وَمِنْ رَحْمَتِه۪ جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٧٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنْ | -nden dolayı |
|
| 2 | رَحْمَتِهِ | rahmeti- |
|
| 3 | جَعَلَ | var etti |
|
| 4 | لَكُمُ | sizin için |
|
| 5 | اللَّيْلَ | geceyi |
|
| 6 | وَالنَّهَارَ | ve gündüzü |
|
| 7 | لِتَسْكُنُوا | dinlenmeniz için |
|
| 8 | فِيهِ | onda |
|
| 9 | وَلِتَبْتَغُوا | ve aramanız için |
|
| 10 | مِنْ | -ndan |
|
| 11 | فَضْلِهِ | O’nun lutfu- |
|
| 12 | وَلَعَلَّكُمْ | ve umulur ki |
|
| 13 | تَشْكُرُونَ | şükredersiniz |
|
Sekene سكن :
سُكُونٌ sükûn, bir nesnenin hareketliliğinin ardından sâbit/hareketsiz veya durağan hale gelmesidir. Bu kelime bir yerde yaşamak/ikamet etmek manasında da kullanılır. İsmi mekanı مَسْكَنٌ şeklinde gelir, çoğulu ise مَساكِنٌ dur.
سَكَنٌ hem zihnen rahatlamaya, bir şeye dayanmaya ve sukûnete hem de kendisiyle sukûnet bulunan şeye denir.
Yine سَكَنٌ kendisiyle sukûnete kavuşulan ve huzur bulunan ev/meskendir.
سِكِّينٌ bıçak demektir. Kesilen canlının hareketini sona erdirdiği için böyle adlandırılmıştır.
Fetih, 48/4. ayette geçen سَكِينَةٌ sekînet sözcüğüne gelince bununla ilgili üç görüş vardır: 1- Müminin kalbine sekinet vererek onu sakinleştiren ve ona emniyet hissi veren bir melektir. 2- O akıldır. Eğer akıl sahibini şehvete meyletmekten ve korkudan alıkoyarsa ona sekînet denir. 3- Bazıları ise سَكَنٌ ve سَكِينَةٌ kavramlarının aynı olup korkunun giderilmesi anlamına geldiğini ifade etmişlerdir.
Son olarak مِسْكِينٌ kelimesi hiçbir şeyi olmayan kimseye denir ve fakirden daha düşük bir seviyededir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de pek çok farklı formda 69 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri sukûnet, sâkin, sekine, mesken, meskun, miskin, teskin, müsekkin ve iskandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمِنْ رَحْمَتِه۪ جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مِنْ sebebiyyedir. مِنْ رَحْمَتِه۪ car mecruru جَعَلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمُ car mecruru جَعَلَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. الَّيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. النَّهَارَ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
لِ harfi, تَسْكُنُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle جَعَلَ fiiline mütealliktir.
تَسْكُنُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ car mecruru تَسْكُنُوا fiiline mütealliktir. لِتَبْتَغُوا atıf harfi وَ ‘la لِتَسْكُنُوا fiiline matuftur.
لِ harfi, تَبْتَغُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle جَعَلَ fiiline mütealliktir.
تَبْتَغُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ فَضْلِه۪ , car mecruru لِتَبْتَغُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada baz manasında gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبْتَغُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; لعلّكم ترزقون (Rızıklandırılmanız için) şeklindedir.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَشْكُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَمِنْ رَحْمَتِه۪ جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ رَحْمَتِه۪ car-mecruru amili olan جَعَلَ fiiline, rahmete dikkat çekmek ve zihinlere iyice yerleştirmek için, جَعَلَ fiiline müteallik لَكُمْ car-mecruru ise ihtimam için mef’ûl olan الَّيْلَ ’e, takdim edilmiştir.
وَالنَّهَارَ mef’ûl olan الَّيْلَ ‘ye tezat nedeniyle atfedilmiştir.
Sebep bildiren cer harfi لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ cümlesi, harfi cerle birlikte جَعَلَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ cümlesindeki geceye ait zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen gece, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Gece vakitlerinde dinlenen kişiler, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Aynı üsluptaki وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ cümlesi masdar tevilinde, yine جَعَلَ fiiline müteallik olmak üzere önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Veciz ifade kastına matuf رَحْمَتِه۪ ve فَضْلِه۪ izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire izafe edilen رَحْمَتِ ve فَضْلِ kelimeleri tazim edilmiştir. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
رَحْمَتِ - فَضْلِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
النَّهَارَ - الَّيْلَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, لِتَسْكُنُوا - لِتَبْتَغُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ cümlesiyle, لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı gece ve gündüz nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.
Ayette leff ve neşr sanatı vardır.
Burada gece ve gündüz kelamın başında tafsilen zikredilen kelimelerdir. Bunlar leff’i temsil eder. Bazıları buna tayy da demiştir. Arkadan gelen onda sükûn bulmanız için ve fazlından arayasınız diye sözleri ise neşri temsîl eder. Bunlar, muhatabın hangisinin hangi zamanda yapılacağını anlayacağı varsayılarak tayin edilmeksizin gelmiştir. Eğer tayin edilerek zikredilseydi bu durumda leff ve neşr sanatı değil taksim sanatı olurdu. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Burada iki tane tıbâk vardır. Gündüz ve gece arasındaki tıbâk zâhirdir. Sükûnet ve Allah’ın fazlından aramak arasındaki tıbâk ise hafîdir. Çünkü sükûnetin mukabili harekettir. Allah’ın fazlından aramak ise hareketi gerektirdiği için sükûnetin zıddı olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Bu ayet-i kerîmede gece ve gündüz bir araya getirilmiştir. Bunlar Allah Teâlâ’nın kulları üzerindeki nimetlerindendir. Rahmetinin bir tezâhürüdür. Daha sonra da zamanın gece ve gündüz şeklinde yaratılmasının hikmeti zikredilmiştir. Geceleri sükûn bulmak, gündüzleri de hareket edip çalışmak içindir. Bu hareket, yeryüzünde fesad çıkarmak için değil Allah’ın fazlından aramak ve maslahat için olmalıdır. Bunun için ayet-i kerîmede Allah’ın fazlından bölümü ilave edilmiştir. Çünkü hareket fesad için de maslahat için de olabilir. Ama Allah’ın fazlı sadece ıslahı ifade eder. Dolayısıyla ikinci bölümde de sükûnet ve fazîleti aramak şeklinde iki zıd zikredilmiştir. İşte ayetin hem başında, hem de sonunda iki zıddın zikredilmesi mümini bu nîmet üzerinde düşünmeye sevk eder. Niçin zaman gündüz ve gece olarak yaratılmıştır? Kıyamet gününe kadar sadece gündüz ya da sadece gece olsaydı hayat nasıl olurdu? İşte böylece Allah Teâlâ önceki ayetler üzerinde tefekküre davet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
مِنْ harf-i ceri ba’diyet manasında gelmiştir. Çünkü Allah’ın insanlara olan rahmeti pek çok çeşidi ve tek tek her biriyle tasdik edilen külli bir hakikattir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ cümlesi, rızık istemek ve elde etmek için çalışmaktan kinaye olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Ayetin fasılası, takdiri لعلّكم ترزقون (Rızıklandırılmanız için) olan, mukadder istînâfa matuftur.
لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَشْكُرُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin, fiil cümlesi olması hükmü takviye etmiştir.
‘Umulur ki’ anlamında olan لَعَلَّ , Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinden “umulur ki şükrederler” şeklinde değil, ”şükretsinler diye” anlamına gelir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine olan bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır der. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)
Cenab-ı Hak, 71. ayetin sonunda, "Hâlâ dinlemeyecek misiniz?" buyurmuş, 73. ayetin sonunda, "Hâlâ görmeyecek misiniz?" buyurmuştur. Çünkü bunların maksadı, duydukları ve gördükleri şeylerden tefekkür ve tedebbür açısından istifade edilmesidir. Binaenaleyh onlar bu istifadeyi yapmayınca duymayanlar ve görmeyenler olarak kabul edilmişlerdir. Kelbî, Hak Teâlâ'nın, "Hâlâ dinlemeyecek misiniz?" hitabının manasının, "Hâlâ bunları yapana itaat etmeyecek misiniz"; "Hâlâ görmeyecek misiniz?" hitabının manasının ise, "üzerinde olduğunuz hatanızı ve dalaletinizi görmeyecek misiniz?" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Eğer, "Cenab-ı Hak, "İçinde dinleneceğiniz bir geceyi..." demiş olduğu gibi, "içinde tasarruf edebileceğiniz bir gündüzü" demeli değil miydi?" denirse, biz deriz ki: Bu ifadede, "güneşin ışığı" demek olan "ziya" kelimesinin getirilmesi, kendisine taalluk eden menfaatlerin çokluğundan ötürüdür. Yoksa bu, sadece geçimle ilgili tasarruflar değildir. Karanlık (gece) ise, bu şekilde değildir. Cenab-ı Hak, "ziya"nın peşi sıra, "Hâlâ dinlemeyecek misiniz?" hitabını getirmiştir. Çünkü dinlemek ve duymak, o ziyanın (ışığın) faydalarını anlamak ve anlatmak için, gözün idrak edemediği şeyleri idrake vesiledir. Gecenin peşi sıra da, "Hâlâ görmeyecek misiniz?" buyurulmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَتَذَكَّرُونَ fiili تفعّل babındadır. Bu bab fiile mutavaat, tekellüf (çaba), ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. Bu babta en çok kullanılan anlam tekellüftür .
Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan bu cümleler arasında tekrir ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu iktibas sanatıdır. Kur’an kendi sözünden alıntı yapmıştır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)