Kasas Sûresi 40. Ayet

فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ  ٤٠

Biz de onu ve askerlerini yakaladık ve onları denize attık (Orada boğuldular). Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bak!
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَخَذْنَاهُ biz de onu tuttuk ا خ ذ
2 وَجُنُودَهُ ve askerlerini ج ن د
3 فَنَبَذْنَاهُمْ ve attık ن ب ذ
4 فِي
5 الْيَمِّ suya ي م م
6 فَانْظُرْ bak ن ظ ر
7 كَيْفَ nasıl ك ي ف
8 كَانَ oldu ك و ن
9 عَاقِبَةُ sonu ع ق ب
10 الظَّالِمِينَ zalimlerin ظ ل م
 

Firavunlar Mısır halkı tarafından tanrının oğlu, dolayısıyla tanrı kabul edildiği ve kendisine tapınılma derecesinde yüceltildiği için Mûsâ’nın muhatabı olan Firavun da kendisini “en büyük Tanrı” olarak görmüş (bk. Nâziât 79/24) ve Hz. Mûsâ’nın tarif ettiği âlemlerin rabbi olan Allah ile alay eder bir tavırla veziri Hâmân’a, “Bana bir kule yap, belki oradan Mûsâ’nın tanrısını görürüm” diye emir vermişti.

Hz. Mûsâ, Firavun’a karşı zorlu mücadele verdi. Bu süre içerisinde Firavun Allah tarafından birçok felâket ve sıkıntıya uğratıldı. Buna rağmen gerçeği görmek ve kabul etmek istemediği için hidayete eremedi (bilgi için bk. A‘râf 7/103-138). Sonunda Mûsâ, Allah’ın emri uyarınca bir gece İsrâiloğulları’nı alıp Sînâ yarımadasına geçmek üzere Kızıldeniz’e doğru yola çıktı. Durumdan haberdar olan Firavun da askerlerini alarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Mûsâ ve İsrâiloğulları karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye çalışan Firavun, ordusuyla birlikte denize gömüldü (bilgi için bk. A‘râf 7/136). Firavun denizde boğulmak üzere iken Allah’a iman etmiş, fakat yeis halindeki imanı kabul edilmemiştir (bk. Yûnus 10/90-91).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 229
 

فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّۚ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَخَذْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جُنُودَهُ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  istînâfiyyedir.  نَبَذْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  فِي الْيَمّ  car mecruru  نَبَذْنَا  fiiline mütealliktir. 

 

فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. انْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَيْفَ  istifham ismi,  كَانَ ’nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. عَاقِبَةُ  kelimesi  كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الظَّالِم۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

الظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّۚ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …  وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

وَجُنُودُهُ  izafeti, temasül nedeniyle fiildeki mef’ûl zamire atfedilmiştir.

Aynı üslupta gelen  فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمّ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَخَذْنَا  ve  فَنَبَذْنَاهُمْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Keşşâf'ta, Allah'ın şanının büyüklüğünü ifade eden edebi konuşmalardan birini yaptığı yazılıdır. Çünkü  فَنَبَذْناهم في اليَمِّ  [Böylece onları denize attık] sözünde meknî istiare vardır. O ve askerleri, Allah’ın eline alıp denize attığı çakıl taşlarına benzetilmiştir.  اَخَذْ  kelimesi hakiki manasında kabul edilirse bu kelimede de meknî istiare vardır. Çünkü arkasından elle kavrama manası taşıyan bir benzetme gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الْيَمِّۚ  kelimesi Kur’an-ı Kerim'de, hepsi de Musa kıssasında olmak üzere toplam 8 kez gelmiştir. Bu kelime bu kıssa dışında hiçbir yerde geçmemiştir ki bu kullanımın bir inceliği vardır. Bu incelik İbranice olan bu kelimenin, İbranî olan Musa ve kavmi hakkındaki kıssada kullanılmış olmasıdır. بحر  kelimesi ise hem Musa kıssasında hem de başka yerlerde kullanılmıştır. (Kur’an’ın Beyânî Sırları, Fâdıl Sâlih es-Sâmerrâî, s. 70) 

Onun şanının büyüklüğüne ve hükümranlığının azametine delalet eden susturucu sözler cümlesindendir. Cenab-ı Hakk onları, -her ne kadar, çok kalabalık ve son derece fazla iseler de hakir kılmak ve sayılarını ve hazırlıklarını hafife almak için, bir şahsın, bir hamlede eline alıp da denize fırlattığı çakıl taşlarına benzetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bunda yakalayanın önemine, yakalananın da değersizliğine işaret vardır; sanki çok olmalarına rağmen onları bir avucuna almış ve denize atmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

  فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ

 

فَ , istînâfiyyedir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu hitap Hz. Peygamber nezdinde tüm insanlaradır. 

انْظُرْ  fiilinin mef’ûlü konumundaki  كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

كَيْفَ  istifham ismi, كَانَ ’nin mukaddem haberidir. Takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

الظَّالِم۪ينَ ’ye muzâf olan  عَاقِبَةُ, nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir. Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi, az sözle çok anlam ifade etmesi içindir.

İstifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp son derece etkili bir tehdit manası taşıyan cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

فَانْظُرْ  fiilinde istiare sanatı vardır. Bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

عَاقِبَةُ  için müzekker fiil kullanılmış, كَانَتْ  buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akibet azap manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasında olur. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Meânî’n Nahvi, c. 2, S. 52)

كَانَ ’nin haberi soru isimleri veya haber ifade eden  كَمْ  gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda haber  كَانَ ’den ve isminden önce gelir. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)