بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ ٧٧
وَاِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. هُدًى kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. رَحْمَةٌ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. لِلْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru رَحْمَةٌ ‘e mütealliktir.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Ayet atıf harfi وَ ’la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned olan لَهُدًى ve وَرَحْمَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
لِلْمُؤْمِن۪ينَ car-mecrurunun müteallakı olan رَحْمَةٌ kelimesi, هُدًى ’e matuftur. Cihet-i camia, tezâyüftür.
هُدًى - رَحْمَةٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. Birden fazla tekid içererek, onun müminler için yol gösterici olduğunu kesin bir dille belirtmiştir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Özellikle müminleri söz konusu etmesi yararlananların onlar olmasından dolayıdır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ بِحُكْمِه۪ۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۚ ٧٨
اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ بِحُكْمِه۪ۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
رَبَّ kelimesi, اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ cümlesi اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَقْض۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بَيْنَ mekân zarfı يَقْض۪ي fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِحُكْمِه۪ car mecruru يَقْض۪ي fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
عَز۪يزُ - الْعَل۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ بِحُكْمِه۪ۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
رَبَّكَ izafetinde, Rab ismine muzâfun ileyh olan كَ zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ ‘nin haberi olan يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ بِحُكْمِه۪ۚ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
بِحُكْمِه۪ izafetinde حُكْمِ , Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olarak tazim edilmiştir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
يَقْض۪ي - بِحُكْمِه۪ۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Rabbin, onların arasında hükmünü verecektir.] ifadesine, Allah Teâlânın, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği beyan edilirken, zalimlerin ceza, mazlumların mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۚ
Cümle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُ isimleri marife gelmiştir. Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâ’daki mevcudiyetinin kemâline işaret eder.
Allah Teâlâ’ya ait haber olan iki vasfın yani الْعَز۪يزُ ve الْعَل۪يمُ ’nun marife gelmesi, müsnedün ileyhin bu vasıfla kemâl derecede muttasıf olduğuna işaret eder. Aralarında وَ olmadan gelmeleri, her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
الْعَز۪يزُ - الْعَل۪يمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesi, ufak değişiklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Bu tekrarlarda ıtnâb, tekrir ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c. 7, s. 314)
Ayetin son cümlesi mesel tarikinde olmayan tezyîldir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz, Kur'an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۚ [Çok güçlü ve çok bilgili] kelimeleri çokluk ifade eder. Çünkü فعيل vezni mübalağa sıygalarındandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۚ sözleriyle tezyîl cümlesinde iki ism-i celil izhar edilmiştir. Muhakkak ki Azîz olan, kimseyi aldatmaz. Alîm olan da hiç bir şekilde haktan ayrılmaz. Bu söz ile tefri’ sanatının güzelliği ortaya çıkmaktadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُب۪ينِ ٧٩
İnkârcıların haksız ve inatçı tutumları karşısında Hz. Peygamber teselli edilmekte, gittiği yol doğru ve apaçık olduğu için ümitsizliğe kapılmaması ve Allah’a dayanıp güvenmesi tavsiye edilmektedir. Bununla birlikte inanmayanları Allah Teâlâ 80. âyette ölü ve sağırlara, 81. âyette ise yolunu yitirmiş körlere benzetmektedir. Çünkü duyularını ve aklını amaçlarına uygun olarak kullanmayanın bunlardan yoksun olandan farkı yoktur.
فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أردت الفوز فتوكّل …(Kurtuluş istersen tevekkül et.) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. تَوَكَّلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru تَوَكَّلْ fiiline mütealliktir.
تَوَكَّلْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsi وكل ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
اِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُب۪ينِ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْحَقِّ car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. الْمُب۪ينِ kelimesi الْحَقِّ ‘ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينِ ;sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte takdiri, إن أردت الفوز …(Kurtuluş istersen …) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cevap cümlesi olan فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَتَوَكَّلْ lafzının tefa’ul babından gelişi mübalağa ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُب۪ينِ
Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Allah Resulü apaçık bir hak üzere bulunduğunu bilmekte ve buna yakînen inanmakta olduğu için cümle lâzım-ı faide-i haberdir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Peygamber Efendimize ait muhatap zamiri, اِنَّ ‘nin ismi, عَلَى الْحَقِّ car mecruru, اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
الْمُب۪ينُ kelimesi الْحَقِّ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مُب۪ينٌ kelimesi أبانَ fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve بانَ fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60)
الْمُب۪ينُ kelimesi belirmek, açık olmak, gözükmek, görünmek, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, zuhur etmek, aşikâr olmak, belli olmak manasındaki اَبانَ fiilinden ism-i faildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,En’am /16)
Bu ayet-i kerime, tekid edatının muhataptaki bir şüphe için değil sebep belirtmek üzere gelmesinin bir örneğidir. Ayette tekid edatı kullanılması zâhiren durumun gereğine uygun değildir. Zira muhatap olan Allah Resulü apaçık bir hak üzere bulunduğunu bilmekte ve buna yakînen inanmaktadır. Ancak اِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُب۪ينِ ifadesi başında bulunan bir اِنَّ tekid edatıyla desteklenerek inkârî haber şeklinde verilmiş ve haber muktezâ-i zâhirden çıkmıştır.
Elmalılı Hamdi Yazır’ın ‘’O halde Allah'a güven ve itimat et. Ya Muhammed! Çünkü sen, apaçık hakikatin üzerindesin. Onun için itimat etmelisin’’ şeklindeki açıklamaları, tekid edatının bu ayette sebep belirtmek üzere geldiğini teyit etmektedir. Apaçık bir hakikat üzere olduğu gerekçesiyle artık kendisinin yapabileceği bir şey olmadığı, bu sebeple de Allah'a tevekkül etmesi gerektiği belirtilen ayet, muktezâ-i hâle mutabakat sağlamaktadır. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-ı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
اِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُب۪ينِ [Çünkü şüphe yok ki sen apaçık hak üzeresin.] Bu kelam sarahatle Allah'a tevekkül etmek illeti olarak Peygamberimizin apaçık hak üzere olduğunu yahut hak ile batılı birbirinden tefrik eden yahut haklı ile batılcıyı birbirinden ayırtan bir düstur üzere olduğunu belirtmektedir. Zira Peygamberimizin böyle olması, onun, Allah'ın hıfzına, yardımına ve desteğine mutlaka güvenmesini gerektirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
إنَّ , ta’lil bağlamında geldiği zaman فَ manasındadır. Bu durumda tekid ifade etmez. İhtimam için gelir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّكَ لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ ٨٠
اِنَّكَ لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُسْمِــعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. الْمَوْتٰى mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. لَا تُسْمِــعُ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُسْمِــعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. الصُّمَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الدُّعَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. وَلَّوْا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَلَّوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مُدْبِر۪ينَ hal olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle mahzuftur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُسْمِــعُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سمع ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُدْبِر۪ين ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّكَ لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ
Önceki ayetteki تَوَكَّلْ fiilinin ikinci ta’lili olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ‘nin haberi olan لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
وَلَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ cümlesi, matufun aleyh ile aynı üslupla gelerek makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَا تُسْمِــعُ ’nun tekrarı önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى - لَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ cümleleri arasında mukabele oluşmuştur.
تُسْمِــعُ - صُّمَّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzari fiiller, tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Anlamayan kişilere yapılan hitabı içeren temsîlî bir istiaredir. Kendisine söylenen şeyleri anlamayan insanlara hitap eden kişinin hali; ölü ya da sağır bir kavme hitab eden ve onlara duyurmaya, onları etkilemeye çalışan kişinin haline benzetilmiştir. Câmi’; boş bir iş olması, abesliktir. Bunun sebebi de öğüt ve ibret almak için gerekli olan hâsselerin yokluğudur. Kelamın bu şekilde gelmesi açıktır ki hakiki kelamdan çok daha etkilidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Peygamber Efendimizin (s.a.v) müşriklerin hidayeti konusundaki hırsı ve onlara vahyi işittirebilme çabası sebebiyle kelam tekidli olarak gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
O kâfirler ölülere benzetilmişler çünkü onlara okunan bunca uyarılardan hiç etkilenmemektedirler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette işittirmenin mutlak olarak zikredilip mef’ûlünün (tümlecinin) zikredilmemesi, onların hak adına hiçbir şeyi işitmediklerini beyân etmek içindir. Belki de burada kastedilen, onların kalplerinin, zikredilen şuursuzlukta ölülere benzetilmesidir. Zira kalp de şuurlardan biridir. Bu şuurun tamamen muattal (işlemez) olduğuna işaret edildikten sonra kulak ve göz şuurlarının da kullanılmaz olduğu beyân edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
المَوْتى والصُّمُّ kelimeleri gerçeği kabul etmeyen ve bunu onlara bildiren kişilere karşı büyüklenen bir kavim için müstear iki kelime olarak gelmiştir. Kur’an’ın manalarını anlamadıkları için istiare yoluyla ölülere, elfazındaki belâgatın tesirinin kendilerinde hiçbir karşılık bulmayışı sebebiyle de sağır kimselere benzetilmişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ cümlesi, إِذَا ’nın muzâfun ileyhi, aynı zamanda şart cümlesidir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مُدْبِر۪ينَ , fiildeki fail zamirden hal-i müekkide olarak ıtnâbtır. Cümlenin manası onsuz da anlaşılan müekked hal, cümlenin anlamını tekid etmek amacını güder.
Takdiri لَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ (Sağırlara çağrıyı işittiremezsin) olan cevap cümlesinin, öncesinin delaletiyle hazfedilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Mezkür şart ve mukadder cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَلَّوْا - مُدْبِر۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Ayetin sonundaki اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ bölümü mübalağayı arttırmak içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Bu ayetin bütününde verilen anlama uyumlu olarak getirilen ayetin sonundaki اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ kısmı olmadan ayet, yine doğru anlaşılmakta ve çıkarıldığı zaman cümle yine tamamlanmış gözükmektedir. Fakat ayetin fasıla kısmı sözü edilen sağırın işaretle bir şeyleri anlayacak biri olması veya sırtını dönmeksizin kulak tıkamış olması veya sadece yüz yüze olmaması ihtimallerini de ortadan kaldıracak bir nükteye sahiptir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Burada dönüp gitmek manasındaki وَلَّوْا fiiliyle anlam tamamlanmıştır. Eğer sağır olan kimse sesin geldiği yöne dönük ise jest ve mimiklerden yola çıkarak seslenen kişinin farkına varır. Ancak eğer sırtı dönük ve uzakta ise ne bir ses işitir, ne de onu gösterecek bir hareketin farkına varır. Burada bahsedilen sağırlık onların küfür ve inanmayışlarını gösteren manevi bir sağırlıktır. Bu kişiler yüz yüze olduklarında bile etkilenmeksizin söylenenlerin bir kısmını ancak işitirler. Eğer arkaya dönüp giderlerse hiçbir şeyi duymayacakları aşikârdır. Ancak hemen ardından gelen مُدْبِر۪ينَ (arkaya dönerek) lafzı dönüp gitmenin arkaya doğru olduğu, başka bir yöne doğru olmadığını da ifade etmektedir. “Geriye dönüp gitme” ifadesi daveti duymayacak kimselerin durumunu en güzel biçimde ortaya koymaktadır. Bu ifadeyle mana pekiştirilmiştir. (Ömer Özbek, Arap Dili Ve Belâgatında Itnâb Üslubu)
Burada اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ [Arkalarını dönüp gittikleri zaman] kaydının zikredilmesi, teşbihi tamamlamak ve olumsuzluk manasını pekiştirmek içindir. Zira onlar, hakka olan çağrıdan sağır olmanın yanı sıra davetçiden yüz çevirip ona arkalarını dönüyorlar. Ve hiç şüphe yok ki sağır olan, çağıran ona yakın ve kulağının karşısında da olsa yine duymaz. Şu halde ondan uzak ve arkasında olduğu zaman nasıl duyabilir! (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَٓا اَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ اِنْ تُسْمِــعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ ٨١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve değilsin |
|
| 2 | أَنْتَ | sen |
|
| 3 | بِهَادِي | doğru yola getirecek |
|
| 4 | الْعُمْيِ | kör(ler)i |
|
| 5 | عَنْ | -ndan |
|
| 6 | ضَلَالَتِهِمْ | sapıklıkları- |
|
| 7 | إِنْ |
|
|
| 8 | تُسْمِعُ | sen duyuramazsın |
|
| 9 | إِلَّا | dışındakilere |
|
| 10 | مَنْ |
|
|
| 11 | يُؤْمِنُ | inananlar |
|
| 12 | بِايَاتِنَا | ayetlerimize |
|
| 13 | فَهُمْ | işte onlar |
|
| 14 | مُسْلِمُونَ | müslümanlardır |
|
وَمَٓا اَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَٓا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
اَنْتَ munfasıl zamir مَٓا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِهَادِي lafzen mecrur, مَٓا ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur. Aynı zamanda muzâf olup ي üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الْعُمْيِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَنْ ضَلَالَتِ car mecruru هَادِي ‘ye mütealliktir.
ضَلَالَتِهِمْۜ car mecruru هَادِي ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir:
a) Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi),
b) Mansub halinde lafzî olarak yani fetha ile (رَاعِيًا – اَلرَّاعِيَ gibi),
c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi) îrab edilir. Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzî olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هَادِي ; sülâsî mücerredi هدي olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ تُسْمِــعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ
Fiil cümlesidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُسْمِــعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اِلَّا hasr edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُؤْمِنُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يُؤْمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِاٰيَاتِ car mecruru يُؤْمِنُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ ta’liliyyedir. İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُسْلِمُونَ mübtedanın haberi olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
يُؤْمِنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
تُسْمِــعُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سمع ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَٓا اَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ
Ayet, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …اِنَّكَ لَا تُسْمِــعُ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Allah Teâlâ, Hz.Peygamber’e hitap etmektedir.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَٓا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. ليس ‘nin haberi بِهَادِي ’ye dahil olan بِ , tekid ifade eden zaid harftir.
Müsned olan بِهَادِي , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هَادِي - ضَلَالَتِهِمْۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Kendilerine gelen haktan yüz çevirmeleri sebebiyle teşbih yoluyla ölülere ve sağırlara benzetilen bu kavim son olarak yine istiare yapılarak ıtnab yolu ile kör kimselere benzetilmiştir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْعُمْيِ kalbi ve gözü görmeyen için kullanılır. Türkçede kullandığımız الْلأعْمَيِ ise gözü görmeyendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 3, s. 107)
Hal karinesiyle عَنْ ضَلالَتِهِمْ ifadesinde meknî istiare vardır. Hak din açık bir yola benzetilmiştir. Dalaletin ise saliklerine isnadı, tahayyül yoluyla terşîh içindir. Burada dalalet, hakkı idrak etmemek manasında meknî istiare yoluyla müstear olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنْ تُسْمِــعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا
Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
تُسْمِــعُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا , hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اٰيَاتِنَا izafetinde, azamet zamirine muzâf olan ayetlere, tazim ve teşrif ifadesi vardır.
Ayette Müslüman olup da dalaletten ayrılmamış kişi, kör bir insana benzetilerek istiare yapılmıştır. الْعُمْيِ kelimesi kâfir için müstear olmuştur. Çünkü kâfir eşyanın hakikatini görmez. Âmâ gibidir.
Ayetin sonunda müradifi zikredilen يُؤْمِنُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Tahsis için gelen nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiil ve mef’ûlü arasındadır. تُسْمِــعُ maksûr/sıfat, مَنْ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Ama kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani, bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَٓا اَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ cümlesiyle, اِنْ تُسْمِــعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُؤْمِنُ - ضَلَالَتِهِمْۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy, يُؤْمِنُ - بِهَادِي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَهُمْ مُسْلِمُونَ
فَ , ta’liliyedir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan مُسْلِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مُسْلِمُونَ - يُؤْمِنُ - بِهَادِي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.
مُسْلِمُونَ - ضَلَالَتِهِمْۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Rum Suresi 53. ayetle aynı olan bu ayet arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَٓابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْۙ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟ ٨٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 2 | وَقَعَ | geldiği |
|
| 3 | الْقَوْلُ | söz |
|
| 4 | عَلَيْهِمْ | başlarına |
|
| 5 | أَخْرَجْنَا | çıkarırız |
|
| 6 | لَهُمْ | onlara |
|
| 7 | دَابَّةً | bir Dabbe (canlı) |
|
| 8 | مِنَ | -den |
|
| 9 | الْأَرْضِ | yer- |
|
| 10 | تُكَلِّمُهُمْ | o onlara söyler |
|
| 11 | أَنَّ | elbetteki |
|
| 12 | النَّاسَ | insanların |
|
| 13 | كَانُوا | olduklarını |
|
| 14 | بِايَاتِنَا | ayetlerimize |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | يُوقِنُونَ | inanmıyor(lar) |
|
“Söylenen”den maksat, 71. âyette ne zaman meydana geleceği sorulan kıyamettir (İbn Âşûr, XX, 38). Nitekim bir sonraki âyette de kıyamet kopmadan önce meydana gelecek olaylar açıklanmaktadır. “Yerden bir yaratık” diye çevrilen ve insanlarla konuşacağı bildirilen dâbbetü’l-arz, tefsirlerdeki bilgilere göre kıyametin yaklaştığını bildiren büyük alâmetlerden biri olarak ortaya çıkacak olan garip bir yaratıktır. Hadislerde bildirildiğine göre inkârcıların, öncekilerin masalları olarak gördükleri ne varsa hepsinin meydana geleceği ve gerçeğin bütün çıplaklığıyla görüleceği kıyamet günü yaklaştığında bunun bir alâmeti olarak “dâbbetü’l-arz” ortaya çıkacaktır (Müslim, “Fiten”, 118, 128-129; Müsned, IV, 7). İslâmî kaynaklarda dâbbetü’l-arz ile ilgili olarak bazı ayrıntılar olmakla birlikte bunun tek bir hayvan mı, yoksa yeryüzünü kaplayacak bir hayvan türü mü veya bunun temsilî bir anlatım mı olduğu hususu açık değildir. Dâbbetü’l-arzın çıkacağı Kur’an-ı Kerîm’de bildirilmekle beraber, onun mahiyeti, ne zaman, nerede ve nasıl çıkacağıyla ilgili ayrıntılara dair bilgilerin çoğu sağlam rivayetlere dayanmamaktadır. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgileri özetleyen Râzî kendi kanaatini şöyle ifade eder: “Şunu bilmelisin ki Kur’an’da bu hususların hiçbiri hakkında herhangi bir delil mevcut değildir. Eğer Hz. Peygamber’den sahih bir haber gelmişse kabul edilir, değilse hiçbir açıklama dikkate alınmaz” (XXIV, 218). Bu sebeple dâbbetü’l-arza Kur’an’da işaret edildiği şekliyle inanıp ondan ötesine gaybî mesele olarak bakmak ve bunu kıyamet alâmetlerinin hikmetleri içerisinde değerlendirmek gerekir (gayb hakkında bilgi için bk. Bakara 2/3). Dâbbetü’l-arz kavramının yeryüzündeki bütün insanları kapsamayan, belli olumsuz şartların ortaya çıkması halinde sadece belli yerlerde vuku bulan veya vuku bulacak olan sosyal bir sarsıntıyı sembolize ettiğini düşünenler de vardır (bilgi için bk. İlyas Çelebi, İtikadî Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, s. 132-142; Zeki Sarıtoprak, “Dâbbetü’l-arz”, DİA, VIII, 393).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 206-207
وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَٓابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْۙ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟
وَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. وَقَعَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَقَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْقَوْلُ fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru وَقَعَ fiiline mütealliktir.
اَخْرَجْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru اَخْرَجْنَا fiiline mütealliktir. دَٓابَّةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْاَرْضِ car mecruru اَخْرَجْنَا fiiline mütealliktir. تُكَلِّمُهُمْ cümlesi, دَٓابَّة ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
تُكَلِّمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. أَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf ب harf-i ceriyle تُكَلِّمُ fiiline mütealliktir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
النَّاسَ kelimesi أَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru يُوقِنُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.
Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يُوقِنُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُوقِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُوقِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi يقن ‘dir.
اَخْرَجْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تُكَلِّمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كلم ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَٓابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْۙ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte, اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
Zaman zarfı اِذَا ’nın muzâf olduğu وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ şart cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَقَعَ fiilinin, söze isnadı, aklî mecazdır. Aslında vuku bulan söz değil, Allah Teâlanın tehdididir. Ya da burada istiare düşünülebilir. Söz, meydana gelen olaya benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan vuku bulma fiili, güne isnad edilmiştir.
وُقُوعُ الْقول ifadesinde istiare vardır. Bu ifadeyle kastedilen, Allah’ın, onların başlarına geleceğini bildirdiği azabı gerçekleştirmesidir. Bu söz; sahibinin, korktuğu bir şeyden dolayı daha önce uyardığı birisine ‘’ قَدْ وَقَعَ مَا كُنْتُ خَوَّفْتُكَ مِنْهُ حَذَّرْتُكَ إيَّاهُ ’’ (Kendisi hakkında daha önce seni korkutmuş, uyarmış ve sakındırmış olduğum şey şimdi gerçekleşmiştir) demesi gibidir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
الوُقُوعُ , vaktinin gelmesinden müsteardır. Bu vakit, cennet ehlinin cennete, cehennem ehlininse cehenneme girmesine kadar dünyanın yok olmaya hazırlandığı vakittir. الْقَوْلُ sözündeki tarif ahid içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
O sözden murad, onların acele gelmesini istedikleri kıyameti ve onun korkunç hallerini anlatan ayetlerdir. Onun vaki olmasından murad da kıyametin kopmasıdır. Bu şekilde ifade edilmesi, onun vukuunun ve tesirinin şiddetini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَ karinesi olmaksızın gelen cevap cümlesi اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَٓابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْۙ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, mef’ûl olan دَٓابَّةً ’e takdim edilmiştir.
دَٓابَّةً ‘deki nekrelik, muayyen olmayan cins ve adet ifade edebilir.
اَخْرَجْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تُكَلِّمُهُمْۙ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟ cümlesi, دَٓابَّةً için sıfattır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟ cümlesi masdar tevilinde, takdir edilen ب harf-i ceriyle birlikte تُكَلِّمُ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, اَنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi olan كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi olan كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟ , nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُوقِنُونَ۟ cümlesi, كَان ’nin haberidir.
İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Veciz ifade kastına matuf اٰيَاتُنَا izafeti, azamet zamirine muzaf olan ayetlere tazim ve teşrif ifade eder.
الْقَوْلُ - تُكَلِّمُهُمْۙ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, دَٓابَّةً - النَّاسَ kelimeleri arasında ise tıbâk-hafiy sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟ cümlesi, müşriklerin Kuran’ın ayetlerine inanmadıkları bu olağanüstü durumun izharı için talil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Debb ve debib: Hafif yürüme, debelenme demektir. Hayvanlarda ve çoğunlukla haşerelerde yani böceklerde kullanılır. İçkinin vücuda yayılması ve bir çürüklüğün etrafına bulaşması gibi hareketi gözle tesbit olunamayan şeylerde de kullanılır. "Dabbe" kelimesi de bundan fail olmak üzere asıl lügatte " يَدُبُِّ " yani debbeden, hafif yürüyen, debelenen demek olur. Ve şu halde tren, otomobil, bisiklet gibi otomatik şeylere de lügatın aslına göre " دَٓابَّ " demek uygun olabilecekse de dilde kullanılışı hayvanlara mahsustur. Hatta örfde dört ayaklı hayvanlarda ve onlar içinde özellikle atta daha çok kullanılmıştır. Bundan dolayı hayvan gibi insan için de kullanılır. Bu ayette دَٓابَّةً diye nekre (belirsiz isim) olarak geldiğinden bunun bildiğimiz dâbbelerden bambaşka bir dâbbe olması akla gelir. "Onlarla konuşan dâbbe" terkibinde açıkça belirtilen bunun konuşan bir hayvan yani insan olmasıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ebussuud da diyor ki: Bu dabbe, casustur. Bundan cins isim söylenip bir de tefhim (büyüklüğüne işaret) tenviniyle bilinmezliğin tekid edilmesi, şanının garipliğine ve özelliğinin, davranışının açıklamadan uzak olduğuna delalet eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ فَوْجاً مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ يُوزَعُونَ ٨٣
Bu ve devamındaki âyetlerde kıyamet hallerinden bir kesit verilmektedir. Bu âyetlere getirilen yorumlara göre kıyamet gününde mahlûkatın diriltilip mahşer yerinde toplandığında her ümmetin içinden dünyada peygamberleri yalancılıkla itham edip Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş olanlar (veya bunların liderleri) çıkarılarak başka bir yerde toplanacak ve özel olarak hesaba çekileceklerdir. Dünyada Allah’ın kevnî ve vahyî âyetleri üzerinde düşünmeden O’na ortak koşmaları ve bunun sonucu olarak Allah’a ve kullarına karşı işlemiş oldukları haksızlıklar sebebiyle ağır bir şekilde cezaya çarptırılacaklardır (Râzî, XXIV, 218; Şevkânî, IV, 148; İbn Âşûr, XX, 42). Elmalılı Muhammed Hamdi ise bu âyetlerin dâbbetü’l-arz olayını anlatan âyetin hemen ardından geldiğini dikkate alarak bu olayın kıyâmet-i kübrâdan önce meydana gelecek küçük veya orta bir kıyamet olduğunu söylemektedir (V, 3705).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 209
وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ فَوْجاً مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. نَحْشُرُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نَحْشُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. مِنْ كُلِّ car mecruru فَوْجاً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. اُمَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. فَوْجاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَّنْ müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle فَوْجاً ‘nin mahzuf sıfatına müteallik olup, sılası car mecrurdan bedeldir. İsm-i mevsûlun sılası يُكَذِّبُ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يُكَذِّبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِاٰيَاتِنَا car mecruru يُكَذِّبُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُكَذِّبُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَهُمْ يُوزَعُونَ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُوزَعُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُوزَعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ فَوْجاً مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri اذكر (Düşün, hatırla!) olan mahzuf fiile mütealliktir.
Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki نَحْشُرُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ فَوْجاً مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَحْشُرُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan فَوْجاً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallikt مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اُمَّةٍ ve فَوْجاً ’deki tenvin kesret ve nev ifade eder.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harfi cerle, فَوْجاً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sılası olan يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ ‘den bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.
اُمَّةٍ - فَوْجاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf بِاٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ şan ve şeref kazanmıştır.
Şayet مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ فَوْجاً مِمَّنْ يُكَذِّبُ ifadesinde birinci مِنْ ile ikinci مِنْ arasında ne fark vardır? dersen şöyle derim: Birincisi kısmîlik ifade ederken, ikincisi مِنَ الاوثانِ (yani putlardan) [Hac 22/30]) ayetindeki gibi beyan etmek içindir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
الفَوْجُ: İnsanlardan oluşan bir topluluk demektir. كُلِّ أُمَّةٍ sözündeki مِنْ harfi teb’iz (bir kısım) manasındadır. مِمَّنْ يُكَذِّبُ sözündeki مِنْ harfine ise beyaniyye manası verilebilir ve o halde mana, her bir ümmetin topluluğu(fevci) olur. Bu fevc ise o ümmetin yalancılarının önderleri ve imamlarıdır. İşte bu sebeple onlar, azaba uğrayanların ilkleri, öncüleri olurlar.(Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
نَحْشُرُ haşirden murad, bütün mahlukları kapsayan genel haşirden sonra azap için olan haşirdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَهُمْ يُوزَعُونَ
Cümle atıf harfi فَ ile …نَحْشُرُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü ve tezat ilişkisi mevcuttur. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُوزَعُونَ cümlesi, haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُوزَعُونَ - نَحْشُرُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫ قَالَ اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَات۪ي وَلَمْ تُح۪يطُوا بِهَا عِلْماً اَمَّاذَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٨٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 2 | إِذَا |
|
|
| 3 | جَاءُوا | geldiklerinde |
|
| 4 | قَالَ | (Allah onlara) der ki |
|
| 5 | أَكَذَّبْتُمْ | yalanladınız mı? |
|
| 6 | بِايَاتِي | ayetlerimi |
|
| 7 | وَلَمْ |
|
|
| 8 | تُحِيطُوا | anlamadığınız halde |
|
| 9 | بِهَا | onları |
|
| 10 | عِلْمًا | ilmen |
|
| 11 | أَمَّاذَا | yoksa nedir? |
|
| 12 | كُنْتُمْ | olduğunuz |
|
| 13 | تَعْمَلُونَ | yapıyor(lar) |
|
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫ قَالَ اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَات۪ي وَلَمْ تُح۪يطُوا بِهَا عِلْماً اَمَّاذَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
حَتّٰٓى ibtidâiyyedir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاؤُ۫ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاؤُ۫ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı قَالَ اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَات۪ي ‘dir.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَات۪ي ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. كَذَّبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَات۪ي car mecruru كَذَّبْتُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.
Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَمْ تُح۪يطُوا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavle matuftur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تُح۪يطُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru تُح۪يطُوا fiiline mütealliktir. عِلْماً temyiz olup fetha ile mansubdur.
اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. مَاذَا istifham ismi, amili تَعْمَلُونَ ‘nin mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Veya مَا istifham harfi mübteda, ism-i mevsûl ذَا haberdir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْمَلُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
حَتّٰٓى edatı 3 şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada ibtida (başlangıç) edatı şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ ;Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini tayin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl ve Munkatı’ اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُح۪يطُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حوط ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫ قَالَ اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَات۪ي وَلَمْ تُح۪يطُوا بِهَا عِلْماً
İstînâfiyye olarak gelen ayette حَتّٰٓى , ibtida harfi olarak cümleye dahil olmuştur. Akabindeki cümle, şart üslubunda gelmiştir.
Şart cümlesi olan جَٓاؤُ۫ , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالَ اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَات۪ي , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَات۪ي , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
İstifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp açıkça kınama ve azarlama manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Sorunun cevabının bilinmeme durumu söz konusu olmadığı için ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Önceki ayetteki azamet zamirinden, قالَ fiilindeki gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
Allah Teâlâ’ya ait zamirin بِاٰيَات ile izafesi, ayetlere tazim ve teşrif ifade eder.
وَلَمْ تُح۪يطُوا بِهَا عِلْماً cümlesi, haldir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen عِلْماً kelimesinde irsâd sanatı vardır.
عِلْماً , kendisinden önceki manayı açıklayan temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫ sözündeki حَتّٰٓى ibtidaiyedir. حَتّٰٓى ‘dan sonra gelen إِذَا ise zarftır. Onlar geldikleri zaman demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَمَّاذَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümledeki munkatı’ اَمَّ harfi بل manasında intikal içindir. اَمَّاذَا ‘daki soru harfi مَّا mübteda, mevsûl manasındaki işaret ismi ذَا , haber konumundadır
Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp açıkça kınama ve azarlama manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ isim cümlesi, mevsûlün sılasıdır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan تَعْمَلُونَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عِلْماً - تَعْمَلُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
كَان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafat, s. 103)
اَمَّاذَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ [Yoksa, yaptığınız (başka) ne idi?]; bir kınama ve azarlama üslubudur.
Bu ayette menfi cümle açıkça müspet olan cümleye atfedilmiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifham Üslûbu)
وَلَمْ تُح۪يطُوا ‘daki وَ hal bildirir; sanki Allah Teâlâ, (Tasdik edilmeye mi yoksa tekzip edilmeye mi yaraştığını ve künhünü etraflıca bilmeye sizi götürecek herhangi bir fikir ve tetkikiniz söz konusu olmaksızın, o ayetleri bir çırpıda yalanladınız ha!?) buyurmuş gibidir. Yahut atıf edatıdır; (inkârınız zihinlerinizi, gerçekleşmesi ve dikkatlice incelenmesi ile buluşturmadığı halde o ayetleri inkâr ettiniz ha!?) demektir; zira kendisine mektup yazılan kişi, bazen olur ki mektubun, onu yazan kişi tarafından olduğunu inkar etse bile onu okumayı ve içeriğini anlamaya gayret etmeyi ve manalarını kavramayı elden bırakmaz. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayet-i kerîme’de geçen اَمَّا terkibinde اَمَّ lafzındaki mim, istifham مَّا 'sına idgam edilmiştir. Ayrıca ذَا lafzı da mevsûldur, Yani ‘’ne şey’’dir. (Celaleyn Tefsiri)
ماذا terkibi istifham ve ism-i işarettir. Ama مَا ‘dan sonra gelen ism-i işaret, ism-i mevsûl manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَا يَنْطِقُونَ ٨٥
وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. وَقَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْقَوْلُ fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru وَقَعَ fiiline mütealliktir. بِ sebebiyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle وَقَعَ fiiline mütealliktir.
ظَلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَهُمْ لَا يَنْطِقُونَ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَنْطِقُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْطِقُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَا يَنْطِقُونَ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
وَقَعَ fiilinin, söze isnadı, aklî mecazdır. Aslında vuku bulan söz değil, Allah Teâlanın, tehdididir. Ya da burada istiare düşünülebilir. Söz, meydana gelen olaya benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan vuku bulma fiili, güne isnad edilmiştir.
Ayetin sonunda müradifi zikredilen الْقَوْلُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Harf-i cerle birlikte وَقَعَ fiiline müteallik masdar harfi مَّا ’nın sıla cümlesi olan ظَلَمُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Henüz gerçekleşmemiş olayların mazi fiil sıygasıyla ifade edilmesi, bu olayların kesinlikle gerçekleşeceğinin belirtilmesi ve konuya dikkat çekip önemini vurgulamak içindir.
اَكَذَّبْتُمْ - عَلَيْهِمْ kelimeleri arasında muhatabtan gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.
وُقُوعُ الْقول ifadesinde istiare vardır. Bu ifadeyle kastedilen, Allah’ın, onların başlarına geleceğini bildirdiği azabı gerçekleştirmesidir. Bu; söz sahibinin, korktuğu bir şeyden dolayı daha önce uyardığı birisine ‘’ قَدْ وَقَعَ مَا كُنْتُ خَوَّفْتُكَ مِنْهُ حَذَّرْتُكَ إيَّاهُ ’’ (Kendisi hakkında daha önce seni korkutmuş, uyarmış ve sakındırmış olduğum şey şimdi gerçekleşmiştir) demesi gibidir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ [Söz (azap) onlara gerçekleşti] vadedilen azap onlara geldi, o da yüzükoyun cehenneme düşmeleridir, ettikleri zulüm yüzünden haksızlıkları sebebiyle ki o da Allah'ın ayetlerini yalanlamalarıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَهُمْ لَا يَنْطِقُونَ cümlesi, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Müspet fiil cümlesinden, menfî isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يَنْطِقُونَ cümlesi, haberdir.
İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.
الْقَوْلُ - يَنْطِقُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin haberi üslupla gelmesine rağmen tehdit ve korkutma anlamı taşıdığı barizdir.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ٨٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | يَرَوْا | görmediler mi? |
|
| 3 | أَنَّا | elbette biz |
|
| 4 | جَعَلْنَا | yarattık |
|
| 5 | اللَّيْلَ | geceyi |
|
| 6 | لِيَسْكُنُوا | istirahat etmeleri için |
|
| 7 | فِيهِ | içinde |
|
| 8 | وَالنَّهَارَ | ve gündüzü |
|
| 9 | مُبْصِرًا | aydınlık yaptık |
|
| 10 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 11 | فِي | vardır |
|
| 12 | ذَٰلِكَ | bunda |
|
| 13 | لَايَاتٍ | ayetler |
|
| 14 | لِقَوْمٍ | bir kavim için |
|
| 15 | يُؤْمِنُونَ | inanan |
|
اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَرَوْا fiili نَ ‘un hazfıyla mahzuf elif üzere meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. أَنَّ ve masdar-ı müevvel يَرَوْا fiilinin iki mef’ûlü yerinde olup mahallen mansubdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
نَا mütekellim zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. جَعَلْنَا cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. الَّيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْ ve masdar-ı müevvel جَعَلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, مظلما (Karanlık) şeklindedir.
لِ harfi, يَسْكُنُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle جَعَلْنَا fiiline mütealliktir.
يَسْكُنُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ car mecruru يَسْكُنُوا fiiline mütealliktir. النَّهَارَ atıf harfi وَ ‘la الَّيْلَ ‘e matuftur. مُبْصِراًۜ ikinci mef’ûlün bih veya hal olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
اٰيَاتٍ kelimesi اِنَّ ’nin muahhar ismi olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. لِقَوْمٍ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir. يُؤْمِنُونَ cümlesi, لِقَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Hemze, takrirî istifham anlamındadır.
Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve kınama kastı taşımaktadır. Yani böyle bir şey olamaz, görmemiş olmanız mümkün değil anlamındadır. Soru anlamı dışında, Allah’ın sonsuz güç ve kudretini görünür kılma amacı için gelen bu cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَلَمْ تَرَ fiilinde istiare sanatı vardır. يَرَوْا (görmek) kelimesi, ‘bilmek, idrak etmek’ manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ve müteakip isim cümlesi olan اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ , faide-i haber talebî kelamdır. Masdar-ı müevvel, iki mef’ûle müteaddi olan يَرَوْا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
اَنَّ ’nin haberi olan جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
جَعَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Sebep bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin gizli أنْ ‘le masdar yaptığı لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup جَعَلْنَا fiiline mütealliktir.
Iki mef’ûle müteaddi olan جَعَلْ fiilinin takdiri مظلما (Karanlık) olan ikinci mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazf edilmesi, umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ ifadesi, جَعَلْنَا fiilinin önceki iki mef’ûlüne atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.
ف۪يهَا car-mecrurundaki الَّيْلَ ’ye aid zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen gece, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Geceleyin sükun bulmak, bir kabın içinde muhafaza edilmeye benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Bu ayette sırasıyla cem’ (جَعَلْنَا), tefrik (الَّيْلَ ve النَّهَارَ) ve taksim (لِيَسْكُنُوا ve مُبْصِراًۜ) sanatları vardır.
Görme fiilinin yani مُبْصِراًۜ kelimesinin gündüze nibet edilmesi, sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
يَرَوْا - مُبْصِراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, الَّيْلَ - النَّهَارَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette ihtibak sanatı vardır. وَالنَّهَارَ مُبْصِراً cümlesinde önceki cümlenin delaletiyle جَعَلْنَا fiili zikredilmemiştir. Yine bu cümledeki مُبْصِراً ‘ın delaletiyle ilk cümlede ikinci mef’ûl مظلما , zikredilmemiştir.
إبْصَاروَالنٌَهار ifadesinde istiare vardır. Gündüzün görmek ile nitelenmesinin maksadı, o gündüz içinde görme organına sahip varlıkların görmesi ve onların gözlerinin ışınlarının (görme duyusunun) gündüzün ziyası ve aydınlığı sayesinde görülür varlıklara ulaşmasıdır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
الرُّؤْيَةُ ‘nin kalben görmek manasında olması mümkündür ve ”أنّا جَعَلْنا“ cümlesi iki mef’ûlünün yerini almıştır. Yaratılışın bizzat varlıklarının Allah’a delalet etmesine rağmen nasıl olur da geceyi onlar için bir dinlenme ve gündüzü de çalışmak için apaydınlık yaptığımızı bilmezler. Burada bilmek manasını ihtiva eden fiiller arasından الرُّؤْيَةِ ‘nin seçilmiş olması, buradaki bilginin apaçık görülen (المُبْصَرَةِ) olarak vasfedilecek bilgilerden olmasındandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
[Biz, geceyi dinlenmeleri için kıldık “uyku ve kararla” gündüzü de çalışmaları için görücü (aydınlık) kıldık] مُبْصِراًۜ aslında لِيَبْصَرُ فِيهِ ‘görmeleri için’ demektir. Bunda görme ondan ayrılmayacak şekilde gündüzün yaratılışında olan bir hal kılınmakla mübalağa yapılmıştır (herkes onda gördüğü için o da her zaman görür gibi olmuştur). "Şüphesiz bunda mümin bir toplum için gerçekten ibretler vardır” çünkü o üç şeye delalet etmektedir (tevhide, haşre ve peygamber göndermeye). (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Burada gecenin koyu sükuneti ve sonrasında onu takip eden gündüzün ortaya çıkışı üzerinden, temsilî bir anlatımla ölüm ve ondan sonraki hayata dair bir hatırlatma vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Buradaki 86. ayet, ووَقَعَ القَوْلُ عَلَيْهِمْ (neml/85) ifadesi ile ويَوْمَ يُنْفَخُ في الصُّورِ (neml/87) ifadesi arasında gelmiş bir muteriza cümlesidir. Ta ki var olan delillerle o tehdit (vaîd) gözlerinde canlansın. Nitekim hakka olan çağrı kimi zaman korkutma ile kimi zaman ise yalnızca dikkat çekmekle olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada istifham, onların hallerine taaccüpten kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
المُبْصِرُ kelimesi أبْصَر fiilinden ism-i faildir ve رَأى manasındadır. Gündüzün مُبْصِرٌ ile vasıflandırılması da mecâz-ı aklîdir. Çünkü görmeyi sağlayan şey, gündüzün nurudur(ışığıdır). Kelime eğer أبْصَرَهُ (onu gördü) örneğindeki gibi müteaddi gelirse hemze ile kullanılır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir.
Müsnedün ileyh olan لَاٰيَاتٍ ’in nekre gelişi teksir, nev ve tazim ifadesi içindir.
Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder.
Allah’ın, ayetin başında söylediği hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen işaret ismi ذٰلِكَ ‘de istiare vardır. ذٰلِكَ ile gece ve gündüzün yaratılma hikmeti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
İşaret ismine dahil olan ف۪ي harfinde de istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilen, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
لِقَوْمٍ car mecruru لَاٰيَاتٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
قَوْمٍ ‘deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
Ayetin sonundaki muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْلَمُونَ cümlesi, hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümle لِقَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayetin bu cümlesi Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ذٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)
إنَّ في ذَلِكَ لَآياتٍ cümlesi, değişen gece ve gündüzün Allah’ın vahdaniyetine ve ba’se delil olmasına rağmen bu delili görmeyen hallerine duyulan taaccübün sebebi olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayetle ilgili şöyle iki soru sorulabilir:
Birinci Soru: Görme işinin, insanlara ait olduğu halde gündüze nispet edilmesinin sebebi nedir?
Cevap: Bu vasfın, görmenin gündüz mükemmel ve tam oluşuna dikkat çekmek içindir.
İkinci Soru: Cenab-ı Hak niçin "Sükun bulmaları için geceyi..." demiş de aynı şekilde onda görebilsinler diye gündüzü" dememiştir?
Cevap: Çünkü gecede sükunet, ondan beklenen asıl maksattır. Ama gündüz görme işi ise asıl maksat olmayıp, dinî ve dünyevî birtakım menfaatleri elde etmeye sebeptir.
Hak Teâlâ'nın, "Bunda, iman edecek kimseler için elbette kat'i ibretler vardır" ifadesine gelince, her ne kadar bu ayetler herkes için bir delil ve ibret ise de sadece müminler bunları kabul ettiği, -daha önce de belirtildiği gibi-, sadece onlar bundan istifade ettiği için Cenab-ı Allah sadece "iman edecek kimseler için..." buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bil ki Allah Teâlâ, kesin delillerle kudret ve ilminin kemâlini anlatmış, sonra bunlara haşrin (dirilişin) mümkün olduğu meselesini dayandırmış, sonra Kur'an'ın mucize oluşundaki yönü ortaya koymuş, sonra buna dayalı olarak, Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğini anlatmış, sonra bu ayetlerde de Kıyametin kopuşunun mukaddimelerinden (alametlerinden) bahsetmiştir. Cenab-ı Hak bu konudaki sözü, peygamberlik müessesesini ispattan sonraya bırakmıştır. Çünkü bu şeyler ancak sadık bir peygamberin sözü ile bilinebilir. Bu, son derece güzel bir sıralamadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ ٨٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَوْمَ | ve gün |
|
| 2 | يُنْفَخُ | üfleneceği |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | الصُّورِ | Sur’a |
|
| 5 | فَفَزِعَ | korku içinde kalırlar (bayılır) |
|
| 6 | مَنْ | kimseler |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | السَّمَاوَاتِ | göklerde bulunan |
|
| 9 | وَمَنْ | ve kimseler |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | الْأَرْضِ | ve yerde bulunan |
|
| 12 | إِلَّا | dışındaki |
|
| 13 | مَنْ | kimseler |
|
| 14 | شَاءَ | diledikleri |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 16 | وَكُلٌّ | ve hepsi |
|
| 17 | أَتَوْهُ | O’na gelirler |
|
| 18 | دَاخِرِينَ | boyun bükerek |
|
Sözlüklerde “üflendiğinde ses çıkaran boynuz biçiminde bir boru” diye açıklanan sûr, geleneksel İslâmî inanca göre dört büyük melekten biri olan İsrâfil’in kıyamet gününde biri bütün canlıların ölmesi, diğeri ise tekrar dirilip kabirlerden kalkması için iki defa üfleyeceği çok güçlü ve alışılmadık bir ses çıkaran borudur. Sûrun iki defa üfleneceği kanaatinde olan müfessirlere göre bu âyette haber verilen üfleme birinci, yani bütün canlıların ölmesini sağlayacak olan üflemedir. Üç defa üfleneceği kanaatinde olanlara göre ise bu üfleme, korkutma üflemesidir; bundan sonra öldürme üflemesi, onun ardından da yeniden diriltme üflemesi gelecektir (krş. Zümer 39/68; Elmalılı, V, 3708; sûr ve kıyamet sahneleri hakkında bilgi için ayrıca bk. En‘âm 6/73).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 209-210
وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. يُنْفَخُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُنْفَخُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. فِي الصُّورِ car mecruru naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَزِعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ fail olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ atıf harfi وَ ile öncekine matuftur. فِي الْاَرْضِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
اِلَّا istisnâ harfidir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası شَٓاءَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُۜ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ
cümlesi مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ ‘ın hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. كُلٌّ mübteda olup damme ile merfûdur. اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اَتَوْ fiili mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. دَاخِر۪ينَ kelimesi اَتَوْ ‘deki failin hali olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki isim cümlesi, ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
دَاخِر۪ينَ , sülâsi mücerredi دخر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۜ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri اذكر (Düşün, hatırla!) olan mahzuf fiile mütealliktir.
Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki يُنْفَخُ فِي الصُّورِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُنْفَخُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
الصُّورِ ,“suret” kelimesinin çoğuludur. Sûr’a üfleme, suretlere (bedenlere) ruh üflenmesi tarzında düşünülmüştür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetin ikinci cümlesi olan فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۜ , atıf harfi فَ ile … يُنْفَخُ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
Henüz gerçekleşmemiş olduğu halde mazi sıyga ile ifade edilmesi, bu fiilin kesinlikle vuku bulacağına işaret etmek içindir.
فَزِعَ fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelen ikinci mevsûl مَنْ , birinciye atfedilmiştir.
سَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır. السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ ifadelerindeki الْاَرْضَ ’ya ve السَّمٰوَاتِ ‘ye dahil olan ف۪ي harflerinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen dünya, ve gökyüzü, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Yeryüzü ve gökyüzündeki yaratılmışlar, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
İstisna edatından sonra müstesna konumundaki üçüncü müşterek ism-i mevsûl, önceki mevsullerden istisna edilenlerdir. Sıla cümlesi شَٓاءَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede bütün esma-i hüsnaya şamil lafza-i celâlin müsnedün ileyh olması, tazim ve teberrük ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayette اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُ [Allah'ın diledikleri bir yana] ifadesiyle istisna edilenler, kimisine göre Cebraîl, Mikâil, İsrafil ve Azrail'dir (a.s). Kimilerine göre ise huriler, cennet ile cehennemin görevli melekleri ve arşı taşıyan meleklerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Gelecekte olacak olan bir konu hakkında “korku saracaktır” yerine [korku sarmıştır] ifadesinin yer alması bunun kesin bir gerçek olduğunu vurgulamak içindir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet-i kerimenin siyak ve sibakına göre burada murad olan üfürme, ikinci üfürmedir ve "Bütün göklerde olanlar ve yerde bulunanlar dehşet içindedir" cümlesindeki dehşetten de insanlar dirilip mahşer yerine gönderilecekleri zaman, görecekleri harikulade korkunç manzaralar karşısında hepsini kaplayacak olan korku ve dehşettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَزِعَ : Korkunç bir şeyden insanda meydana gelen tutukluk ve ürkeklik yani şiddetli korku ile sarsılıp belinlemek demektir. Ancak Allah'ın dilediği kimseler müstesna olarak korkudan emindirler. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ
Hal وَ ’ıyla gelen وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ cümlesi, ilk iki mevsûldekilerin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan كُلٌّ , umum ifadesi için nekre gelmiş ve takdim edilmiştir. Kelimedeki tenkir, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri كلّهم şeklindedir.
Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ cümlesi, haberdir.
İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, cümleye hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar anlamları katmıştır.
دَاخِر۪ينَ kelimesi, اَتَوْهُ fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. İsm-i fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme ifade etmiştir.
İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı, fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lamı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belagati Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi)
Ayet-i kerîme’de geçen أتي fiili ism-i fail sıygasıyla da okunmuştur. Bu işin meydana gelmesi kesin olmasına binaen mazi sıygasıyla ifade edilmiştir. (Celâleyn Tefsiri)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِۜ صُنْعَ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ اِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ ٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَتَرَى | görürsün |
|
| 2 | الْجِبَالَ | dağları |
|
| 3 | تَحْسَبُهَا | sandığın |
|
| 4 | جَامِدَةً | cansız |
|
| 5 | وَهِيَ | o |
|
| 6 | تَمُرُّ | yürümektedir |
|
| 7 | مَرَّ | yürümesi gibi |
|
| 8 | السَّحَابِ | bulutun |
|
| 9 | صُنْعَ | yapısıdır |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 11 | الَّذِي |
|
|
| 12 | أَتْقَنَ | gayet iyi yapan |
|
| 13 | كُلَّ | her |
|
| 14 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 15 | إِنَّهُ | doğrusu O |
|
| 16 | خَبِيرٌ | haber almaktadır |
|
| 17 | بِمَا | şeyleri |
|
| 18 | تَفْعَلُونَ | yaptıklarınız |
|
Bazı müfessirler bu âyeti dünyanın güneş etrafındaki dönüşüne işaret olarak değerlendirmişlerdir (bk. Celal Kırca, s. 76). Bazı tefsircilere göre ise bu vâkıa, kıyametin ilâhî kudretle kopacağının delilidir. Dünya gibi büyük bir kütleyi uzay boşluğunda yaratılış amacına uygun, düzenli bir şekilde ve bulutlar gibi yürüten Allah Teâlâ, zamanı geldiğinde bu dünyayı başka bir âleme dönüştürebilecek bilgi ve kudrete sahiptir ve bunu yapacaktır. Nitekim müfessirler sûrun üflenmesinden sonra Allah Teâlâ’nın dağları yok ederek yeryüzünü başka bir âleme dönüştüreceğini ifade etmişlerdir (bk. İbn Âşûr, XX, 47; bu konuda bilgi için bk. İbrâhim 14/48; ayrıca krş. Kehf 18/47; Tâhâ 20/105-107; Kāria 101/5). Bir yoruma göre bu âyette geçen “dağların yürümesi olayı” kıyamette vuku bulacak ve her şey Allah’a gelirken dağlar da O’na doğru yürüyüp gelecektir.
“Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır” cümlesi, sadece dünyanın ve dağların değil, evrendeki her şeyin Allah’ın ilmi, kudreti ve sanatıyla mükemmel bir şekilde yaratıldığını ve yaratılış amacına uygun, düzenli bir şekilde idare edildiğini, hiçbir şeyin tesadüfe bırakılmadığını ifade etmektedir. “Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır” meâlindeki son cümle ise bu değişimin meydana geldiği kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın insanları dünyada yaptıklarından hesaba çekeceğine işaret etmektedir. Nitekim bundan sonra gelen âyetler de bu yorumu destekler mahiyettedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 210
Cemede جمد : Bu kelimedeki asıl anlam maddi ya da manevi cereyan edişin mukabili olan hareketsizlik ve buz kesme halidir. Maddi olanına suyun donması ve bir şeyin katılaşması; manevi haline ise cimrilik misal verilebilir. Zira cimrilik adeta kalbin bâtınındaki ve ruhundaki cereyanı hareketsiz kılarak katılaştırır.
Geçtiği ayeti kerimede جامِدَة sözcüğü مَرٌّ un yani geçip gitmenin zıddı olarak zikredilmiştir: جُمُود kavramında iki ana koşul vardır; Katılık ve sukunet. Nitekim dağa bakan da onun böyle olduğunu sanır ancak gökyüzünde bulutların hareket ettiği gibi o da daima hareket halindedir. (Tahqiq)
Kuran’ı Kerim’de sadece bu ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri câmid ve cemâdattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Fe'ale فعل : فِعْلٌ bir müessirden/etkileyiciden bir tesirin, etkinin sudur etmesidir. Bu kavramın kapsamına güzel ve uygun bir şekilde yapılan ya da yapılmayan; bir bilgiyle yapılan veya yapılmayan, kasıtlı ya da kasıtsız; insandan, hayvandan veya bir cansızdan sadır olanların hepsi girer.
Yakın anlamlısı عَمَلٌ sözcüğü de buna benzer. Ancak صُنْعٌ sözcüğü bu ikisinden daha özel anlamlıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 108 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri fiil, fail, efal, meful, faal, faaliyet ve infialdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِۜ صُنْعَ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la يُنْفَخُ فِي الصُّورِ cümlesine matuftur.
تَرَى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. الْجِبَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تَحْسَبُهَا cümlesi, تَرَى ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur.
تَحْسَبُ damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنْتَ ‘dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جَامِدَةً ikinci mef’ûlün bih olarak fetha ile mansubdur.
هِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ cümlesi, جَامِدَةً ‘deki müstetir zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَمُرُّ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
تَمُرُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. مَرَّ mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّحَابِۜ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
صُنْعَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, صنعت ‘dır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اَتْقَنَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَتْقَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. كُلَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْءٍۜ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette ilki fiil, ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
اَتْقَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi تقن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. خَب۪يرٌ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle خَب۪يرٌ ‘a mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَفْعَلُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
تَفْعَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
خَب۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayete يُنْفَخُ فِي الصُّورِ cümlesine atfedilmiştir. Ayetin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İlk cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَحْسَبُهَا جَامِدَةً cümlesi, تَرَى ’nın failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَحْسَبُهَا fiilinin ikinci mef’ûlü olan جَامِدَةً , ism-i fail vezninde gelerek hudus ve yenilenmeye işaret etmiştir.
وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِۜ cümlesi, جَامِدَةً ’deki müstetir zamirden haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
Hal cümlesinde سَّحَابِ ’ye muzâf olan مَرَّ mef’ûlu mutlaktır.
تَمُرُّ - مَرَّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَرَّ - جَامِدَةً kelilmeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
الْجِبَالَ - السَّحَابِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَ harfi, matuf ve matufun aleyhin bir tertip üzere bulunmasını gerektirmez, yani ilk, ikinci zikredilenden daha sonra vaki olsa da maksat sadece atıftır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Meydânî, bu ayet-i kerimede müşebbehün bih olan مَرَّ السَّحَابِۜ ibaresinin, تَمُرُّ fiilinin nev‘ini bildiren masdar olması nedeniyle ayet-i kerimeyi teşbih olarak addetmiştir.
Mef’ûlu mutlaklı ifadelerde masdarlar mecazî anlam ifade etmez. Masdar fiiliyle birlikte kullanıldığında mecaz olma ihtimali ortadan kalkar ve hakiki anlam devreye girer. ( Doç. Dr. M. Akif Özdoğan, Arap Dilinde Muhatabı İkna Etme Açısından Haberî Cümlede Tekîd Edatlarinin Rolü)
Muhatap dağların yürüdüğünü yani hareket ettiğini bilmekle beraber süratini bilmemektedir. Bu ayet-i kerîmede dağların hızının bulutlarınki gibi olduğu açıklanmaktadır. Kıyamet gününde dağların yürütülmesinin rüzgârın önündeki seri bulutlara benzetildiği bu teşbih kurgusunda, benzetme edatı zikredilmediği için bu teşbih müekked bir teşbihtir. Takdiri; تَمُرُّ مَرَّ كَمَرِّا لسَحَابِ şeklindedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)
Ayetteki teşbihe Beyzâvî şu açıklamalarla işaret eder: Sûra ilk üfürüldüğünde uzaktan bakan bir insan, dağları yerinde sabit bir halde görür. Oysa dağlar rüzgârın hızlı bir şekilde sürükleyip götürdüğü bulutlar gibi hareket ederler. Ancak göz bunların hareketini fark edemez. Çünkü dağlar gibi büyük cisimler aynı yörüngede hızlı bir şekilde hareket ettiklerinde, onlara bakan, seri bir şekilde gitmelerine rağmen, onların durduğunu zanneder. Bu teşbihin içerisinde ikinci bir teşbihin daha bulunduğunu ifade eden Ebüssuûd, bu teşbihi şu şekilde açıklar: “Küçük tepecikleriyle birbirine eklenen zincir halkaları gibi algılanan dağların görüntüsü, ipçiklerle birbirine bağlanan atılmış pamuk yığını gibi rüzgârın önünde sürüklenen bulutların görüntüsüne benzetilir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
صُنْعَ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
Lafza-ı celâle muzaf olan صُنْعَ , mahzuf bir fiilin mef’ûlü mutlakı olarak mansubdur. Takdiri صنع ( yaptı) olan fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf صُنْعَ اللّٰهِ izafetinde lafz-ı celâle muzaf olan صُنْعَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Lafza-i celâl için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nın sıla cümlesi olan اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
شَيْءٍ ’deki tenvin nekrelik, nev ve tazim içindir.
Ayetin sonunda müradifi zikredilen صُنْعَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Mef’ûlu mutlak, lafzî tekidlerden biridir. Mef’ûlu mutlakta temel anlam tekiddir. Mef’ûlu mutlakın bütün çeşitlerinde tekid bulunur. Amilin masdarı olarak geldiğinde mef’ûlu mutlakta tekid, temel anlam; çeşit ve sayı ifade ettiğinde ise ikincil anlam olarak kullanılır. Mef’ûlu mutlakta masdarlar mecazî anlam ifade etmez. Masdar, fiiliyle birlikte kullanıldığında mecaz olma ihtimali ortadan kalkar. (Doç. Dr. Mehmet Akif Özdoğan, Arap Dilinde Lafız Ve Anlam Açısından Mef’ûlu Mutlak)
اِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ
Ayetin son cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan مَا , harf-i cerle birlikte خَب۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası olan تَفْعَلُونَ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
خَب۪يرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
صُنْعَ - اَتْقَنَ - فعل kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [O, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.] ifadesine, Allah Teâlânın, her şeyden haberdar olduğu beyan edilirken, kötü amellerin ceza, iyi amellerin mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Sıfat-ı müşebbehe; benzeyen sıfat demektir. Faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Ayetin bu son cümlesi tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir.
إنَّهُ خَبِيرٌ بِما تَفْعَلُونَ cümlesi tezyîl veya ifadenin sonunda hatırlatma, teşvik ve uyarı için gelmiş bir itiraz cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Bir zamanlar sahip olduklarına bakarsın. Yaşadığını bilmesen, bir hayal gibi geçer gider gözlerinin önünden. O hayalleri, kayan bulutları takip ettiğin gibi izlerken, bir zamanlar kalbinden çıkmayacak sandığın duygularını hatırlarsın. Herhalde bu halden asla çıkamayacağım dediğin hallerini düşünürsün.
Zaman öyle bir oyun oynamış ki seninle o hallerin senliğinden sıyrılmaya, o duyguların kalbini terk etmeye, sahip olduklarının yitip gitmeye başladığı anın farkına bile varamamışsın. Sanki sırtında taşla dolu taşıdığın çuvalın dibinde delik açılmış da taşlar yürüdüğün yollarda, ardında bıraktığın adımlarda düşüp kalmış.
Sen hafiflemişsin ama ne kadar hafiflediğini ancak bir dahaki durakta dinlenmek için çuvalı sırtından indirdiğinde anlarsın. Kendine ne zaman ve nasıl diye sorarsın. Bir iki hesap yaparsın, adımlarını kafanın içinde tekrarlarsın, kendince teoriler üretirsin.
Halbuki o halleri o kadar derinden yaşamışsın ki, belki ağlamışsın. Dualarla uyuyup, dualarla uyanmışsın. Endişe kalbini sarıp sarmaladığında kalbini hava alması için yerinden çıkarma duygusuyla dolmuşsun. Bu kadar derinlerdeyken yine de bittiği anı nasıl kaçırmışsın?
İnsan, özellikle de belli hallerin içindeyken hayatını, hareketine gözle şahit olunan bulutlara değil de, sabit görünen dağlara benzetir. Halbuki o dağlarda bulutlarla beraber hareket halindedir. Bir değişimi an be an hissetmemek veya ona şahit olmamak, o değişimin gerçekleşmediği anlamına gelmez.
Velhasıl bitmeyecek sanılan her hal, duygu ve hatta ömür de eninde sonunda bitecek.
Rabbim! Bizi; her halinde Sana sığınan kullarından eyle. Bunaltıcı hallerde Sana yalvaralım ve hafiflediğimizi anladığımız anlarda da hemen Sana hamd edenlerden olalım. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki hareketliliğe baktığımızda, Senin rahmetini ve kudretini hatırlayarak yüreğimizi umutla dolduralım.
***
Kendisine şöyle kısa bir not yazdı:
Her şeyi başarabileceği ya da elde edebileceği hayalleriyle yaşayan bir nefse sahipsin. Elindekiler hakkında tefekkür ederek şükürle Allah’ı anmak yerine mutluluk ihtimallerini belli şartlara bağlarsın. Dünyalıkların peşinden koştukça da çeşitli beklentiler içine sonra da hayal kırıklıklarına düşersin.
Mutsuzu mutlu, görmezi görür ve duymazı duyar hale getiremezsin. Sen kimsin ki, herhangi bir kul olarak başka bir kulu değiştirme hevesindesin. Bu değişimi elde etmek için çabalamak yerine her işi ya da iyiliği Allah rızası için yaptığını düşün, kendine yüksek sesle tekrarla ve zamanla bunun sıfatını kalbine yerleştirerek inan. Böylece durup neyi neden yaptığını farkedersin ve kendinle yüzleşerek dünyaya dair hırslarından sıyrılırsın. Dünyada ve ahirette her şeyin karşılığını ancak ve ancak Allah’ın verdiğini idrak edersin. Verilmeyende ise bir hikmet olduğu inancına teslim olur, Allah’a sığınırsın.
İstemeye sınır koymayan Allah’a hamd ederek lişkilerinin ve işlerinin selametini sabırla O’ndan iste. Değişmesi gerektiğine inandıklarını da Allah’tan iste. Değişmemesi gereken bir hal ise de bunu kabul etme gücünü ya da hatta gerekiyorsa uzaklaşma azmini vermesini yine Allah’tan iste.
Ey Allahım! Sınırsız rahmetine ve kudretine iman ettik. Dualarımızı küçültmekten ve başka kapılara dayanmaktan; başkaları ve kendimiz hakkında en doğrusunu bildiğimizi ya da istediğimizi düşünmekten Sana sığındık.
Ey Allahım! Aranan mutluluk ve huzur Sensin. İstenen şifa ve derman Sensin. Korkulardan emin kılansın ve umulandan güzeline ulaştıransın.
Ey Allahım! İstediklerimizi ferahlık ile hakkımızda hayırlı kıl, hayırlı olmayan istekleri ise gönlümüze sevdirerek hayırlı olanlarla değiştir. Yapmamız gerekenleri gözlerimize ve gönüllerimize sevimli göster. Yapmamamız gerekenleri ise çirkinleştir. Bizi her adımında ve nefesinde, Seni anan şükür ve tevekkül ehlinden eyle. Her işinde ve ilişkisinde Senin rızanı gözetenlerden eyle. İki cihanda da iyilik verdiklerinden ve iyilerle beraber kıldıklarından eyle.
Amin.