Neml Sûresi 62. Ayet

اَمَّنْ يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ  ٦٢

Yahut kendisine dua ettiği zaman zorda kalmışa cevap veren ve başa gelen kötülüğü kaldıran, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile birlikte başka ilâh mı var!? Ne kadar az düşünüyorsunuz!
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمَّنْ yahut kimdir?
2 يُجِيبُ yetişen ج و ب
3 الْمُضْطَرَّ darda kalmışa ض ر ر
4 إِذَا zaman
5 دَعَاهُ du’a ettiği د ع و
6 وَيَكْشِفُ ve kaldıran ك ش ف
7 السُّوءَ kötülüğü س و ا
8 وَيَجْعَلُكُمْ ve sizi yapan ج ع ل
9 خُلَفَاءَ sahipleri خ ل ف
10 الْأَرْضِ yeryüzünün ا ر ض
11 أَإِلَٰهٌ ilah mı var? ا ل ه
12 مَعَ ile beraber
13 اللَّهِ Allah
14 قَلِيلًا ne de az ق ل ل
15 مَا
16 تَذَكَّرُونَ düşünüyorsunuz ذ ك ر
 

Sûrenin başından buraya kadar anlatılan kıssalarda peygamberlerin ve getirdikleri mesajın önemi vurgulandıktan sonra bu âyetlerde de Allah’ın varlığı, birliği ve sonsuz kudretini gösteren kozmik deliller sıralanmakta, müşriklerin âhiret hakkındaki inanç ve tutumları tenkit edilmektedir. 59. âyette Allah, Hz. Peygamber’e bu âyetleri okumaya başlarken kendisine lutfettiği peygamberlik ve diğer nimetlerinden dolayı Allah’a hamdetmesini ve davetini tebliğ etmesi için seçtiği peygamberlere salâtü selâm getirmesini emretmektedir. Şevkânî, âyette geçen “Allah’ın seçkin kıldığı kullar” ifadesini genel anlamda yorumlar ve hem peygamberlerin hem de onlara iman eden müminlerin bu zümreye girdiğini söyler (IV, 141). Yazılı veya sözlü herhangi bir hitabede bulunurken sözün başında Allah’a hamdetme, bu buyruğa dayalı olarak Hz. Peygamber’e ve ailesine salâtü selâm getirme geleneği zamanımıza kadar devam etmiştir.

61. âyette iki deniz arasına konulduğu bildirilen engelden maksat, tuzluluk oranı farklı denizleri birbirinden ayıran sınırdır. Özgül ağırlığı farklı olan yani birinin suyu diğerine nisbetle daha tuzlu olan iki su kütlesi yan yana durdukları halde aralarında görünmeyen bir perde varmış gibi birbirine karışmamakta ve birleşimlerindeki farklılık değişmemektedir (krş. Furkan 25/53; Rahmân 55/19-20; bu âyette geçen diğer konular hakkında bilgi için bk. Nahl 16/14-16).

Önceki âyetlerde Allah’ın kudretini göstermek için dış âlemden deliller getirilmişti; 62. âyette ise Allah’ın insanlar üzerindeki iki türlü tasarrufundan bahsedilerek kudretinin sonsuzluğuna delil getirilmektedir. Bunlar: a) Allah’ın, ihtiyaçtan dolayı kendisine dua edenin duasını kabul edip imdadına yetişmesi, sıkıntılarını gidermesi; b) İnsanları yeryüzünün yöneticileri yapması veya nesilleri birbirinin ardından getirerek yeryüzünün sahipleri kılmasıdır.  

 
Riyazus Salihin, 1504 Nolu Hadis
Ubâde İbni’s-Sâmit radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yeryüzünde bir müslüman Allah’tan bir şey dilerse, günah bir şeyi istemediği veya akrabası ile ilgisini kesmeyi arzu etmediği sürece Allah onun dileğini mutlaka yerine getirir veya ona vereceği şey kadar bir kötülüğü kendisinden giderir.”
Orada bulunanlardan biri:
- O takdirde biz Allah’tan çok şey isteriz, deyince, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah’ın lutfu dilediğiniz şeylerden daha çoktur” buyurdu.
(Tirmizî, Daavât 115. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 18)
 

اَمَّنْ يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir.  اَمْ  munkatı’dır.  بل  ve hemze manasındadır. مَنْ  müşterek ism-imevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri,  كمن لم يُج۪يبُ (Cevap vermeyen, kabul etmeyen gibi) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ ’ dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يُج۪يبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْمُضْطَرَّ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansudur.  

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı  يُج۪يبُ  fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. دَعَاهُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

دَعَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَكْشِفُ   damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. السُّٓوءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَجْعَلُكُمْ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile  يَكْشِفُ ‘ye matuftur.

يَجْعَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. خُلَـفَٓاءَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْضِ  muzâfun ileyh olarak kesre ile mecrurdur. 

بَلْ  idrab ve atıf harfidir.Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir.  "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir:1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُج۪يبُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  حبب ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

الْمُضْطَرَّ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan if’tiâl babının ism-i mef’ûludur.


 ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ 

 

İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir.  اِلٰهٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. مَعَ  mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ

 

قَل۪يلاً  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. مَا  zaiddir. قَل۪يلاً ’i tekid etmek içindir.

تَذَكَّرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَذَكَّرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

اَمَّنْ يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  أَم, hemze ve  بَلْ  manasını taşıyan munkatı’  أَمْ ’dir. İstifham, inkârî manadadır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama, azarlama, ikrar manaları taşıması ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme kastına matuf olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  مَّنْ ‘in haberi mahzuftur.

Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَّنْ ‘in sıla cümlesi  يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, herkes tarafından biliniyor olması, sonraki habere dikkat çekme ve tazim kastı sebebiyledir.

Bu ayette şarttan mücerret zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhi olan  دَعَاهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يُج۪يبُ  fiili,  اِذَا ’nın müteallakıdır.

Aynı üslupta gelen ve birbirine matuf olan  وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ  ve  وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِ  cümleleri, atıf harfi  وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الْمُضْطَرَّ - السُّٓوءَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme, onun yaratıcı kudretini muhataplara bildirmek manası vardır. 

Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.

يَكْشِفُ ’da teşbih vardır.  إزالَةِ  anlamında müstear lafızdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الْمُضْطَرَّ ’daki tarif, ahdi zihnidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الْمُضْطَرَّ  ile burada kastedilen cinstir. Bu sebepten her sıkılanın duasını kabul etmek gerekmez. “O dilerse kaldırılmasını istediğiniz belayı kaldırır.” (Enam Suresi, 41) gibi dilemesiyle kayıtlıdır. Bununla birlikte çoğu zaman şiddetli ihtiyaç halinde duanın kabul olunacağına işaret, hatta vaat yani söz verme de var, demektir. Çünkü sıkışma halinde ihlas ortaya çıkar. Nice imansızların imana geldikleri görülür. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Keşşâf sahibi şöyle der: “Zaruret, insanı sığınmaya götüren, mecbur bırakan hal demektir. Iztırar da zaruret kökünün iftial vezni üzere olan şeklidir. Arapçada,  اضدره الى كذ   ‘Onu, ona mecbur kıldı’ denir. Bu babın, ism-i faili ve ism-i mef'ûlü aynı şekilde  الْمُضْطَرَّ  olarak gelir.  الْمُضْطَرَّ , bir hastalığın veya fakirliğin veya zamanın belalarından herhangi birinin, Allah'a yalvarıp yakarmaya mecbur bıraktığı kimsedir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

يَكْشِفُ ’da teşbih vardır.  إزالَةِ  anlamında müstear lafızdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِ , yeryüzünün halifeleri, yeryüzünde geçmişlerin yerlerine kalanlar, demek olursa da ilâhi hükümlerin yerine getirilmesi kendilerine emredilmiş hilafet sahipleri yani yeryüzünün hükümdarları manasına olması da uygundur. Sıkıntıda bulunanın duası ile kötülüğün kaldırılmasına işaret edilmiş olması da ancak bununla uygun olur. Ve o halde bu cümle müminlere daha ta İslam'ın başlangıcında geleceğin İslamî hakimiyetini vadeden büyük bir müjdeyi ifade eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

 

  ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir., istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî manadadır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi formunda gelerek, sübut ve istimrar ifade etmiştir.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle kınama manasında ve Allah Teâlâ’nın kudretine dikkat çekme amacıyla geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Her şeyi bilen yaratıcının böyle bir sorunun cevabını beklemesi muhaldir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  اِلٰهٌ ’un haberi mahzuftur.  مَعَ اللّٰهِ  bu mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyhin nekre gelişi, muayyen olmayan cins, adet ve tahkir ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Bu cümle 60 ve 61. ayette geçen cümlenin tekrarıdır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S.314)

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu kelam, Allah'tan başka ilah olmadığının takrir ve tahkikidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümlenin takdiri, “Vay sizin halinize! Allah ile birlikte bir ilah mı var?” şeklindedir. [Allah ile birlikte…] ayeti üzerinde vakıf yapmak güzeldir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

 

قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede  takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. قَل۪يلاً  mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib mukaddem sıfattır. Cümlenin takdiri  تتذكرون تذكرا قليلا  (Çok az düşünüyorsunuz) şeklindenir.

Bu takdire göre mef’ûlü mutlak ve zaid harf  مَا  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebi kelamdır. 

Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَل۪يلا  keli­mesinin nekre olarak gelmesi azlık ifade etmek içindir. Cümledeki  مَا  edatı, bu belirsizlikten çıkan azlık manasını pekiştirmektedir. Bu, şükretmemekten kinayedir. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir)

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dil bilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan  تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)