9 Eylül 2025
Ankebût Sûresi 53-63 (402. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Ankebût Sûresi 53. Ayet

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَلَوْلَٓا اَجَلٌ مُسَمًّى لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  ٥٣


Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. (Hikmet gereği) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Onlar farkında değillerken kendilerine ansızın elbette gelecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَسْتَعْجِلُونَكَ senden çabuk istiyorlar ع ج ل
2 بِالْعَذَابِ azabı ع ذ ب
3 وَلَوْلَا eğer olmasaydı
4 أَجَلٌ bir süre ا ج ل
5 مُسَمًّى belirtilmiş س م و
6 لَجَاءَهُمُ onlara hemen gelirdi ج ي ا
7 الْعَذَابُ azab ع ذ ب
8 وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ ve o kendilerine gelecektir ا ت ي
9 بَغْتَةً ansızın ب غ ت
10 وَهُمْ ve onlar
11 لَا hiç
12 يَشْعُرُونَ farkında değillerken ش ع ر

İnkârcıların Hz. Peygamber’den, tehdit edilip uyarıldıkları azabı çabuklaştırmasını istemeleri, gerçekten böyle bir azaba inandıkları ve ona razı oldukları anlamına gelmez; onlar, bu ifadeleriyle aksine azaba inanmadıklarını açıkça ortaya koyarak alaylı bir üslûpla Peygamber’e karşı meydan okuyorlardı. 53. âyete göre söz konusu azabın gerçekleşme zamanı ilâhî hikmet tarafından tayin edilmiş olup o zaman gelince, onlar farkında bile olmadan azap ansızın başlarına gelecektir. İnkârcıların cezasının hemen verilmeyip belli bir zamana ertelenmesinin, tuttukları yanlış yoldan dönmelerine fırsat vermek, Allah’ın ne kadar sabırlı ve merhametli olduğunu göstermek gibi hikmetleri vardır (İbn Âşûr, XXI, 19).

Tefsirlerde 53. âyetteki azapla putperestlerin, Bedir Savaşı’nda yaşadıkları büyük yenilgi ve kayıplarının kastedildiği yorumu da yapılmıştır. Nitekim müslümanlar karşısındaki ilk mağlûbiyetleri olan bu savaş onlar için sonun başlangıcı olmuştur. Böylece “Hadi bizi tehdit ettiğin azabı hemen şimdi getir!” diyerek meydan okuyanlar, daha dünyada iken cezalandırılmışlardır. 54-55. âyetler ise inkârcıların kendi yapıp ettikleri yüzünden âhirette uğrayacakları cezanın dehşetini, kaçınılmazlığını ve kuşatıcılığını özetlemektedir. Tarihsel bağlamda Kur’an’ın ilk muhatapları konumundaki putperest Araplar’ı uyaran bu âyetler, evrensel planda her devirde İslâmî inanç ve değerler karşısında benzer düşmanlıkları sergileyenleri ilgilendiren umumi bir ikaz anlamı da taşımaktadır.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 280-281

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. يَسْتَعْجِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْعَذَابِ  car mecruru  يَسْتَعْجِلُونَ  fiiline mütealliktir. 

يَسْتَعْجِلُونَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi  عجل ‘dir. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.  


 وَلَوْلَٓا اَجَلٌ مُسَمًّى لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا yani “değil mi?”  manasındadır.  

اَجَلٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٌ ‘nün sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود  (Mevcuttur.) şeklindedir.

لَ  harfi  لَوْلَٓا ’nın cevabının başına gelen rabıtadır. 

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْعَذَابُ  fail olup damme ile merfûdur. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar.(Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُسَمًّى  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.


 وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَأْتِيَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mahallen merfûdur. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بَغْتَةً  hal olup fetha ile mansubdur. هُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَشْعُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki müfred, ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَسْتَعْجِلُونَ  fiili,  استفعال  babında gelmiştir. Babın fiile kattığı anlamlardan istemek, bu cümlede öne çıkmıştır. 

إستعجال : Vaktinden önce bir şeyi talep etmektir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

الْعَذَابِ ‘ın elif lamla marifeliği cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 وَلَوْلَٓا اَجَلٌ مُسَمًّى لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubunda gelmiş terkipte  اَجَلٌ مُسَمًّى , şart cümlesidir. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اَجَلٌ  kelimesi, takdiri  موجود  (mevcuttur.) olan haber için mübtedadır. 

 اَجَلٌ ‘deki nekrelik tazim ifade eder.

مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Rabıta harfi  ل  ile gelen cevap cümlesi olan  لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

جَٓاءَ  fiili,  الْعَذَابُ ’a isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan gelme fiili azaba nispet edilerek, cansız ve hissi olan azap kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Kastedilen, azabın gelmesi değil, azaba sebep olan durumun gerçekleşmesi olduğundan, sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.

اَجَلٌ - يَسْتَعْجِلُونَكَ  kelimeleri arasında iştikak cinası sanatı vardır.

Azabın ayette tekrarlanması korku ve haşyeti artırmak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْلَا  harfi, bir şeyin mevcudiyetinden dolayı imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı, önünde  ل  bulunan fiil olarak gelir. Şayet menfi mana taşıyorsa cevabı  ل ’sız gelir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s.481)

Kureyş müşrikleri azabın kendilerine acele gelmesini istemişlerdi. Şayet azap malum bir vakitle sınırlı olmasa, onların azabının kıyamete tehir edilmesine hükmedilmemiş olsaydı azap onların istediği gibi hızlı bir şekilde ve peşinen gelirdi. Halbuki azap onlara daha sonra ansızın, gelişini hissetmeyecekleri şekilde onlar gaflet içinde iken gelip kendilerini bulacaktır. O istedikleri azap mutlaka onları kuşatacaktır. İşte Allah Teâlâ peş peşe bu ayetlerde o azabın kesinlikle ineceğini tekid etmiş ve onları nasıl kuşatacağını vasfetmiştir. Bu ayet-i kerîmede  الْعَذَابُ  kelimesi iki kere tekrarlanarak itnab yapılmıştır. Bunun maksadı müşrikleri korkutmak ve yaptıklarının çirkinliğini ortaya koymaktır. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً 

  

وَ , istînâfiyedir. Cümleye dahil olan lam, kasemin hazfına işaret eden muvattiedir. Mukadder kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasemin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş  لَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkâri kelamdır. 

Hal konumundaki  بَغْتَةً , bir şeyin beklenmedik bir anda aniden gelmesidir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.

يَسْتَعْجِلُونَكَ - بَغْتَةً  ve  جَٓاءَهُمُ - يَأْتِيَنَّهُمْ   gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

‘’أتى’’ bir kerede gelmek; ‘’جاء’’ peyderpey gelmek demektir. (Ebû Hilâl el- Askeri, El-Furûq fi’l-Luğa-Arap Dilinde ve Kur’an’da Farklar sözlüğü) (Rağıb el-İsfehani, Müfredât) ile aynı görüşte olduğumuz ve Lemesâtun Beyâniyyetun adlı kitabımızda tercih ettiğimiz mana,  إتيان 'ın kolaylık ifade etmesi,  مجئ 'nin ise umumi oluşu yani  أتى  fiilinin kullanıldığı yerlere göre daha zor ve meşakkatli durumlarda kullanılıyor olmasıdır.

Bu kullanımlara birçok örnek verdik. Ancak burada ele aldığımız başka bir husûs Kur’an'ın, manaları birbirine benzeyen  أتى  ve  جاء  fiillerini, aralarındaki bu farklılığa delalet etmeyecek şekilde kullanmasıdır. Kur’an'ın kullanımı açısından bu iki fiil arasındaki farklardan biri de; Kur’an'ın mazi fiil, muzarî fiil, emir fiil, ism-i fail ve ism-i mef‘ûl olarak kullandığı  أتى  fiilinin aksine, جاء  fiilini sadece mazi olarak kullanması, muzari fiil, emir fiil, ism-i fail veya mef‘ûl olarak kullanmamasıdır. Belki bunun sebeplerinden biri de,  جاء  fiilinin sarfındaki zorluk ve  أتى  filinin sarfındaki kolaylıktır.  أتى  fiili,  جاء  fiilinden daha hafîftir. Bir başka açıdan düşünüldüğünde vukû bulmamış kerih şeyler, vuku bulmuş kerih şeylerden daha hafîftir. Kerih şeyler vuku bulduğunda, vuku bulmamış olanlara göre daha meşakkatli ve zor gelir. Kur’an, vuku bulan ve bulmayan şeyleri farklı kullanır. Henüz vuku bulmamış şeyler için muzari  جاء  değil, muzari  أتى  fiilini; yine vuku bulan hadiselerden daha meşakkatli olanlar için  جاء , daha hafîf olanlar içinse أتى  fiilini kullanmıştır. (Fâdıl Sâlih es-Sâmerrâî, Kur’an’ın Beyânî Sırları, S. 66)


 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Ayetin hal  و ’ıyla gelen  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlenin müsnedi olan  لَا يَشْعُرُونَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi olması, hükmü takviye ifade eder. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 305)

Ankebût Sûresi 54. Ayet

يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَۙ  ٥٤


54-55. Ayetler Meal  :   
Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Oysa azap kâfirleri üstlerinden ve ayaklarının altından bürüyeceği gün, şüphesiz cehennem onları mutlaka kuşatmış olacaktır. Allah, onlara, “Yapmakta olduklarınızın cezasını tadın” diyecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَسْتَعْجِلُونَكَ senden çabucak istiyorlar ع ج ل
2 بِالْعَذَابِ azabı ع ذ ب
3 وَإِنَّ ve şüphesiz
4 جَهَنَّمَ cehennem
5 لَمُحِيطَةٌ kuşatmış iken ح و ط
6 بِالْكَافِرِينَ inkarcıları ك ف ر

يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ 

Fiil cümlesidir. يَسْتَعْجِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِالْعَذَابِ  car mecruru  يَسْتَعْجِلُونَ  fiiline mütealliktir. Ayet önceki ayeti tekid eder. 

يَسْتَعْجِلُونَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi عجل ‘dir. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.  

 وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

جَهَنَّمَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مُح۪يطَةٌ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. بِالْكَافِر۪ينَ  car mecruru  مُح۪يطَةٌ ‘a mütealliktir.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

كَافِر۪ينَ , sülâsi mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir. 

مُح۪يطَةٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetteki ilk cümleyle aynı olan bu cümle arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Bu tekrar konunun önemini vurgulamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.

يَسْتَعْجِلُونَ  fiili,  استفعال  babında gelmiştir. Babın fiile kattığı anlamlardan olan ‘istemek’, bu cümlede öne çıkmıştır.

يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ  ifadesinin tekrar edilmesi azaba düçar olacaklarına dair tehdit ve uyarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يَسْتَعْجِلُونَ  fiilinde bulunan cemaat  و ‘ı ,ayetin sonunda zahir isim olarak gelen  بِالْكَافِر۪ينَۙ ’e işaret etmektedir. Bu, izmardan izhara iltifattır.

Makablinden bağımsız olan bu kelam, onların son derece cahil ve zayıf görüşlü olduklarını ortaya koymaktadır. Bu kelam delalet ediyor ki, onların acele gelmesini istedikleri azap, ahiret azabıdır. Yani o azabın çabuk gelmesini senden istiyorlar; Halbuki bütün azapların fevkinde olan o dehşetli azap, kendilerini mutlaka kuşatacaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَۙ

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle ta’liliyye hükmündedir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Acemî alem cehennem müsnedün ileyh, لَمُح۪يطَةٌ  müsneddir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

بِالْكَافِر۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لْعَذَابِۜ - جَهَنَّمَ - كَافِر۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Zamir makamında bahsi geçenlerin  كَافِر۪ينَ  olarak zahiren zikredilmesi, tahkir ifadesinin yanında azabı acele isteyenlerin kafirler olduğunu vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.

Ankebût Sûresi 55. Ayet

يَوْمَ يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ  ٥٥


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَوْمَ o gün ي و م
2 يَغْشَاهُمُ onları örter غ ش و
3 الْعَذَابُ azab ع ذ ب
4 مِنْ -nden
5 فَوْقِهِمْ üstleri- ف و ق
6 وَمِنْ ve
7 تَحْتِ altından ت ح ت
8 أَرْجُلِهِمْ ayaklarının ر ج ل
9 وَيَقُولُ ve (Allah) der ki ق و ل
10 ذُوقُوا tadın ذ و ق
11 مَا ne
12 كُنْتُمْ idiyseniz ك و ن
13 تَعْمَلُونَ yapıyor ع م ل

 Ğaşeye غشي :   غَشِيَ fiili kendisini kaplayan/örten bir şeyin gelişi gibi gelmek demektir. Mastarı غِشاءٌ ve غِشاوَةٌ şekillerinde gelir.

  غِشاوَةٌ bir nesnenin kendisiyle örtüldüğüdür. Bu köke ait fiil Kur'an-ı Kerim'de cimadan kinaye de yapılmıştır.

  غاشِيَةٌ bir nesneyi kaplayıp örten her türlü şeydir. Temelde övülen bir şeyi ifade ederken Kur'an'ı Kerim'de istisnası da mevcuttur. Çoğulu ise غَواشٌ olarak gelir. Son olarak bir kimsenin başına idrakini/anlayışını örten bir şey geldiğinde yine bu kavram kullanılır.( Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de  farklı şekillerde 29 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres) 

  Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

Tehate تحت :  تَحْتَ kelimesi üst anlamına gelen فَوْقَ sözcüğünün zıddıdır, alt demektir.

Birbirinden ayrı olan şeylerin altı için تَحْتَ, birbirine bitişik olan şeylerin altı hakkında ise أسْفَل kullanılır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de sadece zarf olarak 51  kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli tahttır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَوْمَ يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ 

 

يَوْمَ  zaman zarfı olup, önceki ayetteki  مُح۪يطَةٌ ‘a mütealliktir.  يَغْشٰيهُمُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Fiil cümlesidir. يَغْشٰي  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْعَذَابُ  fail olup damme ile merfûdur. 

مِنْ فَوْقِهِمْ  car mecruru  يَغْشٰي  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مِنْ تَحْتِ  car mecruru atıf harfi وَ ‘la makabline matuf olup يَغْشٰي  fiiline mütealliktir. اَرْجُلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  


 وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli ذُوقُوا ‘dur.  يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

ذُوقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, جزاء ما كنتم (Yaptığınızın karşılığını) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتُمْ ‘dür. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, تعملونه (Onu yaparsınız.) şeklindedir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ‘ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْمَلُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ‘ün haberi olarak mahallen mansubdur.  

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

يَوْمَ يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ 

 

يَوْمَ , önceki ayetteki  لَمُح۪يطَةٌ ’e müteallik olan zaman zarfıdır. 

يَوْمَ ’nin muzâfun ileyhi konumundaki  يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüd, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ  cümlesinde istiâre sanatı vardır. Azap, insanı her yönden örtebilen, sarıp sarmalayan, kaplayan bir maddeye benzetilmiştir. Manevi hissi olan birşey, maddi, gözle görünür birşey yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ  [Azap onları kapladı] ifadesinde mecazi isnad vardır.  يَغْشٰي  fiili, azaba isnad edilmiştir. Onları kaplayan azap değil, helâkın sebep olduğu azaptır. Sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

فَوْقِ - تَحْتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

مِنْ فَوْقِهِمْ  ve  مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ  ibaresi umumdan sonra husus babından ıtnabdır. Böylece azabın kapsayıcılığı vurgulanmıştır.

Ayet-i kerimede, "sağ, sol, arka ve önlerinden" demeyip, "üstlerinden ve altlarından" demesindeki maksat, cehennem ateşinin, dünya ateşinden ayrıldığı özelliği ortaya koymaktır. Çünkü dünya ateşi dört taraftan kuşatır. Zira onun içine giren kimsenin ateşin alevleri arkasında, önünde, sağında ve solunda olur. Fakat dünyada, genel olarak, üstünden ateş inmez, alt tarafından çıkmaz. Çünkü ayakların bastığı yerde ateşin alevi kalmaz. Cehennem ateşi ise üstten de iner, ayağın basması ile de sönmez.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

ذُوقُوا  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ , nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَعْمَلُونَ cümlesi  كان ‘nin haberidir.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.

ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ  [yaptıklarınızı tadın], ifadesi yaptıklarınızın cezasını tadın demektir. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

ذُوقُوا  [tadın] fiilinde istiare vardır. Kötü ameller, çirkinlik hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbeh bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine, onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan ‘tadın’ ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” zararın tesirini idrak etmek anlamında müsteâr olarak kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Azabı tatma emri ihane (hor görme) tarikiyledir. Âlûsî de emrin ihane için olduğunu söyler. Zemahşerî şöyle der: ذُوقُوا (Tadın) emri, Allah’ın vaat ve vaîdiyle alay ettikleri için onları alaya almak ve kınamak manasınadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

Allah Teâlâ, onların bedenlerinin çekeceği azabı anlatınca, ruhlarının çekeceği azabı da beyan etmiştir ki bu da, Allah'ın onlara azarlama ve rüsvay etme üslûbu ile, "Yapmış olduğunuz işlerin azabını tadın bakalım" demesidir. Bu, müsebbebin (neticenin), sebep yerine kullanılması üslubu ile mübalağa için, sanki yaptıkları şeyin kendisi imiş gibi zikretmiştir. Çünkü onların amelleri, Cenab-ı Hakk'ın bu ameli, onların azaplarına sebep kılmasından dolayı bir sebep olmuştur. Bu, kullanış bakımından benzeri çok olan bir üsluptur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ankebût Sûresi 56. Ayet

يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ  ٥٦


Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. O hâlde, ancak bana kulluk edin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا عِبَادِيَ kullarım ع ب د
2 الَّذِينَ
3 امَنُوا inanan ا م ن
4 إِنَّ şüphesiz
5 أَرْضِي benim arzım ا ر ض
6 وَاسِعَةٌ geniştir و س ع
7 فَإِيَّايَ o halde bana
8 فَاعْبُدُونِ kulluk edin ع ب د

Bu sûrenin 10. âyetinde Mekkeli müslümanların, “Allah’a inanıyo­ruz” dedikleri için eziyete uğradıklarına işaret edilmiş; sonraki âyetlerde de yeri geldikçe putperestlerin psikolojik baskı ortamı doğuran küstah ve alaycı tutumlarına işaret edilip bunlar eleştirilmişti. Konumuz olan âyette ise Allah Teâlâ, “Ey inanan kullarım!”şeklindeki iltifatkâr ifadeyle hitap ettiği müslümanlara, dünyanın geniş olduğunu hatırlatarak onlardan her türlü uydurma tanrıları bir yana bırakıp yalnız kendisine kul olmaya devam etmelerini, dolayısıyla dinlerinde kararlı olmalarını istemektedir. Bu ifadeler de ilk müslümanların bir baskı ortamı içinde bulunduklarına işaret eder. Âyet müminlere bu şartlar karşısında hicret yolunu göstermektedir. Çünkü –müfessirlerin de ittifakla belirttikleri gibi– “Benim arzım geniştir” ifadesi, “Mekke’de inancınızı açığa vurmanıza imkân vermeyen bir baskı altında bulunuyorsanız dininizi rahatlıkla yaşamanıza elverişli başka bir yere göç edebilirsiniz” anlamına gelir. Nitekim giriş kısmında da kaydedildiği gibi bu sûrenin inmesinden kısa bir süre sonra Medine’ye hicret olayı gerçekleşmiştir.

Âyetin hükmünü sadece Medine’ye hicret olayıyla sınırlı görmek de isabetli olmasa gerektir. Elbette Kur’an-ı Kerîm yeri geldikçe, emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker hakkındaki âyetler başta olmak üzere, doğrudan ve dolaylı ifadelerle müslümanlardan, içinde yaşadıkları topraklarda dinlerini özgürce yaşamalarına imkân verecek şartları oluşturmak için çaba göstermelerini istemektedir. Ancak bu âyete dayanarak bir kimsenin inanç ve düşüncelerini özgürce hayata geçirme imkânının bulunmadığı ve mevcut olumsuzlukları ortadan kaldırma ümidinin tükendiği durumlarda şartların elverişli olduğu başka yerlere göç etmek gerektiği düşünülebilir. Nitekim İbn Atıyye (IV, 324), Zemahşerî (III, 194), Şevkânî (IV, 241) gibi birçok müfessir de böyle bir yoruma yer vermiştir (bu konuda geniş bilgi için bk. en-Nisâ 4/97-100).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 281-282

يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ

 

يَا  nida harfidir. Münada olan  عِبَادِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Mütekellim zamiri  ى  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ ‘dır.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  عِبَادِيَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُٓوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اٰمَنُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اَرْض۪ي  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ى  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  وَاسِعَةٌ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن ضاقت  عليكم أرضكم فاعبدوني في أيّ أرض تهاجرون إليها غير أرضكم (Eğer toprağınız size dar geliyorsa, kendi ülkenizden başka hicret ettiğiniz her yerde Bana kulluk edin.) şeklindedir.

Mansub munfasıl zamir  اِيَّايَ  sonrasını tefsir eden mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

فَ  harfi tezyin için zaiddir.  اعْبُدُونِ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

اٰمَنُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tâ’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَاسِعَةٌ , sülâsi mücerredi  وسع  olan fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.

Münada olan  عِبَادِيَ  için sıfat konumundaki cemi müzekker has ismi mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  اٰمَنُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  عِبَادِيَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ , nidanın cevabıdır.  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  اَرْض۪ي  ve  عِبَادِيَ  izafetleri, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اَرْض۪  ve  عِبَادِ  için şan, şeref ve tazim ifade eder.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette müfret mütekellim zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müsned olan  وَاسِعَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ  ve isim cümlesi nedeniyle çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah ile kulu arasındaki ilgi; kulunun "Ya Rabbi..." demesi, Allah'ın da, "Ey kulum..." demesi ile ve kulunun duası ile pekişir. Fakat kâfir dua etmez, dolayısıyla da ona icabet olunmaz. Dolayısıyla ayetteki, "Ey kullarım" ifadesi ancak müminleri içine alır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu hitap, kâfirler tarafından karşılaştıkları engellemelerden dolayı dinî icaplarını layıkı ile ifa etmek imkânına sahip olmayan bazı müminler için teşrif hitabı olup, onlara en selametli yolu göstermektedir. Yani eğer bir memlekette ibadet sizin için müyesser ve dininizin icaplarını açıktan yaşamanız mümkün olmuyorsa, bunları yapabileceğiniz yerlere hicret edin, anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cümle, istînâfi beyaniyye olup, birbirine matuf olan  والَّذِينَ آمَنُوا بِالباطِلِ وكَفَرُوا بِاللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الخاسِرُونَ [Ankebut;52] ile  والَّذِينَ آمَنُوا وعَمِلُوا الصّالِحاتِ لَنُبَوِّئَنَّهم مِنَ الجَنَّةِ غُرَفًا [Ankebut;58] cümleleri arasına itiraz olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Vikaye nûnundan sonra mütekellim  ي ‘nın hazf edilmesi, tahfif ve fasılaya riayet içindir. Bunun benzeri çoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


 فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ  harfi mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Bu cümleden önce mahzuf bir şart olduğuna işaret eder. 

Cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. اِيَّايَ , takdiri  اعْبُدُو  olan fiilin mukaddem mef’ûlüdür. Cümlenin takdiri  إيّاي اعْبُدُوا  [Sadece bana kulluk edin] şeklindedir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Takdiri, … إن ضاقت عليكم أرضكم فاعبدوني أرض (Eğer toprağınız size dar geliyorsa…) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mef’ûlün takdimi kasr ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Iki tekit hükmündeki kasr, mef’ûl ve fiil arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اِيَّايَ , maksurun aleyh/mevsûf, اعْبُدُو  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Yani fiilin, takdîm edilen bu mef’ûle has olduğu ifade edilmiştir. Sadece ve sadece bana ibadet edin anlamındadır.

اعْبُدُونِ  cümlesi, tefsiriyyedir. Tefsir, önce geçen sözdeki kapalılık veya karışıklığı gidermek manasıyla getirilen ıtnâb sanatıdır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümledeki  فَ , zaiddir.

اعْبُدُونِ  fiilinin sonundaki  نِ  vikaye, esre tahfif ve fasılaya riayet için hazf edilen mef’ûl konumundaki mütekellim zamirinden ivazdır. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عِبَادِيَ - فَاعْبُدُونِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mütekellim için  فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ  [Sadece Bana kulluk edin] denmesi, gaib için  إيَّاهُ ضرَبْتُهُ  Sadece ona vurdum), muhatap için ise  إيَّكَ عضتكَ (Savaş sadece sana zor geldi) denmesi gibidir. İbarenin takdiri, وإيَّاي فَاعْبُدُو فَاعْبُدُونِ  şeklindedir. Şayet  فَاعْبُدُونِ  ifadesinde  فَ  kullanılmasının ve mef‘ûlün öne alınmasının anlamı nedir? dersen şöyle derim:  فَ  mahzuf bir şartın cevabıdır; zira mana şöyledir: Benim Arzım gerçekten geniştir; bir yerde bana ihlasla kulluk edemiyorsanız, o halde bunu başka bir yerde yapın. Sonra şart hazf edilip, onun yerine mef‘ûl takdim edilmiştir; mef‘ûlün öne alınması ayrıca ihtisas sadece ve ihlas (katışıksız) manası ifade eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ankebût Sûresi 57. Ayet

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ  ٥٧


Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كُلُّ her ك ل ل
2 نَفْسٍ can ن ف س
3 ذَائِقَةُ tadacaktır ذ و ق
4 الْمَوْتِ ölümü م و ت
5 ثُمَّ sonra
6 إِلَيْنَا bize
7 تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz ر ج ع

Geçim kaygısı sebebiyle Medine’ye hicret etmekten çekinen, bu hususta tereddüt yaşayan bazı müslümanları hicrete teşvik amacı taşıyan (Zemahşerî, III, 195; İbn Atıyye, IV, 324) bu âyetlerin ilkine şöyle mâna verilmiştir: Hicret etmek gerektiğinde gittiğiniz yerde nasıl geçineceğiniz, ne yiyip ne içeceğiniz hakkında kaygılanmayın. Çünkü sonuçta her canlı gibi siz de Allah’ın takdir ettiği kadar yaşayıp sonunda öleceksiniz; fâni olan bu hayatın geçim kaygısı, öldükten sonra Allah’ın huzuruna vardığınızda ebedî kurtuluşunuzu sağlayacak olan kulluk vecîbelerinizi ikinci plana atmanıza yol açmasın.

Âhiret nimetlerinin özendirici bir özetinin verildiği 58-59. âyetlerde bu nimetlere kavuşmanın başlıca şartları zikredilmiştir. Bunlardan iman ve amel-i sâlih ebedî kurtuluşun genel şartlarıdır; sabır ve tevekkül kavramları ise bu bağlamda özellikle dini yaşama özgürlüğü ve bu özgürlüğün ortamını oluşturma, arama, bu uğurda karşılaşılabilecek güçlükler ve baskılar karşısında tahammüllü, kararlı ve onurlu bir kişilik sergileme anlamını içerir. Buradaki tevekkül ayrıca geçim kaygısıyla hicretten çekinmemek, bu hususta Allah’ın yardım ve desteğine güvenmek gerektiğine de işaret etmektedir (İbn Kesîr, VI, 300). Nitekim 60. âyette de geçim kaygısıyla hicret etmekten korkanlara, diğer canlılar gibi insanların rızkını verenin de Allah olduğu hatırlatılarak bu hususta bir güvensizliğe kapılmanın yanlışlığına dikkat çekilmiştir.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 282

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

 

İsim cümlesidir.  كُلُّ  mübteda olup damme ile merfûdur.  نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  ذَٓائِقَةُ  haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَوْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اِلَيْنَا  car mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. 

تُرْجَعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذَٓائِقَةُ , sülâsi mücerredi  ذوق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

İlk cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haberî isnad formundaki bu cümlede, asıl maksadın tevbih ve tehdit olması sebebiyle, muktezâ-i zâhirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla lüzûmiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel mürekkebtir. 

Bu haber cümlesi hakiki manada gelmemiştir. Yani vaz olunduğu manada kullanılmamıştır. Çünkü haber cümlesi aslında faide-i haber veya lâzım-ı faide-i haber için gelir. Bu amaçlarla gelmediği zaman vaz olunduğu manada gelmemiş demektir. İşte böyle gelen haber cümlelerine mecâz-ı mürsel mürekkeb denir. Mecâz-ı mürselde alakalar çok olduğu halde bu tip mecazlarda alaka tektir. Bu tek alaka da lüzûmiyyet alakasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

Müsned olan  كُلُّ نَفْسٍ  ve müsnedün ileyh  ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  ‘nin, izafetle gelişleri az sözle çok anlam ifadesi içindir.نَفْسٍ  ’deki nekrelik nev ve kesret ifade eder.

ذَٓائِقَةُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail sübut ve istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  [Her nefis ölümü tadıcıdır, tadacaktır] cümlesinde istiare sanatı vardır. Ölüm acısını hissetmek, dille hissedilen acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbeh bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine, onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan tadarsınız ifadesiyle işaret edilmiştir. 

Burada ism-i fail olan  ذَٓائِقَةُ  kelimesi, ölümün şiddetini hissetmek manasında müstear olmuştur. Bir şey yiyip içen kişi nasıl ki bunların tadını hissediyorsa, ölen kişi de o esnada ölümü hissedecektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu cümle Al-İmran 185 ve Enbiya 35. ayetlerinde de aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Bu cümle önceki ayetin manasını pekiştirmek için gelmiş, mesel tarikinde tezyildir. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)


 ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

 

Cümle, tertip ve terahi ifade eden atıf harfi  ثُمَّ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْنَا  car mecruru, ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan  تُرْجَعُونَ  fiiline takdim edilmiştir. 

Önceki ayetteki  اِيَّايَ  şeklindeki müfred mütekellim zamirinden bu ayette  اِلَيْنَا  şeklindeki cemi mütekellim zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

تُرْجَعُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Ankebût Sûresi 58. Ayet

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفاً تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۗ  ٥٨


İman edip salih amel işleyenler var ya, onları içinden ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennet köşklerine yerleştireceğiz. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ ve kimseleri
2 امَنُوا inananları ا م ن
3 وَعَمِلُوا ve yapanları ع م ل
4 الصَّالِحَاتِ iyi işler ص ل ح
5 لَنُبَوِّئَنَّهُمْ yerleştiririz ب و ا
6 مِنَ -ten
7 الْجَنَّةِ cennet- ج ن ن
8 غُرَفًا yüksek odalara غ ر ف
9 تَجْرِي akan ج ر ي
10 مِنْ -ndan
11 تَحْتِهَا altları- ت ح ت
12 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
13 خَالِدِينَ ebedi kalırlar خ ل د
14 فِيهَا orada
15 نِعْمَ ne güzeldir ن ع م
16 أَجْرُ ücreti ا ج ر
17 الْعَامِلِينَ çalışanların ع م ل

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفاً تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

Mukadder kasem ve cevabı mübteda  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

نُبَوِّئَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنَ الْجَنَّةِ  car mecruru  غُرَفاً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. غُرَفاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تَجْر۪ي  cümlesi,  غُرَفاً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

تَجْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِ  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَنْهَارُ  fail olup damme ile merfûdur. خَالِد۪ينَ  kelimesi  لَنُبَوِّئَنَّهُمْ ‘deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur. ف۪يهَا  car mecruru  خَالِد۪ينَ ‘e mütealliktir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُبَوِّئَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بوأ ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tâ’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

صَّالِحَاتِ  sülâsî mücerredi صلح  olan fiilin ism-i failidir.

خَالِد۪ينَ , sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۗ

 

Fiil cümlesidir.  نِعْمَ  camid fiil olup medih fiillerindendir. Mahsusu mahzuftur. Takdiri, الجنّة şeklindedir. اَجْرُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَامِل۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

الْعَامِل۪ينَ , sülasi mücerredi  عمل  olan fiilin ism-i failidir.

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفاً تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ

 

وَ , istînafiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. الَّذ۪ينَ  müsnedün ileyh, kasem cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim içindir.

Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Aynı üslupta gelen  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi, mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا ’ya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Burada  عملوا الصالحات  ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır. 

Haber konumundaki  لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفاً تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ  cümlesinde  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayri talebî inşâî isnaddır. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf kasem ve nûn-u sakîle ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi,  غُرَفاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. İkinci mef’ûl  غُرَفاً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik  مِنَ الْجَنَّةِ  car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde  مِنْ  harfiyle geçen  تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. 

Mef’ûl olan  غُرَفاً ’deki nekrelik, tazim içindir.

خَالِد۪ينَ  kelimesi, لَنُبَوِّئَنَّهُمْ ‘deki mef’ûl zamirin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni,  ف۪يهَا  car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır. 

‘Altlarından ırmaklar akar’ ibaresindeki altlarından kelimesi, sözü güzelleştirmek, ilgi çekmek amacına matuf ıtnâbdır. Çünkü ırmaklar zaten alttan akarlar.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  عَمِلُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır. Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

لَنُبَوِّئَنَّهُمْ [Onları mutlaka yerleştireceğiz] onları cennette en yüksek kısımlarda ağırlayacağız demektir.  لَنُبَوِّئَنَّهُمْ  kelimesi, ikamet etmek için konaklamak anlamındaki  ثواءَ  kökünden  لَنُثَوِيَنَّهُمْ  şeklinde de okunmuştur. ثَوَى في الْمَنْزِلِ  [Evde konakladı], أثْوى هُو  ve  أثْوى غَيْرُهُ  [Kendisi konakladı ve başkasını konaklattı] denir.  ثواءَ  müteaddi değildir; nakil hemzesi eklenerek müteaddi olduğunda ise yalnız bir mef‘ûl alır. Tıpkı  ذَهَبَ (gitti) ve  أذْهَبْتُهُ (onu götürdüm) gibi. Burada hem müminlere râci  هُمْ  zamirini hem de  غُرَفاً  kelimesini mef‘ûl almasının sebebi ise ya  نُثَوِيَنَّهُمْ  ifadesini  لَنُنْزِلَنَّهُمْ (onları mutlaka ağırlayacağız) ve  لَنُبَوِّئَنَّهُمْ  (onları mutlaka yerleştireceğiz) ifadeleri gibi kullanmak ya hazf ü îsāl kuralı gereğince ikinci mef‘ûldeki harf-i cer hazf edilip, manası mansub konumunda mecrûra ulaştırılmış kabul edilmesi ya da sınırlı zarf-ı mekân olan  غُرَف kelimesi belirsiz zarf-ı mekâna teşbih edilerek, harf-i cerin hazf edilmiş kabul edilmesidir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۗ

 

Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Medh fiili  نِعْمَ  ’nin faili olan  اَجْرُ الْعَامِل۪ينَ , izafet terkibiyle gelerek az lafızla çok anlam ifade etmiştir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. نِعْمَ ‘nin, takdiri  الجنّة  (cennet) olan mahsusu, mahzuftur.

اَجْرُ - تَجْر۪ي  kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

عَامِل۪ينَۗ - عَمِلُوا  kelimeleri arasında cinas- iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

فَنِعْمَ  şeklinde de okunmuştur ki, mahsus bil medh mahzûf olur, çünkü makabli ona delalet etmektedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

Ankebût Sûresi 59. Ayet

اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ  ٥٩


Onlar, sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 صَبَرُوا sabrettiler ص ب ر
3 وَعَلَىٰ ve
4 رَبِّهِمْ Rabblerine ر ب ب
5 يَتَوَكَّلُونَ dayanmaktadırlar و ك ل

اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  önceki ayetteki  عَامِل۪ينَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  صَبَرُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. صَبَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

وَ  atıf harfidir.  عَلٰى رَبِّهِمْ  car mecruru  يَتَوَكَّلُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

يَتَوَكَّلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

يَتَوَكَّلُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsisi  وكل ‘dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

 

Önceki ayetteki  عَامِل۪ينَ ‘nin sıfatı konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  صَبَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hudûs, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Sıla cümlesi olan  صَبَرُوا ’ya matuf olan  وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan muzari sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Mazi kipiyle başlayıp muzari ile devam eden cümlede fiilin önemine, sürekliliğine ve ilginçliğine dikkat çekildiği gibi anlatıma canlılık katılmıştır. Olayları zihne yerleştirmek ve canlı tutmak, eylemin tekrar edebilirliğini ve sürekliliğini göstermek gibi belâgî gerekçelerle mazi kipinden, süreklilik bildiren muzari sıygasına geçmek, Kur'an’ın önemli üslup özelliklerindendir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلٰى رَبِّهِمْ  car mecruru, ihtimam için amili  يَتَوَكَّلُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

رَبِّهِمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh  هِمْ  zamirinin işaret ettiği kişiler şeref kazanmıştır. Ayrıca Rab isminin onlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin destek ve nimetine işaret vardır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

Ankebût Sûresi 60. Ayet

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  ٦٠


Nice canlılar vardır ki, rızıklarını taşımazlar (yiyecek biriktirmezler). Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَأَيِّنْ nicesi var ki
2 مِنْ -dan
3 دَابَّةٍ canlı(lar)- د ب ب
4 لَا
5 تَحْمِلُ taşıyamaz ح م ل
6 رِزْقَهَا rızkını ر ز ق
7 اللَّهُ Allah
8 يَرْزُقُهَا onları da besler ر ز ق
9 وَإِيَّاكُمْ sizi de
10 وَهُوَ ve O
11 السَّمِيعُ işitendir س م ع
12 الْعَلِيمُ bilendir ع ل م

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  كَاَيِّنْ  adetten kinaye, mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  دَٓابَّةٍ  lafzen mecruru,  كَاَيِّنْ ‘nin temyizi olarak mahallen mansubdur.  

لَا تَحْمِلُ  cümlesi, دَٓابَّةٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَحْمِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir.  رِزْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَاَيِّنْ , nice, çok manalarına gelen çokluk edatıdır. Sükun üzere mebnidir. Kendisinden sonra temyizi olan kelime  مِنْ  ile mecrur olur. (M.Meral Çörtü) 

Ayet-i kerime’de geçen  كَاَيِّنْ  lafzı,  كم  manasındadır. Bu kelime, teşbih edatı  ك  ile sayıda çokluk ifade eden tenvinli  اىّ  kelimesinden meydana gelir. Bu kelime; devamlı cümle başında bulunan, temyize muhtaç olarak müphem halde gelen, temyizi çoğunlukla  من  harf-i ceri ile yapılan mebni bir kelimedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 463) 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ 

 

Cümle, كَاَيِّنْ ‘nün haberi olarak mahallen merfûdur.  

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَرْزُقُهَا  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَرْزُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِيَّاكُمْۘ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuf olup, mahallen mansubdur. 


 وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  السَّم۪يعُ  haberi olup damme ile merfûdur.  الْعَل۪يمُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

السَّم۪يعُ  -  الْعَل۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ 


وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

İlk cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. كَاَيِّنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

كم  manasında haberiye olan  كَاَيِّنْ  edatı, çokluktan kinayedir. Mübteda olarak mahallen merfûdur.  كْم (niceَ) manasındadır  أيّ  kelimesinin başındaki  ك  teşbih harfidir. Fakat teşbih manası yoktur. Çokluk ifade etmek için vaz edilmiş müfred bir kelimedir.

كَاَيِّنْ , Kur'an’da 7 yerde geçmiştir. (Hasenat uygulama, https://corpus.quran.com/search. jsp?q= lem%3Aka%3Eay%7Ein+pos%3An) 

Ayet-i kerime’de geçen  كَاَيِّنْ  lafzı,  كم  manasındadır. Bu kelime, teşbih edatı  ك  ile sayıda çokluk ifade eden tenvinli  اىّ  kelimesinden meydana gelir. Bu kelime; devamlı cümle başında bulunan, temyize muhtaç olarak müphem halde gelen, temyizi çoğunlukla  من  harf-i ceri ile yapılan mebni bir kelimedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s.463) 

كَاَيِّنْ ; nice, çok manalarına gelen çokluk edatıdır. Kendisinden sonra temyizi olan kelime  مِنْ  ile mecrur olur. (M. Meral Çörtü) 

مِنْ دَٓابَّةٍ  çokluk bildiren  كَاَيِّنْ  ‘nin temyizidir.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا  cümlesi,  دَٓابَّةٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ  cümlesi, كَاَيِّنْ ’in haberidir.  

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mübtedanın haberi olan  يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsnedün ileyhin fiil cümlesi olan habere takdim edilerek;  يَرْزُقُها اللَّهُ  denmeyip ifadenin  اللَّهُ يَرْزُقُها  şeklinde gelmesi tahsis manası ifade etmesi içindir. Yani, ‘’Allah'tan gayrısı rızık veremez’’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bu cümlenin müsnedinin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye ve kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اَللّٰهُ  maksûrun aleyh/mevsûf,  يَرْزُقُهَا  maksûr/sıfat olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Sıfat denilen vasfın, mevsûftan başkasında bulunmamasıdır.

وَاِيَّاكُمْۘ  munfasıl zamiri, يَرْزُقُهَا  fiilinin mef’ûlüne atfedilmiştir. 

رِزْقَهَاۗ - يَرْزُقُهَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.Rivayet olunur ki, Peygamberimiz, ’Mekke'deki müminlere Medine'ye, hicret etmelerini emredince, müminler dediler ki: "Geçim imkânımız bulunmayan bir kente biz nasıl gidelim?" İşte bunun üzerine bu ayeti kerime nazil olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. 

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ  olmadan gelmesi, bu vasıfların ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.

السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ  sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Cümle “Allah Teâlâ bilir, işitir.” anlamının yanında “bilmekle ve işitmekle kalmaz, gereken karşılığı verir” manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Bu iki sıfatın bir arada zikredilmesi, hem vaat hem vaid içermektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, En’am/115)

السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  Bu iki kelime mübalağa sıygalarındandır. Manası: Al­lah'ın işitmesi ve bilgisi her şeyi kuşatmıştır, demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da altı ayette aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Kur'ân'da işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع  duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da  ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir. (https://kuran mucizeler. com/insanin- yaratilisindaki- mucizevi-sira- isitme- gorme-ve-idrak-etme-gonuller)  

 

 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  اُو۫ت۪يتُمْ  fiilinin mef’ûlü olan şart ismi  مَٓا , fiile takdim edilmiştir. Şart cümlesi olan  مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

مِنْ شَيْءٍ  car-mecruru  مَٓا ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

شَيْءٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette  مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ  ile söylenecek şeyin kıymetine dikkat çekmek için muhatap zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

اُو۫ت۪يتُمْ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

فَ  karinesiyle gelen   فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَز۪ينَتُهَاۚ  cümlesi, şartın cevabıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın haberidir.

Müsned olan  مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , veciz ifade kastına binaen izafet formunda gelmiştir.  وَز۪ينَتُهَا , tezâyüf nedeniyle  مَتَاعُ ’a atfedilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مَتَاعُ - ز۪ينَتُهَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Kelam  اَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَماً اٰمِناً  sözündeki gaib ifadeden,  اُو۫ت۪يتُمْ  ifadesi ile hitap zamirine dönmüştür. Çünkü söz konusu ifadeler kınamanın doğrudan o kimselere tevcih edilmesini gerektirmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Ankebût Sûresi 61. Ayet

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۚ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ  ٦١


Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَئِنْ andolsun eğer
2 سَأَلْتَهُمْ onlara desen ki س ا ل
3 مَنْ kim
4 خَلَقَ yarattı خ ل ق
5 السَّمَاوَاتِ gökleri س م و
6 وَالْأَرْضَ ve yeri ا ر ض
7 وَسَخَّرَ ve (kim) boyun eğdirdi? س خ ر
8 الشَّمْسَ güneşi ش م س
9 وَالْقَمَرَ ve ayı ق م ر
10 لَيَقُولُنَّ elbette derler ق و ل
11 اللَّهُ Allah
12 فَأَنَّىٰ nasıl? ا ن ي
13 يُؤْفَكُونَ döndürülüyorsunuz ا ف ك

Önceki âyetlerde Mekke putperestlerinin baskıları karşısında bunalan müminlerden, bir kurtuluş yolu olmak üzere, hicret etmeleri istendikten sonra bu âyetler grubunda baskıcı putperestlerin asıl sorunları olan çarpık inançlarından ve bu yüzden içine düştükleri çelişkilerinden örnekler verilmektedir. Buna göre onlar, bir yandan sorulduğunda yeri göğü yaratan, değişmez yasaları uyarınca ay ve güneş gibi gök cisimlerinin hikmetli ve amaçlı bir düzen içinde işleyişlerini sağlayan, kezâ gökten su indirip ölü toprağı canlandıran gücün Allah olduğunu söylüyor; fakat öte yandan Allah’ı bırakıp âdi nesnelere tapıyorlardı. 61. âyette bu tutumun haktan yüz çevirme anlamına geldiği, 63. âyette de akılsızlık olduğu bildirilmektedir. Zira gerçek mânada insan, inancında ve yaşayışında hakikatle uyum içinde olmalıdır. Oysa müşrikler, bir yandan evreni yaratıp yöneten gücün Allah olduğunu söylerlerken diğer yandan Allah’tan başka şeyleri tanrı sayıp onlara tapıyorlardı; tevhidden sapma demek olan bu tutum hem bir çelişki hem de insanın en değerli meziyetlerinden olan aklı kullanmamak, akıl ölçülerinden uzaklaşmak demektir. Bu durumda putperestlerin, sorulduğunda Allah’ı yaratıcı güç olarak tanıdıklarını söylemelerinin pratikte bir anlamı kalmamaktadır. Çünkü onlar, Allah’ın dinini, peygamberini ve kitabını inkâr ediyor; buyruk ve yasaklarını tanımıyor; eylemlerini sanki Allah yokmuş, O’na karşı sorumlu değillermiş gibi sürdürüyorlardı. Kuşkusuz ilk muhatapları müşrikler olduğu için onlara hitap eden bu âyetler, aynı zamanda benzer tutumları sergileyen bütün insanları kapsamaktadır.

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 284-285

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۚ

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

سَاَلْتَ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ  cümlesi, amili  سَاَلْتَهُمْ ‘nün mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. İstifham ismi  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ  mübteda  مَنْ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  السَّمٰوَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.  الْاَرْضَ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. 

وَ  atıf harfidir. سَخَّرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الشَّمْسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْقَمَرَ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَقُولُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و ' ı mahzuftur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Mekulü’l-kavli  اللّٰهُ ‘dır.  يَقُولُنَّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri, فعل ذلك (Bunu yapar) şeklindedir. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. 

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَخَّرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سخر ’dır.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ


فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır veya fasiha harfidir. Takdiri, إن صرفهم الهوى (Onları heva yönetirse) şeklindedir.

اَنّٰى  istifham ismi mekân zarfı olarak  يُؤْفَكُونَ  fiiline müteallik, mahallen mansubdur. 

يُؤْفَكُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۚ 

وَ  istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Kasem cümlesi mahzuftur. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Kasemle tekid edilmiş şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  لَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ  cümlesi,  سَاَلْتَهُمْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

مَنْ  istifham harfi mübteda, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ  cümlesi haberdir . 

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar anlamları katmıştır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

وَالْاَرْضِ , mef’ûl olan  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.

السَّمٰوَاتِ ‘den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında, Allah’ın kudretini bildirmede tekid amacına matuf ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Akabindeki  وَسَخَّرَ الشَّمْسَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Şartın cevabı, arkasından gelen kasemin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

إنْ  şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.) 

لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

يَقُولُنَّ  fiilinin mekulü’l kavli olarak gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lafza-ı celal, takdiri  فعل ذلك  [Bunu yaptı] olan mukadder bir haberin mübtedasıdır. Sorunun cevabında haber hazf edilebilir.

الْاَرْضَ - السَّمٰوَاتِ - شَّمْسَ - قَمَرَ  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

سَاَلْتَهُمْ - لَيَقُولُنَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

سَاَلْتَهُمْ  fiilinden sonra sorulacak şeylerin sıralanması, taksim sanatıdır.

Allah, burada iki şeyden bahsetmiştir. Bunlardan birisi, göklerin ve yerin yaratılması, diğeri ise güneşin ve ayın musahhar kılınmasıdır. Çünkü icat (yoktan var etme), bazan zât, bazan da sıfatlar için olur. O halde “göklerin ve yerin yaratılması" ifadesi, zatların icadına; güneşin ve ayın musahhar kılınması da, sıfatların icadına bir işarettir ki, bu sıfatlar da, onların hareketleri vs.dir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelmiş rabıta harfidir.

Cevap cümlesi olan  فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim tehir sanatı vardır. Zarf-ı mekan olan istifham ismi  اَنّٰى , amili olan  يُؤْفَكُونَ  fiilinin halidir. Fiile takdimi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

Takdiri, إن صرفهم الهو (Onları heva yönetirse) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

تُؤْفَكُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesi, başında  فَ  harfi olarak veya olmayarak birçok ayette tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Bu kelâm, başkasının kelamının anlatımı olmayıp doğrudan doğruya Allah tarafından varid olmuş, Mekke kâfirlerinin, anılan farazi cevaplarının gereğini yapmamalarını inkâr ve red içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ankebût Sûresi 62. Ayet

اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ  ٦٢


Allah, kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهُ Allah
2 يَبْسُطُ açar ب س ط
3 الرِّزْقَ rızkı ر ز ق
4 لِمَنْ kimseye
5 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
6 مِنْ -ndan
7 عِبَادِهِ kulları- ع ب د
8 وَيَقْدِرُ ve kısar ق د ر
9 لَهُ ona
10 إِنَّ şüphesiz
11 اللَّهَ Allah
12 بِكُلِّ her ك ل ل
13 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
14 عَلِيمٌ bilendir ع ل م

اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ 

 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَبْسُطُ الرِّزْقَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يَبْسُطُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  الرِّزْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  يَبْسُطُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  مِنْ عِبَادِه۪  car mecruru mukadder aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, من يشاء رزقه من عباده ( rızkı kullarından dilediğine verir.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقْدِرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  لَهُ  car mecruru  يَقْدِرُ  filine mütealliktir.


اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur.  بِكُلِّ  car mecruru  عَل۪يمٌ ‘e mütealliktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عَل۪يمٌ kelimesi,  اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Lafza-i celâl mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪  cümlesi haberdir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve kasr ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin fiil cümlesi olan habere takdim edilerek  اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ  buyurulması tahsis ifade eder. Yani “Yalnızca Allah Teâlâdır rızkı dilediğine bolca veren ve dilediğine daraltan” demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اَللّٰهُ  maksûrun aleyh/mevsûf, … يَبْسُطُ الرِّزْقَ maksûr/sıfat olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Sıfat denilen vasfın, mevsûftan başkasında bulunmamasıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle  يَبْسُطُ  fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan  يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

عِبَادِه۪  izafetinde Allah’a ait zamire muzâf olması, kullar için tazim ve teşrif ifade eder.

Aynı üslupta gelen  وَيَقْدِرُ لَهُ  cümlesi, ... يَبْسُطُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen, lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.

يَبْسُطُ الرِّزْقَ  [Rızkı bol verir] - يَقْدِرُ لَهُۜ  [Daraltır] cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

يَبْسُطُ - يَقْدِرُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 


اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil  اللّٰهِ  isminin müsnedün ileyh olarak zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin  tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyh olan Allah lafzı ayette iki kez zikredilmiştir. Hiç şüphesiz bu; müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam için amili  عَل۪يمٌ ‘a takdim edilmiştir. 

شَيْء ’deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.

عَل۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ankebût Sûresi 63. Ayet

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ۟  ٦٣


Andolsun, eğer onlara, “Gökten yağmuru kim indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” diye soracak olsan, mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَئِنْ ve eğer
2 سَأَلْتَهُمْ onlara sorsan س ا ل
3 مَنْ kim
4 نَزَّلَ indirdi ن ز ل
5 مِنَ -ten
6 السَّمَاءِ gök- س م و
7 مَاءً suyu م و ه
8 فَأَحْيَا ve diriltti ح ي ي
9 بِهِ onunla
10 الْأَرْضَ yeri ا ر ض
11 مِنْ
12 بَعْدِ sonra ب ع د
13 مَوْتِهَا öldükten م و ت
14 لَيَقُولُنَّ elbette derler ق و ل
15 اللَّهُ Allah
16 قُلِ de ki ق و ل
17 الْحَمْدُ hamd (övgü) ح م د
18 لِلَّهِ Allah’adır
19 بَلْ doğrusu
20 أَكْثَرُهُمْ çokları ك ث ر
21 لَا
22 يَعْقِلُونَ düşünmezler ع ق ل

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Atıf harfi olması da caizdir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَاَلْتَ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ  cümlesi, amili  سَاَلْتَهُمْ ‘nün mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. İstifham ismi  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ  cümlesi, mübteda  مَنْ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

نَزَّلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  نَزَّلَ  filine mütealliktir.  مَٓاءً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَحْيَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِهِ  car mecruru  اَحْيَا  fiiline mütealliktir.  الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ بَعْدِ  car mecruru  اَحْيَا  fiiline mütealliktir.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

يَقُولُنَّ   fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Mekulü’l-kavli  اللّٰهُ ‘dır.  يَقُولُنَّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri, الله فعل ذلك (Allah bunu yaptı) şeklindedir. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نَزَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَحْيَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. قُلِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  الْحَمْدُ لِلّٰهِ ‘dır. قُلِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. الْحَمْدُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  لِلّٰهِۜ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.

بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. اَكْثَرُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  لَا يَعْقِلُونَ۟  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَعْقِلُونَ۟  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb denir.  "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَكْثَرُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Kasem cümlesi mahzuftur. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Kasemle tekid edilmiş şart üslubundaki terkipte şart cümlesi  لَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً  cümlesi,  سَاَلْتَهُمْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

مَنْ  istifham ismi mübteda, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً  cümlesi haberdir. 

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar anlamları katmıştır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Kasemin cevap cümlesinin delaletiyle şartın cevabının hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

إنْ  şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.) 

فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi  فَ  ile  مَنْ ’in haberine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فَاَحْيَا  fiiline müteallik  بِهِ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا  ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede dünya, doğup ölen, bir canlıya benzetilmiştir. Çünkü ölmek ve yaşamak gerçekte canlı varlıklar için söz konusudur. Bununla kastedilen, yağmurun yeryüzündeki canlıların hayat kaynağı olduğudur. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

لَيَقُولُنَّ  fiilinin mekulü’l-kavl cümlesinde lafza-i celal, takdiri  فعل ذلك (Bunu yaptı) olan mukadder bir haberin mübtedasıdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Sorunun cevabında haber hazf edilebilir.

Mahzuf kasem ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

لْاَرْضَ - السَّمَٓاءِ  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

السَّمَٓاءِ - لْاَرْضَ  ve  اَحْيَا  - مَوْتِ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

سَاَلْتَهُمْ  fiilinden sonra sorulacak olanların, semadan suyu indirmek ve yeryüzünü öldükten sonra diriltmek şeklinde sıralanması, taksim sanatıdır.

Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayette müşriklerin gökten suyu indirenin ve onunla toprağa hayat verenin Allah olduğunu şirklerine rağmen ikrarları dile getirilmektedir. Bunun yanı sıra ayetin ifade makamı yeniden diriliş olmasa da  مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا  ifadesi buna işaret etmektedir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)


قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan …الْحَمْدُ لِلّٰهِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  الْحَمْدُ ’nün haberi mahzuftur.  لِلّٰهِ  bu mahzuf habere mütealliktir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda  الْحَمْدُ ’nün haberi mahzuftur.  لِلّٰهِ  bu mahzuf habere mütealliktir.

İki tekit hükmündeki kasr (Bikâî, https://tafsir.app/nathm-aldurar/29/63), mübteda ve haber arasındadır. اَلْحَمْدُ , maksur/mevsûf, لِلّٰهِ , maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Bu ayette  اَلْحَمْدُ [hamd]  لِلّٰهِ  [Allah’a aittir] diyerek isim cümlesi kullanılmış ve böylelikle  الحمد  kelimesi Allah’a tahsis edilmiştir. Yani  اَحْمَدُ (hamd ederim) veya  نَحْمَدُ (hamd ederiz) diyerek fiil cümlesi kullanılmamış,  الحمد  herhangi bir zaman veya mekânla kısıtlanmamıştır.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ , lafzen haber manen inşâ cümlesidir. Yani “elhamdulillah deyiniz” demektir. Hamdin Allah'a mahsus olduğunu ifade eder. Bu, Arapların  ألْكَرِمُ في العرَبِ (Cömertlik Araplara mahsustur.) sözüne benzer. 

قُلِ - يَقُولُنَّ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayetteki lafza-i celâllerde tecrîd sanatı, telezzüz ve haşyet için yapılan tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle  istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)

لِلّٰهِ  lafzındaki  ل  harfi tahsis ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ۟

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfi, bu ayette intikal için gelmiştir.

بَلْ  atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c.1 s. 437) 

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh  اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

İsm-i tafdil vezninde gelen  اَكْثَرُ , mübalağa ifade etmiştir.

Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade eden  لَا يَعْلَمُونَۜ  cümlesi müsneddir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye ifade eder.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü  tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

Bu sayfadaki ayetlerin, istisnasız bütün fasılalarındaki  و - ن  ve  ى - ن  harfleriyle oluşan ahenk, diğer sayfalarda olduğu gibi duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.

Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Yüce Allah'ın zalimlere mühlet verip onları çabucak cezalandırmayarak bunu âhirete ertelemesinde müminler için bir imtihan söz konusudur. Ayrıca böylelikle tevbe kapısı açık bırakılmakta, zalimler ise fesatlarının artması için derece derece azaba yaklaştırılmaktadır. (istidrâc) Yine bununla bu zalimlerden Allah'a ibadet eden ve İslâm'ın; risaletini (mesajını) bütün âlemlere taşıyacak salih bir zürriyetin gelmesi için o bir fırsat tanıma da söz konusudur.
Küfür diyarından iman topraklarına hicret etmek -mü'minin küfür diyarında Rabbine ibadet etme imkânı yoksa-gerekli bir eylemdir.
Yani insanlar Allah'a şirk koşmaya zorlanmayacakları ne ibadetlerini serbestçe yapabilecekleri bir yer arayıp oraya hicret edebilir hatta gerekirse etmelidir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bazen sabırsızlığına yenik düşer ve der ki: ne olacaksa olsun. Bazen kendisini üstün görür ve der ki: ben daha iyi başa çıkarım. O zamana ulaşınca ise bu cesarete sahip olup olmayacağı ya da bu cesaretin yeterli gelip gelmeyeceği meçhuldur. Zira; kabul etmese de acizdir.

Üşüdüğünde sıcağın, terlediğinde serinliğin hayalini kurar. Karanlık çökünce aydınlığı özler. Hastalık gelince şifayı bekler. Canı yanınca çözüm arar. Sıkıntı sarınca ferahlığı gözler. Allah’ın rızasını isteyen kul, yine Allah’tan gelen yardımla, sonuna kadar elinden geleni yapar. Allah’ın kudretine inanmayan ise kendisini hapsettiği sebepsizler boşluğunda boğulur. 

Ey her şeyi işiten ve bilen Allahım! Rızka ulaşmayı kolaylaştıransın. Nice nimetlerle gönüllerimizi sevindirensin. Helaliyle kazananlardan, yiyenlerden ve şükredenlerden eyle. Ölü toprağı, göklerden indirdiğin su ile diriltensin. Gönüllerdeki kışı, rahmetin ile bahara çevirensin. Seni ve Senin sevdiklerini sevenlerden eyle. Hayatı ve ölümü yaratansın. Bizi, huzuruna döndürecek olansın. Rızanı kazanmış olarak, Sana gelenlerden eyle. Cenneti ve cehennemi bildirensin. Bize, doğru yolu gösterensin. Dünyada salih amellerle meşgul olanlardan ve cennet bahçelerinde sevdiklerine kavuşanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji