Ankebût Sûresi 14. Ayet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماًۜ فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ  ١٤

Andolsun, biz, Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 أَرْسَلْنَا biz gönderdik ر س ل
3 نُوحًا Nuh’u
4 إِلَىٰ
5 قَوْمِهِ kavmine ق و م
6 فَلَبِثَ kaldı ل ب ث
7 فِيهِمْ onların arasında
8 أَلْفَ bin ا ل ف
9 سَنَةٍ seneden س ن و
10 إِلَّا eksik
11 خَمْسِينَ elli خ م س
12 عَامًا yıl ع و م
13 فَأَخَذَهُمُ sonunda yakaladı ا خ ذ
14 الطُّوفَانُ Tufan ط و ف
15 وَهُمْ
16 ظَالِمُونَ haksızlık edenleri ظ ل م
 

Sûrenin 3. âyetinde önceki toplulukların da imtihandan geçirildikleri bildirilmişti. Buradan itibaren 43. âyete kadar bazı peygamberlerin tebliğlerinin özünü oluşturan konulardan ve kendi topluluklarının bu peygamberler karşısında sergiledikleri inkârcı tutumlardan, bu yüzden uğradıkları felâketlerden örnekler verilerek insanlık tarihinin din bağlamında ders alınmaya değer yönleri özetlenmekte; böylece bir yandan İslâm’ın muhatapları olanlar uyarılırken bir yandan da İslâm peygamberinin karşılaştığı inkârcı ve düşmanca davranışların benzerleriyle önceki peygamberlerin de karşılaştığı hatırlatılarak Resûlullah ve müminler teselli edilmektedir.

Kur’an-ı Kerîm’de kavmiyle giriştiği inanç mücadelesi hakkında bilgi verilen ilk peygamber Hz. Nûh’tur; ayrıca yine Kur’an’da kaç yıl yaşadığı bildirilen tek peygamber de odur. Tevrat’ta da Nûh’un 950 yıl yaşadığı bildirilmektedir (Tekvîn, 9/29). Ancak, bir tarih kitabı mahiyetinde olan Tevrat’ın Tekvîn bölümünde (5/28-9/29) Nûh’un hayatı nisbeten ayrıntılı olarak anlatılırken Kur’an’da daha çok onun hayatının ibret alınacak yönleri verilmiştir (Nûh tûfanı hakkında bilgi için bk. Hûd 11/36-49).

 

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماًۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. نُوحاً mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  اِلٰى قَوْمِ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَبِثَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  ف۪يهِمْ  car mecruru  لَبِثَ  fiiline mütealliktir.  اَلْفَ  zaman zarfı  لَبِثَ  fiiline mütealliktir.  سَنَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِلَّا  istisna harfidir.  خَمْس۪ينَ  müstesna olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğundan nasb alameti  ى ’dir.  عَاماً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرْسَلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. اَخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الطُّوفَانُ  fail olup damme ile merfûdur.  هُمْ ظَالِمُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir  Munfasıl zamir  هُمُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الظَّالِمُونَ  haberi olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الظَّالِمُونَ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪  cümlesi, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

اَرْسَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Kasem cevabı, olumlu muzari ile başlıyorsa fiilin başında lam harfi, fiilin sonunda ise şeddeli veya sakin tekid nûnunun getirilmesi zorunlu olur. 

Kasemin cevabı olumlu isim cümlesinden oluşuyorsa bu durumda  اِنَّ  ve ل  َbirlikte ya da ikisinden biri cümlede kullanılır.

فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماًۜ 

 

Kasemin cevabına  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف۪يهِمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü insan topluluğu hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Toplum, burada zarfa benzetilmiştir. Kavmiyle Hz. Nuh arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Cümledeki  اِلَّا , istisna edatı,  خَمْس۪ينَ  müstesnadır.  عَاماً , müstesna için temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır. 

عَاماًۜ - سَنَةٍ  kelimeleri arasında tefennün ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماً  [Dokuzyüzelli sene] ifadesinde, tefennün (çeşitleme) sanatı vardır. Tefennün yapmak için  اِلَّا خَمْس۪ينَ سَنَةٍ  demeyip, اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماً  dedi. Çünkü aynı cümlede bir kelimenin tekrar edilmesi belâgata aykırıdır. Ancak, ٱلۡقَارِعَةُ مَا ٱلۡقَارِعَةُ  cümlesinde olduğu gibi, olayın büyüklüğünü veya kor­kunçluğunu ifade etmek maksadıyla yapılırsa belâgata aykırı olmaz. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir, Beyzâvî, IV, 310)

Ayette bin sene derken  سنة , elli eksik yıl derken  عام kelimeleri kullanılmıştır ve her iki kelime de aralarında ince anlam farkları bulunmakla birlikte öz anlam itibarıyla yıl anlamındadır. Ayette bereketsizlik, zorluk gibi anlamları bünyesinde barındıran  سنة  kelimesinden, bolluk, bereket gibi anlamları da olan  عام  kelimesine bir geçiş söz konusudur. 950 sene sıkıntı ve zorluk çeken Nuh (a.s)’ın yılları  سنة  kelimesiyle, Allah’ın yardımının ve kurtuluşun geldiği yıllar ise  عام  kelimesiyle ifade edilmiştir. 

Ayette aynı öz anlamı ifade eden iki farklı kelime kullanılmasının bile iltifât sanatı içerisinde değerlendirilmesi alanının ne kadar genişletildiğine en güzel örneklerden olsa gerektir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

Alimlerden bazıları sayıdaki istisnanın, geriye kalanı söylemek olduğunu ifade etmişlerdir. Mesela bir kimse "Falancanın bende, üç hariç on (dirhem, dinar) alacağı vardır" dediğinde, o kimse sanki "Onun bende yedi (dirhem, dinar) alacağı vardır" demiştir. İşte bu bilinince Cenab-ı Hakk'ın; "Elli yılı eksik olmak üzere, bin sene" ifadesi, "dokuzyüzelli sene" demiş gibi olur. O halde böyle demeyip de başka bir üsluba geçilmesinin faydası hakkında Zemahşerî iki faydanın bulunduğunu söyler:

1) İstisna, katiyete delalet eder; bu sebeple, istisnanın terk edilmesi ise, bazan takrîbi bir mana düşündürebilir. Çünkü bir kimse, "Falanca yüz sene yaşadı dediğinde, onun, kat’i olarak değil de yaklaşık olarak yüz sene demiş olması zannedilebilir. Ama o kimse, "bir ay hariç, bir sene hariç yüz sene" dese, o zaman bu zan izale olur ve bundan katiyet anlaşılır.

2) Nuh (a.s)'ın kavmi içinde kalış müddetini zikretmek, onun çok sabrettiğini beyan etmek içindir. Binaenaleyh Hz Peygamber (s.a.v)'in tebliğ süresi daha az olduğu için onun sabretmesi evleviyetle gerekir. Durum böyle olunca, Cenab-ı Hak kendisi için vadolunmuş müstakil bir isim bulunan adetler mertebesinin en üstünde bulunan sayıyı zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bundan önce, müminlerin, kâfirlerin eziyetiyle imtihan edilmeleri beyan edildikten sonra burada da, peygamberlerin ümmetlerinin eziyetine müptela oldukları beyan edilmektedir. Bu, imtihan edilmeden sırf iman ile bırakılıverileceklerini sananların fikrini reddetmek ve onları sabra teşvik etmek içindir. Zira peygamberler, kendi ümmetlerinden çeşitti fenalıklar görüp bunlara sabrettiklerine göre, bu müminlerin sabretmeleri daha uygun ve gereklidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)


 فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  mukadder cümleye atfedilmiştir. Takdiri;  فكذّبوه  (Hemen onu yalanladılar.) şeklindedir. Ayetler arasında, meskutun anh mevcuttur. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

اَخَذَ  fiili, الطُّوفَانُ ’ya isnad edilmiştir. Bu ifadede istiare vardır. Canlılara mahsus olan alma, yakalama fiili tufana nispet edilmiş, böylece tufan, iradesi olan bir canlı yerine konmuştur. Aynı zamanda cümlede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır. 

Sebebiyyet alakasıyla mecâz-ı mürseldir. Sebep zikredilmiş müsebbeb kasdedilmiştir. Muahaze eden tufan değil, Allah Teâlâ’dır.

Tufan, bir şeyi şiddetli ve bolca kaplayan sel, rüzgâr ve karanlık için kullanılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَهُمْ ظَالِمُونَ  cümlesi, haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin müsnedi olan  ظَالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cenab-ı Hakk'ın  فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ [Nihayet onlar zulümde devam edip dururlarken, kendilerini tufan yakalayıvermişti] buyruğuna gelince, burada bir inceliğe işaret vardır. Bu da şudur: Allah Teâlâ, sırf zulmün bulunması sebebiyle, azap etmez. Aksi halde, zulmeden sonra da tövbe edene zulmetmesi gerekirdi. Zira, ondan zulüm sadır olmuştur. O ancak, zulmünde ısrar edene azap eder. İşte O'nun, ifadesi, "Onlar zulümleri içinde iken, Allah onları helak etti. Şayet onlar zulmü terketselerdi, Allah onları helak etmeyecekti" anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)