12 Ağustos 2025
Neml Sûresi 64-76 (382. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Neml Sûresi 64. Ayet

اَمَّنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ٦٤


Yoksa, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile birlikte başka bir ilâh mı var!? De ki, “Eğer doğru söyleyenler iseniz kesin delilinizi getirin.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمَّنْ yahut kimdir?
2 يَبْدَأُ başlayan ب د ا
3 الْخَلْقَ yaratmağa خ ل ق
4 ثُمَّ sonra
5 يُعِيدُهُ onu iade eden ع و د
6 وَمَنْ ve kimdir?
7 يَرْزُقُكُمْ sizi rızıklandıran ر ز ق
8 مِنَ -ten
9 السَّمَاءِ gök- س م و
10 وَالْأَرْضِ ve yerden ا ر ض
11 أَإِلَٰهٌ ilah mı var? ا ل ه
12 مَعَ ile beraber
13 اللَّهِ Allah
14 قُلْ de ki ق و ل
15 هَاتُوا getirin ه ا ت
16 بُرْهَانَكُمْ delilinizi ب ر ه ن
17 إِنْ eğer
18 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
19 صَادِقِينَ doğrular(dan) ص د ق

Diğerleri yanında varlığın, oluşun ve hayatın başlaması, devam et­mesi ve yaratılışın yenilenmesi de Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren delillerdendir (yaratılış hakkında bilgi için bk. Yûnus 10/4, 34; Ankebût 29/19). Müşrikler, evrenin Allah tarafından yoktan yaratılıp yönetildiğine, Allah’ın gökten yağmur yağdırıp onunla yeryüzüne hayat verdiğine ve buradan canlıları rızıklandırdığına inanıyor (bk. Ankebût 29/61-63; Zümer 39/38) fakat öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlardı. Kendisini Allah’ın yaratmış olduğunu itiraf eden insan, bir soru yöneltilerek düşünmeye sevkedilmekte ve öldükten sonra yeniden diriltilebileceğine de iman etmeye çağrılmaktadır.

“Kesin delil” diye çevirdiğimiz burhân kelimesi “akıl, işaret ve alâmet” anlamlarına da gelir. Burada Allah’a ortak koşanların bu iddialarının doğruluğunu ispatlayacak kesin delil getirmeleri istendiği için bu şekilde tercüme edilmiştir (burhân hakkında bilgi için bk. en-Nisâ 4/174).

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 202

اَمَّنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. اَمْ  munkatıadır. بل  ve hemze manasındadır. Müşterek ism-i mevsûl  مَّنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri; كمن لم يخلق (Yaratmayan gibi) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  يَبْدَؤُا ‘dür. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَبْدَؤُا  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْخَلْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُع۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَّنْ  atıf harfi  وَ  ile önceki ism-i mevsûle matuftur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَّنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri; كمن لم يخلق (Yaratmayan gibi) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  يَرْزُقُ  ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَرْزُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  يَرْزُقُ  fiiline mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir surenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُع۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  عود ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de  fiilin mücerret manasını ifade eder.


 ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ 

 

İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. اِلٰهٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. مَعَ  mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

 

  قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

هَاتُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla camid, mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بُرْهَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.  

كُنتُم  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنتُم ’ ün haberi olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı öncekinin delaletiyle mahzuftur.

هَاتُوا  fiili, Kur'an'da dört kere geçmiştir. İbni Hişam'a göre camid bir fiildir. Mazisi, muzarisi yoktur. (Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an) 

هات  kelimesi, هاء  konumunda ve ‘getir, ortaya koy’ anlamında bir sestir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَادِق۪ينَ , sülâsi mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمَّنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  أَمْ , hemze ve  بَلْ  manasını taşıyan munkatı’  أَمْ ’dir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama, azarlama, ikrar ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  مَّنْ ’in, takdiri  كمن لم يجعل (Hiç var etmemiş kimse gibi) olan haberi mahzuftur. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, herkes tarafından biliniyor olduğunu belirtmesi yanında sonraki habere dikkat çekmek ve tazim içindir.

Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَّنْ ‘in sıla cümlesi olan  يَبْدَؤُا الْخَلْقَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  ثُمَّ يُع۪يدُهُ  cümlesi tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Atfın  ثُمَّ  ile yapılması az da olsa bir zamanın geçtiğine işarettir. 

Ayetteki ikinci müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , önceki mevsûle matuftur. Sılası olan  يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَالْاَرْضِ , car-mecruru  مِنَ السَّمَٓاءِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.

يَبْدَؤُا الْخَلْقَ - ثُمَّ يُع۪يدُهُ  cümleleri arasında mukabele sanatı mevcuttur.

يَبْدَؤُا - يُع۪يدُهُ  kelimeleri arasında tıbak-ı hafiy sanatı vardır.  سَّمَٓاءِ - اَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme, onun yaratıcı kudretini muhataplara bildirmek manası vardır. 

Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 

 

ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir., istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî manadadır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi formunda gelerek, sübut ve istimrar ifade etmiştir.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama manasında ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme amacıyla geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  اِلٰهٌ ’un haberi mahzuftur.  مَعَ اللّٰهِ  bu mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyhin nekre gelişi, muayyen olmayan cins, adet ve tahkir ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Bu cümle 60, 61, 62 ve 63. ayette geçen cümlenin tekrarıdır. Aralarında tekrir, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu kelam, Allah'tan başka ilâh olmadığının takrir ve tahkikidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümlenin takdiri “Vay sizin halinize! Allah ile birlikte bir ilâh mı var?” şeklindedir. [Allah ile birlikte…] ayeti üzerinde vakıf yapmak güzeldir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

 قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ 

 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ  cümlesi,  emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehaddi ve tahkir manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ  [De ki: Delilinizi getirin!] cümlesinde, hasmı aciz bırakıp susturma sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Enbiya/24)


اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Ayetin şart üslubunda gelen son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir. 

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:  1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir. 

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Takdiri, فهاتوا برهانكم (delilinizi getirin) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. 

Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cevabın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

كَان ’nin haberi olan  صَادِق۪ينَ  'nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle  اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ  şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (s.a.v) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

Bu ayet, altı surede aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan bu cümleler arasında tekrir ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu iktibas sanatıdır. Kur’an kendi sözünden alıntı yapmıştır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Neml Sûresi 65. Ayet

قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ  ٦٥


De ki: “Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 لَا
3 يَعْلَمُ bilmez ع ل م
4 مَنْ kimse
5 فِي
6 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
7 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
8 الْغَيْبَ gaybı غ ي ب
9 إِلَّا başka
10 اللَّهُ Allah’tan
11 وَمَا ve
12 يَشْعُرُونَ bilmezler ش ع ر
13 أَيَّانَ ne zaman
14 يُبْعَثُونَ dirileceklerini ب ع ث

Rivayete göre putperestler, Resûlullah’ın peygamberliğini reddetmek için ona kıyametin ne zaman kopacağına dair bir soru yöneltmişler; bunun üzerine inen âyette kıyametin gayb olaylarından olduğu, Allah’tan başka kimsenin onu bilemeyeceği açıklanmıştır (İbn Âşûr, XX, 19; gayb hakkında bilgi için bk. Bakara 2/3). Âhiret hayatı insanın bu dünyada algılayabileceği alanın ötesinde yer alan bir gerçek olduğu için insanlar onu bilemez ve tam olarak tasavvur edemezler. Ancak 66. âyette putperest Araplar’ın bu bilgisizliği, kuşkuculuğa, hatta inkâra kadar götürdükleri bildirilmektedir. Ama onlar, âhirette gerçekle karşı karşıya geldiklerinde bilgileri tamamlanacaktır. Bu sebeple Kur’an, ölümden sonraki hayat hakkında bilgi verirken genellikle temsilî bir üslûp kullanmaktadır. “Onlar âhiretten yana kördürler” cümlesi, inkârcıların, âhiret hayatının ilâhî ilimdeki yaratma planının mantıkî bir sonucu olduğu gerçeğini idrakten âciz bulunduklarını ifade eder. Hakkıyla düşünselerdi insandaki sorumluluk ve adalet duygusu ve düşüncesinin ancak mutlak adaletin tecelli edeceği bir âhiret hesabı ve mahkemesiyle anlam kazanacağını, yerine oturacağını anlarlardı. Müfessirler “Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır” meâlindeki cümlede geçen ve “yetersiz kalmıştır” anlamına gelen “iddâreke” fiilinin farklı kıraatine göre cümleye şöyle de mâna vermişlerdir: “Hayır, onların âhiret hayatı hakkında bilgileri yoktur” (Şevkânî, IV, 170; İbn Âşûr, XX, 22).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 202-203
 
Hz. Âişe:” Kim Muhammed Aleyhisselâmın, yarın olacak şeyleri haber verdiğini ileri sürerse, Allah’a büyük iftira etmiş olur” dedikten sonra bu âyeti okumuştur. 
( Müslim, İman 287; Tirmizi, Tefsir 6/5).

قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  لَا يَعْلَمُ ‘dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  fail olarak mahallen merfûdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

الْاَرْضِ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.  الْغَيْبَ  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

اِلَّا  istisna edatı, غير  manasındadır.  اللّٰهُ  lafza-i celâl, ism-i mevsûl  مَنْ ‘den bedel veya sıfatı olup damme ile  merfûdur. Takdiri, لا يعلم الغيب أحد إلّا الله.(Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez) şeklndedir. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْعُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيَّانَ يُبْعَثُونَ  cümlesi, amili  يَشْعُرُونَ ‘nun mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَيَّانَ  istifham ismi, zaman zarfı olup  يُبْعَثُونَ  fiiline müteallik, mahallen mansubdur. 

يُبْعَثُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَا يَعْلَمُ  fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası mahzuftur. Car mecrur  فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَالْاَرْضِ , tezat nedeniyle  السَّمٰوَاتِ ’ye atfedilmiştir. Bu iki kelime arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında, Allah’ın kudretini bildirmede tekid amacına matuf ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki her şeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

الْغَيْبَ , fiilin mef’ûlü konumundadır.

اِلَّا , istisna edatı, غير  manasındadır. Lafz-ı celal müstesnadır.

يَعْلَمُ  - غَيْبَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Ferrâ da şöyle demiştir: غير  anlamındaki istisna edatından sonra (müstesnanın) merfû gelmesi, bu edattan önceki ifadelerin cahd (inkâr, red) olmasından dolayıdır. Bunu nasb ile okuyanlar da istisna olmak üzere nasb etmişlerdir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Cümlenin takdiri şöyledir: لا يعلم الغيب أحد إلّا الله (Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez). Veya istisna edatı  غير  veya  لكن  manasındadır. Bu durumda istisna munkatı’ dır. Lafza-i celâl, ism-i mevsûlden bedel veya onun sıfatı olur. (https://tafsir.app/aljadwal/27/65)

İstisna muttasıldır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)    

 وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la mekulü’l-kavl cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَا يَشْعُرُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki  اَيَّانَ يُبْعَثُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstifham ismi  اَيَّانَ , cümlede zaman zarfı manasında olmak üzere amili olan   يُبْعَثُونَ۟  ‘ye, ihtimam için takdim edilmiştir.

يَشْعُرُونَ - يَعْلَمُ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette fiiller muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmişlerdir.

يُبْعَثُونَ  fiilli meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. 

Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

‘Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler’ manasındaki  اَيَّانَ  lâfzı  اَيَّ  ve  آنَ 'dan oluşmuştur. Hemzenin kesri ile  إياَن  de okunmuştur.  يُبْعَثُونَ 'daki zamir ismi mevsûl  مَنْ 'e yahut kâfirlere racidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu ayette olduğu gibi  اَيَّانَ  ile gelecek zamanda vuku bulacak dehşet verici şeyler sorulmuştur. Buna göre, mes’ul-i anhın (sorulan şey/kişi) tazim edilmek ve korkunç gösterilmek istendiği makamlarda soru edatlarından  اَيَّانَ  gelir. Sekkaki’ye (626/1229) göre  اَيَّانَ  sadece bu makamlarda kullanılır. Fakat nahiv alimlerinin meşhur görüşüne göre, tazim makamının haricinde de kullanılır. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifham Üslûbu)

Neml Sûresi 66. Ayet

بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ۠ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْهَا۠ بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ۟  ٦٦


Ahiret (gününün gerçekleşeceği) hakkında bilgi (peygamberler aracılığı ile) onlara peş peşe gelmiştir. Fakat onlar bu konuda şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar ahiretten yana kördürler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 بَلِ doğrusu
2 ادَّارَكَ ardarda geldi د ر ك
3 عِلْمُهُمْ onların bilgileri ع ل م
4 فِي hakkındaki
5 الْاخِرَةِ ahiret ا خ ر
6 بَلْ fakat
7 هُمْ onlar
8 فِي içindedirler
9 شَكٍّ bir kuşku ش ك ك
10 مِنْهَا ondan
11 بَلْ daha doğrusu
12 هُمْ onlar
13 مِنْهَا ondan yana
14 عَمُونَ kördürler ع م ي

بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ۠ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْهَا۠ 

 

Fiil cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. ادَّارَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  عِلْمُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  فِي الْاٰخِرَةِ۠  car mecruru  ادَّارَكَ  fiiline mütealliktir.

İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ف۪ي شَكٍّ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. مِنْهَا  car mecruru  شَكٍّ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb denir.  ‘Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki’ anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak ‘oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine’ manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ادَّارَكَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi  درك ’dir. Aslı  تدارك ‘dir. Tefâ’ul babının ت  harfi  د  harfine dönüştürülmüştür.

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Müşareket babı olan mufaale babı ile bu bab arasındaki fark: Mufaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile mef’ûl arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefâ’ul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen mef’ûl zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ۟

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مِنْهَا  car mecruru عَمُونَ ‘a mütealliktir. عَمُونَ  mübtedanın haberi olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ۠

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  بَلْ , idrâb harfidir. İntikal için gelmiştir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh veciz anlatım kastıyla izafet formunda gelmiştir.

 ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ  tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara idrak etmek veya yetişmek özelliği, عِلْمُهُمْ ‘a isnad  edilerek, ilim bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte yetişen idrak eden insanın kendisidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

 فِي الْاٰخِرَةِ۠  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ahiret, hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Burada zarfa benzetilmiştir. Ahiret zamanı ile insanlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Ya da sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. 

ادَّارَكَ  fiili,  تفاعل  babındadır. 

ادَّارَكَ  aslında تدارك ‘dir. Tedarük, ardı ardına yetişip ulanmak, diğer bir ifade ile aralıksız birbiri ardınca gelmek: birbiri ardınca gelip katılmak, ara vermeden gelmek, demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


 بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْهَا۠ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiş cümlede  بَلْ , idrâb harfidir. İntikal için gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  هُمْ  ’un haberi mahzuftur.  ف۪ي شَكٍّ  bu mahzuf habere mütealliktir.

لَف۪ي شَكٍّ  ibaresinde istiare vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  شَكٍّ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  شَكٍّ  hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Onlardaki şüphenin derecesini mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَلْ  atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1 s. 437) 

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

بَلْ  harfi, cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

شَكٍّ  şüphe demektir. Şüphe edilen şeyde ihtimal ikiye düştüğünde  شَكٍّ , ihtimal ikiden fazlaysa  ر َيْب  kullanılır. (İsmail Yakıt, Semantik Analizler Işiğinda Kur’an’da “Reyb” Ve “Yakîn” Kavramlari)


  بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ۟

 

Önceki cümleyle aynı formdaki bu cümle de mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بَلْ , idrâb harfidir. İntikal için gelmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْهَا  car-mecruru, önemine binaen, amili olan  عَمُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

عَمُونَ  kelimesi  عمي ’nın cemisidir.  عمي  kalbi ve gözü görmeyen için kullanılır.  أعمي  ise gözü görmeyendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 3, s. 107)

Allah Teâlâ ahireti onların körlüğünün kaynaklandığı başlangıç noktası kılmış, bu yüzden de onu[n âmilini]  عَنْ  ile değil de  مِنْ  ile geçişli kılmıştır; çünkü akıbetin ve amele verilecek karşılığın inkârı, onları düşünmeyen ve dikkat etmeyen hayvanlar gibi kılan şeydir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ۟ [Hatta onlar, kıyamet hakkında kördürler] cümle­sinde istiare vardır. Körlük, hakkı görmezlikten gelmek, Allah'ın nimet­lerini düşünmemek yerinde müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

عَمُونَ۟ ; kelimesi, gözü kör anlamında da kullanılır. Kalbin körelmesi ise körlükten daha kötüdür. Basiretin kaybedilmesine oranla gözün kaybedilmesinin pek önemi yoktur. Çünkü, gözleri kör olup kalp gözü açık nice insanlar vardır. Öte yandan kâfirlerin, münafıkların ve gafil kimselerin durumu gibi gözleri gördüğü halde, kalpleri körelmiş nice kimseler vardır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Neml Sûresi 67. Ayet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ  ٦٧


İnkâr edenler dediler ki: “Biz ve babalarımız toprak olmuş iken mi, gerçekten bizler mi (diriltilip) çıkarılacağız?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ dediler ki ق و ل
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
4 أَإِذَا zaman mı?
5 كُنَّا olduğumuz ك و ن
6 تُرَابًا toprak ت ر ب
7 وَابَاؤُنَا ve babalarımız ا ب و
8 أَئِنَّا biz mi?
9 لَمُخْرَجُونَ (diriltilip) çıkarılacağız خ ر ج

Âhiretin inkârı ve inkârcıların çeşitli oyunları son peygamberin muhataplarına özgü değildir; bütün peygamberler bu inkârla karşılaşmış, her şeye rağmen görevlerini yapmış, ilâhî adalet ve irade yerini bulmuştur. Şu halde son mesajın tebliğcisi de gördüğü tepkilere fazla üzülmemeli, canını sıkmamalıdır. Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in uyarılarına rağmen müşrikler âhiret hayatını inkâr etmekle yetinmeyip alaylı ifadelerle o hayatın ne zaman geleceğini sormaktadırlar. 72. âyette Hz. Peygamber’in bu soruya nasıl cevap vermesi gerektiği bildiriliyor. Genellikle müfessirler bu âyette müşriklerin tepesine inmek üzere olduğu bildirilen azabı Bedir Savaşı’nda başlarına gelen ölüm ve esaret olarak yorumlamışlardır (Râzî, XXIV, 214; Şevkânî, IV, 145).

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 205

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُٓوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavli şart ve cevap cümlesidir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifhâm harfidir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. كُنَّا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

نَا  mütekellim zamir  كُنَّا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. تُرَاباً  kelimesi  كُنَّا ‘nın haberi olup fetha ile mansubdur. اٰبَٓاؤُ۬نَٓا  atıf harfi وَ ‘la  كَانَ ‘nin ismi, muttasıl zamire matuftur. Aynı zamanda muzâftır.

Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hemze istifham harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

نَا  mütekellim zamir  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مُخْرَجُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haber olup ref alameti  و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُخْرَجُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Allah Teâlâ bu ayette küfredenlerin sözlerini bildirmektedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107) 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, sonradan gelecek habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir. 

Fail konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  كَفَرُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Fiilin mef’ûlü yani yalanladıkları şey belirtilmemiştir. كَذَّبُوا  fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazf edilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Burada kâfirlerin, ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleri anlatılarak onların ahiret hakkındaki cehaletleri ve körlükleri beyan edilmektedir. Onların, "Kâfir olanlar" şeklinde zikredilmeleri, onları zemmetmek ve batıl hükümlerinin illetini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا , şart üslubunda gelmiştir. Hemze inkarî manadadır.

Şart manası taşımayan müstakbel zaman zarfı  اِذَا ’nın dahil olduğu şart cümlesi  ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr ve tahkir amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

كُنَّا تُرَاباً وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا  cümlesi, zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır.  اِذَا ‘nın müteallakı cevap cümlesidir. Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İnkârcıların kullandıkları üslup, inkârlarının ne kadar derin olduğunun delilidir. 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

Şartın takdiri  نخرج  (...çıkarılacağız.) olan cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا , nakıs fiil  كَان ’nin ismi olan muttasıl zamire tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.

ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ [Biz toprak olduktan sonra, gerçekten, dirilti­lip çıkarılacak mıyız?] cümlesi istifhâm-i inkârîdir.  اَئِنَّا [biz mi?] terki­binde soru hemzesinin tekrar edilmesi, daha çok hayret ve inkâr ifade eder.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


 اَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ

 

Mukadder şartın cevabı için tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleye dahil olan hemze inkarî manadadır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İstifhâm üslubunda gelmiş olsa da gerçek manada soru olmayıp inkâr ve tahkir manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Kastedilen, topraktan veya yokluk halinden hayata çıkarılmaktır.  اِذَا ’nın ve  اِنَّ ’nin başına getirilmiş hali ile istifham harfinin tekrar edilmesi topyekün yadırgama üstüne yadırgama, inkâr üstüne inkâr ve katmerli, aşırı küfre delildir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ  isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَئِنَّا [Biz mi] ifadesindeki zamir onlara ve atalarına aittir; çünkü onların toprak oluşu kendilerini de atalarını da içerir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

"Kâfirler: Bizler ve atalarımız toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten bizler mi elbette çıkarılacağız, dediler?” Bu da körlüklerini açıklama gibidir,  ءَاِذَا 'daki âmil  اَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ  'un delalet ettiği şeydir, o da  نَخْرُجُ 'dur;  مُخْرَجُونَ  değildir. Çünkü hemze,  اِنَّ  ve lam’ın her biri makablinde amel etmesine manidir. Hemzenin tekrar edilmesi, inkârı abartmak içindir. Çıkarmaktan murad edilen de kabirlerden çıkarmaktır ya da fani olduktan sonra hayata dönmektir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Neml Sûresi 68. Ayet

لَقَدْ وُعِدْنَا هٰذَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  ٦٨


“Andolsun, bizler de bizden önce babalarımız da bununla tehdit edilmiştik. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَقَدْ andolsun
2 وُعِدْنَا vadedildi (yapıldı) و ع د
3 هَٰذَا bu (tehdid)
4 نَحْنُ bize
5 وَابَاؤُنَا ve atalarımıza ا ب و
6 مِنْ
7 قَبْلُ önceden ق ب ل
8 إِنْ değildir
9 هَٰذَا bu
10 إِلَّا başka bir şey
11 أَسَاطِيرُ masallarından س ط ر
12 الْأَوَّلِينَ öncekilerin ا و ل

لَقَدْ وُعِدْنَا هٰذَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُۙ

 

Fiil cümlesidir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  

وُعِدْنَا  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi  هٰذَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Munfasıl zamir  نَحْنُ , naib-i fail muttasıl zamiri tekid eder.

اٰبَٓاؤُ۬نَا  atıf harfi  وَ ‘ la mütekellim zamir  نَا’ ya matuftur.  مِنْ قَبْلُ  car mecruru  وُعِدْنَا  fiiline mütealliktir.

قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeleri muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.  

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayette lafzi tekiddir.

Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ

 

İsim cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret ismi  هٰذَٓا  mübteda olarak mahallen merfûdur.

اِلَّٓا  hasr edatıdır. اَسَاط۪يرُ  işaret ismi  هٰذَٓا ‘nın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَوَّل۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

لَقَدْ وُعِدْنَا هٰذَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُۙ 

 

İnkârcıların sözlerine dahil olarak fasılla gelmiş olan ayette  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte terkip kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş mukadder kasemin cevap cümlesi olan  لَقَدْ وُعِدْنَا هٰذَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

نَحْنُ  munfasıl zamiri,  وُعِدْنَا  fiilindeki zamiri tekid içindir. 

وُعِدْنَا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Mef’ûl olan işaret ismi  هٰذَا ‘da istiare sanatı vardır. Burada ba‘s hadisesi, hissî bir şeymiş gibi yakınlık ifade eden ism-i işaretle zikredilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücûdun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin sonunda müradifi zikredilen  قَبْلُۙ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

هٰذَا 'nın  نَحْنُ 'dan önce gelmesi, bunu anlatmaktan maksadın yeniden dirilme olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Şayet “Ayette  هٰذَا  ifadesi  نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا [biz ve atalarımız] ifadesinden önce söylenmiş iken, başka bir ayette  نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا  ifadesi  هٰذَا  ifadesinden önce söylenmiş?” dersen şöyle derim: Öncelik vermek, önce anılanın, sözün kendisi için sevkedildiği, anlatılmak istenen aslî maksat olduğuna delildir. Buna göre iki ayetten birinde diriltmenin esas alındığı, diğerinde ise sadedin, diriltileceklerle ilgili olduğu gösterilmiş olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ

 

Ayetin, mekulü’l-kavli yerinde olan son cümlesi  اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ , istînâfiyyedir. 

Kasrla tekid edilmiş menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismi ile gelmesi, işaret edilene tahkir kastı taşımaktadır. Müşrikler  هٰذَٓا  ile yeniden dirilme vaadine işaret etmişlerdir. İşaret isminde istiare sanatı vardır. Onların tahkir kastını belirten  هٰذَٓا  ile vaad, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Müsnedin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.  هٰذَٓا  mevsûf/maksûr, اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir.

هٰذَٓا  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قَبْلُ - الْاَوَّل۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır. 

İnkârcıların kullandıkları üslup, inkârlarının ne kadar derin olduğunun delilidir. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve kasr üslubu sebebiyle üç katlı bir tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  tabiri; müşriklerin Kur’an-ı Kerim hakkındaki sözleri olarak 9 kere geçmiştir.

اَسَاط۪يرُ  kelimesi, ya سَطْرٍ  kelimesinin çoğulu olan أسْطارٍ  ‘ın çoğuludur ki buna göre mana, "Bu, evvelkilerin aslı esası olmayan şeylere dair yazıp çizdikleri şeylerdendir" şeklinde olur. Yahut da bu,  أُسْطُورَةٍ  (efsane, masal, hurafe) kelimesinin çoğuludur. Daha uygun olan ikinci görüştür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb,Mü’minun/83)

Neml Sûresi 69. Ayet

قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ  ٦٩


De ki: “Yeryüzünde dolaşın da suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 سِيرُوا yürüyün (gezin) س ي ر
3 فِي
4 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
5 فَانْظُرُوا ve görün ن ظ ر
6 كَيْفَ nasıl ك ي ف
7 كَانَ olduğunu ك و ن
8 عَاقِبَةُ sonunun ع ق ب
9 الْمُجْرِمِينَ suçluların ج ر م

قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

س۪يرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  س۪يرُوا  fiiline mütealliktir.


 فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْظُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ  cümlesi, amili  انْظُرُوا ‘nun mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَيْفَ  istifhâm ismi,  كَانَ ‘nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubur.  عَاقِبَةُ  kelimesi  كَانَ ‘nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُجْرِم۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.   

عَاقِبَةُ ;sülâsî mücerredi  عقب  olan fiilin ism-i failidir.

مُجْرِم۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Allah Teâlâ’nın Peygamber Efendimize hitabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve korkutma manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

فِي الْاَرْضِ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Aynı üslupla gelen  فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ  atıf harfi  فَ  ile mekulü’l-kavl cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ , emir sıygasındaki  انْظُرُوا  fiilinin mef’ûlü konumundadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. 

كَيْفَ  istifham ismi, كَانَ  ’nin mukaddem haberidir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.

Veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelen  عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tehdit ve korkutma manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bu ayetin son cümlesi, 51. ayetin ilk cümlesiyle bir kelime hariç aynıdır. Bu ayette  عَاقِبَةُ مُكْرِهِمْ yerine  عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ  gelmiştir. Bu tekrar, konuyu hatırlatmak amacıyla yapılmış ıtnâb sanatıdır. Ayrıca iki ayet arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَاقِبَةُ  için müzekker fiil kullanılmış, كَانَتْ  buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akibet azap manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasında olur. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Meânî’n Nahvi, c. 2, S. 52)

كَانَ ’nin haberi soru isimleri veya haber ifade eden  كَمْ  gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda haber  كَانَ ’den ve isminden önce gelir. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

عَاقِبَةُ ‘i anlatan  كَانَ  fiiline müenneslik alametinin bitişmeme sebebi, bunun müennesliğinin gerçek olmaması ve anlamın  كَيْفَ كَانَ آخِرُ أمرِهِمْ (işlerinin sonu nasıl oldu!) şeklinde müzekker olmasıdır. Allah Teâlâ  الْمُجْرِم۪ينَ  ifadesiyle inkârcı kesimi kastetmiştir. İnkârın cürümkârlık ile ifade edilmesinin yegâne sebebi, cerimelerin terki ve bu cerimelerin varacağı akıbetle korkutma hususunda Müslümanlar için bir lütuf olmasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette tekzipçiler (yalanlayanlar) yerine mücrimler (günahkârlar) ifadesinin kullanılmış olması, müminlerin, günahların terkini Allah'ın lütfu keremiyle başardıklarını hatırlatmak içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Neml Sûresi 70. Ayet

وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُنْ ف۪ي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ  ٧٠


Onlardan yana üzülme. Kurdukları tuzaklardan ötürü de sıkıntıya düşme.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تَحْزَنْ üzülme ح ز ن
3 عَلَيْهِمْ onlar(ın sözlerin)e
4 وَلَا ve
5 تَكُنْ olma ك و ن
6 فِي
7 ضَيْقٍ sıkıntıda ض ي ق
8 مِمَّا -ndan
9 يَمْكُرُونَ tuzakları- م ك ر

وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُنْ ف۪ي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَحْزَنْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  تَحْزَنْ  fiiline mütealliktir.  لَا تَكُنْ  atıf harfi  وَ ‘la  لَا تَحْزَنْ ‘e matuftur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. تَكُنْ ‘ün ismi müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. ف۪ي ضَيْقٍ  car mecruru  تَكُنْ ‘nün mahzuf haberine mütealliktir. مَّا  masdariyyedir. مَّا  ve masdar-ı müevvel  مِنْ  harf-i ceriyle  ضَيْقٍ ‘a mütealliktir. 

يَمْكُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُنْ ف۪ي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ

 

Ayet, Allah Teâlâ’nın Peygamber Efendimize hitabıdır. Cümle atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki … قُلْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَلَا تَكُنْ ف۪ي ضَيْقٍ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır.

Nakıs fiil  كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. Olumsuzluk harfinin tekrarı bunların her ikisinin ayrı ayrı veya bir arada olmaması  emrini pekiştirmek içindir.

Bu cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪ي ضَيْقٍ  car mecruru,  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

ضَيْقٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

ف۪ي ضَيْقٍ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü sıkıntı, hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Sıkıntı bu cümlede kapalı bir kutuya benzetilmiştir. Sıkıntıyla kişi arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , mecrur mahalde,  مِنْ  harf-i ceriyle birlikte, fiil gibi amel eden  ضَيْقٍ ‘a mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi  يَمْكُرُونَ , tecessüm, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. ((Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

Cenab-ı Hak bu cümlede, onların inkârları sebebiyle Hz. Peygamber‘in üzülmemesini ve onlardan gelecek şeylerden korkmamasını aynı anda zikretmiştir. Bu da adeta, onlara karşı kendisine yardım edeceğini tekeffül etme gibi olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Neml Sûresi 71. Ayet

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ٧١


Onlar, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَقُولُونَ ve diyorlar ق و ل
2 مَتَىٰ ne zaman?
3 هَٰذَا bu
4 الْوَعْدُ tehdid(ettiğiniz azab) و ع د
5 إِنْ eğer
6 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
7 صَادِقِينَ doğrular(dan) ص د ق

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. يَقُولُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ ‘dir. يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. مَتٰى  istifhâm harfi, mübtedanın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. İşaret ismi  هٰذَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْوَعْدُ  işaret ismi  هٰذَا ‘dan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم

’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنتُم ’ün haberi olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. 

Atf-ı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:1. İsm-i işaretten sonra gelen camid ismin (muşârun ileyhin) atf-ı beyan olarak gelmesi. 2. اَيُّهَا  ve  اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atf-ı beyan olarak gelmesi. 3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atf-ı beyan olarak gelmesi. 4. Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَادِق۪ينَ ,sülâsi mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ

 

وَ   istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli  مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve inkâr kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İnkârcıların, sahabeye yönelttikleri bu soruyla asıl maksatları alay etmektir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Zaman zarfı  مَتٰى  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

هٰذَا  muahhar mübtedadır. الْوَعْد ’in, işaret ismi  هٰذَا  ile işaret edilmesi mütekellimin, işaret ettikği şeyi yani muşârun ileyhi tahkir amacını ifade eder.

هٰذَا الْوَعْدُ  ifadesinde istiare sanatı vardır. هٰذَا  ile tehdide işaret edilmiştir. Tehdît, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Kafirlerin inananlara hitabında, tahakküm ve alay ifâdesi vardır. Burada tahakkümî istiâre yoluyla vaad tehdit manasında kullanılmıştır. Genelde iyi bir şeyi vaad etmek için  وعد , kötü bir şeyle tehdit etmek için  اوعد  fiili kullanılır. Küfürlerinin derinliğini belirten bu ifadede mübalağa için vaad, vaid yerine kullanılmıştır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

هٰذَا ’dan bedel olan  الْوَعْدُ  nedeniyle cümlede ıtnâb sanatı vardır. 

Bu tehdit buyrulurken  ذلك  değil, yakın için kullanılan işaret ismi gelmiştir. Böylece bu sözlerini, onları tehdit ettiği vakit söylediklerine delalet edilmiştir. Yani bunu tehditten bir süre sonra söylememişlerdir.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

مَتٰى  soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'an'da dokuz yerde kullanılmıştır ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)


اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şarttır. 

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın takdiri  مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ (Bu vaad ne zamandır) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. 

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

كَان ’nin haberi olan  صَادِق۪ينَ  'nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle  اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ  şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (s.a.v) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

Bu ayet, altı surede aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan bu cümleler arasında tekrir ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu iktibas sanatıdır. Kur’an kendi sözünden alıntı yapmıştır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:  

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir. 

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Neml Sûresi 72. Ayet

قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي تَسْتَعْجِلُونَ  ٧٢


De ki: “Belki de acele gelmesini istediğiniz şeyin bir kısmı size çok yaklaşmıştır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 عَسَىٰ belki de ع س ي
3 أَنْ
4 يَكُونَ olmuştur ك و ن
5 رَدِفَ ardınıza takılmıştır ر د ف
6 لَكُمْ sizin
7 بَعْضُ bir kısmı ب ع ض
8 الَّذِي
9 تَسْتَعْجِلُونَ acele ettiğiniz(azab)ın ع ج ل
  

Radefe ردف :   رِدْفٌ tâbi olan, izleyen veya takip edendir. Teradüfe تَرادُف  gelince o birbirini takip eder, müteakip ya da art arda olmak demektir. رادِفٌ ise sonra gelen veya arkada, geride kalandır.

  Yine Kur'an-ı Kerim'de geçen bu kökün bir türevi olan مُرْدِفٌ sözcüğü aslen aynı bineğin üstünde, bir başkasını arkasına bindirmiş olan öndeki kişidir. Ancak ayetteki manası için üç görüş ileri sürülmüştür: a) Sonra gelenler b) Diğer meleklerden önce gelenler c) ordunun önünden gidip düşmanların yüreklerine korku salanlar (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de  her biri farklı formda olmak üzere 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri redif, müradif, müteradif ve Râdife'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي تَسْتَعْجِلُونَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

عَسٰٓى   terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. Burada tam fiil olarak amel etmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel fail olarak mahallen merfûdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

يَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. يَكُونَ ‘nin ismi, şan zamiri mahzuftur.  رَدِفَ لَكُمْ  cümlesi,  يَكُونَ ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur.

رَدِفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  لَكُمْ  car mecruru  رَدِفَ  fiiline mütealliktir.  بَعْضُ  fail olup damme ile merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَسْتَعْجِلُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

تَسْتَعْجِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ)           Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَسْتَعْجِلُونَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi  عجل ‘dir. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

 

 

قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي تَسْتَعْجِلُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي تَسْتَعْجِلُونَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  عَسٰٓى  bu cümlede tam fiildir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي تَسْتَعْجِلُونَ  cümlesi, masdar teviliyle  عَسٰٓى  fiilinin faili konumundadır. Masdar-ı müevvel,  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ  cümlesi  كَان ‘nin haberidir.

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَكُمْ  car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.

بَعْضُ ‘nun muzâfun ileyhi konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sılası olan  تَسْتَعْجِلُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Eğer  كَان ’nin haberi mazi fiil ise bu, olayın bir kez vuku bulduğunu gösterir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Meani’n-Nahvi, C. 1, S. 211)

Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. Onların başına geleceği haber verilen azap, Bedir Savaşında uğradıkları azaptır.

Bu ayetin metninde kullanılan  عَسٰٓى  kelimesi, şüphe ifade etmemektedir. Zira başkalarının kelamında kullanıldığında şüphe ifade eden  عَسٰٓى  , لَعَلَّ  ve  سَوْفَ  kelimeleri, hükümdarların vaatlerinde kullanılmadıklarında kesinlik ifade etmektedir. Onların bu şekilde (belki) ifade etmeleri, vakar izhar etmek ve kendi emsalinin işaretlerinin bile başkalarının sarahatleri gibi kesindir. İşte Allah'ın mükâfat ve ceza vaatleri de böyledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَكُمْ ’de bulunan  لَ , tekid için ziyade kılınmıştır. Yahut da  لَ  ile teaddî eden bir fiil manası içerdiği için bu lam gelmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

رَدَفَ العَذاب  ifadesinde istiare vardır. Çünkü  ألردف ’in gerçek anlamı, insanın altındaki binitin terkisine başkasını bindirmesidir. Birinin terkisine binen (ألردف) ile birine tabi olan arasındaki fark, tabi kavramında öndekine uymayı isteme anlamının bulunmasıdır. Halbuki bu anlam  ألردف ’te yoktur. Buna göre burada Allah Teâlâ’nın  رَدِفَ لَكُمْ  sözünden kastedilen,-Allahu alem- ‘’çabucak gelmesini beklediğiniz azap herhalde size yaklaşmış, sizin peşinizde size yetişmek üzere’’ manasındadır. Bedir savaşında bazı müşriklerin katledilmesine telmih bulunmaktadır. Yine denilmiştir ki  رَدِفَ لَكُمْ  ile  ردِفَكُمْ  aynı anlamdadır ki bu da ‘’Size yanaşıp yapışmakta olan azap, terkinize binen kişinin size yanaşıp yapışmasına benzer’’ demektir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)  

Bu ayet-i kerîmede de onların alay etmek için sordukları kıyamet hakkındaki soru gerçek bir soru kabul edilerek onlara bu gibi sorular sormak yerine belki de çok yakın olan o gün için hazırlık yapmaları konusunda ikazda bulunulmuştur. (İbn Âşûr eṭ Ṭâhir, et Taḥrîru’t Tenvîr, XX, 27)

 

Neml Sûresi 73. Ayet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ  ٧٣


Şüphesiz senin Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir. Ancak onların çoğu şükretmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّ ve şüphesiz
2 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
3 لَذُو sahibidir
4 فَضْلٍ lutuf ف ض ل
5 عَلَى karşı
6 النَّاسِ insanlara ن و س
7 وَلَٰكِنَّ fakat
8 أَكْثَرَهُمْ çokları ك ث ر
9 لَا
10 يَشْكُرُونَ şükretmezler ش ك ر

وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. ذُو  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan, ref alameti  و ‘dır. Aynı zamanda muzâftır.  فَضْلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عَلَى النَّاسِ  car mecruru  فَضْلٍ ‘e mütealliktir.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)


وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنَّ  istidrak harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre de cümleyi tekid eder.

اَكْثَرَهُمْ  kelimesi  لٰكِنَّ  ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  لَا يَشْكُرُونَ  cümlesi,  لٰكِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْكُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

İstidrak: düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَكْثَرَ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

رَبَّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كَ  zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَذُو فَضْلٍ  veciz söz söyleme usullerinden biri olan izafet terkibiyle gelerek az sözle çok anlam ifade edilmiştir. 

Muzafun ileyh olan  فَضْلٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. فَضْلٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder. 

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri  7, Ahkâf Suresi Belâgî Tefsiri, s. 238)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)


  وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ

 

وَ  atıf harfidir. İstînafa matuf olan cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

İstidrak manasındaki  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لٰكِنَّ ‘nin ismi olan  اَكْثَرَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağaya işaret etmiştir.

Müsnedün ileyhin izafetle marife olması az sözle çok anlam ifade etmek içindir.

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَشْكُرُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.

Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S.314)

أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ  ibaresi Kur'an'da 20 yerde, üç konuda gelmiştir. İnsanların çoğu bilmezler (11 kez), şükretmezler (3 kez), iman etmezler (6 kez)

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüzü bir bütünden ayırmak, istidrak ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c. 2, s. 474) 

Neml Sûresi 74. Ayet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ  ٧٤


Şüphesiz senin Rabbin, onların kalplerinin gizlediği şeyleri de, açığa çıkardıklarını da mutlaka bilir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّ ve elbette
2 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
3 لَيَعْلَمُ bilir ع ل م
4 مَا şeyleri
5 تُكِنُّ gizlediği ك ن ن
6 صُدُورُهُمْ onların göğüslerinin ص د ر
7 وَمَا ve şeyleri
8 يُعْلِنُونَ açığa vurdukları ع ل ن

وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. يَعْلَمُ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تُكِنُّ صُدُورُهُمْ  ‘dür. Îrabdan mahalli yoktur. 

تُكِنُّ  damme ile merfû muzari fiildir.  صُدُورُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. İsm-i mevsûlun sılası يُعْلِنُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُعْلِنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

تُكِنُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  كنن ‘dir. 

يُعْلِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  علن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de  fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

رَبَّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كَ  zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اِنَّ ‘nin haberi olan  لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

لَيَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  تُكِنُّ صُدُورُهُمْ  müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İkinci ism-i mevsûl  مَا , birinciye matuftur. Sılası  يُعْلِنُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مَا ’nın tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Kalplerin gizledikleri tabirinde mecazi isnad vardır. Gizleyen  صُدُورُ  değil onun sahibidir. Cüz-kül  alakasıyla mecazı mürsel sanatıdır.

تُكِنُّ  fiilindeki gaib müennes zamirden  يُعْلِنُونَ ’deki gaib cemi müzekker zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

يَعْلَمُ  - يُعْلِنُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, reddü’l-acüz ale’s-sadr ve mürâât-ı nazîr vardır. 

تُكِنُّ صُدُورُهُمْ  cümlesiyle, يُعْلِنُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekit ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ [Göğüslerinin gizlediklerini de açığa vur­duklarını da bilir] cümlesinde tıbâk-ı hafîy vardır. Çünkü  تُكِنُّ  ‘gizler’ manasına­dır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Neml Sûresi 75. Ayet

وَمَا مِنْ غَٓائِبَةٍ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ  ٧٥


Gökte ve yerde gâib (gizli) hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) olmasın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve yoktur
2 مِنْ hiçbir şey
3 غَائِبَةٍ gizli غ ي ب
4 فِي
5 السَّمَاءِ gökte س م و
6 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
7 إِلَّا olmayan
8 فِي
9 كِتَابٍ Kitapta ك ت ب
10 مُبِينٍ apaçık ب ي ن

“Apaçık kitap” ifadesi, “ana kitap, levh-i mahfûz veya Allah’ın ilmi” olarak yorumlanmıştır (krş. Taberî, XX, 11; Şevkânî, IV, 145; İbn Âşûr, XX, 29). Muhammed Esed ise “Allah’ın, yarattığı âlem için koyduğu yasalar ve ilkeler örgüsü” olarak tercüme etmiştir (II, 775).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 205

وَمَا مِنْ غَٓائِبَةٍ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ  harfi zaidir.  مِنْ غَٓائِبَةٍ  lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur.  فِي السَّمَٓاءِ  car mecruru  غَٓائِبَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi وَ ‘la mahabline matuftur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  ف۪ي كِتَابٍ  car mecruru mübteda  غَٓائِبَةٍ nin haberine mütealliktir. مُب۪ينٍ  kelimesi  كِتَابٍ ‘ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا مِنْ غَٓائِبَةٍ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la 73. ayetteki  وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubu sebebiyle müspet mana kazanmıştır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ , mahzuf habere mütealliktir.

Mübteda  مَا مِنْ غَٓائِبَةٍ , zaid  مِنْ  sebebiyle lafzen mecrur, mahallen merfûdur. 

Zaid harfler tekid ifade ederler.

غَٓائِبَةٍ ’deki nekrelik, azlık içindir. مِنْ  harfi kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır. Menfi siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.  

Car mecrur  فِي السَّمَٓاءِ , mübteda olan  غَٓائِبَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayet nefy ve istisna harfleriyle oluşmuş kasrla tekid edilmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.  غَٓائِبَةٍ mevsûf/maksur, haber, sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Yani, hiçbir gaib müstesna olmamak üzere her şey levhi mahfuzda kayıtlıdır.

 فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ  car-mecrurlarındaki  فِي  harflerinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü, sema ve kitap hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Gök ve sema ile buralardaki her şey arasındaki ilişki ve kitapla münderecatı arasındaki irtibat, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

 كِتَابٍ ’deki nekrelik, tazim ve nev için olabilir.

سَّمَٓاءِ  - اَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مُب۪ينٍ  kelimesi  كِتَابٍ  için sıfattır. mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

غَٓائِبَةٍ , ism-i fail veznindedir. Masdar vezninde olduğu da söylenmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lamı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi)

غَٓائِبَةٍ ’in sonuna  ةٍ ‘nin gelmesinin sebebi çoğula işaret içindir, Yani insanlardan, yaratıklardan ne kadar gizli bir husus var ise mutlaka Yüce Allah onu bilir ve onu nezdindeki Ana Kitap'ta tespit etmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bu kitap, Levh-i Mahfuz'dur. Ayetin metnindeki  مُب۪ينٍ  kelimesi, ‘apaçık’ manasında kullanıldığı gibi ‘açıklayıcı’ manasında da kullanılmaktadır. Buna göre bu kitap, onu mütalâa edene içindekini açıklamaktadır. Diğer bir görüşe göre ise apaçık kitap, mecazî olarak adil hüküm demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Neml Sûresi 76. Ayet

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَقُصُّ عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَكْثَرَ الَّذ۪ي هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ  ٧٦


Şüphesiz bu Kur’an, İsrailoğullarına üzerinde ayrılığa düştükleri şeylerin çoğunu açıklıyor.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 هَٰذَا bu
3 الْقُرْانَ Kur’an ق ر ا
4 يَقُصُّ anlatmaktadır ق ص ص
5 عَلَىٰ
6 بَنِي oğullarına ب ن ي
7 إِسْرَائِيلَ İsrail
8 أَكْثَرَ birçoğunu ك ث ر
9 الَّذِي şeylerin
10 هُمْ kendilerinin
11 فِيهِ onda
12 يَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştükleri خ ل ف

“İsrâiloğulları” ifadesi hem yahudileri hem de ilk hıristiyanları içermektedir (bk. Zemahşerî, III, 159; Esed, II, 776). Zira her iki grup da Eski Ahid’e bağlı oldukları halde orada daha önce açıkça ortaya konmuş olan birçok temel gerçek üzerinde sonradan ayrılığa düşmüşler, neticede birbirlerini yalanlamış hatta lânetlemişlerdir. Kur’an’ın mesajı evrensel olmakla birlikte Ehl-i kitabın inanç ve kültürlerinin insanlığın büyük bir kısmı üzerindeki etkisinden dolayı açıklamanın İsrâiloğulları’na yapıldığı söylenmiştir. Kur’an’ın, İsrâiloğulları’nın ihtilâf ettiği meselelerin hepsini değil de çoğunu açıklamış olması, ihtilâf konusu bazı meselelerin âhirette açıklanacağına (Esed, II, 776), bazılarının ise açıklanmasına ihtiyaç bulunmadığına işaret etmektedir (İbn Âşûr, XX, 30-31).

Kur’an bütün insanlığa doğru yolu gösteren bir kılavuz, onları her türlü kötülükten ve bunun neticesi olan azaptan koruyan bir rahmet olmakla birlikte inanmayanlar onun hidayetinden faydalanamadıklarından dolayı 77. âyette Kur’an sadece “müminler için bir hidayet rehberi ve bir rahmet” olarak tanıtılmıştır. Yukarıda da işaret edildiği üzere gerek Hz. Peygamber’i yalancılıkla itham edenler hakkında gerekse Ehl-i kitabın bu dünyada ihtilâfa düşüp birbirlerini yalanladıkları konularda Allah âhirette gereken açıklamayı yapacak, hikmet ve adâletiyle aralarında hükmünü verecektir.

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَقُصُّ عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَكْثَرَ الَّذ۪ي هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هٰذَا  işaret ismi  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. الْقُرْاٰنَ  işaret isminden bedel olup fetha ile mansubdur.  يَقُصُّ  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَقُصُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلٰى بَن۪ٓي  car mecruru  يَقُصُّ  fiiline mütallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ي ‘dir. اِسْرَٓائ۪لَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

اَكْثَرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهِ  car mecruru  يَخْتَلِفُونَ  fiiline mütealliktir. يَخْتَلِفُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَخْتَلِفُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَخْتَلِفُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَقُصُّ عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَكْثَرَ الَّذ۪ي هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilene dikkat çekmek ve önemini vurgulamak içindir. Ayrıca tazim ve tecessüm ifade eder.

الْقُرْاٰنُ , müsnedün ileyh olan هٰذَا ’dan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare sanatı vardır.  هٰذَا  ile o sırada kitap haline gelmemiş olan Kurân’a işaret edilmiş ve Kuran, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

اِنَّ ‘nin haberi olan  يَقُصُّ عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَكْثَرَ الَّذ۪ي هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ  ihtimam için mef’ûl olan اَكْثَرَ ‘ya takdim edilmiştir.

اَكْثَرَ ‘nın muzâfun ileyh konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nın sıla cümlesi  هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıla cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. ف۪يهِ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için amili olan  يَخْتَلِفُونَ  fiiline takdim edilmiştir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَخْتَلِفُونَ  cümlesi, haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَقُصُّ [Kuşkusuz bu Kur'an anlatıyor] cümlesinde güzel bir istiare vardır. Çünkü anlatma sıfatıyla, ancak konuşan ve temyiz gücüne sahip kimseler nitelenebilir. Fakat Kur'an-ı Kerim, öncekilerin ha­berlerini kapsadığı için insanlara haberlerini anlatan şahıs gibi olmuştur. Dolayısıyle burada istiare-i tebeiyye vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Gerçekten bu Kur’an, İsrailoğullarına hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeylerin çoğunu anlatır. Çünkü onlar bir çok hususta anlaşmazlığa düşmüşlerdir ve nihayet biri diğerine lanet okuyacak hale gelmiştir. Ayet bunun üzerine nazil olmuştur. Ayetin anlamı şudur: Bu Kur'an eğer onun gereğini kabul edecek olurlarsa, onlara hakkında ihtilafa düştükleri bütün hususları açık açık bildirmektedir. Anlaşmazlığa düştükleri hususlar ise Tevrat ve İncil'deki tahrifler ile kitaplarında (tahrif sonucu) kaldırılmış olan hükümlerdir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Eğer küfürde, şirkte, günahta, zulümde ısrarlarına rağmen Allah insanlara mühlet veriyor, onları hemen cezalandırmıyorsa, bu O'nun insanlara olan lütf u merhametindendir. İnsanlara düşen bunu idrakle şükretmek ve O'nun yolunda gitmek iken, insanlar aksine, Allah'ın ceza tehdidi ve mükâfat va'di sanki boş bir tehdit ve va'dmiş gibi inkâr ve isyanda ısrar etmektedirler.
Yani, Allah'ın va'dini hemen yerine getirmemesi, onların durumundan haberdar olmadığı için de değildir. Çünkü O, değil onların neler yaptıklarını, kalplerinde neleri gizlediklerini de bilmektedir. Ayrıca, inanmaya yakın ve onu düşünen pek çok kalpler de vardır. Dolayısıyla, onlara bir süre de tanınmalıdır. Bunun yanısıra, o insanlar hangi planlar içinde, hangi kötülükleri planlıyorlar, O şüphesiz bunlardan da tam olarak haberdardır. İnsanların içlerinde tuttukları ile dışarı vurdukları her zaman bir değildir; ama Allah, insanların içini de dışını da çok iyi bilir. Dolayısıyla O'nun her hükmünde, her yaptığında mutlak isabet ve hikmet vardır.
Sayfadan Gönüle Düşenler
İnkarcıların, Allah’ın azabına karşı meydan okumaları ilgi çekicidir. Ahiret gününe iman eden müslümanlarla alay etmekten başka verecek bir cevapları yok gibidir. Sanki cesaretlerini kanıtlama derdindedirler.

Onların bu hali ilgi çekicidir çünkü göremediği bir virüs ya da doğal afetle acizliği defalarca ispat edilmiştir. Hastalıktan kaçmaya ve sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya benzer. 

Eskilerin masalları diyerek kendilerini avuturlar. Ölmüş gitmişlerden ders almazlar. Yalnız dünya için yaşayanın her şeyini kaybedeceğini hatırlamak istemezler. Dalga geçtikleri azap ile karşılaştıklarında tepkileri ne olacaktır? Hakikat ile karşılaştıklarında yüzleri ne hal alacaktır?

Hz. Ali’nin söylediği rivayet edilen manası güzel bir söz vardır. Rivayete göre ona: “Siz ahirete inanıyorsunuz. Peki ya yoksa?” sorusu sorulmuştur. Verilen cevap şudur: “Eğer senin dediğin doğru ise hepimiz kurtuluruz. Fakat eğer benim dediğim doğru ise, o takdirde ben kurtulurum, ama sen helak olursun.”

Bize bu sınırları çizen ve İslam’ı gönderen Allah’a hamd olsun.

Ey kalplerimize gizlediklerimizi de, açıkladıklarımızı da bilen Allahım! Bizi; kendi geçmişinden ve geçmiş kavimlerden ibret alanlardan eyle. Sana ve ahiret gününe, şeksiz ve şüphesiz iman edenlerden eyle. Gözlerimizin hakikati görmesinde, kulaklarımızın ise işitmesinde yardımcımız ol. 

İki cihanda da kazananlardan olmak duasıyla.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji