بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَا تُجَادِلُٓوا اَهْلَ الْكِتَابِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve asla |
|
| 2 | تُجَادِلُوا | tartışmayın |
|
| 3 | أَهْلَ | ehliyle |
|
| 4 | الْكِتَابِ | kitap |
|
| 5 | إِلَّا | başka şekilde |
|
| 6 | بِالَّتِي | (tarzdan) |
|
| 7 | هِيَ | o |
|
| 8 | أَحْسَنُ | en güzel |
|
| 9 | إِلَّا | dışında |
|
| 10 | الَّذِينَ |
|
|
| 11 | ظَلَمُوا | haksızlık edenleri |
|
| 12 | مِنْهُمْ | onların |
|
| 13 | وَقُولُوا | ve deyin ki |
|
| 14 | امَنَّا | inandık |
|
| 15 | بِالَّذِي |
|
|
| 16 | أُنْزِلَ | indirilene |
|
| 17 | إِلَيْنَا | bize |
|
| 18 | وَأُنْزِلَ | ve indirilene |
|
| 19 | إِلَيْكُمْ | size |
|
| 20 | وَإِلَٰهُنَا | ve ilahımız |
|
| 21 | وَإِلَٰهُكُمْ | ve ilahınız |
|
| 22 | وَاحِدٌ | birdir |
|
| 23 | وَنَحْنُ | ve biz de |
|
| 24 | لَهُ | O’na |
|
| 25 | مُسْلِمُونَ | teslim olanlarız |
|
Ankebût sûresinin Mekke’de indiği yönündeki rivayet kabul edildiği takdirde (bk. sûrenin girişindeki açıklama), buradaki Ehl-i kitap’tan maksat, Mekke’de bulunan az sayıdaki hıristiyanlardır. Hz. Peygamber’in bu hıristiyanlarla ilişkisinde ciddi bir sıkıntı bulunmadığı bildirilmekte, âyette de bu ilişkilerin iyi yolda götürülmesi yönünde tâlimat verilmektedir. Şayet sûrenin tamamının veya bu âyetin de içinde bulunduğu bir bölümünün Medine döneminin başlarında indiği yönündeki bilgi doğru kabul edilirse buradaki Ehl-i kitabın ağırlıklı olarak Medine yahudilerini ifade ettiği düşünülebilir. Hicretin ilk yıllarında yahudilerle ilişkilerin de barışçı bir çizgide sürdüğü bilinmektedir. Ancak âyetteki “içlerinden haksızlığa sapanlar dışında” şeklinde bir istisnanın yer alması, bazı Medineli yahudilerin daha ilk zamanlarda İslâm’a, Hz. Peygamber’e ve müslümanlara karşı olumsuz bir tavır takınmaya başladıklarını göstermektedir. Bazı müfessirler, “haksızlığa sapanlar”la cizye vergisi vermeye yanaşmayan Ehl-i kitap mensuplarının kastedildiğini ileri sürmüşlerse de (meselâ bk. Taberî, XXI, 1) henüz o dönemde cizye uygulamasının bulunmadığı, cizye âyetinin (Tevbe 9/29) hicretin 9. yılında indiği dikkate alınırsa bu yorum isabetsizdir. Şu halde Zemahşerî’nin de belirttiği gibi (III, 192) burada Ehl-i kitap içinden müslümanlar karşısında düşmanca tavır takınan sertlik yanlıları kastedilmiş, sertliğe sertlikle karşı konulmasına izin verilmiş olmalıdır.
Âyetin devamında müslümanların Ehl-i kitap mensuplarına, “Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur” demeleri istenmiştir. Bu ifade müslümanların onlarla iyi geçinmelerinin ilkesel gerekçesini ortaya koymaktadır. Zira –putperest Araplar’ın aksine– müslümanlarla Ehl-i kitap arasında bir inanç yakınlığı bulunmakta, yani müslümanlar onların kitaplarının hak kitap olduğunu kabul ettikleri gibi temelde ulûhiyyet konusunda da onlarla aynı inancı paylaşmaktadırlar. Ehl-i kitap’taki tevhid ilkesine aykırı inançlar, onların dinlerinin aslında bulunmayıp sonradan ortaya çıkmış bir sapmadır. Sonuç olarak müslümanların temel inanç konularında kendileriyle aynı çizgide gördükleri Ehl-i kitabı düşman bilmeleri anlamsızdır. Müslümanlarla Ehl-i kitap arasında daha sonra baş gösteren çatışmalar, müslümanlardan kaynaklanmış değildir; nitekim tarihî bilgiler de bunu doğrulamaktadır. Bu açıklamalar dikkate alındığında, haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i kitap’la iyi geçinmeyi emreden bu âyetin savaşa izin veren daha sonraki âyetlerle neshedildiğini ileri süren görüşün de isabetli olmadığı ortaya çıkmaktadır. Zira bu âyetin, “içlerinden haksızlığa sapanlar dışında” şeklindeki istisna bölümü, zaten gerektiğinde savaşmaya kadar varacak olan sertliğe sertlikle mukabele yolunu açık tutmaktadır. Nitekim müfessirler de bu yönde yorumlar aktarmışlardır (meselâ bk. Taberî, XXI, 2; İbn Kesîr, VI, 292).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 275-276وَلَا تُجَادِلُٓوا اَهْلَ الْكِتَابِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۗ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُجَادِلُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَهْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle تُجَادِلُٓوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası هِيَ اَحْسَنُ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَحْسَنُ haber olup damme ile merfûdur.
تُجَادِلُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جدل ’dir.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْسَنُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
اِلَّا istisna harfidir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. ظَلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru ظَلَمُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. قُولُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli اٰمَنَّا ‘dır. قُولُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. الَّـذ۪ٓي müfred müzekker has ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle اٰمَنَّا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اِلَيْنَا car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ cümlesi, atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اِلَيْكُمْ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اِلٰهُنَا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰهُكُمْ atıf harfi و ‘ la makabline matuftur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَاحِدٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru مُسْلِمُونَ ’ye mütealliktir. مُسْلِمُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْزِلَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تُجَادِلُٓوا اَهْلَ الْكِتَابِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasrla tekid edilmiş cümle, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mecrur mahaldeki müfred müennes has ism-i mevsûl بِالَّت۪ي , harf-i cerle birlikte تُجَادِلُٓوا fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan هِيَ اَحْسَنُ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan اَحْسَنُۗ , ism-i tafdil vezninde gelerek, mübalağa ifade etmiştir.
Nehiy harfi لَا ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır. تُجَادِلُٓوا maksûr/mevsûf, بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۗ maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka şeye değil zikredilen mecrura kasr edilmiştir.
Cümledeki ikinci اِلَّا da istisna edatıdır. Müstesna olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi ظَلَمُوا مِنْهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede iki اِلَّا arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ehl-i Kitab olan Yahudi ve Hristiyanlarla en güzel hasletle mücadele edin: kabalığa yumuşaklıkla karşılık vermek, öfkeye karşı sakin davranmak, eleştiriye öğütle karşılık vermek ve tehevvüre karşı teenni ile davranmak gibi. Ancak müslümanların, Ehl-i Kitab'a karşı takınacakları tavırlar, zafiyet ve zillete delalet edecek şekilde olmamalıdır. Bir görüşe göre bu ayet, kıtal (savaş) ayeti ile nesh edilmiştir. Ancak düşmanlık ve inatta, yahut Allah'a çocuk isnad etmek ve "Allah'ın eli sıkıdır" demek gibi sözleriyle aşırıya giderek zulmedenleri hariç; böyle olanlara karşı ise hallerine uygun bir müdafaa yapılmalıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında inşâî olmak bakımından da mutabakat vardır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُولُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اٰمَنَّا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّـذ۪ٓي harf-i cerle اٰمَنَّا fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan اُنْزِلَ اِلَيْنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir.
Birbirine matuf وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ve وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِلٰهُكُمْ , müsnedün ileyh olan اِلٰهُنَا ‘ya atfedilmiştir.
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُ , ihtimam için amili مُسْلِمُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Müsned olan مُسْلِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
اُنْزِلَ اِلَيْنَا - اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
الَّـذ۪ٓي - الَّت۪ي - الَّذ۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اُنْزِلَ - اِلٰهُ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تُجَادِلُٓوا - مُسْلِمُونَ ve ظَلَمُوا - اَحْسَنُۗ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Peygamberimizden (s.a.v) rivayet olunduğuna göre şöyle buyurmuştur: "Ehl-i Kitabı tasdik de etmeyin; tekzip de etmeyin ve deyin ki: "Biz, Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettik." Eğer onlar batıl bir şey söylerlerse, onları tasdik etmezsiniz; hak bir şey söylerlerse, onları tekzip etmezsiniz." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ Bu kelam, anılan iki fırkanın (Yahudi ve Hristiyanların) haline bir ta’rizdir. Zira onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka ilâhlar edindiler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَۜ فَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۚ وَمِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الْكَافِرُونَ ٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكَذَٰلِكَ | ve işte böylece |
|
| 2 | أَنْزَلْنَا | indirdik |
|
| 3 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 4 | الْكِتَابَ | Kitabı |
|
| 5 | فَالَّذِينَ | kimseler |
|
| 6 | اتَيْنَاهُمُ | kendilerine verdiklerimiz |
|
| 7 | الْكِتَابَ | Kitabı |
|
| 8 | يُؤْمِنُونَ | inanırlar |
|
| 9 | بِهِ | ona |
|
| 10 | وَمِنْ | ve |
|
| 11 | هَٰؤُلَاءِ | şunlardan (Araplardan) |
|
| 12 | مَنْ | kimseler |
|
| 13 | يُؤْمِنُ | inananırlar |
|
| 14 | بِهِ | ona |
|
| 15 | وَمَا | ve |
|
| 16 | يَجْحَدُ | inkar etmez |
|
| 17 | بِايَاتِنَا | ayetlerimizi |
|
| 18 | إِلَّا | başkası |
|
| 19 | الْكَافِرُونَ | kafirlerden |
|
“İşte biz kitabı sana böyle indiriyoruz” ifadesi çoğunlukla, bir önceki âyetin, “Ve deyin ki: Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir” meâlindeki bölümüyle bağlantılı olarak, “İşte biz Kur’an’ı sana böyle (daha önceki ilâhî kitapları onaylayan, onlardaki Allah’ın birliği inancını teyit eden, dolayısıyla ilâhî vahyin evrensel doğrularını tekrarlayan) bir kitap olarak indiriyoruz” şeklinde yorumlanmıştır. Ancak âyetin bu bölümünü, “İşte biz önceki peygamberlere kitaplar indirdiğimiz gibi sana da bu kitabı, Kur’an’ı indiriyoruz” şeklinde açıklayanlar da olmuştur (Taberî, XXI, 4; İbn Atıyye, IV, 321; Zemahşerî, III, 192).
“Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler” ifadesi de farklı şekillerde açıklanmıştır. Yaygın yoruma göre burada, yahudi iken müslüman olmuş Abdullah b. Selâm ve yakınları kastedilmiştir (Zemahşerî, III, 192; Şevkânî, IV, 238). Ancak İbn Âşûr, âyetteki “yü’minûne” fiilini –bizim de çeviride tercih ettiğimiz şekilde– geniş zamanlı bir fiil kabul ederek burada, o gün İslâm’ı hak din olarak kabul etmiş ve daha sonra da kabul edecek olan Ehl-i kitap mensuplarının söz konusu edildiğini belirtmiştir (XXI, 9). “Şunlardan da (müşrikler) ona inananlar var” ifadesinde ise –ağırlıklı görüşe göre– Araplar arasında müslüman olanlardan söz edilmiştir. Bu sûrenin indiği dönemde Araplar’ın çok büyük kısmı henüz müslüman olmadığı için âyette böyle bir ifade kullanılmıştır.
“Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler” ifadesi tamamının, “şunlardan da ...” ifadesi ise bir kısmının inandığını gösteriyor. Buna göre âyeti şöyle yorumlamak da mümkündür: İnsaf ve idrak bakımından kitaba muhatap olma kabiliyetlerini koruyanların tamamı ona iman ederler; diğerlerinden de (Ehl-i kitap ve müşrikler) bir kısmı ona inanırlar.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 276-277
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَ harf-i cerdir. Bu ibare, amili اَنْزَلْنَا ‘nın mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru اَنْزَلْـنَٓا fiiline mütealliktir. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْزَلْـنَٓا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
فَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۚ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْكِتَابَ ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
يُؤْمِنُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir.
اٰتَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أتى ’dir.
وَمِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ۜ
İsim cümlesidir. مِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُؤْمِنُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir.
يُؤْمِنُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أمن ’dir.
وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الْكَافِرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ itiraziyye veya haliyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَجْحَدُ damme ile merfû muzari fiildir. بِاٰيَاتِنَٓا car mecruru يَجْحَدُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. الْكَافِرُونَ fail olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْكَافِرُونَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَذٰلِكَ , amili اَنْزَلْـنَٓا olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
كَذٰلِكَ ’deki كَ teşbih harfidir. ذٰلِكَ müşebbehün bihdir. Müşebbehin konumu öyle yüce bir yerdedir ki ona benzeyecek bir şey yoktur manasındadır. Bu ifadede mübalağa sanatı vardır.
كَذٰلِكَ uzağı gösteren işaret sıfatıdır. İşaret edilenin konumunun derecesini ve mertebesinin yüksekliğini bildirir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَنْزَلْـنَٓا fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur اِلَيْكَ , amili olan الْكِتَابَ ’ye ihtimam için takdim edilmiştir.
Teşbih harfi كَ ‘nin dahil olduğu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ vahye işaret edilmiştir. Vahiy,, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Ayetin başındaki كذلك sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s.101)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki kullanımı, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
فَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۚ وَمِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.
Mübteda konumunda اَلَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اٰتَيْنَاهُمُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُؤْمِنُونَ بِه۪ cümlesi haberdir.
Isim cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim, tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , muahhar mübtedadır.
Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يُؤْمِنُ بِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
الْكِتَابَ , önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Emin oldu anlamındaki أمن fiili, بِ harfiyle kullanıldığında inandı manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ [Ayetteki Kitap verdiklerimiz…] ifadesiyle peygamberler kastedilmiştir. مِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ [Bunlardan] ifadesi ile de, "ehl-i kitaptan" manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الْكَافِرُونَ
وَ , itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Kasr üslubuyla tekid edilmiş cümle, muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Fiile müteallik car mecrur بِاٰيَاتِنَٓا , ihtimam için fail olan الْكَافِرُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen بِاٰيَاتِنَٓا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan بِاٰيَاتِ tazim edilmiştir.
Nefy harfi مَٓا ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiil ve fail arasındadır. يَجْحَدُ maksûr/sıfat, الْكَافِرُونَ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale'l-mevsûftur. Yani ayetlerimizi sadece kâfirler inkâr eder, başkaları ise tasdik eder manasındadır.
يُؤْمِنُونَ - الْكَافِرُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُؤْمِنُونَ - يُؤْمِنُ kelimeleri arasında iştikak cinası, مِنْ - مَنْ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve bu gruplardaki kelimeler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَجْحَدُ - يُؤْمِنُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
بِاٰيَاتِنَٓا - الْكِتَابَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْكَافِرُونَ ‘deki elif-lam takısı, onlardaki bu özelliğin kemâline işaret etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Burada kitabın ‘ayetler’ olarak ifade edilmesi, bu ayetlerin manalarına ve Allah (c.c) katından nazil olduklarına olan delaletinin apaçık olduğuna dikkat çekmek içindir. Bu kâfirlerden murad, küfre tamamen batmış olan ve onda kararlı olan kâfirlerdir. Zira onların bu hali, kendilerini, ayetlerin hak oldukları marifetine götürecek tefekkürden alıkoyar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ اِذاً لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ ٤٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve |
|
| 2 | كُنْتَ | sen değildin |
|
| 3 | تَتْلُو | okuyan |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | قَبْلِهِ | bundan önce |
|
| 6 | مِنْ | -tan |
|
| 7 | كِتَابٍ | Kitap- |
|
| 8 | وَلَا | ve |
|
| 9 | تَخُطُّهُ | onu yazmıyordun |
|
| 10 | بِيَمِينِكَ | elinle |
|
| 11 | إِذًا | öyle olsaydı |
|
| 12 | لَارْتَابَ | kuşkulanırlardı |
|
| 13 | الْمُبْطِلُونَ | batılda olanlar |
|
Okumak ve yazmak, birinden öğrenim görmenin en temel iki yoludur. Âyette Hz. Peygamber’in başka birinden bu şekilde öğrenim görmediği belirtilmektedir. Zira onun okuması yazması olsaydı o zaman Kur’an’ı inkâr etmek için bahane arayanlar, onu başka birinden, meselâ bir Ehl-i kitap mensubundan okuyup yazdığını ileri sürebilirlerdi. Nitekim yine de bu tür iddialar gündeme getirilmiş fakat etkili olamamıştır. Bunun önemli sebeplerinden biri, bu ve benzeri âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, Resûlullah’ın –en azından yirmi üç yıllık peygamberlik süresinin on üç yılını oluşturan Mekke döneminde– okuma yazmasının olmaması, yani ümmî oluşudur (ümmîlik konusunda ayrıca bk. A‘râf 7/157-158).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 277
Televe تلو : تَلا fiili bir kişiyi aralarında hiç kimsenin bulunamayacağı kadar yakın bir ardışıklıkla izlemektir. Bu takip edip izleme bazen bizzat bedenle, bazen hükümde birine uyarak olur ve mastarı da تُلْوٌ ve تُلُوٌّ şekillerinde gelir. Bazense okuyarak anlamı tedebbür etmek şeklinde olur, bu durumda da mastar تِلاوَةٌ dur. تَلا fiili عَلَى harfi ceri ile geldiğinde yüksek sesle okumak demektir.
تِلاوَةٌ sözcüğü kimi zaman sadece okuma şeklinde kimi zaman da içlerindeki emir ve nehiyleri, teşvik ve korkutmaları ciddiye alıp gereğini yapmak şeklinde Allah'ın nazil olmuş kitaplarını takip etme/izleme demektir. Kıraatten daha özel anlamlıdır. Dolayısıyla her tilavet bir kıraattir ancak her kıraat bir tilavet değildir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 63 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri tâli (yol) ve tilavet (secdesi)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Yemene يمن : يَمِينٌ sözcüğünün anlamı sağ el demektir. Yüce Allah'ın bir sıfatı olarak Kur'an-ı Kerim'de kullanılması bu hususta el sözcüğünün kullanılmasıyla aynı kapsamdadır.
يَمِينٌ kelimesi ayrıca müstear olarak teberrük, uğurlu ve bereketli sayma ile saadet ve mutluluk manalarında kullanılmıştır. Bu da insanların genelde hayır ve bereketi sağ ile, kötülük ve uğursuzluğu sol ile ifade etmeleri esasına göre söylenmiştir.
Yemin/ant etmede kullanılan يَمِينٌ kavramı ahitleşip antlaşma yapan kişinin gerçekleştirdiği fiil göz önüne alınarak bunu sağ elle yapması sebebiyle istiare yapılmıştır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 3 farklı isim kalıbında toplam 71 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri yemin, meymenet(siz), Eymen ve Yemen'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ اِذاً لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamiri كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. تَتْلُوا cümlesi, كُنْتَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
تَتْلُوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. مِنْ قَبْلِه۪ car mecruru تَتْلُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. كِتَابٍ lafzen mecrur, mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. تَخُطُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِيَم۪ينِكَ car mecruru تَخُطُّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كً muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِذاً cevap harfidir.
لَ harfi mukadder لو ‘in şartının cevabının başına gelen rabıtadır.
ارْتَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمُبْطِلُونَ fail olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar.
ارْتَابَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ريب ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الْمُبْطِلُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfî nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ cümlesi كَان ‘nin haberidir.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تَتْلُوا fiiline müteallik مِنْ قَبْلِه۪ car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl konumundaki كِتَابٍ ‘e dahil olan مِنْ , tekit ifade eden zaid harftir.
كِتَابٍ ‘deki nekrelik, herhangi bir manasında cins ifade eder.
وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber, ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )
Veciz ifade kastına matuf بِيَم۪ينِكَ izafeti, Hz. Peygambere ait zamire muzaf olan بِيَم۪ينِ ‘ye, tazim içindir.
بِيَم۪ينِكَ şeklindeki fazladan açıklama Hz. Peygamber’den okuyup yazma özelliğini olumsuzlamayı kuvvetlendirmek için yapılmış ıtnâbdır.
تَتْلُوا - كِتَابٍ - تَخُطُّهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ما كان ‘li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِذاً لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
Şart üslubundaki terkip, fasılla gelmiştir. اِذاً cevap harfi, لَ rabıtadır.
Mahzuf şartın cevabı olan bu cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır
Cümlede icaz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri; لو كنت تتلو (Okumuş olsaydın) olan cevap cümlesi mahzuftur.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cenab- Hak önce, [İşte sana kitap indirdik] (Ankebut, 47) ifadesiyle teşbihte (كَذٰلِكَ) bulunmuş, daha sonra da, bu ikisi arasındaki müşterek noktayı getirmiş -ki, bu da, her ikisinin mucize oluşudur- ve şöyle demiştir: O kitapların indirilmiş olmaları, ancak mucize ile bilinmiştir. Bu Kur'an'ın yazmayan ve okumayan bir kimse tarafından ortaya konulması da, mucizenin ta kendisidir. Binaenaleyh, bu sebeple Kur'an'ın da indirilmiş olduğu malumdur. O halde Cenab-ı Hakk'ın, "Böyle olsaydı, batıl üzere olanlar şüphelenebilirlerdi" ifadesinde, şöyle bir ince mana vardır: Bu peygamberin okuması ve yazması halinde de, bu, bu sözün (Kur'an'ın) onun sözü olmasını gerektirmez. Çünkü yeryüzünün bütün yazarları ve okuyucuları (kurrâ), bunu yapamazlar. Ancak, ne var ki, böyle olması halinde, batıl üzere olanın şüphesinin bir bahanesi olabilirdi... Ama, yukarıdaki şekilde olması halinde, batıl üzere olanın şüphesinin hiçbir bahanesi olamaz ve şüphesini daha fazla iptal edicidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Farz edilen takdire göre de onlar batıl olarak vasıflandırılmışlar, çünkü mezkûr ihtimale göre de, onlar yine batıla uymuş olurlar; zira Peygamberimizin (s.a.v) o şüpheden münezzeh olduğu gayet açıktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بَلْ هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ ف۪ي صُدُورِ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الظَّالِمُونَ ٤٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | بَلْ | hayır |
|
| 2 | هُوَ | o |
|
| 3 | ايَاتٌ | ayetlerdir |
|
| 4 | بَيِّنَاتٌ | açık açık |
|
| 5 | فِي | bulunan |
|
| 6 | صُدُورِ | göğüslerde |
|
| 7 | الَّذِينَ | olanların |
|
| 8 | أُوتُوا | verilmiş |
|
| 9 | الْعِلْمَ | bilgi |
|
| 10 | وَمَا | ve |
|
| 11 | يَجْحَدُ | inkar etmez |
|
| 12 | بِايَاتِنَا | bizim ayetlerimizi |
|
| 13 | إِلَّا | başkası |
|
| 14 | الظَّالِمُونَ | zalimlerden |
|
“Apaçık âyetler” şeklinde çevirdiğimiz âyâtün beyyinât ifadesini Zemahşerî, “mûcize olduğu apaçık belli âyetler” (III, 193), Kurtubî de “bilgiye mazhar kılınmış olanlar” diye çevirdiğimiz ûtü’l-ilm tabirini, “Allah kelâmı ile beşer sözünü ... birbirinden ayırma yeteneğine sahip olanlar” (XIII, 367) şeklinde açıklamıştır. Buna göre Kur’an, Resûlullah’ın başka bir insandan okuyup yazarak derlediği, kendisinin ürettiği bir eser değildir; zaman zaman müşriklerin ileri sürdüğü gibi bir şiir veya bir sihir ürünü de değildir; aksine o, zihinsel yetenekleri gelişmiş olan inançlı ve iyi niyetli insanların, ilâhî kelâmda bulunması gereken apaçık mûcizevî özelliklere sahip olduğunu anlayıp kavradıkları âyetlerden oluşur.
Zemahşerî (III, 193), bu âyette Kur’an’ın iki özelliğine vurgu yapıldığı kanaatindedir: 1. Kur’an’ın, apaçık mûcize olan âyetlerden oluşması,
2. Âyette “sudûr” (kalpler) kelimesiyle ifade edilen hâfızalarda ezberlenip korunması. Kur’an bu iki özelliği ile öteki kutsal kitaplardan ayrılmaktadır. Çünkü o kitaplar: a) Mevcut şekliyle doğrudan Allah kelâmı, dolayısıyla apaçık mûcizevî âyetler değildir, aksine onlar –bugün bilimsel olarak da tesbit edildiği gibi– bazı Kitâb-ı Mukaddes yazarlarının kaleminden çıkmış eserlerdir; b) Yahudi ve hıristiyan kültüründe bu eserler ezberlenerek korunmuş değildir; hâfızlık geleneği sadece müslümanlarda vardır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 277-278
بَلْ هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ ف۪ي صُدُورِ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ
İsim cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اٰيَاتٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. بَيِّنَاتٌ kelimesi اٰيَاتٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. ف۪ي صُدُورِ car mecruru بَيِّنَاتٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْعِلْمَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i faili olarak mahallen merfûdur. الْعِلْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الظَّالِمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَجْحَدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِاٰيَاتِنَٓا car mecruru يَجْحَدُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. الْكَافِرُونَ fail olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
ظَّالِمُونَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلْ هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ ف۪ي صُدُورِ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ
Ayet, müstenefe olarak fasılla gelmiştir.
بَلْ idrâb harfidir. Atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Ayetin ilk cümlesi olan هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ ف۪ي صُدُورِ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَيِّنَاتٌ kelimesi اٰيَاتٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
ف۪ي صُدُورِ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ car mecruru, بَيِّنَاتٌ ‘a mütealliktir.
Cemî sıyga ile ism-i fail vezninde gelen بَيِّنَاتٍ , açıklayan demektir. اٰيَاتٌ ‘ün بَيِّنَاتٍ ile sıfatlanması cansız birşeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
صُدُورِ için muzâfun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan اُو۫تُوا الْعِلْمَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۫تُوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kur'an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Cenab-ı Hakk'ın, "Kendilerine ilim verilmiş insanların göğüslerinde" ifadesinde, bunun, insanoğlunun uydurup ortaya koyacağı şeylerden olmayacağına bir işaret bulunmaktadır. Çünkü zihninde, uydurularak sıraya konulmuş bir ifade bulunan kimse, "Bu, benim kalbimin ve zihnimin ürünüdür" der. Ama, o sözü başkasından alıp ezberlediğinde ise o zaman o kimse, "O, benim kalbimde ve göğsümdedir" der. Binaenaleyh Cenab-ı Hak, "Kendilerine ilim verilmiş insanların göğüslerinde" buyurunca, bu, onlardan hiç kimsenin göğsünden südur etmiş olan bir şey olmaz. Cahil bir kimseden böyle bir şeyin südur etmesi imkânsızdır. Binaenaleyh cahil için göğüslerden zuhur eden bir şey söz konusu değildir. Ve onlar, bu ümmete göre müşrikler sınıfından addedilirler. Binaenaleyh, bu demektir ki Kur'an'ın zuhuru, Allah katındandır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الظَّالِمُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la هُوَ اٰيَاتٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Kasr üslubuyla tekid edilmiş muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi مَٓا ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr fiil ve fail arasındadır. يَجْحَدُ maksûr/sıfat, الظَّالِمُونَ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat alel’l-mevsûftur. Yani ayetlerimizi sadece zalimler inkâr eder, başkaları ise tasdik eder manasındadır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِاٰيَاتِنَٓا , ihtimam için fail الظَّالِمُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen بِاٰيَاتِنَٓا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan بِاٰيَاتِ tazim edilmiştir.
الظَّالِمُونَ ‘deki elif-lam takısı onlardaki bu özelliğin kemâline işaret etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
‘’Ayetler’’ kelimesi cümlede önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Son cümle 47. ayetin son cümlesinin bir kelime farklılıkla tekrarıdır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Burada kitabın, ayetler olarak ifade edilmesi, bu ayetlerin manalarına ve Allah (c.c) katından nazil olduklarına olan delaletinin apaçık olduğuna dikkat çekmek içindir. Bu kâfirlerden murad, küfre tamamen batmış olan ve onda kararlı olan kâfirlerdir. Zira onların bu hali, kendilerini ayetlerin hak oldukları marifetine götürecek tefekkürden alıkoyar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cenab-ı Hak, "Bizim ayetlerimizi, ancak zalim olanlar bile bile inkâr eder" buyurmuştur. Cenab-ı Hak burada, "zalimler" kelimesini, bundan önceki yerde de, "kâfirin de zalim olmasına ve bu iki ifadenin arasında bir tersliğin bulunmamasına rağmen, "kâfirler" kelimesini kullanmıştır ki, bunda şöyle bir incelik bulunmaktadır: Onlara, mucize beyan edilmeden önce, "Sizin (ey ehli kitap) müşriklere nazaran pek çok meziyetiniz vardır. Binaenaleyh, Hz. Muhammed (s.a.v)'i kabul etmemeniz ve böylece de kâfir olmanız suretiyle, o üstün taraflarınızı zayi etmeyiniz, boşa çıkarmayınız" denilmiştir. Dolayısıyla, burada kâfir sözünün kullanılması, onlar küfürden istinkâf ettikleri için, onları bu inkârdan men eden beliğ, müessir bir ifade olmuş olur. Ama, mucize beyan edildikten sonra, Cenab-ı Hak onlara yani ehli kitaba, "Eğer siz, bu mucizeyi inkâr ederseniz, o zaman sizin bütün peygamberlerin peygamberliklerini kabul etmemiş olmanız gerekir. Bu durumda da sizler, işin başında hükmen müşriklere; bu ümmete göre de hakikaten müşriklere katılmış olursunuz... Böylece de zalim yani müşrik olmuş olursunuz" demek istemiştir ki bu, tıpkı bizim, şirkin en büyük zulüm olduğunu açıklamamız gibidir. Binaenaleyh burada zalim lafzının; orada da kâfir lafzının kullanılması daha beliğ olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاِنَّـمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ٥٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالُوا | ve dediler ki |
|
| 2 | لَوْلَا | değil miydi? |
|
| 3 | أُنْزِلَ | indirilmeli |
|
| 4 | عَلَيْهِ | ona |
|
| 5 | ايَاتٌ | ayetler |
|
| 6 | مِنْ | -nden |
|
| 7 | رَبِّهِ | Rabbi- |
|
| 8 | قُلْ | de ki |
|
| 9 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 10 | الْايَاتُ | ayetler (mu’cizeler) |
|
| 11 | عِنْدَ | yanındadır |
|
| 12 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 13 | وَإِنَّمَا | ve şüphesiz |
|
| 14 | أَنَا | ben ancak |
|
| 15 | نَذِيرٌ | bir uyarıcıyım |
|
| 16 | مُبِينٌ | apaçık |
|
Peygamber dönemindeki inkârcılar, genellikle iyi niyetli olarak Resûl-i Ekrem’in gerçekten peygamber olup olmadığını öğrenmek, dolayısıyla gerçeği anlamak için değil, fakat sırf akıllarınca onu güç durumda bırakmak maksadıyla sık sık geçmişteki bazı peygamberler gibi onun da hissî (duyulara hitap eden) mûcizeler göstermesini isterlerdi. 50. âyette öncelikle mûcize göstermenin Allah’a ait olduğu, Peygamber’in görevinin ise insanları inanç ve amel hayatı konusunda uyarmak ve aydınlatmaktan ibaret bulunduğu bildirilmekte; 51. âyette ise çok önemli bir noktaya dikkat çekilmektedir: “Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu?” Şu halde Peygamber efendimizin en büyük mûcizesi Kur’an’dır; insanlara asıl gerekli olan, gelip geçici hissî mûcizeler değil, benzerini asla ortaya koyamayacakları, hayatın her anında feyzinden yararlanmaları mümkün olan bu ebedî mûcizedir (Zemahşerî, III, 193). Öteki mûcizeler duyulara hitap eder, gelip geçicidir; Kur’an ise okunan mûcizedir, akla hitap eder (İbn Âşûr, XXI, 15); insanlığın dünya huzuru ve âhiret kurtuluşu için muhtaç olduğu doğru inanç ve düzgün yaşayışın ilkelerini verir. Âyette Kur’an’ın bu özelliği iki kelimeyle verilmektedir: Rahmet ve ibret (zikrâ). Rahmet dünya ve âhirete dair bütün güzellikleri kapsayan bir kelimedir; çünkü Allah kuluna rahmetiyle muamele edince ona lâyık olduğu güzellikleri ihsan eder; ibret ise Kur’an’ın üslûbuna baştan sona hâkim olan kanıtlar, uyarılar, derslerdir; aslında bunlar da Kur’an’ın tabiriyle “akıl sahipleri” (ülü’l-elbâb) için birer rahmettir. Ama âyete göre Kur’an’daki rahmet ve ibret kaynaklarından feyiz almanın yolu –putperestler vb. inatçı ve inkârcı zümrelerin yaptığı gibi Kur’an’a ve Peygamber’e savaş açmak değil– hakikatleri görünce inanmaya hazır bir içtenliğe, dürüstlüğe sahip olmaktır.
Uyarı üslûbu taşıyan 52. âyete göre bütün evreni kuşatan ilmiyle her şeye şahit olan, eksiksiz kusursuz bilen Allah, sonuçta kimin ne yaptığını da görüp gözetmekte olup müminlerle münkirler arasındaki ihtilâflarda nihaî hükmü verecek ve o zaman “bâtıla (uydurma tanrılara) inanan ve Allah’ı inkâr edenler”, nefsânî ihtiraslarına, benlik iddialarına kapılarak doğru yola ve bu yolun yolcularına karşı verdikleri zalimce savaşın kendilerine neler kaybettirdiğini göreceklerdir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 278-279وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavli لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ ‘dir.
لَوْلَٓا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani: “değil mi?” manasındadır.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْهِ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. اٰيَاتٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّه۪ car mecruru اٰيَاتٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْلاَ ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
اُنْزِلَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّمَا kâffe ve mekfûfedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
İsim cümlesidir. الْاٰيَاتُ mübteda olup damme ile merfûdur. Mekân zarfı عِنْدَ mahzuf habere mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org
وَاِنَّـمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنَّـمَٓا, kâffe ve mekfûfedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. نَذ۪يرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ kelimesi نَذ۪يرٌ ’in sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ
Ayet, istînâfiyye olan fasılla gelmiştir. Allah Teâlâ, kâfirlerin sözlerini bildiriyor.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. لَوْلَٓا tahdid (تحضيض ) harfi, هلّا manasındadır. Tevbih manasına gelmiştir. Bu tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.
Haberî isnad formundaki bu cümlede, asıl maksadın tevbih ve alay olması sebebiyle, muktezâ-i zâhirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla lüzûmiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اُنْزِلَ fiiline müteallik olan عَلَيْهِ car-mecruru, konudaki önemine binaen, faile takdim edilmiştir.
Naib-i fail اٰيَاتٌ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّه۪ۜ izafetinde, müşriklerin Hz. Peygambere ait zamiri رَبِّ ismine izafe etmeleri, onların istihza ve tahkir niyetlerinin işaretidir.
مِنْ رَبِّه۪ car mecruru, اٰيَاتٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَوْلَٓا ‘..meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve tendim (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak “teşvik” anlamına gelse de, terim olarak “bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.” Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Ehli kitap: "Ey Muhammed (s.a.v) sen, sana, tıpkı Musa (a.s) ve İsa (a.s)'a indirildiği gibi, bir kitabın indirildiğini iddia ediyorsun. Halbuki durum hiç de böyle değildir. Çünkü Musa (a.s)'a o kitabın Allah katından olduğunun bilinip anlaşıldığı dokuz mucize verilmişti. Halbuki onlardan hiçbiri sana verilmemiştir" demişlerdir. Cenab-ı Hak nebisini, bu şüpheye verilecek cevaplarla irşâd etti. Ki bunlardan birisi, O'nun, "O ayetler ancak Allah'ın nezdindedir" beyanıdır. Bunu şu şekilde açabiliriz: "Peygamberimiz risalet iddiasında bulunmuştur. Halbuki, bir mucizenin getirilmesi, risaletin şartından değildir. Çünkü bir peygamber önce peygamber olarak gönderilir, böylece de Allah'a davet etmeye başlar. Sonra eğer insanlar onun bu davetini kabul etmek hususunda duraklarlar veya ondan bir delil isterlerse, bu durumda Allah eğer onlara acır, merhamet ederse, o kimsenin peygamber olduğunu beyan buyurur. Yok eğer acımazsa beyan etmez. Bu durumda da peygamber: "Ben şu anda bir peygamberim ama mucize işine gelince, Allah isterse o mucizeyi getirir istemezse indirmez" der. Bu böyledir çünkü, Cenab-ı Hak bir şeyi yarattığında tıpkı insana nispetle mekân ve yer gibi mutlaka o şeyin ayrılmaz vasfı olan şeyi de var eder. Binaenaleyh Allah, insanı yarattığında mutlaka o insanın yaratıldığı yeri de yaratmıştır veya ikisini birden yaratmıştır. Ancak ne var ki risalet ve mucize böyle değildir. Binaenaleyh Allah bir peygamber, bir elçi yaratıp onu da peygamber kıldığında onunla bir mucizenin olması ve bilinmesi, onun peygamberliğinin ayrılmaz vasfı değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاِنَّـمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِۜ cümlesi, اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mekan zarfı عِنْدَ mahzuf habere mütealliktir.
Cümledeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. الْاٰيَاتُ mevsuf/ maksûr, عِنْدَ اللّٰهِ ‘nin müteallakı haber, sıfat/maksûrun aleyhtir.
عِنْدَ اللّٰهِ izafeti, عِنْدَ ‘yi tazim içindir. Allah Teâlâ’nın, ayetlerin kendi katından olduğunu bildirirken, bunu lafza-ı celâlle dile getirmesi, azamet ve haşyeti artırmıştır.
عِنْدَ اللّٰهِۜ ifadesi, (Bu iş Allah’ın kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/57)
Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَاِنَّـمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ cümlesi mekulü’l-kavle matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Kasr üslubuyla tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَنَا mübteda, نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ haberdir.
İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنَا۬ mevsûf / maksûr, نَذ۪يرٌ sıfat / maksûrun aleyh olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Mevsûf, sıfata hasredilmiştir.
نَذ۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
مُب۪ينٌ sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مُب۪ينٍ , bilindiği gibi إبان ’den ism-i faildir. إبان ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca مُب۪ينٍۙ (açık) demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قَالُوا - قُلْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اٰيَات ’nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin ikinci kısmındaki kasr üslûbu da yine اِنَّمَٓا edatıyla yapılmıştır ve اَنَا۬ maksûr, نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ifadesi de maksurun aleyhtir. Kasr üslûbuyla peygamberin görevinin Allah’ın dışında kimsenin bilemeyeceği gaybî konuları bilmek değil, sadece Allah’ın mesajını insanlara ulaştırarak onları uyarmak olduğu belirtilmiştir. Müşriklerin, peygamberin her şeyi bilebileceği yönündeki yanlış inançları düzeltilerek doğrusu beyan edildiği için kasr üslubu tür bakımından izâfî kasrın kasr-ı kalb kısmında değerlendirilir. (Tahir Taşdelen, Mülk Suresi’nin Edebî Tahlili Ve Türkçe Kur’an Mealine Yansıması)
اِنَّـمَٓا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قُلْ emri Kur'an-ı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın kendinden bir tek kelime bile söylemediğine, işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delalet etmiştir. Resulullah’a (s.a.v) قُلْ diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığının önemini gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın (s.a.v) bize tebliğ eden sesinden önce kendisine bunu indiren Allah'ın ona قُلْ dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâği Tefsiri, c.7, s.111)
اَوَلَمْ يَكْفِهِمْ اَنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلٰى عَلَيْهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرٰى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟ ٥١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَمْ |
|
|
| 2 | يَكْفِهِمْ | onlara yetmedi mi? |
|
| 3 | أَنَّا | -ki biz |
|
| 4 | أَنْزَلْنَا | indirdik |
|
| 5 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 6 | الْكِتَابَ | Kitabı |
|
| 7 | يُتْلَىٰ | okunan |
|
| 8 | عَلَيْهِمْ | kendilerine |
|
| 9 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 10 | فِي | vardır |
|
| 11 | ذَٰلِكَ | bunda |
|
| 12 | لَرَحْمَةً | bir rahmet |
|
| 13 | وَذِكْرَىٰ | ve öğüt |
|
| 14 | لِقَوْمٍ | bir toplum için |
|
| 15 | يُؤْمِنُونَ | inanan |
|
اَوَلَمْ يَكْفِهِمْ اَنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلٰى عَلَيْهِمْۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi وَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أقصّرت الآية المنزلة ولم يكفهم إنزالها متلوّة şeklindedir.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَكْفِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنَّٓ ve masdar-ı müevvel, يَكْفِ fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
نَا mütekellim zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْزَلْنَٓا cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَنْزَلْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru اَنْزَلْنَٓا fiiline mütealliktir. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يُتْلٰى عَلَيْهِمْ cümlesi الْكِتَابَ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.
يُتْلٰى fiili elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو 'dir. عَلَيْهِمْ car mecruru يُتْلٰى fiiline mütealliktir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلْنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرٰى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni, mahallen mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك ise muhatap zamiridir, mecrurdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
رَحْمَةً kelimesi اِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. ذِكْرٰى atıf harfi و ‘la makabline matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. لِقَوْمٍ car mecruru رَحْمَةً mahzuf sıfatına mütealliktir. يُؤْمِنُونَ۟ cümlesi لِقَوْمٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
اَوَلَمْ يَكْفِهِمْ اَنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلٰى عَلَيْهِمْۜ
Mukadder istînâfa atfedilen ayete dahil olan istifham harfi hemze, tevbih ifade eder.
لَمْ , muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, menfi muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru kastı taşımayıp taaccüp ve kınama amacıyla gelen istifham cümlesi mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi اَنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ , masdar teviliyle يَكْفِهِمْ fiilinin faili konumundadır. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ cümlesi اَنَّٓ ‘nin haberidir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَنْزَلْنَا fiiline müteallik عَلَيْكَ car mecruru, Hz. Peygambere ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
اَنْزَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Türkçeye ''indirdi'' şeklinde tercüme edilen nezzele ve enzele fiilleri arasında fark vardır. Nezzele fiilinde fiilin vuku bulması ve mefulle (nesneyle) alakası vurgulanırken enzele fiilinde fiilin failden suduru (ortaya çıkışı) vurgulanır. Tenezzül kelimesinde de fiilin kabullenildiği ve tercih edildiği vurgulanır. (Mustafavi, et-Tahkik)
İnzal fiili ilâ ile kullanılınca tebliğdeki şiddeti, alâ ile kullanılınca şereflendirme ifade eder. (Dr. Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, İbrahim Sûresi Uygulamalı BelâğÎ Tefsiri, S. 27)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُتْلٰى عَلَيْهِمْ cümlesi, الْكِتَابَ ‘den hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. و ’la gelmeyen hal cümlesi bu durumun, sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. Hal sahibinin durumunu tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekid edici halin başına وَ gelmez.
يُتْلٰى - الْكِتَابَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.
Bu kelam, başkasının kelamını hikâye etmek olmayıp doğrudan doğruya Allah tarafından, onların taleplerini reddetmek ve taleplerinin batıl olduğunu beyan etmek için varid olmuştur. Yani sadece hakkı bildiren, sen eski semavî kitapları okuyup incelemek imkânından uzak iken, onları tasdik eden bu kitabı sana indirmemiz yetmedi mi onlara? Bu öyle bir kitap ki, her zaman ve mekânda kendilerine okunmaktadır; zevali ve izmihlâli olmayıp onların yanında her zaman sabit ayeti bulunmaktadır. Bu kitabın ayetleri dışındaki ayetler ise misyonunu ifa ettikten sonra zail olmaktadır ve her mekânda değil ancak bazı mekânlarda okunmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرٰى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
Ayetin son cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan لَرَحْمَةً ’e dahil olan لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır.
Müsnedün ileyh olan لَرَحْمَةً ‘in nekre gelişi teksir, nev ve tazim ifadesi içindir. وَذِكْرٰى , tezâyüf nedeniyle müsnedün ileyhe atfedilmiştir.
لَرَحْمَةً - ذِكْرٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cümlede müsnede müteallık olan ذٰلِكَ , dikkatleri onun üzerine çekip önemini vurgulamak içindir.
Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir. Bu sebeple işaret ismi ذٰلِكَ ’de istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’, her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâği Tefsiri, c.5, s.190)
İşaret ismine dahil olan ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilenler hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
يُؤْمِنُونَ cümlesi, لِقَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cenab-ı Hak bu Kur’an’ı, sayesinde gerçek peygamberi tanımaları için kulları hakkında rahmet olan bir mucize yaptığına dair bir işaret olsun diye "Onda elbette bir rahmet vardır" buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hakk'ın ذِكْرٰ /bir öğüt ifadesi, bunun zaman devam ettiği sürece, herkesin kendisinden öğüt alacağı kalıcı bir mucize olduğuna bir işarettir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak, "İman edecek bir topluluk için" buyurmuştur. Yani "Bu rahmet müminlere tahsis edilmiştir. Çünkü mucize, kâfirlerin her türlü mazeretlerini sona erdirmek ve inkârlarını sonuçsuz bırakmak için onlara öfkelenerek olmuş olan bir hadisedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | كَفَىٰ | yeter |
|
| 3 | بِاللَّهِ | Allah |
|
| 4 | بَيْنِي | benimle |
|
| 5 | وَبَيْنَكُمْ | sizin aranızda |
|
| 6 | شَهِيدًا | şahid olarak |
|
| 7 | يَعْلَمُ | O bilir |
|
| 8 | مَا | olanları |
|
| 9 | فِي |
|
|
| 10 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 11 | وَالْأَرْضِ | ve yerde |
|
| 12 | وَالَّذِينَ | ve |
|
| 13 | امَنُوا | inananlar |
|
| 14 | بِالْبَاطِلِ | batıla |
|
| 15 | وَكَفَرُوا | ve inkar edenler |
|
| 16 | بِاللَّهِ | Allah’ı |
|
| 17 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 18 | هُمُ | onlardır |
|
| 19 | الْخَاسِرُونَ | ziyana uğrayanlar |
|
Hasera خسر : خُسْر ve خُسْران kavramları sermayenin, ana paranın eksilmesidir. Bu eksilme bazen insana nisbet edilerek ‘falan kişi ziyan etti’ olarak, bazen de mala nispet edilerek ‘ticareti ziyana uğradı’ şeklinde kullanılır. Yine bu kavram hem dünyadaki mal, makam, mevki ve itibar gibi hârici kazançların kaybı hususunda, hem de sağlık, selamet, akıl, iman ve sevap gibi içsel ya da kişisel kazanımların kaybı hususunda kullanılır. Yüce Allah’ın Kuran-ı Kerim’de sözünü ettiği her خُسْران bu son anlamdadır.
خُسْران beş şekilde tefsir edilir:
1 – خاسِر Âciz kimseler manasında kullanılmıştır. Yusuf/14 Muminun/34
2 – خاسِرُون Aldatanlar, aldananlar ve aldatılanlar manasında kullanılmıştır. Zümer/15 Şura/45
3 –خُسْران Dalâlet manasında kullanılmıştır. Nisa/119 Asr/2
4 – خُسْران Eksiklik/eksiltmek, noksanlık/noksanlaştırmak manasında kullanılmıştır. Şuara/81 Mutaffifin/3
5 - خُسْران Ukûbet manasında kullanılmıştır. Hud/47 Araf/23
Vazîa; Sermaye kaybıdır. Hüsran ise sermayesinin tamamen gitmesidir. Daha sonra kullanım yaygınlaşarak sermayenin bir kısmının kaybı için de bu kelime kullanılır olmuştur.
Arapçada husran’ın aslı helâktır. الرِّبْح ‘ın zıddı olarak bir kayba uğrayıştır.
الخُسْرُ’un Farsçadaki karşılığı ziyandır ve bu da zararla aynı manada değildir. Çünkü zarar, faydanın/menfaatin (النَّفْع) mukabili/zıddıdır.
Yine hüsran (الخُسرُ) maddi işler ve mal hakkında olabildiği gibi manevi ve kişisel işler hakkında da olabilir. İlkiyle ilgili النَّقص ve الغُبْن mefhumları tam olarak uymakta, ikinci kısımla ilgili ise الضَّلال ve الهَلاك terimleri intibak etmektedir. (Müfredat - Tahqiq - Mukatil b. Süleyman - Furuq)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 65 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri hasar ve hüsrandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداً ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كَفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِ harf-i ceri zaiddir. للّٰهِ lafza-i celâl lafzen mecrur, كَفٰى fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. بَيْن۪ي mekân zarfı شَه۪يداً ‘e mütealliktir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekân zarfı بَيْنَكُمْ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَه۪يداً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Cümle hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek
ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْبَاطِلِ car mecruru اٰمَنُوا fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru كَفَرُوا fiiline mütealliktir.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Cümle, has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْخَاسِرُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْخَاسِرُونَ haberi olup ref alameti وَ ’dır.
هُمُ الْخَاسِرُونَ cümlesi, işaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْخَاسِرُونَ ; sülâsî mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
Tekid ifade eden zaid بِ harfi nedeniyle mecrur olan lafza-i celâl, fiilin faili olarak merfû mahaldedir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla اللّٰهِ isminde tecrîd sanatı vardır.
شَه۪يداً temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
َشَه۪يد kelimesi, شَاهِد ’in mübalağa sıygası olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mümeyyezde sürekli varlığına, sıfatın onun parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
شَاهِد, bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez. Şehit, insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır.
Allah’ın şahit olarak kâfi olduğu sözünde tağlîb vardır. Allah sadece şahit olarak değil, basîr, semî, hafîz vs. olarak da yeter.
بَيْن۪ي - بَيْنَكُمْ kelimeleri arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قُلْ emri Kur'an-ı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın kendinden bir tek kelime bile söylemediğine, işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delalet etmiştir. Resulullah’a (s.a.v) قُلْ diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığının önemini gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın (s.a.v) bize tebliğ eden sesinden önce kendisine bunu indiren Allah'ın ona قُلْ dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâği Tefsiri, c. 7, s.111)
Cenab-ı Hak [De ki: Benimle sizin aranızda Allah'ın, hakkıyla şahit olması yeter] buyurmuştur. Ki bu, "Hazret-i Muhammed (s.a.v)'in peygamber olduğu aşikâr olup, delilleri çok parlak olduğu halde ehl-i kitabın inatçıları onu tasdik etmeyince, tıpkı doğru söyleyen bir kimsenin yalanlanıp, bunun üzerine onun da, doğruluğu hususunda hertürlü delili getirerek yine de tasdik olunmayınca, bu kimsenin, "Ey inatçılar, Allah benim doğru sizin ise yalancı olduğunuzu biliyor. O, benimle sizin aranızda, dediklerim hususunda, hüküm veren bir şahittir" demesi gibi demiştir ki, bütün bunlar, bir takrîr ve bir te'kîdi ifade eden inzâr ve tehdittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)
يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَعْلَمُ fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَالْاَرْضِ , tezâyüf nedeniyle السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir.
السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضِۜ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Allah’ın bilgisi dahilinde olanların semavat ve arz olarak ayrılması taksim sanatıdır.
Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Ayetin son cümlesinde وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. الَّذ۪ينَ , mübteda, اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.
Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Emin oldu anlamındaki أمن fiili, بِ harfiyle kullanıldığında inandı manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
كَفَرُوا بِاللّٰهِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ cümlesi, الَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ , müsned, هُمُ الْخَاسِرُونَ cümlesi, haberdir.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.
Bahsi geçen kişilerin اُو۬لٰٓئِكَ ile tekrar ifade edilmesi, onlara ve durumlarının kötülüğüne dikkat çekmek için yapılmış ıtnâb sanatıdır.
Faide-i haber inkârî kelam olan müsned konumundaki هُمُ الْخَاسِرُونَ cümlesinde, haberin الْ takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir.
الْخَاسِرُونَ ‘deki tarif, iddiaî kasr içindir. Onların hüsranlarını mübalağa içindir. Bu ebedi cezayı hak etmeleri sebebiyle, sanki hüsrana uğrayan sadece onlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هُمُ maksûr/mevsûf, الْخَاسِرُونَ maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların hüsranda olduğu kesin bir dille bildirilmiştir. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
الْخَاسِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِ ifadesinde, tekid dışında şöyle bir başka fayda daha vardır: Allah Teâlâ, ikinci ifadeyi birincinin çirkinliğini beyan etmek için getirmiştir. Bu tıpkı birisinin, batılı ileri sürmenin çirkinliğini ortaya koymak için,"Sen, hakkı bırakıp da batılı mı söylüyorsun?" demesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak, "işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir" buyurmuştur. İşte hüsran çeşitlerinin en ilerisi de böyle olur. Çünkü sermayesini kaybeden ve bunun peşi sıra borçları olmayan kimsenin hali, sermayesini kaybettiği gibi, ayrıca birçok borçları da bulunan kimsenin halinden daha kolaydır. Binaenaleyh onlar da, Allah'tan başkasına ibadet edince, ömürlerini bu yolda harcamış ve karşılığında hiçbir şey elde edememiş, ayrıca üzerlerinde, ödemeyecekleri bir zaman ve yerde, istenecek bir takım farzları yapmama borçları kalmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Ey bize istemeyi ve sevmeyi, yürümeyi ve çalışmayı, yemeyi ve içmeyi, anlamayı ve konuşmayı, bakmayı ve dinlemeyi, okumayı ve yazmayı öğreten Allahım!
Sahip olduğumuz her şeyin hamdı ve her türlü övgü yalnız Sana aittir. Bizi; Senin yolunda öğrenenlerden ve kendisini geliştirenlerden eyle. İzninle; öğrendiklerimizi Senin rızanı kazanacak şekilde kullanalım. Böylece; dünyadaki vaktini değerlendirenlerden ve ahiret hayatını güzelleştirenlerden olalım.
Amin.
***
Doğruya iletensin. Batıl yola sapmaktan koru.
İşlerimizi kolaylaştıransın. Kendi elimizle zorlaştırmaktan koru.
Yüklerimizi hafifletensin. Nefsimizin inadıyla ağırlaştırmaktan koru.
Yolları rahatlatansın. Yokuşu çıkmakta inatlaşmaktan koru.
İstediklerimizi verensin. Vermediklerinde ısrarcı olmaktan koru.
Ey Allahım!
Kur’an-ı Kerim ile rahmetini müjdeleyerek gönülleri sevindiren ve şifalandıransın. Bizi, kelamını iman ile okuyanlardan, ciddiyet ile düşünenlerden, teslimiyet ile ibret alanlardan ve samimiyet ile itaat edenlerden eyle. Zalimlere ve kafirlere benzemekten muhafaza buyur.
Ey Allahım!
Kalplerimizi nurlandıransın. Küfrün ve şirkin zerresinden uzaklaştır.
Yollarımızı aydınlatansın. Her türlü karanlıkta kalma tehlikesinden kurtar.
Derinliklerimizi bilensin. Duygularımız ile düşüncelerimizin akışını ve ahlaklarımızı güzelleştir.
Gönüllerimizi sevindirensin. İki cihanda da bize ve etrafımızdakilere iyilik ve afiyet ver.
Kurtuluşa erdirensin. Bizi Sana ve cennet nimetlerine kavuşan kulların arasına katarak her türlü pişmanlık, tasa ve üzüntüden arındır.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji