edebî nüktesini şu şekilde açıklar: Allah Teâlâ burada اَنْبَتْنَا (biz yetiştirdik) kelimesiyle bu fiilin zatına mahsus olduğunu vurgulamak ve tabiatları birbirine taban tabana zıt olan, içerisinde son derece güzel ve göz alıcı bitkilerin bulunduğu bahçeleri benzer maddelerden yaratmaya kendisinden başka hiçbir varlığın muktedir olamayacağına dikkat çekmek için üçüncü (gaib) şahıstan birinci şahsa (mütekellim) geçiş (iltifat) yapmıştır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
“Ayetteki, ‘Biz ... bitkilerini bitiririz’ ifadesindeki iltifatın (gaibden, mütekellim sıygasına geçişin) hikmeti şudur; İnsanın, göklerin ve yerin yaratıcısının, gökten yağmur indirenin ancak Allah Teâlâ olduğunda şüphesi yoktur. Fakat kalbine, zaman zaman, o ağacı bitirip yerleştirenin kendisi olduğu şüphesi arız olur. Çünkü o şöyle düşünür: ‘Sıcak yere tohumu atan benim. Onu sulayan benim. Onun güneş almasına gayret eden benim. Sebebi yapan, müsebbebin (neticenin) de faili sayılır. O halde, o ağacı bitiren benim.’ Binaenaleyh işte böyle bir şüphe ihtimali söz konusu olunca, Cenab-ı Hakk bu ihtimali ortadan kaldırmak için gaib sıygasından mütekellim sıygası olan, ‘Biz .... bitirdik’ sıygasına geçmiş ve ‘Siz onun bir ağacını bile bitiremezsiniz’ buyurmuştur. Çünkü insan bazan tohum atar, suyunu verir, bu hususta her türlü sıkıntı ve meşakkate katlanır, güneş almasını sağlar ama yine de istediği gibi bir mahsul elde edemez. İstediği gibi olanlarda ise o şeyin sebebini, yapısını, ölçüsünü ve nasıl olduğunu anlayamaz. Öyle ise o insan nasıl bu işin gerçek faili olabilir? İşte bu İncelikten ötürü, buradaki iltifat sanatı pek yerinde ve güzel olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَاۜ
Cümle, حَدَٓائِقَ için ikinci sıfattır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur لَكُمْ , nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تُنْبِتُوا شَجَرَهَا cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bahçenin, onların yetiştiremeyeceği ağaçlarının bulunması ve göz alıcı güzellikte olması özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir., istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî manadadır.
Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi cümlesi formunda gelerek, sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle kınama manasında ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme amacıyla geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan اِلٰهٌ ’un haberi mahzuftur. مَعَ اللّٰهِ bu mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyhin nekre gelişi, muayyen olmayan cins, adet ve tahkir ifade eder.
Ayetin öncesindeki azamet zamirden bu cümlede söylenecek şeyin önemine dikkat çekmek, ikazı artırarak tehditte mübalağa için, zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesinde iltifat sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bunun da takdiri “Vay sizin halinize! Allah ile birlikte bir ilâh mı var?” şeklindedir. [Allah ile birlikte…] ayeti üzerinde vakıf yapmak güzeldir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Daha önce, onların ortak koştuklarında hiç hayır olmadığı delili ile o müşrikler mağlup edildikten sonra burada da istidlal yoluyla, külli nefiy (olumsuzluk) zımnında, Allah'a ortak koştuklarında İlahlık olmadığını ifade etmekle, o müşrikler susturulmaktadır. Zira asgari temyize sahip olan kimse, onların ortak koştuklarında hiç hayır bulunmadığını inkâr etmeye muktedir olmadığı gibi onlarda asla ilâhlık olmadığını inkâr etmeye de özellikle ilâhlık vasıflarının Allah'tan başkasında bulunmadığını düşündükten sonra muktedir olamaz. Bundan sonra dört kez gelecek bu ifadenin oralardaki izahı da böyledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَۜ
İdrâb ve ibtidaiyye harfinin dahil olduğu cümle müstenefedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlesi haber olan قَوْمٌ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
بَلْ harfi, cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
بَلْ ; İdrâb edatıdır. İdrâb, sözlükte “dönüş yapmak, vazgeçmek” demektir. Rummânî بَلْ edatını “sözdeki ilk kısımdan vazgeçip ikinciyi zorunlu kılmaktır” şeklinde tanımlamıştır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bundan önce müşriklere hitap edilerek onlar kesin delillerle mağlup edildikten sonra burada da onların kötü halleri beyan edilmekte ve bu halleri başkasına hikâye edilmektedir. Yani o müşriklerin âdetleri, hak yoldan tamamıyla yan çizmek ve her hususta istikametten ayrılmaktır. İşte bundan dolayı onlar, yaptıklarını yapıyorlar; apaçık haktan ibaret olan tevhidden yan çiziyorlar ve batıl olduğu apaçık belli olan şirke kapılıyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَمَّنْ جَعَلَ الْاَرْضَ قَرَاراً وَجَعَلَ خِلَالَـهَٓا اَنْهَاراً وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزاًۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۜ ٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمَّنْ | yahut kimdir? |
|
| 2 | جَعَلَ | yapan |
|
| 3 | الْأَرْضَ | dünyayı |
|
| 4 | قَرَارًا | durulacak yer |
|
| 5 | وَجَعَلَ | ve yapan |
|
| 6 | خِلَالَهَا | arasında |
|
| 7 | أَنْهَارًا | ırmaklar |
|
| 8 | وَجَعَلَ | ve yaratan |
|
| 9 | لَهَا | üstünde |
|
| 10 | رَوَاسِيَ | sağlam dağlar |
|
| 11 | وَجَعَلَ | ve yaratan |
|
| 12 | بَيْنَ | arasında |
|
| 13 | الْبَحْرَيْنِ | iki deniz |
|
| 14 | حَاجِزًا | bir perde olarak |
|
| 15 | أَإِلَٰهٌ | ilah mı var? |
|
| 16 | مَعَ | ile beraber |
|
| 17 | اللَّهِ | Allah |
|
| 18 | بَلْ | hayır |
|
| 19 | أَكْثَرُهُمْ | çokları |
|
| 20 | لَا |
|
|
| 21 | يَعْلَمُونَ | bilmiyorlar |
|
Haceze حجز : حَجْز iki şey arasına ayırıcı bir şey koyarak onların birbirine ulaşmasına mani olmaktır. Hicaz حِجاز denmesinin nedeni Şam ile Bâdiye arasında bir engel olmasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri haciz, mahcuz ve Hicaz'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَمَّنْ جَعَلَ الْاَرْضَ قَرَاراً وَجَعَلَ خِلَالَـهَٓا اَنْهَاراً وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزاًۜ
İsim cümlesidir. اَمْ munkatı’dır. بل ve hemze manasındadır. مَنْ müşterek ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri, كمن لم جَعَلَ (Yapmayan gibi) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası جَعَلَ الْاَرْضَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْاَرْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قَرَاراً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَعَلَ fiili atıf harfi وَ ile birinciye matuftur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. خِلَالَـهَٓا mekân zarfı amili ikinci جَعَلَ ‘nin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. Muttasıl zamir هَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْهَاراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَعَلَ fiili atıf harfi وَ ile birinciye matuftur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهَا car mecruru üçüncü جَعَلَ ‘nin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. رَوَاسِيَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَعَلَ fiili atıf harfi وَ ile birinciye matuftur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بَيْنَ zaman zarfı dördüncü جَعَلَ ‘nin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. الْبَحْرَيْنِ muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için cer alameti يْ ‘dir. حَاجِزاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَاجِزاً ; sülâsi mücerredi حجز olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. اِلٰهٌ mübteda olup damme ile merfûdur. مَعَ mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۜ
İsim cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. اَكْثَرُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَۜ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَۜ fiili ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَلْ : Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَكْثَرُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمَّنْ جَعَلَ الْاَرْضَ قَرَاراً وَجَعَلَ خِلَالَـهَٓا اَنْهَاراً وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزاًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. أَمْ , hemze ve بَلْ manasını taşıyan munkatı’ أَمْ ’dir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama, azarlama, ikrar ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَّنْ ’in takdiri كمن لم يجعل (Hiç var etmemiş gibi) olan haberi mahzuftur.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, herkes tarafından biliniyor olduğunu belirtmesi yanında sonraki habere dikkat çekmek ve tazim içindir.
Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَّنْ ‘in sıla cümlesi جَعَلَ الْاَرْضَ قَرَاراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Ikinci mef’ûl قَرَاراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
وَجَعَلَ خِلَالَـهَٓا اَنْهَاراً cümlesi, sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan mekân zarfı خِلَالَـهَٓا ihtimam için ilk mef’ûl اَنْهَاراً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلَ fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Birbirine matuf وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ ve وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزاً cümleleri, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlelerde takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan mekân zarfı بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ ve car-mecrur لَهَا , ihtimam için ilk mef’ûllere takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلَ fiillerinin ikinci mef’ûllerinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
جَعَلَ fiilinin tekrarlanması Allah Teâlâ’nın azim kudretini vurgulamak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, اَنْهَاراً - رَوَاسِيَ - الْبَحْرَيْنِ ve خِلَالَـهَٓا - بَيْنَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mef’ûl olan قَرَاراً - اَنْهَاراً - رَوَاسِيَ - حَاجِزاًۜ kelimelerindeki nekrelik nev, teksir ve tazim içindir. Teksir kemiyet bakımından, tazim ise keyfiyet bakımından üstünlüğü ifade eder.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme, onun yaratıcı kudretini muhataplara bildirmek manası vardır.
Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.
Allah Teâlâ, bu ayette yeryüzünün şu dört faydasını saymıştır:
Birinci fayda, onun bir karargâh oluşudur. Allah Teâlâ, yeryüzünü oval yaratmış ve üzerinde rahat durulabilsin, karar kılınabilsin diye onu düzenlemiştir. Yeri ne fazla sert, ne fazla yumuşak yaratmamış, orta bir halde yaratmıştır. Böylece yeryüzü, üzerinde oturan kimsenin rahatsız olacağı bir taş gibi sert değildir. Yine yer, içine batılıp gidilen bir su ve balçık gibi yumuşak değildir. Işığın aksetmesine kabil olması için kesif ve tozlu yaratmıştır. Eğer yeryüzü saydam olsaydı, ışıklar onda durmaz, o zaman da hiçbir canlının yaşayamayacağı bir soğuklukta olurdu. Güneşin dönme eksenini eğik yaratmıştır. Böyle olmasaydı mevsimlerdeki farklılıklar meydana gelmez, mevsimlerden hasıl olan faydalar da elde edilemezdi. Yeryüzü ölülerin de dirilerin de yer aldığı bir mekân kılınmıştır. Çünkü her çirkin şey onun üzerine atılır ve her güzel şey ondan çıkar.
İkinci fayda, Allah'ın o yeryüzünün aralarında ırmaklar akıtmış olmasıdır ki dört çeşit su çıkmaktadır: Akan gözelerin suyu... Bu, kendisi fazla, fışkırma gücü ileri, yer altı buharlarından kaynaklanan, yeri bu kuvvetiyle delip çıkan ve sonra devamlı olarak akan sulardır.
Durgun gözelerin suları... Bunlar da kuvveti, ancak yeryüzüne çıkacak kadar olan, fakat kuvveti ve kendisi, peşpeşe gelecek derecede olmayan buharlardan olan sulardır.
Nehir ve kanalların suları... Bunlar da yeryüzünü delecek güçte olmayan buharlardan elde edilen sulardır. Bunların üzerinden o toprak kazılıp kaldırıldığında, o buharlar çıkacak bir delik bulurlar ve az bir güç ile yeryüzüne çıkıp akmaya başlarlar.
Kuyuların suları... Bunlar da kanal ve nehir suları gibi yerden kaynayan sulardır. Fakat bunların, bir yere doğru akma imkânı yoktur. Binaenaleyh, yeryüzünün bu sertliğinin olmaması halinde, o buharların yerin altında bir araya gelemeyecekleri anlaşılır. Çünkü eğer o buharlar yerin altında bir araya gelmeselerdi, yerin üstündeki bu gözeler meydana gelemezlerdi.
Üçüncü fayda, Allah'ın yeryüzünde revasih yani kazık gibi çakılmış dağlar yerleştirmesidir. Gözelerin, su birikintilerinin ve madenlerin çoğu ya dağlarda ya da dağlara yakın yerlerde bulunur. Gözelerin dağlarda meydana gelmiş olması şöyle olur: Yer yumuşak ve nemsiz olsaydı oradan buharlar emilip zayi olur ve zikre değer bir su birikmezdi. Demek ki bu buharlar ancak sert toprak altında toplanabilir. Dağlar ise yerin en sert yerleridir. Dolayısıyla bu buharları tutmaya, toplamaya ve böylece de gözelerin esasını oluşturabilecek şeylerin bir araya gelmesine elverişli yerler olurlar. Dağ su deposuna benzer. Dağın huknası buharla doludur ki adeta damıtma işlemi için hazırlanmış imbiğe benzer. Buharın az bir kısmının bile dağılıp kaçmasına imkân vermez. Dağın alt kısmı ise damıtma kazanı durumunda olup kanallardan gelen su orada toplanır. İşte bundan ötürü gözelerin çoğu dağlardan, pek azı da sahralardan fışkırır. Bu az kısmın o sahralardan fışkırması da yine, oraların sert olmasına bağlıdır.
Dördüncü fayda: Allah'ın iki deniz arasına bir perde koymasıdır... Bundan murad, tatlı suyun karışma ile bozulmamasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir., istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî manadadır.
Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi formunda gelerek, sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle kınama manasında ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme amacıyla geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan اِلٰهٌ ’un haberi mahzuftur. مَعَ اللّٰهِ bu mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyhin nekre gelişi, muayyen olmayan cins, adet ve tahkir ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Bu cümle önceki ayettekinin tekrarıdır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bunun da takdiri “Vay sizin halinize! Allah ile birlikte bir ilâh mı var?” şeklindedir. “Allah ile birlikte…” ayeti üzerinde vakıf yapmak güzeldir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfi, intikal için gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.
İsm-i tafdil vezninde gelen اَكْثَرُ , mübalağa ifade etmiştir.
Menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve istimrar ifade eden لَا يَعْلَمُونَ cümlesi müsneddir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır.
بَلْ atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1 s. 437)
بَلْ atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müşrikler de Allah'ı inkâr etmiyorlar. Nitekim [Yemin olsun ki onlara, gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, hiç şüphesiz Allah! derler.] ayeti de bunu ifade etmektedir. Hayır, o müşrikleri asıl susturan delil, ilâhlığın zikredilen zorunlu vasıflarında ortağı olmadıklarını kabul ettikleri nesneleri ibadette ona ortak koşmalarıdır. Sanki şöyle denilmiştir: İlâhlığın hususiyetlerinde ortak olan Allah ile birlikte başka bir ilah var mı ki ibadette ona ortak kılınabilsin! Onların çoğu hiçbir hakikati anlamıyorlar, işte bundan dolayı apaçık olduğu halde içinde bulundukları şirkin batıl olduğunu anlamıyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَمَّنْ يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ ٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمَّنْ | yahut kimdir? |
|
| 2 | يُجِيبُ | yetişen |
|
| 3 | الْمُضْطَرَّ | darda kalmışa |
|
| 4 | إِذَا | zaman |
|
| 5 | دَعَاهُ | du’a ettiği |
|
| 6 | وَيَكْشِفُ | ve kaldıran |
|
| 7 | السُّوءَ | kötülüğü |
|
| 8 | وَيَجْعَلُكُمْ | ve sizi yapan |
|
| 9 | خُلَفَاءَ | sahipleri |
|
| 10 | الْأَرْضِ | yeryüzünün |
|
| 11 | أَإِلَٰهٌ | ilah mı var? |
|
| 12 | مَعَ | ile beraber |
|
| 13 | اللَّهِ | Allah |
|
| 14 | قَلِيلًا | ne de az |
|
| 15 | مَا |
|
|
| 16 | تَذَكَّرُونَ | düşünüyorsunuz |
|
اَمَّنْ يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. اَمْ munkatı’dır. بل ve hemze manasındadır. مَنْ müşterek ism-imevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri, كمن لم يُج۪يبُ (Cevap vermeyen, kabul etmeyen gibi) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ ’ dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يُج۪يبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْمُضْطَرَّ mef’ûlün bih olup fetha ile mansudur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı يُج۪يبُ fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. دَعَاهُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
دَعَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَكْشِفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. السُّٓوءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَجْعَلُكُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ile يَكْشِفُ ‘ye matuftur.
يَجْعَلُ damme ile merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. خُلَـفَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْضِ muzâfun ileyh olarak kesre ile mecrurdur.
بَلْ idrab ve atıf harfidir.Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُج۪يبُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
الْمُضْطَرَّ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan if’tiâl babının ism-i mef’ûludur.
ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. اِلٰهٌ mübteda olup damme ile merfûdur. مَعَ mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ
قَل۪يلاً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. مَا zaiddir. قَل۪يلاً ’i tekid etmek içindir.
تَذَكَّرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَذَكَّرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
اَمَّنْ يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. أَم, hemze ve بَلْ manasını taşıyan munkatı’ أَمْ ’dir. İstifham, inkârî manadadır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama, azarlama, ikrar manaları taşıması ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme kastına matuf olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَّنْ ‘in haberi mahzuftur.
Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَّنْ ‘in sıla cümlesi يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, herkes tarafından biliniyor olması, sonraki habere dikkat çekme ve tazim kastı sebebiyledir.
Bu ayette şarttan mücerret zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi olan دَعَاهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُج۪يبُ fiili, اِذَا ’nın müteallakıdır.
Aynı üslupta gelen ve birbirine matuf olan وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ ve وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِ cümleleri, atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الْمُضْطَرَّ - السُّٓوءَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme, onun yaratıcı kudretini muhataplara bildirmek manası vardır.
Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.
يَكْشِفُ ’da teşbih vardır. إزالَةِ anlamında müstear lafızdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْمُضْطَرَّ ’daki tarif, ahdi zihnidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْمُضْطَرَّ ile burada kastedilen cinstir. Bu sebepten her sıkılanın duasını kabul etmek gerekmez. “O dilerse kaldırılmasını istediğiniz belayı kaldırır.” (Enam Suresi, 41) gibi dilemesiyle kayıtlıdır. Bununla birlikte çoğu zaman şiddetli ihtiyaç halinde duanın kabul olunacağına işaret, hatta vaat yani söz verme de var, demektir. Çünkü sıkışma halinde ihlas ortaya çıkar. Nice imansızların imana geldikleri görülür. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Keşşâf sahibi şöyle der: “Zaruret, insanı sığınmaya götüren, mecbur bırakan hal demektir. Iztırar da zaruret kökünün iftial vezni üzere olan şeklidir. Arapçada, اضدره الى كذ ‘Onu, ona mecbur kıldı’ denir. Bu babın, ism-i faili ve ism-i mef'ûlü aynı şekilde الْمُضْطَرَّ olarak gelir. الْمُضْطَرَّ , bir hastalığın veya fakirliğin veya zamanın belalarından herhangi birinin, Allah'a yalvarıp yakarmaya mecbur bıraktığı kimsedir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَكْشِفُ ’da teşbih vardır. إزالَةِ anlamında müstear lafızdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِ , yeryüzünün halifeleri, yeryüzünde geçmişlerin yerlerine kalanlar, demek olursa da ilâhi hükümlerin yerine getirilmesi kendilerine emredilmiş hilafet sahipleri yani yeryüzünün hükümdarları manasına olması da uygundur. Sıkıntıda bulunanın duası ile kötülüğün kaldırılmasına işaret edilmiş olması da ancak bununla uygun olur. Ve o halde bu cümle müminlere daha ta İslam'ın başlangıcında geleceğin İslamî hakimiyetini vadeden büyük bir müjdeyi ifade eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir., istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî manadadır.
Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi formunda gelerek, sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle kınama manasında ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme amacıyla geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan اِلٰهٌ ’un haberi mahzuftur. مَعَ اللّٰهِ bu mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyhin nekre gelişi, muayyen olmayan cins, adet ve tahkir ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Bu cümle 60 ve 61. ayette geçen cümlenin tekrarıdır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S.314)
Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu kelam, Allah'tan başka ilah olmadığının takrir ve tahkikidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümlenin takdiri, “Vay sizin halinize! Allah ile birlikte bir ilah mı var?” şeklindedir. [Allah ile birlikte…] ayeti üzerinde vakıf yapmak güzeldir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. قَل۪يلاً mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib mukaddem sıfattır. Cümlenin takdiri تتذكرون تذكرا قليلا (Çok az düşünüyorsunuz) şeklindenir.
Bu takdire göre mef’ûlü mutlak ve zaid harf مَا ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebi kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَل۪يلا kelimesinin nekre olarak gelmesi azlık ifade etmek içindir. Cümledeki مَا edatı, bu belirsizlikten çıkan azlık manasını pekiştirmektedir. Bu, şükretmemekten kinayedir. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dil bilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
اَمَّنْ يَهْد۪يكُمْ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ تَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَۜ ٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمَّنْ | yahut kimdir? |
|
| 2 | يَهْدِيكُمْ | size yol gösteren |
|
| 3 | فِي | içinde |
|
| 4 | ظُلُمَاتِ | karanlıkları |
|
| 5 | الْبَرِّ | karanın |
|
| 6 | وَالْبَحْرِ | ve denizin |
|
| 7 | وَمَنْ | ve kimdir? |
|
| 8 | يُرْسِلُ | gönderen |
|
| 9 | الرِّيَاحَ | rüzgarları |
|
| 10 | بُشْرًا | müjdeci |
|
| 11 | بَيْنَ | önünde |
|
| 12 | يَدَيْ | önünde |
|
| 13 | رَحْمَتِهِ | rahmetinin |
|
| 14 | أَإِلَٰهٌ | ilah mı var? |
|
| 15 | مَعَ | ile beraber |
|
| 16 | اللَّهِ | Allah |
|
| 17 | تَعَالَى | yücedir |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah |
|
| 19 | عَمَّا | şeylerden |
|
| 20 | يُشْرِكُونَ | ortak koştukları |
|
İnsanların karada ve denizde gece karanlığında yolculuk yaparken yönlerini tayin etmelerine elverişli olarak yaratılmış olan yıldızlar, bunlardan faydalanacak özellikte yaratılmış olan insan zekâsı (krş. En‘âm 6/97), ayrıca denizlerden buharlaşan suyu kara parçalarının içlerine kadar götürüp oralarda yağmur veya kar olarak yağmasını sağlayan ve bu yağmurların (rahmet) müjdecisi olan rüzgâr, işte bütün bunlar Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretinin büyüklüğünü gösteren kevnî delillerdendir (krş. A‘râf 7/57).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 201-202
Raveha روح : رَوْح ve رُوح sözcükleri temelde aynıdırlar.
Fakat رُوح kelimesi; a)Nefese isim olmuştur, nefesin رُوح olarak adlandırılmasının nedeni ruhun bir bölümünü oluşturmasıdır. Bu yönüyle türe cinsinin adının verilmesine benzer. b) Ayrıca kendisiyle hayatın ve hareketin husule geldiği menfaatlerin celbedilip zararların def'edilmesinin Allah'dan dilendiği cüze isim olmuştur. c) Meleklerin eşrafı, büyükleri de رُوح olarak adlandırılmıştır. d) Cebrail (a.s.) رُوح القُدُسِ olarak isimlendirilmiştir. e) Hz. İsa (a.s.) da bu isimle adlandırılmıştır. f) Yüce Allh'ın ayetinde Kur'an-ı Kerim رُوح olarak adlandırılmıştır.
رَوْحٌ nefes alıp vermedir. رَيْحان sözcüğü temelde rızık anlamındadır. Bu temel anlamdan sonra yenen taneye denir. رِيحٌ bilinmekte olan rüzgardır. Hareket halindeki hava şeklinde tanımlanmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de tekil formda geçtiği yerlerin genelinde azabı ifade ederken; çoğul lafızla zikredildiği yerlerin tümünde رِياحٌ şeklinde rahmeti ifade eder. رِيحٌ kelimesi bazen müstear olarak galip gelme manasında da kullanılır.
Türkçede de kullandığımız راحَةٌ kelimesi de رَوْحٌ kökünden gelmektedir ve rahat, huzur, sukun ve kolaylık manasındadır. Son olarak bu kökten olan راءِحة sözcüğü havaya koku yayılması demektir.(Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 57 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri ruh, ruhi, ruhani, ervah, rahat, reyhan, rayiha, teravih, müsterih ve istirahattir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَمَّنْ يَهْد۪يكُمْ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۜ
İsim cümlesidir. اَمْ munkatı’dır. بل ve hemze manasındadır. مَنْ müşterek ism-imevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri, كمن لم يَهْد۪يكُمْ (Size hidayet etmeyen gibi) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası يَهْد۪يكُمْ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَهْد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي ظُلُمَاتِ car mecruru يَهْد۪يكُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْبَرِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْبَحْرِ atıf harfi و ’la makabline matuftur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile يَهْد۪يكُمْ fiiline matuftur. İsm-i mevsûlun sılası يُرْسِلُ الرِّيَاحَ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يُرْسِلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الرِّيَاحَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بُشْراً kelimesi الرِّيَاحَ ‘ın hali olup fetha ile mansubdur.
بَيْنَ zaman zarfı بُشْراً ’ya mütealliktir. يَدَيْ muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için cer alameti ي ‘dir. Sonundaki نَ izafetten dolayı hazf edilmiştir. رَحْمَتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُرْسِلُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. اِلٰهٌ mübteda olup damme ile merfûdur. مَعَ mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
تَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَۜ
Fiil cümlesidir. تَعَالَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel عَنْ harf-i ceriyle تَعَالَى fiiline mütealliktir.
يُشْرِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. يُشْرِكُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
اَمَّنْ يَهْد۪يكُمْ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. أَمْ , hemze ve بَلْ manasını taşıyan munkatı’ أَمْ ’dir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham, inkârî manadadır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama, azarlama, inkâr manaları taşıması ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme kastına matuf olması sebebiyle, mecâz-ı mürsel mürekkebdir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması herkes tarafından biliniyor olması ve sonraki habere dikkat çekme kastı sebebiyledir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَّنْ ’in haberi mahzuftur.
Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَّنْ ’in sılası olan يَهْد۪يكُمْ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَالْبَحْرِ , tezat nedeniyle muzafun ileyh olan الْبَرِّ ‘ye atfedilmiştir. Aralarında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
ف۪ي ظُلُمَاتِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü karanlık, hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Karanlık, burada zarfa benzetilmiştir. Karanlık ile insanlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ayetteki ikinci müşterek ism-i mevsûl مَنْ , birinciye matuftur. İsm-i mevsûlün sıla cümlesi olan يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بُشْراً kelimesi الرِّيَاحَ ’den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Rahmetin, Allah Teâlâ’ya ait zamire izafe edilmesi, tazim ve teşrif ifade eder.
Yağmurdan kinaye olan رَحْمَتِه۪ izafeti, Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan رَحْمَتِ ‘ye, tazim içindir.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme, onun yaratıcı kudretini muhataplara bildirmek manası vardır.
Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.
بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ [Rahmetinden önce] terkibinde latif bir istiare vardır. "Yağmur yağmadan önce" demektir. Burada, Yüce Allah, يَدَيْ (iki el) kelimesini, أمام (ön) yerinde müstear olarak kullanmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayetteki, بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ "Rahmetinin önünden" ifadesi "O'nun rahmeti demek olan yağmurdan önce..." demektir. Bu mecazın güzel ve yerinde olmasının sebebi şudur:
Araplar, يَدَيْ (iki el) kelimesini, "önünde, önde bulunma" manalarında kullanırlar. Mesela Arapça'da "Fitneler (Kıyamet alâmetleri), Kıyametten az önce meydana gelir" denir ve buradaki (elleri önünde) ifadesi ile, az önce manası kastedilir. Bu mecazın güzel ve yerinde oluşunun bir başka sebebi de şudur: İnsanın iki eli, insan bedeninin en ileri tarafını teşkil eder. İşte bu benzerlikten ötürü, mecazî olarak, bir şeyin önünde bulunan şey için "(O) onun elleri arasındadır) tabiri kullanılır. Rüzgârlar da yağmurlardan önce bulununca, bunların önce oluşu da bu lafız ile ifade edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kur’an-ı Kerim’de rüzgâr kelimesi rahmet bağlamında ise cemi, azap bağlamında ise müfred gelmiştir.(Rağıb el-İsfehani, Müfredât, s. 370)
Bu ayette kara ve deniz yolculuklarında cihat ile İslam fetihlerinin ilerleyeceği haber veriliyor. Ve Hak rızasını takip ederek fiilen birlik ile neticelenecek olan farklı fikir ve görüş akımlarının “Ümmetimin ihtilafı geniş bir rahmettir” hadisinin açıkladığı üzere bir rahmet müjdecisi olduğuna da işaret edilmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir., istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî manadadır.
Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi formunda gelerek, sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle kınama manasında ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme amacıyla geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan اِلٰهٌ ’un haberi mahzuftur. مَعَ اللّٰهِ bu mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyhin nekre gelişi, muayyen olmayan cins, adet ve tahkir ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Bu cümle 60, 61 ve 62. ayette geçen cümlenin tekrarıdır. Aralarında tekrir, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu kelam, Allah'tan başka ilâh olmadığının takrir ve tahkikidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümlenin takdiri “Vay sizin halinize! Allah ile birlikte bir ilâh mı var?” şeklindedir. [Allah ile birlikte…] ayeti üzerinde vakıf yapmak güzeldir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
تَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle birlikte تَعَالٰى fiiline mütealliktir. Sılası olan يُشْرِكُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sılanın muzari fiil sıygasında gelmesi şirk koşmanın bir defaya mahsus olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir.
تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı ألعلْوٌ yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu hakkında ألعلْوٌ istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212)
تَعَالَى fiilinin تفاعل babında olması mübalağa içindir.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Misafirlikte otururlarken, aralarındaki en yaşlı ve bilgili olanını dinliyorlardı:
Misafirliğe giden insanın halinden alınacak çok ibret vardır. O, bulunduğu evin misafiri olduğu bilinci ile haline ve tavrına dikkat eder. Gelmeden üstüne başına çekidüzen verir. Evin sahibini ve eşyalarını incitmemek için ölçülü davranır. Yapılan ikramlara teşekkür eder. Mümkünse küçük bir hediye ile gönül yapar.
Misafirlikteki insanın, hoş vakit geçirdikten ve ikramı yedikten sonra verileni yalanlamasına ya da bir başkasına teşekkür etmesine ya da evin sahibinden değil de, bir başkasından daha fazlasını istemesine şahit olsan; onun hakkında ne düşünürsün? Belki sadece kalbinde ayıplarsın, belki de gider başkalarına anlatırsın ama illa ki doğru bir davranış olmadığını bilirsin.
İşte burada hatırlamalı insan: o bu dünyada misafirdir. Aslında hiçbir şey gerçek manada kendisinin değildir. Nefsinin umduğunu değil de bulduğunu yiyerek şükür etmelidir. Misafirlikteki süresi geçicidir, sonsuza kadar kalmayacağı kesindir. Sıkılsa da, mutlu olsa da biteceğini bilir. Planlarını da ona göre yapar yani gideceği evine hazırlık hali içindedir.
Atılan her adımda, bakılan her noktada ve yenilen her lokmada Rabbini hatırlamalı. O Allah ki: Gökleri, yeri ve suyu yaratandır. Su ile bitkileri yetiştiren ve manzaraları güzelleştirendir. Yeryüzünü; denizler, yollar ve dağlarla süsleyen ve bunlarla insana hayatı kolaylaştırandır. Darda kaldığında ferahlatan, yardımını istediğinde yetişen, mutluluklarını pekiştiren ve acılarını dindirendir. Sana dünyadan daha güzelini vaad edendir. Kalbini dönmek ve rızası uğruna şükür içinde yaşamak için, var mı O’ndan daha güzeli? Elhamdulillah.
Ey Allahım! Dünya üzerindeki misafirliğimizi hayırla ve rızanı kazanmış olarak tamamlamamız için bize yardım et ve bizi dosdoğru yoluna ilet. Asıl evimiz olan cennetine kavuşanlardan olmamızı nasip et. Şirkin ve nankörlüğün her türlüsünden uzak tut. Bulunduğumuz her mekanda ve zamanda; bizi Seni hatırlayanlardan eyle.
Amin.
***
Ey kullarını muhabbeti ile kuşatan Allahım!
İsteyince, oyun gibi basit konular da dahil, dünyadaki hedeflere odaklanmak ve hayatta geri kalanları görmemek kolaydır. Senin hoşnutluğunu kazanmayı ve ahiret huzurunu hedef belleyerek Senin rızana uygun şekilde yaşamamızı kolaylaştır. Ahirette hiçbir anlam ifade etmeyecek işlere ve ilişkilere gereksiz bir hevesle vaktimizi harcamaktan muhafaza buyur. Ahiret hayatımızı olumsuz yönde etkileyecek hallerin hepsinden ise uzaklaştır. Senin adın anıldığında, gözümüz sadece Sana ulaştıracak yolu görsün ve gönlümüz sadece Sana yakınlığı istesin. Her anımızda Sana layık bir kul olmamızı kolaylaştır. Hayatlarımızı zikrin ile, muhabbetin ile doldur. Severek ve sevdirerek Sana itaat edenlerden eyle.
Ey olmaz denileni olduran Allahım!
İsteyince, dünyada arzulanan bir şeye ya da bizi ona ulaştıracağına inandığımız sebebe sıkıca sarılmak ve gücümüz yettiğince onu aramak ya da bulunca bırakmamak kolaydır. Sana sımsıkı sarılmamızı, doğru sebeplere tutunmamızı, doğru şeyleri istememizi ve aramamızı kolaylaştır. Yanlış isteklere ve yanlış sebeplere tutunmaktan muhafaza buyur. Şüphesiz ki sebepleri bulduran ve onları işe yarar kılan ancak Sensin. Hastalıktan sağlığa, çaresizlikten umuda, darlıktan feraha, hüzünden mutluluğa ve diğer umduklarımıza kavuştuğumuz zaman sebepleri ön plana çıkartmak yerine daima hemen Sana şükür edenlerden olmamızı ve her hatırımıza geldiğinde de Senin adını şükür ile anmamızı nasip eyle.
Bizi takva sahibi şükür ehlinden eyle. İki cihanda da iyilik verdiğin, sevdiğin ve affettiğin kullarından eyle.
Amin.