Ankebût Sûresi 52. Ayet

قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ  ٥٢

De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah’ı inkâr edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 كَفَىٰ yeter ك ف ي
3 بِاللَّهِ Allah
4 بَيْنِي benimle ب ي ن
5 وَبَيْنَكُمْ sizin aranızda ب ي ن
6 شَهِيدًا şahid olarak ش ه د
7 يَعْلَمُ O bilir ع ل م
8 مَا olanları
9 فِي
10 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
11 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
12 وَالَّذِينَ ve
13 امَنُوا inananlar ا م ن
14 بِالْبَاطِلِ batıla ب ط ل
15 وَكَفَرُوا ve inkar edenler ك ف ر
16 بِاللَّهِ Allah’ı
17 أُولَٰئِكَ işte
18 هُمُ onlardır
19 الْخَاسِرُونَ ziyana uğrayanlar خ س ر
 

Peygamber dönemindeki inkârcılar, genellikle iyi niyetli olarak Resûl-i Ekrem’in gerçekten peygamber olup olmadığını öğrenmek, dolayısıyla gerçeği anlamak için değil, fakat sırf akıllarınca onu güç durumda bırakmak maksadıyla sık sık geçmişteki bazı peygamberler gibi onun da hissî (duyulara hitap eden) mûcizeler göstermesini isterlerdi. 50. âyette öncelikle mûcize göstermenin Allah’a ait olduğu, Peygamber’in görevinin ise insanları inanç ve amel hayatı konusunda uyarmak ve aydınlatmaktan ibaret bulunduğu bildirilmekte; 51. âyette ise çok önemli bir noktaya dikkat çekilmektedir: “Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu?” Şu halde Peygamber efendimizin en büyük mûcizesi Kur’an’dır; insanlara asıl gerekli olan, gelip geçici hissî mûcizeler değil, benzerini asla ortaya koyamayacakları, hayatın her anında feyzinden yararlanmaları mümkün olan bu ebedî mûcizedir (Zemahşerî, III, 193). Öteki mûcizeler duyulara hitap eder, gelip geçicidir; Kur’an ise okunan mûcizedir, akla hitap eder (İbn Âşûr, XXI, 15); insanlığın dünya huzuru ve âhiret kurtuluşu için muhtaç olduğu doğru inanç ve düzgün yaşayışın ilkelerini verir. Âyette Kur’an’ın bu özelliği iki kelimeyle verilmektedir: Rahmet ve ibret (zikrâ). Rahmet dünya ve âhirete dair bütün güzellikleri kapsayan bir kelimedir; çünkü Allah kuluna rahmetiyle muamele edince ona lâyık olduğu güzellikleri ihsan eder; ibret ise Kur’an’ın üslûbuna baştan sona hâkim olan kanıtlar, uyarılar, derslerdir; aslında bunlar da Kur’an’ın tabiriyle “akıl sahipleri” (ülü’l-elbâb) için birer rahmettir. Ama âyete göre Kur’an’daki rahmet ve ibret kaynaklarından feyiz almanın yolu –putperestler vb. inatçı ve inkârcı zümrelerin yaptığı gibi Kur’an’a ve Peygamber’e savaş açmak değil– hakikatleri görünce inanmaya hazır bir içtenliğe, dürüstlüğe sahip olmaktır.

Uyarı üslûbu taşıyan 52. âyete göre bütün evreni kuşatan ilmiyle her şeye şahit olan, eksiksiz kusursuz bilen Allah, sonuçta kimin ne yaptığını da görüp gözetmekte olup müminlerle münkirler arasındaki ihtilâflarda nihaî hükmü verecek ve o zaman “bâtıla (uydurma tanrılara) inanan ve Allah’ı inkâr edenler”, nefsânî ihtiraslarına, benlik iddialarına kapılarak doğru yola ve bu yolun yolcularına karşı verdikleri zalimce savaşın kendilerine neler kaybettirdiğini göreceklerdir.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 278-279
 

   Hasera خسر :  خُسْر ve  خُسْران kavramları sermayenin, ana paranın eksilmesidir. Bu eksilme bazen insana nisbet edilerek ‘falan kişi ziyan etti’ olarak, bazen de mala nispet edilerek  ‘ticareti ziyana uğradı’ şeklinde kullanılır. Yine bu kavram hem dünyadaki mal, makam, mevki ve itibar gibi hârici kazançların kaybı hususunda, hem de sağlık, selamet, akıl, iman ve sevap gibi içsel ya da kişisel kazanımların kaybı hususunda kullanılır. Yüce Allah’ın Kuran-ı Kerim’de sözünü ettiği her خُسْران  bu son anlamdadır.

خُسْران beş şekilde tefsir edilir:
1 –  خاسِر Âciz kimseler manasında kullanılmıştır. Yusuf/14 Muminun/34
2 –  خاسِرُون Aldatanlar, aldananlar ve aldatılanlar manasında kullanılmıştır. Zümer/15 Şura/45
3 –خُسْران  Dalâlet manasında kullanılmıştır. Nisa/119 Asr/2
4 –  خُسْران Eksiklik/eksiltmek, noksanlık/noksanlaştırmak manasında kullanılmıştır. Şuara/81 Mutaffifin/3
5 - خُسْران  Ukûbet manasında kullanılmıştır. Hud/47 Araf/23 

  Vazîa; Sermaye kaybıdır. Hüsran ise sermayesinin tamamen gitmesidir. Daha sonra kullanım yaygınlaşarak sermayenin bir kısmının kaybı için de bu kelime kullanılır olmuştur.

  Arapçada husran’ın aslı helâktır. الرِّبْح ‘ın zıddı olarak bir kayba uğrayıştır.

  الخُسْرُ’un Farsçadaki karşılığı ziyandır ve bu da zararla aynı manada değildir. Çünkü zarar, faydanın/menfaatin (النَّفْع) mukabili/zıddıdır.

  Yine hüsran (الخُسرُ) maddi işler ve mal hakkında olabildiği gibi manevi ve kişisel işler hakkında da olabilir. İlkiyle ilgili النَّقص ve الغُبْن mefhumları tam olarak uymakta, ikinci kısımla ilgili ise الضَّلال ve الهَلاك terimleri intibak etmektedir. (Müfredat - Tahqiq - Mukatil b. Süleyman - Furuq)

  Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 65 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri hasar ve hüsrandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداً ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. بِ  harf-i ceri zaiddir.  للّٰهِ  lafza-i celâl lafzen mecrur, كَفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. بَيْن۪ي  mekân zarfı  شَه۪يداً ‘e mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekân zarfı  بَيْنَكُمْ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَه۪يداً  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

Cümle hal olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir.  يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek 

ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْبَاطِلِ  car mecruru  اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ  car mecruru  كَفَرُوا  fiiline mütealliktir. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

 

Cümle, has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ  fasıl zamiridir.  الْخَاسِرُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْخَاسِرُونَ  haberi olup ref alameti  وَ ’dır.

هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesi, işaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْخَاسِرُونَ ; sülâsî mücerredi خسر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

Tekid ifade eden zaid  بِ  harfi nedeniyle mecrur olan lafza-i celâl, fiilin faili olarak merfû mahaldedir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla  اللّٰهِ  isminde tecrîd sanatı vardır.

شَه۪يداً  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. 

َشَه۪يد  kelimesi, شَاهِد ’in mübalağa sıygası olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mümeyyezde sürekli varlığına, sıfatın onun  parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

شَاهِد, bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez. Şehit, insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır.

Allah’ın şahit olarak kâfi olduğu sözünde tağlîb vardır. Allah sadece şahit olarak değil, basîr, semî, hafîz vs. olarak da yeter. 

بَيْن۪ي - بَيْنَكُمْ  kelimeleri arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قُلْ  emri Kur'an-ı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın kendinden bir tek kelime bile söylemediğine, işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delalet etmiştir. Resulullah’a (s.a.v) قُلْ  diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığının önemini gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın (s.a.v) bize tebliğ eden sesinden önce kendisine bunu indiren Allah'ın ona  قُلْ  dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâği Tefsiri, c. 7, s.111)

Cenab-ı Hak [De ki: Benimle sizin aranızda Allah'ın, hakkıyla şahit olması yeter] buyurmuştur. Ki bu, "Hazret-i Muhammed (s.a.v)'in peygamber olduğu aşikâr olup, delilleri çok parlak olduğu halde ehl-i kitabın inatçıları onu tasdik etmeyince, tıpkı doğru söyleyen bir kimsenin yalanlanıp, bunun üzerine onun da, doğruluğu hususunda hertürlü delili getirerek yine de tasdik olunmayınca, bu kimsenin, "Ey inatçılar, Allah benim doğru sizin ise yalancı olduğunuzu biliyor. O, benimle sizin aranızda, dediklerim hususunda, hüküm veren bir şahittir" demesi gibi demiştir ki, bütün bunlar, bir takrîr ve bir te'kîdi ifade eden inzâr ve tehdittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)


يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَعْلَمُ  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ  car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَالْاَرْضِ  , tezâyüf nedeniyle  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Allah’ın bilgisi dahilinde olanların semavat ve arz olarak ayrılması taksim sanatıdır.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

 

Ayetin son cümlesinde  وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. الَّذ۪ينَ , mübteda, اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.

Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Emin oldu anlamındaki  أمن  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında inandı manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

كَفَرُوا بِاللّٰهِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesi, الَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ , müsned, هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesi, haberdir.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.

Bahsi geçen kişilerin  اُو۬لٰٓئِكَ  ile tekrar ifade edilmesi, onlara ve durumlarının kötülüğüne dikkat çekmek için yapılmış ıtnâb sanatıdır.

Faide-i haber inkârî kelam olan müsned konumundaki  هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesinde, haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. 

الْخَاسِرُونَ ‘deki tarif, iddiaî kasr içindir. Onların hüsranlarını mübalağa içindir. Bu ebedi cezayı hak etmeleri sebebiyle, sanki hüsrana uğrayan sadece onlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

هُمُ  maksûr/mevsûf, الْخَاسِرُونَ  maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların hüsranda olduğu kesin bir dille bildirilmiştir. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

الْخَاسِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِ  ifadesinde, tekid dışında şöyle bir başka fayda daha vardır: Allah Teâlâ, ikinci ifadeyi birincinin çirkinliğini beyan etmek için getirmiştir. Bu tıpkı birisinin, batılı ileri sürmenin çirkinliğini ortaya koymak için,"Sen, hakkı bırakıp da batılı mı söylüyorsun?" demesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak, "işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir" buyurmuştur. İşte hüsran çeşitlerinin en ilerisi de böyle olur. Çünkü sermayesini kaybeden ve bunun peşi sıra borçları olmayan kimsenin hali, sermayesini kaybettiği gibi, ayrıca birçok borçları da bulunan kimsenin halinden daha kolaydır. Binaenaleyh onlar da, Allah'tan başkasına ibadet edince, ömürlerini bu yolda harcamış ve karşılığında hiçbir şey elde edememiş, ayrıca üzerlerinde, ödemeyecekleri bir zaman ve yerde, istenecek bir takım farzları yapmama borçları kalmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)