Âl-i İmrân Sûresi 101. Ayet

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟  ١٠١

Size Allah’ın âyetleri okunup dururken ve Allah’ın Resûlü de aranızda iken dönüp nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, doğru yola iletilmiştir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَيْفَ ve nasıl? ك ي ف
2 تَكْفُرُونَ inkar edersiniz ك ف ر
3 وَأَنْتُمْ ve üstelik size
4 تُتْلَىٰ okunmakta ت ل و
5 عَلَيْكُمْ size
6 ايَاتُ ayetleri ا ي ي
7 اللَّهِ Allah’ın
8 وَفِيكُمْ ve aranızda iken
9 رَسُولُهُ O’nun Elçisi ر س ل
10 وَمَنْ ve kim
11 يَعْتَصِمْ sarılırsa ع ص م
12 بِاللَّهِ Allah’a
13 فَقَدْ muhakkak ki o
14 هُدِيَ iletilmiştir ه د ي
15 إِلَىٰ
16 صِرَاطٍ yola ص ر ط
17 مُسْتَقِيمٍ doğru ق و م
 

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’ la önceki ayetteki nidanın cevabına matuftur. كَيْفَ  istifham harfi olup, hal olarak mahallen mansubdur.  

Fiil cümlesidir. تَكْفُرُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. تُتْلٰى  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

تُتْلٰى  fiili elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. عَلَيْكُمْ  car mecruru  تُتْلٰى  fiiline mütealliktir.  اٰيَاتُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪يكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. رَسُولُهُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.   

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki müfred ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

    

 وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يَعْتَصِمْ  şart fiili olup, sukün ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.  بِاللّٰهِ  car mecruru  يَعْتَصِمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ  tahkik harfidir.Tekid ifade eder. 

هُدِيَ  fetha üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Naib-i fail müstetir olup takdiri هُو ’ dir.  اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  هُدِيَ  fiiline mütealliktir.  مُسْتَق۪يمٍ۟  kelimesi  صِرَاطٍ’ ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ ’ de  الي  harf-i ceri intiha-i gaye için olan, daima isimlerden önce gelen harf-i cerdir. İnsanın nihai ve asli gayesinin Allah’ın rızasına, lütfuna, cennet ve cemaline ulaşmak için yol almak olduğunu ilan eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَعْتَصِمْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عصم ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

مُسْتَق۪يمٍ۟  ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’ la önceki ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir. İlk cümle inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart üslubundan istifham üslubuna iltifat sanatı vardır. 

İstifham ismi  كَيْفَ , muzari sıygadaki  تَكْفُرُونَ  ‘deki failin mukaddem halidir. Hal  anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Muzari fiil, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.

Cümle her ne kadar istifham üslubunda gelmişse de anlam itibariyle, kınama ve azarlama manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır. 

Ayrıca mütekellimin, cevap beklemek kastı olmaması dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hal وَ ’ ıyla gelen  وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsned olan  تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ ‘ in muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُتْلٰى  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَيْكُمْ, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, faile takdim edilmiştir.

Naib-i fail olan  اٰيَاتُ اللّٰهِ  izafetinde, ayetlerin lafza-i celâle muzâf olması, ayetlere tazim, teşrif ve ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğunu ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

ف۪يكُمْ رَسُولُهُ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. ف۪يكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  رَسُولُهُ  muahhar mübtedadır.

رَسُولُهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya muzâf olması  رَسُولُ  kelimesine şan ve şeref kazandırmıştır.

ف۪يكُمْ  ifadesindeki  ف۪  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla insan topluluğu, içi olan bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü insanlarla beraber bulunma durumu zarfiyet özelliği taşımaz. Ancak peygamberin aralarında olduğunun önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ  cümlesi iman üzere sebat etmeyi gerektiren ve küfrü men eden anlamlar içermesi itibariyle inkâr ve garipseme manasını daha da pekiştirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ  cümlesi, önceki cümleye matuf olup onun hükmüne dahildir. Zira Allah Teâlâ’nın ayetlerinin onlara okunması ve Resulullah’ın (s.a.v) onların arasında bulunması, kendilerine kitabı, hikmeti öğretmesi, hakkı tahkik ve şüpheyi gidermek suretiyle onları arındırması, küfrü men eden en kuvvetli unsurlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Buradaki  كَيْفَ  kelimesi hayret ifade eder. Hayret ise ancak o şeyin sebebini bilmeyen kimse için söz konusudur ve bu Allah hakkında imkânsızdır. Öyle ise bundan kastedilen men etme ve tehdit etme manasıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), onların arasında her türlü şüpheyi izale edip her türlü delili göstermesi ve onlara peşpeşe Allah’ın ayetlerini okuması, adeta onların küfre düşmesini engelleyen bir mania gibi olmuştur. Binaenaleyh Hz. Peygamberin (s.a.v) yanında bulunanlardan küfrün sadır olması, bu bakımdan daha uzak bir ihtimaldir. Buna göre “Eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat edecek olursanız, onlar sizi bu imanınızdan sonra döndürüp kâfir yaparlar.” ayeti, Yahudi ve münafıkların en büyük gayelerinin Müslümanları İslam’dan döndürmek olduğuna dikkat çekmektedir. Daha sonra Cenab-ı Hak, Müslümanları irşad ederek onlara vacib olanın, bu gibi kimselerin sözlerine iltifat etmemeleri, aksine bu Yahudilerden duydukları her şüpheye karşılık onu giderip onun gerçeğini ortaya koyması için Allah’ın peygamberine dönmeleri gerektiğini beyan etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ , şarttır. Şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ [Allah’a sarılırsa] cümlesinde istiare vardır. Kim Allah’ın dinine tutunursa dalalete düşmekten korkmaz manasındadır. اعتصم  fiili burada  تمسك  manasında müstear olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsmet ve masum kelimeleri  اعتصم  ile aynı kökten türemiştir.

عَصَمَ  fiili lügatta; sığınmak, sarılmak, yapışmak, kazanmak, muhafaza etmek, mani olmak, men etmek, kulp takmak, el ile yapışmak, koyvermemek, korunmak, baş vurmak, linç etmek, boykot etmek, demektir.

İftiâl babında geldiğinde, mutavaat, edinmek, tedarik etmek, ortaklık istemek, göstermek, gayret, mübalağa, tadiye ifade eder.

Arapçanın güzel özelliklerinden biri şudur: Bir kelimenin ilk harfi  ع  sonraki harfi  ص  olursa bu kelime şiddet ve men etme anlamları taşır. عصب, عصف ,عصر  gibi. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

هُدِيَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  هُدِيَ  fiiline mütealliktir.

صِرَاطٍ ‘ deki nekrelik nev ve tazim içindir.

مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi  صِرَاطٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ibaresinde istiare vardır. Müsteâr  صِرَاطٍ  kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir.  صِرَاطٍ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Allah’ın ayetleri -ki o muciz olan Kuran’dır- [size] Peygamber lisanıyla canlı bir şekilde [okunurken] ve Peygamber aranızda olup sizi uyarır, size nasihat ederek şüphelerinizi giderirken [Nasıl nankörce inkâr ediyorsunuz?] Buradaki istifhamda inkâr ve hayret manası vardır ki “İnkâr nereden gelip sizi buluyor?!” demektir. “[Allah’a] yani O’nun dinine sımsıkı sarılan herkes” -bu ifade onları, inkârcıların kötülük ve hilelerini savuşturma konusunda Allah’a sığınmaya teşvik manasında da olabilir- [doğru yola getirilmiş] yani kesinlikle hidayeti elde etmiş demektir. Ayette; sanki hidayet hasıl olmuş gibi onu hasıl olmuş olarak haber vermektedir. Burada  قَدْ  kelimesindeki bekleme manası açıktır; çünkü Allah’a sarılan kişi, hidayet beklentisi içindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ [Muhakkak doğru yola ulaştırılmıştır.] ceza cümlesinin mazi olarak gelmesi kesin olarak vuku bulacağına işaret içindir.

هُدِيَ ُ fiili meçhul gelmiştir, Hidayet edici Cenab-ı Hak’tır. Hidayet yollarını gösteren, sebep olan peygamberler, hak davetçileri, musibetler veya sevgi gibi hidayet vasıtaları kastedilmiş olabilir. 

Ayetteki hitabın zahiri, kitap ehlinedir. Batını ise dini, dünya karşılığında satan, ilminin gereğini yapmayan kötü ilim adamlarınadır. Bu ilim adamları, Kur’an’ın getirdiği, “dünyaya gönül vermeyip Hakka yönelme” ilkesini inkâr eden ilim adamlarıdır. Bu ilim adamlarının durumu muma benzer. Mum kendini yakar, etrafını da aydınlatır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

َقَدْ  tahkik edatı daima fiilin başına gelir. İnşâda değil, haber cümlesinde kullanılır. Fiile has olan  لن ـ س ـ سوف  gibi edatlarla fiilin arasına girmez. Kendinden sonra mutasarrıf (çekilebilen) fiil gelir. Maziden önce gelmesi fiile kesinlik kazandırır. Muzariden önce gelmesi “bazen olabilir” anlamı ifade eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Bu yolun müstakim, dosdoğru olarak vasıflandırılması, onu eğri göstermek çabası içinde olanlara açık bir red manası içerir. Aslında sırat-ı müstakim, Allah’ın hak dinidir ve ona hidayet edilmiş olmak da O’nun kitabına sarılmanın ta kendisidir. Ancak bu iki husus hakikatte değil, fakat itibarî olarak ayrıdır. İkinci unvan (sırat-ı müstakime hidayet), varılacak hedef olup teşvik için şart cümlesinin cevabı olarak kullanılmıştır. Tıpkı: Artık kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa işte o, gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Âl-i İmran Suresi, 185) ayetinde olduğu gibi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Buradaki  الصِّرَاطَ  kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص  harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر  ve  ط  harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق  kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر  ve ق  harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder. 

صراط  kelimesi; bir noktaya ulaştırması veyâ bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. 

Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).

Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır.

Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır. Tarîk; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur. صراط  ise açık ve geniş yoldur (et-Tahkîk). 

Ayrıca  صراط  kelimesinin çoğul şekli yoktur. Dİn manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.