21 Mayıs 2024
Âl-i İmrân Sûresi 101-108 (62. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 101. Ayet

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟  ١٠١


Size Allah’ın âyetleri okunup dururken ve Allah’ın Resûlü de aranızda iken dönüp nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, doğru yola iletilmiştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَيْفَ ve nasıl? ك ي ف
2 تَكْفُرُونَ inkar edersiniz ك ف ر
3 وَأَنْتُمْ ve üstelik size
4 تُتْلَىٰ okunmakta ت ل و
5 عَلَيْكُمْ size
6 ايَاتُ ayetleri ا ي ي
7 اللَّهِ Allah’ın
8 وَفِيكُمْ ve aranızda iken
9 رَسُولُهُ O’nun Elçisi ر س ل
10 وَمَنْ ve kim
11 يَعْتَصِمْ sarılırsa ع ص م
12 بِاللَّهِ Allah’a
13 فَقَدْ muhakkak ki o
14 هُدِيَ iletilmiştir ه د ي
15 إِلَىٰ
16 صِرَاطٍ yola ص ر ط
17 مُسْتَقِيمٍ doğru ق و م

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’ la önceki ayetteki nidanın cevabına matuftur. كَيْفَ  istifham harfi olup, hal olarak mahallen mansubdur.  

Fiil cümlesidir. تَكْفُرُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. تُتْلٰى  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

تُتْلٰى  fiili elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. عَلَيْكُمْ  car mecruru  تُتْلٰى  fiiline mütealliktir.  اٰيَاتُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪يكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. رَسُولُهُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.   

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki müfred ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

    

 وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يَعْتَصِمْ  şart fiili olup, sukün ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.  بِاللّٰهِ  car mecruru  يَعْتَصِمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ  tahkik harfidir.Tekid ifade eder. 

هُدِيَ  fetha üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Naib-i fail müstetir olup takdiri هُو ’ dir.  اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  هُدِيَ  fiiline mütealliktir.  مُسْتَق۪يمٍ۟  kelimesi  صِرَاطٍ’ ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ ’ de  الي  harf-i ceri intiha-i gaye için olan, daima isimlerden önce gelen harf-i cerdir. İnsanın nihai ve asli gayesinin Allah’ın rızasına, lütfuna, cennet ve cemaline ulaşmak için yol almak olduğunu ilan eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَعْتَصِمْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عصم ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

مُسْتَق۪يمٍ۟  ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’ la önceki ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir. İlk cümle inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart üslubundan istifham üslubuna iltifat sanatı vardır. 

İstifham ismi  كَيْفَ , muzari sıygadaki  تَكْفُرُونَ  ‘deki failin mukaddem halidir. Hal  anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Muzari fiil, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.

Cümle her ne kadar istifham üslubunda gelmişse de anlam itibariyle, kınama ve azarlama manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır. 

Ayrıca mütekellimin, cevap beklemek kastı olmaması dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hal وَ ’ ıyla gelen  وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsned olan  تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ ‘ in muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُتْلٰى  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَيْكُمْ, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, faile takdim edilmiştir.

Naib-i fail olan  اٰيَاتُ اللّٰهِ  izafetinde, ayetlerin lafza-i celâle muzâf olması, ayetlere tazim, teşrif ve ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğunu ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

ف۪يكُمْ رَسُولُهُ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. ف۪يكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  رَسُولُهُ  muahhar mübtedadır.

رَسُولُهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya muzâf olması  رَسُولُ  kelimesine şan ve şeref kazandırmıştır.

ف۪يكُمْ  ifadesindeki  ف۪  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla insan topluluğu, içi olan bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü insanlarla beraber bulunma durumu zarfiyet özelliği taşımaz. Ancak peygamberin aralarında olduğunun önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ  cümlesi iman üzere sebat etmeyi gerektiren ve küfrü men eden anlamlar içermesi itibariyle inkâr ve garipseme manasını daha da pekiştirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ  cümlesi, önceki cümleye matuf olup onun hükmüne dahildir. Zira Allah Teâlâ’nın ayetlerinin onlara okunması ve Resulullah’ın (s.a.v) onların arasında bulunması, kendilerine kitabı, hikmeti öğretmesi, hakkı tahkik ve şüpheyi gidermek suretiyle onları arındırması, küfrü men eden en kuvvetli unsurlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Buradaki  كَيْفَ  kelimesi hayret ifade eder. Hayret ise ancak o şeyin sebebini bilmeyen kimse için söz konusudur ve bu Allah hakkında imkânsızdır. Öyle ise bundan kastedilen men etme ve tehdit etme manasıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), onların arasında her türlü şüpheyi izale edip her türlü delili göstermesi ve onlara peşpeşe Allah’ın ayetlerini okuması, adeta onların küfre düşmesini engelleyen bir mania gibi olmuştur. Binaenaleyh Hz. Peygamberin (s.a.v) yanında bulunanlardan küfrün sadır olması, bu bakımdan daha uzak bir ihtimaldir. Buna göre “Eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat edecek olursanız, onlar sizi bu imanınızdan sonra döndürüp kâfir yaparlar.” ayeti, Yahudi ve münafıkların en büyük gayelerinin Müslümanları İslam’dan döndürmek olduğuna dikkat çekmektedir. Daha sonra Cenab-ı Hak, Müslümanları irşad ederek onlara vacib olanın, bu gibi kimselerin sözlerine iltifat etmemeleri, aksine bu Yahudilerden duydukları her şüpheye karşılık onu giderip onun gerçeğini ortaya koyması için Allah’ın peygamberine dönmeleri gerektiğini beyan etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ , şarttır. Şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ [Allah’a sarılırsa] cümlesinde istiare vardır. Kim Allah’ın dinine tutunursa dalalete düşmekten korkmaz manasındadır. اعتصم  fiili burada  تمسك  manasında müstear olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsmet ve masum kelimeleri  اعتصم  ile aynı kökten türemiştir.

عَصَمَ  fiili lügatta; sığınmak, sarılmak, yapışmak, kazanmak, muhafaza etmek, mani olmak, men etmek, kulp takmak, el ile yapışmak, koyvermemek, korunmak, baş vurmak, linç etmek, boykot etmek, demektir.

İftiâl babında geldiğinde, mutavaat, edinmek, tedarik etmek, ortaklık istemek, göstermek, gayret, mübalağa, tadiye ifade eder.

Arapçanın güzel özelliklerinden biri şudur: Bir kelimenin ilk harfi  ع  sonraki harfi  ص  olursa bu kelime şiddet ve men etme anlamları taşır. عصب, عصف ,عصر  gibi. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

هُدِيَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  هُدِيَ  fiiline mütealliktir.

صِرَاطٍ ‘ deki nekrelik nev ve tazim içindir.

مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi  صِرَاطٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ibaresinde istiare vardır. Müsteâr  صِرَاطٍ  kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir.  صِرَاطٍ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Allah’ın ayetleri -ki o muciz olan Kuran’dır- [size] Peygamber lisanıyla canlı bir şekilde [okunurken] ve Peygamber aranızda olup sizi uyarır, size nasihat ederek şüphelerinizi giderirken [Nasıl nankörce inkâr ediyorsunuz?] Buradaki istifhamda inkâr ve hayret manası vardır ki “İnkâr nereden gelip sizi buluyor?!” demektir. “[Allah’a] yani O’nun dinine sımsıkı sarılan herkes” -bu ifade onları, inkârcıların kötülük ve hilelerini savuşturma konusunda Allah’a sığınmaya teşvik manasında da olabilir- [doğru yola getirilmiş] yani kesinlikle hidayeti elde etmiş demektir. Ayette; sanki hidayet hasıl olmuş gibi onu hasıl olmuş olarak haber vermektedir. Burada  قَدْ  kelimesindeki bekleme manası açıktır; çünkü Allah’a sarılan kişi, hidayet beklentisi içindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ [Muhakkak doğru yola ulaştırılmıştır.] ceza cümlesinin mazi olarak gelmesi kesin olarak vuku bulacağına işaret içindir.

هُدِيَ ُ fiili meçhul gelmiştir, Hidayet edici Cenab-ı Hak’tır. Hidayet yollarını gösteren, sebep olan peygamberler, hak davetçileri, musibetler veya sevgi gibi hidayet vasıtaları kastedilmiş olabilir. 

Ayetteki hitabın zahiri, kitap ehlinedir. Batını ise dini, dünya karşılığında satan, ilminin gereğini yapmayan kötü ilim adamlarınadır. Bu ilim adamları, Kur’an’ın getirdiği, “dünyaya gönül vermeyip Hakka yönelme” ilkesini inkâr eden ilim adamlarıdır. Bu ilim adamlarının durumu muma benzer. Mum kendini yakar, etrafını da aydınlatır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

َقَدْ  tahkik edatı daima fiilin başına gelir. İnşâda değil, haber cümlesinde kullanılır. Fiile has olan  لن ـ س ـ سوف  gibi edatlarla fiilin arasına girmez. Kendinden sonra mutasarrıf (çekilebilen) fiil gelir. Maziden önce gelmesi fiile kesinlik kazandırır. Muzariden önce gelmesi “bazen olabilir” anlamı ifade eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Bu yolun müstakim, dosdoğru olarak vasıflandırılması, onu eğri göstermek çabası içinde olanlara açık bir red manası içerir. Aslında sırat-ı müstakim, Allah’ın hak dinidir ve ona hidayet edilmiş olmak da O’nun kitabına sarılmanın ta kendisidir. Ancak bu iki husus hakikatte değil, fakat itibarî olarak ayrıdır. İkinci unvan (sırat-ı müstakime hidayet), varılacak hedef olup teşvik için şart cümlesinin cevabı olarak kullanılmıştır. Tıpkı: Artık kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa işte o, gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (Âl-i İmran Suresi, 185) ayetinde olduğu gibi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Buradaki  الصِّرَاطَ  kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص  harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر  ve  ط  harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق  kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر  ve ق  harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder. 

صراط  kelimesi; bir noktaya ulaştırması veyâ bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. 

Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).

Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır.

Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır. Tarîk; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur. صراط  ise açık ve geniş yoldur (et-Tahkîk). 

Ayrıca  صراط  kelimesinin çoğul şekli yoktur. Dİn manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.

Âl-i İmrân Sûresi 102. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ  ١٠٢


Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 اتَّقُوا korkun و ق ي
5 اللَّهَ Allah’tan
6 حَقَّ hakkıyla ح ق ق
7 تُقَاتِهِ O’na yaraşır biçimde و ق ي
8 وَلَا
9 تَمُوتُنَّ ölmeyin م و ت
10 إِلَّا dışında
11 وَأَنْتُمْ siz
12 مُسْلِمُونَ müslümanlar olmak س ل م

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  اتَّقُوا اللّٰهَ ’ dir.  

اتَّقُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

حَقَّ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. تُقَاتِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا تَمُوتُنَّ cümlesi, atıf harfi  وَ  ile nidanın cevabına matuftur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَمُوتُنَّ  fiili  نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan cemi و ' ı fail olup, iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.

اِلَّا  hasr edatıdır. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مُسْلِمُونَ  haber olup, ref alameti  وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Tekid  نَ ’ ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

تُؤَدَةٌ  kelimesi  اِتَّأَدَ  fiilinden geldiği gibi [aynı vezindeki]  تَقَاة  kelimesi de  اِتَّقَى  fiilinden gelmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

حَقَّ تُقَاتِه۪  mef’ûlü mutlaktan naibdir. Gerçek takvayı bütün boyutlarıyla yaşamak, gönüldeki varlığının zahire, bütün hayata, hatta ölüme tesiri istenmektedir.(Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’ dir.

İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا ,tekid ifade eden tenbih harfidir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu su­rede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)  

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve tazim içindir.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

اٰمَنُوا ‘ da irsâd sanatı vardır. Çünkü ayetin sonunda zikredilen  مُسْلِمُونَ  kelimesiyle yakın manadadır.

Nidanın cevabı olan   اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mef’ûlü mutlaktan naib olan masdar  حَقَّ  muzâf,  تُقَاتِه۪  muzâfun ileyhtir. 

اتَّقُوا  fiili, iftiâl babındandır, bu babı anlamları ile düşünürsek:

Mutavaat: İlahi emir ve yasaklara gönülden boyun eğin, nefisleriniz istemese de ona boyun eğdirin. 

Edinmek: Tedarik edin, takvayı oluşturacak bilgileri elde edin. “Allah’tan ancak alimler hakkıyla korkar.”

Müşareket: Takva üzere yaşamak adına her gün nefsi hesaba çekip onu karşınıza alın, diğer insanların da muttaki olması için çalışın.

İstek: Takva iki cihan huzuru, sıhhati, afiyeti ve necatının kaynağı olduğunu bilip gayretle ve istekle ona sarılın. 

Göstermek: Hayata geçirip eserlerini üzerinizde gösterin.

Gayret: Rabbinizin mağfiretine ve cennetine koşun, icabet edip bütün takatınızı bu yolda sarf edin. 

Mübalağa: Himmetinizi, takva konusunda yüce tutun. Asla gevşemeyin, ciddi, samimi, sadık müminler olun. 

Tadiye: (Geçişlilik, sirayet) Takva sahibi olun, takva sahipleriyle beraber olun, iyi örnek teşkil edin, takvayı öncelikle ruh ve bedeninizde sonra da bütün müminler arasında yaygınlaştırın. Tebliğ edin, tebliğ edecek fertler, cemaatler yetiştirin. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ ’ la nidanın cevabına atfedilmiştir.Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir sıygasından nehiy sıygasına iltifat sanatı vardır.

وَلَا تَمُوتُنَّ  ifadesi hakiki manada emir değildir. Çünkü ölmek insanın kendi elinde olan bir fiil değildir. Talebî inşâî isnaddır.

اِلَّا  istisna edatı, hal وَ ’ ıyla gelen  وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ  cümlesi, müstesnadır. Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal, cümlede failin, meflün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müsned olan  مُسْلِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hal cümlesi mahzuf halden müstesnadır.

Hal cümlesi müstesnadır. Bu cümle var olan anlamın dışında hayat boyu islam dininden ayrılmanın nefyi için kullanıldığından lüzum alakasıyla temsilî bir mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اٰمَنُوا - مُسْلِمُونَ  ve  اتَّقُوا - تُقَاتِه۪  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

حَقَّ - تُقَاتِه۪ - مُسْلِمُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

ِحَقَّ تُقَاتِه۪  [hakkıyla sakınma] ifadesi, sakınılması gereken ve sakınılmaya layık anlamında olup farzları yerine getirmek ve haramlardan kaçınmak demektir. Bu ifadenin benzeri [Gücünüz yettiğince Allah’tan sakının. (Teğâbun/16) ayetidir. Bununla “takvada, gücünüz yettiği hiçbir şeyi bırakmayacak şekilde titiz davranın” manası murad edilmiştir. Yine “kul, dilini korumadıkça Allah’tan hakkıyla sakınmış olmaz” da denmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Rivayet olunduğuna göre Abdullah b. Mesud (r.a) diyor ki:”Hakkıyla takva, her hususta O’na itaat etmek, hiç isyan etmemek; O’nu her zaman anmak, hiçbir zaman unutmamak; her halükârda şükretmek, hiçbir nimete nankörlük etmemektir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetteki hitap müminler için olduğuna göre murad olan mana, ölünceye kadar İslam’da sebatın zaruretidir.

Bu nehyin ölüme tevcih edilmesi; yani  وَلَا تَمُوتُنَّ [hiçbir halde ölmeyin], اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ [ancak Müslümanlar olarak can verin] anlamında bir ifade kullanılması, nehiy manasını daha da güçlendirmek içindir. Bir de bu ifade tarzında ölüm ötesine de bir uyarı vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 103. Ayet

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ  ١٠٣


Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاعْتَصِمُوا ve yapışın ع ص م
2 بِحَبْلِ ipine ح ب ل
3 اللَّهِ Allah’ın
4 جَمِيعًا topluca ج م ع
5 وَلَا
6 تَفَرَّقُوا ayrılmayın ف ر ق
7 وَاذْكُرُوا ve hatırlayın ذ ك ر
8 نِعْمَتَ ni’metini ن ع م
9 اللَّهِ Allah’ın
10 عَلَيْكُمْ size olan
11 إِذْ hani
12 كُنْتُمْ siz idiniz ك و ن
13 أَعْدَاءً birbirinize düşman ع د و
14 فَأَلَّفَ (Allah) uzlaştırdı ا ل ف
15 بَيْنَ arasını ب ي ن
16 قُلُوبِكُمْ kalblerinizin ق ل ب
17 فَأَصْبَحْتُمْ (haline) geldiniz ص ب ح
18 بِنِعْمَتِهِ O’un ni’metiyle ن ع م
19 إِخْوَانًا kardeşler ا خ و
20 وَكُنْتُمْ siz bulunuyordunuz ك و ن
21 عَلَىٰ
22 شَفَا kenarında ش ف و
23 حُفْرَةٍ bir çukurun ح ف ر
24 مِنَ -ten
25 النَّارِ ateş- ن و ر
26 فَأَنْقَذَكُمْ (Allah) sizi kurtardı ن ق ذ
27 مِنْهَا ondan
28 كَذَٰلِكَ böyle
29 يُبَيِّنُ açıklıyor ب ي ن
30 اللَّهُ Allah
31 لَكُمْ size
32 ايَاتِهِ ayetlerini ا ي ي
33 لَعَلَّكُمْ umulur ki
34 تَهْتَدُونَ yola gelirsiniz ه د ي

Riyazus Salihin, 1785 Nolu Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Şüphesiz Allah Teâlâ sizin için üç şeyden hoşnut olur, üç şeyden de hoşlanmaz. Sizin sadece kendisine ibadet etmenizden, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan ve Allah'ın ipine sımsıkı sarılıp tefrikaya düşmemenizden hoşlanır. Dedi kodu yapmanızdan, çok sual sormanızdan ve malı telef etmenizden de hoşlanmaz." Müslim, Akdiye 10. Ayrıca bk. Mâlik, Muvatta', Kelâm 20; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 327, 360, 367

Hafera حفر :

  حُفْرَةٌ kazılmış yer anlamındadır. Buna حَفِيرَةٌ yani çukur anlamı verilir. حَفَرٌ ise çukurdan çıkarılan topraktır. Bu köke ait Kur'an-ı Kerim'de de geçen حافِرَةٌ sözcüğünün manası için iki görüş ifade edilmiştir. Birincisi kabir yapılan yer/mezarlık; ikincisi ise önceden geldiği yerdir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda 2 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli hafriyattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ  ile önceki ayetteki nidanın cevabına matuftur.

 اعْتَصِمُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِحَبْلِ  car mecruru  اعْتَصِمُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  جَم۪يعًا  kelimesi  اعْتَصِمُوا ‘ deki failin hali olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَفَرَّقُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfudur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اعْتَصِمُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عصم ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

تَفَرَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  فرق ’ dır. Aslı  تتفرق  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. اذْكُرُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru  نِعْمَتَ ’ nin mahzuf haline mütealliktir. 

اِذْ  zaman zarfı, masdar manası içerdiği için  نِعْمَتَ ’ ye mütealliktir. Veya  نِعْمَتَ ‘ den bedeldlr. كُنْتُمْ ’ün dahil olduğu isim cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur.  اَعْدَٓاءً  kelimesi  كُنْتُمْ ’ ün haberi olup damme ile merfûdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. بَيْنَ  mekân zarfı,  اَلَّفَ  fiiline mütealliktir.  قُلُوبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصْبَحْتُمْ  nakıs, mebni mazi fiildir. كَانَ  gibi isim cümlesinin başına gelir, ismini ref haberini nasb eder.  

تُمْ  muttasıl zamir  اَصْبَحْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. بِنِعْمَتِه۪ٓ  car mecruru  اِخْوَانًا ’ in mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪ٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اِخْوَانًا  kelimesi  اَصْبَحْتُمْ ’ ün haberi olup fetha ile mansubdur. 

اَلَّفَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ألف ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 اَصْبَحْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صبح ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

    وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  

كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. عَلٰى شَفَا  car mecruru  كُنْتُمْ ’ ün mahzuf haberine müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. حُفْرَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنَ النَّارِ  car mecruru  حُفْرَةٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. اَنْقَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهَا  car mecruru  اَنْقَذَكُمْ  fiiline mütealliktir.

وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ  [Bir “ateş” çukurunun tam kenarında iken]  yani içinde bulunduğunuz küfür sebebiyle cehennem ateşinin içine düşmek üzere iken

فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا [sizi oradan”  İslamiyetle “kurtarmıştı.]  مِنْهَا ’ daki zamir, حُفْرَةٍ [çukur], النَّارِ [ateş] ve  شَفَا  [kenar] kelimelerinden birine racidir. شَفَا ; parçası olduğu [müennes]  حُفْرَةٍ  kelimesine muzâf olduğu için müennes kabul edilmiştir. 

شَفَا اَلْحُفْرَةِ / شَفَتُ اَلْحُفْرَةِ  terkibi müzekker ve müennes olup, “çukurun ağzı/kenarı” anlamına gelir; شَفَا  kelimesinin son harfi aslında  وَ ’ dır, ancak müzekker olduğunda elif’e çevrilmekte  شَفَا; müennes olduğunda ise hazf edilmektedir [ شَفَة]. Bu  الشَّفا  ve  الشَّفَةُ  kelimelerinin bir benzeri  الجَّانِبُ  ve  الجَّانِبَةُ  kelimeleridir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اَنْقَذَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نقذ ’dir.

 

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

 

كَ  harf-i cerdir. مثل anlamındadır. Bu ibare, amili  يبيّن  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri;  يبيّن الله لكم آياته بيانا كذلك  şeklindedir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. 

Fiil cümlesidir. یُبَیِّنُ  damme ile merfû muzari fiildir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَكُمُ  car mecruru  یُبَیِّنُ  fiiline mütealliktir. ءَایَـٰتِ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.  

كُمْ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur.  تَهْتَدُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَهْتَدُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

یُبَیِّنُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

تَهْتَدُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  هدي’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İftiâl kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ 


Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

بِحَبْلِ اللّٰهِ  izafetinde Allah lafzına muzâf olan  حَبْلِ  tazim edilmiştir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd  sanatıdır.

اعْتَصِمُوا  fiilinin failinden hal olan  جَم۪يعًا , anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

وَلَا تَفَرَّقُواۖ  cümlesi,…وَاعْتَصِمُوا  cümlesine atıf harfi  وَ ‘ la atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan nehiy üslubuna iltifat sanatı vardır.

جَم۪يعًا - تَفَرَّقُواۖ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ sözünde Allah’ın dinine ve ahdine sımsıkı yapışanların hali düşerken sağ eliyle sağlam bir ipe sarılan birinin haline benzetilmiştir. Burada müfret bir istiare olması da caizdir. Bu takdirde ip kelimesi din manasında müsteardır. Câmi’; amaca ulaştırması, kurtuluş vesilesi olması veya zarardan kurtarmasıdır. اعْتَصِمُوا [Yapışın] fiili de istiarenin muraşşaha olmasını sağlar. Çünkü müşebbehün bihe mülayim bir lafızdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyâni İlmi - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

حَبْلِ  kelimesinden murad, din yolunda hakka, hakikata o vasıta ile ulaşılması mümkün olan her şeydir. Bunun pek çok çeşidi vardır. Müfessirler şunları  zikretmişlerdir: İbn Abbas (r.a), “Burada Allah’ın ipinden murad, ‘Ahdimi yerine getirin, Ben de size karşı olan ahdimi yerine getireyim.’ (Bakara Suresi/40) ayetinde bahsedilen ‘ahd’dir.” demiştir.

Bunun, Kur’an olduğu da söylenmiştir. İbn Mesud (r.a), Hz. Peygamberin (s.a.v), “Bu Kur’an, Allah'ın ipidir.” buyurduğunu rivayet etmiştir.

Yine bundan muradın, “Allan’ın dini”; “Allah'a taat”; “Tövbede ihlas” ve Cenab-ı Hak bu ifadenin peşinden, وَلَا تَفَرَّقُوا buyurduğu için de “cemaat” olduğu da söylenmiştir. Bütün bu görüşler birbirine yakındır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)

وَلَا تَفَرَّقُوا cümlesi, ehli-i kitap gibi aranızda anlaşmazlığa düşüp parça parça olmayın, haktan ayrılıp dağılmayın ya da cahiliye döneminde olduğu gibi ayrılığa düşüp birbirinizle savaşmayın yahut tefrikayı mucip olacak, aranızdaki ülfet ve sevgiyi kaldıracak şeyleri konuşmayın anlamındadır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

تَفَرَّقُوا  fiili  تفعّل  babındandır, azar azar, güçlükle yapıldığını ifade eder. Ayrılma bazen ufak ufak başlar, gönüller, bakışlar düşünceler, görüşler, ruhlar, kalpler ayrılır. Sonra bu bedene sirayet eder. Yollar, hedefler, işler, güçler ayrılır. Birlikte kırılmayan bir düzine çubuğun tek tek, çıtır çıtır kırılması gibi. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

 

وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ  


Cümle, atıf harfi وَ ‘ la…وَاعْتَصِمُوا  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastına matuf  نِعْمَتَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  نِعْمَتَ , şan ve şeref kazanmıştır.

عَلَيْكُمْ  car-mecruru, نِعْمَتَ ‘ nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً  ibaresindeki  اِذْ  zaman zarfı, masdar manasındaki  نِعْمَتَ ‘ ye mütealliktir. اِذْ ’ in muzâfun ileyhi olan  كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً  cümlesi, كَان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَانَ ’ nin haberi  اَعْدَٓاءً ’ dir.

كَان ’ nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/36, C. 5, s.124)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ  cümlesi كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً  cümlesine  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. İsim cümlesinden fiil cümlesine iltifat sanatı vardır.

اَلَّفَ - اَعْدَٓاءً  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ  cümlesiyle  كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًا  cümlesi atıf harfi  فَ  ile  فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Fiil cümlesinden isim cümlesine iltifat sanatı vardır.

Nakıs fiil  اَصْبَح ’ nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِنِعْمَتِه۪ٓ , ihtimam için, اِخْوَانًا ‘ e takdim edilmiştir.

بِنِعْمَتِه۪ٓ  car mecruru  اِخْوَانًا ’ in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  اَصْبَحْتُمْ ’ un haberi  اِخْوَانًا ’ dir. 

اَعْدَٓاءً - اِخْوَانًا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  بِنِعْمَتِه۪ٓ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan نِعْمَتِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

نِعْمَتَ  konudaki önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

بِنِعْمَتِه۪ٓ ‘ deki  بِ harf-i ceri  مع  manasında mülabese içindir.Yani  اَصْپَحتُمْ إخْواناً مُصَاحِپِين نِعْمَةَ الله (O’nun nimetiyle beraber kardeş oldunuz.) anlamındadır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr)

Cenab-ı Hakk’ın  فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ  “İşte O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz.” buyruğu, onlar arasında İslam’dan sonra carî olan bütün güzel davranış ve muamelelerin Allah’ın lütfuyla meydana geldiğine delalet etmektedir. Çünkü onların kalbinde bu vesileyi yaratan Cenab-ı Hak’tır. Bu sebep ise Allah’tan meydana gelen ve iyi fiilin meydana gelmesine sebep olan bir nimettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl) 

وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘ la öncesindeki  كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nakıs fiil  كَانَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ ’ in müteallakı olan  كُنْتُمْ ’ un haberi mahzuftur.

مِنَ النَّارِ  car-mecruru,  حُفْرَةٍ ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

حُفْرَةٍ ‘ deki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ  cümlesi, makabline  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. İsim cümlesinden fiil cümlesine iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayette cem'ma’at-taksim sanatı vardır. Allah’ın nimetini hatırlayın ifadesindeki cem’i takiben nimetin, düşmanlıktan sonra dost olmak ve uçurumun kenarından kurtulmak şeklinde açıklanması taksimdir. 

كُنْتُمْ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ  [Ateşten bir çukur kenarındaydınız.] ifadesi istiare-i temsiliyyedir. Cahiliyedeki halleri derin bir çukurun kenarına gelmiş kimselerin durumuna benzetilmiştir. Helak olmaya yakın hallerini anlatır. Kâfir olarak cehennem ateşine düşmek üzereydiniz manasını taşır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm, Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Şayet “Bunlar nasıl ‘ateş çukurunun yani cehennemin kenarında’ gösterildiler?” dersen şöyle derim: İçinde bulundukları hal üzere ölselerdi ateşe gireceklerdi; bundan dolayı öldükten sonra ateşe gireceği beklenen hayatları, “buraya düşmelerine ramak kalmışçasına ateşin kenarında olmak” şeklinde temsilî bir ifadeyle anlatılmıştır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَذٰلِكَ , takdiri  بيانا (Açıklayarak) olan mahzuf mukaddem mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Amili  يُبَيِّنُ  fiilidir.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ tazim ve şeref kazanmıştır.  

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘ ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪  ayetindeki açıklamanın sebebi, sizin hidayette sebat etmeniz, doğru yoldan sapmamanız içindir. Allah, müminlere önce takvayı, sonra O’nun yoluna sıkı sıkıya sarılmayı, sonra nimetlerini hatırlamayı emrediyor. Çünkü insanın fiilleri, ya korkudan ya da hevesle bir şeyi istemesinden meydana gelir. Korku; heves ve istekten önce gelir. Çünkü zararın giderilmesi, faydanın celb edilmesinden önce gelir. Tıpkı insanın kötülüklerden arınması, güzel ahlak ve iyi amellerle süslemeden önce olması gibi. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

 

لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.

لَعَلَّ ’ nin haberi olan  تَهْتَدُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

تَهْتَدُونَ  iftial babındaki mutavaat anlamıyla kullarda hidayet istidadının bulunduğuna ve bunun için gayret göstermeleri gerektiğine işaret eder.(Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. ‘Umulur ki’ anlamında olan  لَعَلَّ  harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ  kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir.(Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t - Tenvîr)  

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Âl-i İmrân Sûresi 104. Ayet

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  ١٠٤


Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلْتَكُنْ olsun ك و ن
2 مِنْكُمْ içinizden
3 أُمَّةٌ bir topluluk ا م م
4 يَدْعُونَ çağıran د ع و
5 إِلَى
6 الْخَيْرِ hayra خ ي ر
7 وَيَأْمُرُونَ ve emreden ا م ر
8 بِالْمَعْرُوفِ iyiliği ع ر ف
9 وَيَنْهَوْنَ ve men’eden ن ه ي
10 عَنِ
11 الْمُنْكَرِ kötülükten ن ك ر
12 وَأُولَٰئِكَ işte
13 هُمُ onlar
14 الْمُفْلِحُونَ kurtuluşa erenlerdir ف ل ح

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder. 

لْ  emir lam’ıdır. تَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. مِنْكُمْ  car mecruru  اُمَّةٌ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  اُمَّةٌ  kelimesi  تَكُنْ ’ ün ismi olup damme ile merfûdur.  يَدْعُونَ  cümlesi,  تَكُنْ ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur. 

Veya tam fiil olarak amel ettiğinde  اُمَّةٌ  fail olup damme ile merfûdur. يَدْعُونَ  cümlesi, اُمَّةٌ ‘ nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.

يَدْعُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الْخَيْرِ  car mecruru  يَدْعُونَ  fiiline mütealliktir.         

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  يَأْمُرُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِالْمَعْرُوفِ  car mecruru  يَأْمُرُونَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَنْهَوْنَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنِ الْمُنْكَرِ  car mecruru  يَنْهَوْنَ  fiiline mütealliktir.

تَكُنْ  lafzı başına sakin lam harfi gelmiş muzari fiil olup Arap dili gramerinde bu kip emr-i gaib yani üçüncü şahsa emir olarak bilinir. (Elif Yavuz, Belagat İlminde Haber Ve İnşa, Bakara Suresi Örneği)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maruf kelimesi  عرف  fiilinden türemiştir.  عرف; “herhangi bir şeyi görünümüne bakarak duyularla kavramak, eserini düşünerek onu demektir, ‘inkâr’ın karşıtıdır. Marifet ve irfan, bir şeyi derinden derine düşünerek idrak etmek, anlamak; maruf; derinlemesine düşünen aklın ve İslam’ın güzel gördüğü, güzelliği anlaşılıp kabul edilen fiil, söz ve davranışlardır. 

الْمُنْكَرِ , sülâsi mücerredi نكر  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür. 

مَعْرُوفِ , sülâsi mücerredi  عرف  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür. 


  وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda veya fasıl zamiridir.  الْمُفْلِحُونَ  haberi olup, ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Veya هُمُ الْمُفْلِحُونَ cümlesi اُو۬لٰٓئِكَ 'nin haberi olarak mahallen merfûdur.

الْمُفْلِحُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ

وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nakıs fiil  كَانَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  مِنْكُمْ  car mecruru,  كان ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اُمَّةٌ , nakıs fiil  كان ‘ nin muahhar ismidir.

يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ  cümlesi  اُمَّةٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَدْعُونَ ’ nin  كان ’ nin haberi olduğu da söylenmiştir. كان  fiilinin tam fiil olması da caizdir.

اُمَّةٌ ’ deki nekrelik tazim içindir.

الْخَيْرِ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘l a sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupla gelen وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ  cümlesi makabline tezat nedeniyle atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الْمُنْكَرِۜ  ve  الْمَعْرُوفِ  kelimelerinin ism-i mef’ûl vezninde gelmesi bu fiillerin başkası tarafından o kişinin üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.

وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ  cümlesi ile  وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يَأْمُرُونَ - يَنْهَوْنَ  ve  الْمَعْرُوفِ - الْمُنْكَرِۜ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Ümmetin vasıflarının sayılması taksim sanatıdır.

Umumdan sonra husus zikredilmiştir. Hayra davet etmek umum, devamı husustur.

Aslında bu iş peygamber görevidir çok şereflidir, bizim de bunu kendimize iş edinmemiz lazım. Eleştirileri kabullenmeyi, hatta sevmeyi öğrenmeliyiz.

Fiiller müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sıfatlar arasında  و  atıf harfinin zikri, mevsûfun bu sıfatla kemâl manada vasıflandığına delâlet ederken; atıf harfinin terki, mevsûfta zikredilen bütün sıfatların toplandığına delâlet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْمُنْكَرِۜ , الْمَعْرُوفِ ,  الْخَيْر  kelimelerinin marife gelişi, istiğrak içindir. Bilgi ve yeteneğin olduğu işlerde umum ifade eder. İstiğrak-ı örfiye benzer. مِنْكُمْ [sizden, içinizden] kelimesindeki  مِنْ [den] edatı, kısım, bölük, parça ifade eden “ba'zıye” değil, “beyâniye”dir. Başka bir deyişle beyân içindir. Buna göre ayetin anlamı: “Siz hayra çağıran bir ümmet olun!” şeklindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Her üç fiilde يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ , وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ , وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ  (hayra çağırma, iyiliği emretme, kötülüğü men etme) de mef'ûlün (tümlecin) hazf edilmesi; ya açıkça bilindiği içindir yani bunlar hayra çağırırlar, iyiliği emir ve kötülükten men ederler ya da fiilin kendisini gerçekleştirmek içindir yani hayra çağırma, iyiliği emr ve kötülüğü nehyetme hareketlerini bilfiil yaptırmaktır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Marûfu emretmenin hükmü, emredilen şeye tâbidir; emredilen, farz ise emretme de farz olur; mendup ise mendup olur. Münkeri yasaklamaya gelince bunun tamamı farzdır; çünkü çirkinlik sıfatından ötürü münkerlerin tamamının terk edilmesi farzdır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette hayra çağırma fiili müminlerin bir kısmına isnad edildiği halde hitabın bütün müminlere tevcih edilmesi bu görevi bütün müminlere farz-ı kifaye kılmak içindir.  Yani bu görev bütün müminlere farzdır, ancak bir kısmı bu görevi yaptığı vakit diğerleri de sorumlu olmaz. Ama bu görevi yapan kimse olmazsa hepsi sorumlu olur.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Emr-i bil maruf ve nehyi ani’l münker ibaresi Kur’an’ı Kerim’de üçü bu surede olmak üzere 8 yerde geçmiştir. En çok bu surede geçmiş, çünkü kitap ehli bunu yapmayı terk etmiştir. 

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir.

Örf, tanınan ve bilinen şey demektir. İnsana bilinen şeyler hoş gelir. Münker de nekre yani tanınmadık şeyleri ifade eder. Tanımadığımız bir şeyi yemek de hoşumuza gitmez ama farklı bir kültürde çok sevilebilir. O yüzden bu kuralın içine sadece dini tutum ve davranış değil, örf de girer.

وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

وَ , istînâfiyye veya haliyedir. Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Fasıl zamiri ve müsnedin  الْ  takısıyla marife olması kasr ifade eder. Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir.  اُو۬لٰٓئِكَ  maksûr/mevsûf,  الْمُفْلِحُونَ  maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. 

Kurtuluş sıfatını onlara hasreden kasr, izafîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan  هم  ile  tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. (Âdil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)

Haber olan  الْمُفْلِحُونَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfatı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

الْمُفْلِحُونَ - الْخَيْرِ - الْمَعْرُوفِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Hayra davet eden, iyiyi emreden, kötüyü yasaklayan şeklinde özellikleri sayılan kimseler kurtuluşa ermekte cem edilmiştir.

Hayra davet eden, emr-i bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münkeri yapan  kimseler, üstün vasıflar taşımaları, bu vasıflarıyla diğer insanlardan temayüz etmeleri sebebiyle felah ve kurtuluşa hak kazanmışlardır.

Resülullah’tan (s.a.v) rivayet olunduğuna göre “Marûf ile emr ve münkerden nehyedenler, yeryüzünde Allah’ın, Resulünün ve kitabının halifesidir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 
Âl-i İmrân Sûresi 105. Ayet

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ  ١٠٥


Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تَكُونُوا olmayın ك و ن
3 كَالَّذِينَ gibi
4 تَفَرَّقُوا bölünüp ف ر ق
5 وَاخْتَلَفُوا ve ihtilaf edenler خ ل ف
6 مِنْ -dan
7 بَعْدِ sonra ب ع د
8 مَا
9 جَاءَهُمُ kendilerine geldikten ج ي ا
10 الْبَيِّنَاتُ açık deliller ب ي ن
11 وَأُولَٰئِكَ işte onlar
12 لَهُمْ (evet) onlar için vardır
13 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
14 عَظِيمٌ büyük ع ظ م

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ

 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُونُٓوا  fiili ن ’ un hazfıyla nakıs, meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı  تَكُونُوا ’ nin ismi olup mahallen merfûdur. كَ  harf-i cerdir. مثل “gibi” anlamındadır. كَالَّذ۪ينَ  car mecruru,  تَكُونُو ’ nün mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  تَفَرَّقُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. تَفَرَّقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اخْتَلَفُوا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

اخْتَلَفُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِ  car mecruru  اخْتَلَفُوا  fiiline mütealliktir. مَا  masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْبَيِّنَاتُ  fail olup damme ile merfûdur.

تَفَرَّقُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  فرق ’ dır. Aslı  تتفرق  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

اخْتَلَفُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف  dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İftiâl kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌۙ  kelimesi  عَذَابٌ ‘ in sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَظ۪يمٌۙ ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ

 

Ayet, … وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî nakıs fiil  كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen ayette  كان ’ nin haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Teşbih ve cer harfinin dahil olduğu ism-i mevsûl  كَالَّذ۪ينَ , bu mahzuf habere mütealliktir. Sılası  تَفَرَّقُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.

Aynı üsluptaki  وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ  cümlesi atıf harfi  وَ ’ la sılaya atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki  جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ  cümlesi masdar tevilinde olup zaman zarfı  بَعۡدِ ‘ nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.

ٱلۡبَیِّنَـٰتُ [Beyyineler] sözü, hazf edilen ‘ayetler’ kelimesinin sıfatıdır. Böylece sıfatın çok belirgin olduğu îcâz-ı hazif ile ifade edilmiştir.

جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ  ifadesinde istiare vardır.  الْبَيِّنَاتُ  [apaçık ayetler],  جَٓاءَهُمُ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Ayetlerin, gelmek fiiline isnad edilmesi, ayetlerin önemini vurgulamaktadır.  الْبَيِّنَاتُ , iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Apaçık ayetlerin yüceliğini artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır

تَفَرَّقُوا - وَاخْتَلَفُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا  (Ayrılıp anlaşmazlığa düşenleri) dinde anlaşmazlığa düşmüş olan bütün eski ümmetleri kapsayacak şekilde genel bir manada yorumlamak caizdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

  وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ve kınama ifade eder.  

اُو۬لٰٓئِكَ ’ nin haberi olan  لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ, muahhar mübtedadır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ ’ daki nekrelik, tarifi imkansız bir nev olduğuna ve tahkire işaret eder.  

عَظ۪يمٌ۟  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azab ifadesi 46 kere geçmiştir.

Önceki ayetteki  وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  cümlesiyle  وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Zikredilen sıfatları taşımaları yüzünden onlar için pek büyük bir azap vardır. Bu ilâhî kelam, dinde tefrikaya düşenler için apaçık, kesin ve ağır bir vaid; onlara benzeyenlere de şiddetli bir tehdit içerir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا [Ayrılanlar gibi olmayın] buradaki nehiy sadece tebliğ cemaatine ait olmayıp bütün Müslümanları içerisine almaktadır. Çünkü cümle, cemi ve muhatap sıygasıyla gelmiştir.  َِّكَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا [Ayrılanlar gibi] ifadesindeki ism-i mevsûl zem içindir. Ehl-i kitap ve müşriklere tariz ve telmihtir. Ayrıca idmâc sanatıdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Âl-i İmrân Sûresi 106. Ayet

يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠ اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ  ١٠٦


O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, “İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın” denilir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَوْمَ O gün ي و م
2 تَبْيَضُّ ağarır ب ي ض
3 وُجُوهٌ (bazı) yüzler و ج ه
4 وَتَسْوَدُّ kararır س و د
5 وُجُوهٌ (bazı) yüzler و ج ه
6 فَأَمَّا o zaman
7 الَّذِينَ kimselere
8 اسْوَدَّتْ kararan س و د
9 وُجُوهُهُمْ yüzleri و ج ه
10 أَكَفَرْتُمْ inkar ettiniz ha? (denilir) ك ف ر
11 بَعْدَ sonra ب ع د
12 إِيمَانِكُمْ inanmanızdan ا م ن
13 فَذُوقُوا öyle ise tadın ذ و ق
14 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
15 بِمَا karşılık
16 كُنْتُمْ etmenize ك و ن
17 تَكْفُرُونَ inkar ك ف ر

 Beyeda بيض :

  بَياضٌ  Renklerden biri olan siyahın zıddıdır. Fiil olarak beyaz idi ya da beyaz hale geldi manasında إبْيَضَّ يَبْيَضُّ  şeklinde kullanılır. Ali İmran 106 . ayetteki يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ  yüzlerin ağırması tabiri sevinmeyi ifade eder. Yumurtanın بَيْضٌ olarak adlandırılması beyazlığı sebebiyledir. Tekili بَيْضَةٌ şeklinde gelir. بَيْضٌ sözcüğü kinayeli olarak kadın hakkında da kullanılmıştır. Bunun nedeni kadının renk yönünden yumurtaya benzetilmesi ya da yumurta gibi kanatlar altında himaye edildiğidir.(Müfredat)

 Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

 Türkçede kullanılan şekilleri beyaz, beyzî ve beyzadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

  Sevede سود :

  سَوادٌ beyazın zıddı olan renktir. Fiil olarak siyah idi/o hale geldi anlamında إسْوَدَّ ve إسْوادَّ formlarında kullanılır.

  Bu köke ait سَوادٌ sözcüğüyle hem insan ya da başka bir şeyin uzaktan görülen karaltısı hem gözün siyahı/gözbebeği hem de kalabalık topluluk ifade edilir. Bu سَوادٌ olarak adlandırılan büyük topluluğu idare ve deruhte eden kimseye ise سَيِّدٌ denir. Bir topluluğun işlerini üstlenecek kişinin nefsini ıslah etmiş olması, doğru dürüst bir hale getirmesi ve düzeltmesi şart olduğundan kendi nefsinde fâdıl olan her kimseye de Seyyid سَيِّدٌ denmiştir. Son olarak hanımını idare etmesinden dolayı kocaya da seyyid سَيِّدٌ denilmektedir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri sevda, müsvedde, soda, seyyid, Sevde ve Sudan'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌۚ 

 

Zaman zarfı  يَوْمَ  öncesinde geçen  عَذَابٌ ’ un mahzuf haberine mütealliktir. تَبْيَضُّ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. تَبْيَضُّ  damme ile merfû muzari fiildir.  وُجُوهٌ  fail olup damme ile merfûdur. تَسْوَدُّ وُجُوهٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur.  

تَسْوَدُّ  damme ile merfû muzari fiildir.  وُجُوهٌ  fail olup damme ile merfûdur.

تَبْيَضُّ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’ilâl babındandır. Sülâsîsi بيض ’dir. 

تَسْوَدُّ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’ilâl babındandır. Sülâsîsi سود ’ dir. 

Bu bab renkleri ve vücut kusurlarını mübalağalı olarak ifade etmek için kullanılır. Sadece salim ve ecvef fiillerden mezid olabilir. 


  فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠ اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ


İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  اَمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اسْوَدَّتْ ’ tir. Îrabdan mahalli yoktur.

اسْوَدَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  وُجُوهُ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ۠  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri;  فيقال لهم (Ve onlara denir ki) şeklindedir.

Hemze istifham harfidir.  كَفَرْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. Mukadder haber için mekulü’l kavl olarak mahallen mansubdur. Takdiri, فيقول الله لهم أو تقول الملائكة أكفرتم. (Allah veya melekler onlara der ki: İnkar mı ettiniz?) şeklindedir.

بَعْدَ  zaman zarfı  كَفَرْتُمْ  fiiline mütealliktir.  ا۪يمَانِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كفرتم فذوقوا.(İnkâr ederseniz tadın azabı.) şeklindedir.

ذُوقُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا  masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel,  بِ  harfi ceriyle  ذُوقُوا  fiiline mütealliktir. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَكْفُرُونَ  cümlesi كُنْتُمْ ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur.

تَكْفُرُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Şart, tafsil (açıklama) ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

اسْوَدَّتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’ilâl babındandır. Sülâsîsi سود ’ dir. 


يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌۚ 


Önceki ayetin devamı olan ayette zaman zarfı  يَوْمَ , önceki ayetteki mahzuf habere mütealliktir.

Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan  تَبْيَضُّ وُجُوهٌ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üsluptaki  وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

تَبْيَضُّ - تَسْوَدُّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı tedbîc sanatı vardır.

وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ  cümlesiyle  تَبْيَضُّ وُجُوهٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Bu ifade istiare-i vifâkîdir. Beyazlık; ferah ve sürurdan; siyahlık da gam ve kederden mecazdır. Arzusuna ulaşan ve gayesini elde eden kimse hakkında “yüzü ağardı” denir. Sevinme ve neşelenme manasındadır. Başına bir kötülük gelen kimseye de “yüzü tozlandı, rengi kaçtı ve şekli değişti” denir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Bu ayet, müminleri kendilerine apaçık deliller geldikten sonra tefrikaya düşenlerin akıbetine uğramamaları için uyarır ve dine sımsıkı sarılmaya teşvik  eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

[Bu azap onlar için ne vakit söz konusudur?] “Nice yüzlerin ağardığı gün…” Yani يَوْمَ  kelimesi zarfla  لَهُمْ  ile ya da mukadder اذكر [zikret] kelimesi ile mansupdur.

Bu beyazlık nurdan, siyahlık da karanlıktan kinayedir. اَكَفَرْتُمْ [İnkâr mı ettiniz?] ifadesi, “Onlara ‘inkâr mı ettiniz?’denir.” anlamındadır. Hemze onları kınamak ve hayret edilecek bir durumda olduklarını ifade etmek içindir. Bunların ehl-i kitap olduğu açıktır; imandan sonra inkâr etmeleri ise gelmeden önce itiraf etmelerine rağmen Peygamberi (s.a.v) inkâr etmeleridir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)

تَبْيَضُّ - تَسْوَدُّ  fiilleri, if’ilâl babındandır. Bu bab, sülasi bir fiilin başına hemze, sonuna da lamel fiili cinsinden bir harf ilave edilerek elde edilir. Kullanım alanı sadece renk ve vücut sakatlıklarını mübalağalı bir şekilde ifade etmekle sınırlı olup sürekli olarak geçişsizdir. Ayrıca bu bab’a göre sadece salim ve ecvef fiiller mezid olabilir. Sülâsîsi  سود - بيض ’dir. Bu bab renkleri ve vücut kusurlarını  mübalağalı olarak ifade etmek için kullanılır. 

 

 فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠ اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ

 

فَ , istînâfiyyedir. 

Şart üslubunda gelen terkipte  اَمَّا  şart anlamı da taşıyan zaman zarfı, الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠ اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ  cümlesinin muzâfıdır.  

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir.(Suyûtî, İtkan fî Ulûmi’l-Kur’ân c. 1, s. 421)

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

الَّذ۪ينَ  mübteda, haber olan  اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ  cümlesi, aynı zamanda şartın cevabıdır.

Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübtedadır. Sılası  اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir. Bunun yanında tahkir ifade eder.

اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ , istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mekulü’l-kavlin amili ve rabıta harfi mukadderdir. Takdiri;  فيقول الله لهم  (Allah onlara dedi ki…) şeklindedir. Bu takdire göre cevap cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اَكَفَرْتُمْ - ا۪يمَانِكُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اسْوَدَّتْ - تَسْوَدُّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وُجُوهُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu iki fırkanın (hak ile batıl) hallerine daha önce icmalen işaret edildikten sonra şimdi tafsilata geçilmektedir. Bu  اَكَفَرْتُمْ  [İnkâr mı ettiniz?] cümlesindeki istifham, kınama ve onların hallerine taaccüb anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Zahir olan manaya göre bu yüzleri kararanların kimler olduğu konusunda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bunlar:

1- Ya ehl-i kitap olan Yahudilerle Hıristiyanlardır. Onların imandan sonra kâfir olanları da bisetten önce kendi kitaplarında vasıflarını okudukları Resulullah'a (s.a.v) iman ettikten sonra kâfir olanlarıdır;

2- Ya bütün kâfirlerdir. Nitekim onlar misak günü  Allah, ruhlardan misak aldığı zaman tevhidi ikrar etmiş iken bilahare bundan sapanlardır;

3- Ya da açık deliller ve parlak belgeler karşısında sağlıklı bir düşünce ile iman imkânına sahip oldukları halde küfrü seçenlerdir.

4- Veya zararlı bidatlerin ve batıl itikatların sahipleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

 

 فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ

 

Fasılla gelen cümlede  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  Cevap cümlesi olan  فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri,  إن كفرتم (Eğer küfrederseniz…)  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَذُوقُوا الْعَذَابَ [Azabı tadın!] tehekkümî istiaredir. Azap, acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Azabın korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir. Câmi’ hissetmektir.

Burada taksim sanatı vardır. İnsanlar ikiye ayrılırlar. Başka bir grup yoktur. Sonra bunlar birer birer açıklanır. İki grup beyaz ve kara diye sıralama yapılarak konuya girilmiş ama tafsilata geçince karadan başlanılmış. Bir an önce onları anlatıp konu bitirilmek istenmiştir. Beyazlar ise teşvik için sona bırakılmıştır.. 

تَكْفُرُونَ - اَكَفَرْتُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

فَذُوقُوا الْعَذَابَ  ibaresinde istiâre-i tasrîhiyye-i tebe’iyye vardır. Çünkü  فَذُوقُوا الْعَذَابَ (Azabı tadın) cümlesi  باشر العذاب (Cehennem azabına girin, iç içe olun) anlamında kullanılıp istiare yapılmıştır. (Ahmet Musa Üstünbaş, Ahkâf Sûresi’nin Arap Dili Ve Belâgatı Açısından İncelenmesi)

Zevk almak, tadılan şeyin künhünü anlamak bakımından hissetmenin en son noktasıdır. Azabı tatmak şeklinde Kur’an'da çok kullanılmıştır. Aslında Kur’an'da  ذُقْۙ ۚ  ذُقُوا , فذُوقُوا  ُkelimeleri sadece azap kastedildiğinde kullanılmıştır. Kur’an'da müfred olarak ذُوقُوا  sözü sadece bu ayette gelmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s.162)

Azabı tatma emri ihane (hor görme) tarikiyledir. Âlûsî de emrin ihane için olduğunu söyler. Zemahşerî şöyle der: Tadın emri, Allah’ın vaat ve vaîdiyle alay ettikleri için onları alaya almak ve kınamak manasınadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sılası  كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ , nakıs fiil  كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كان ’ nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’ nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)

Âl-i İmrân Sûresi 107. Ayet

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  ١٠٧


Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَمَّا ise
2 الَّذِينَ kimseler
3 ابْيَضَّتْ ağaran ب ي ض
4 وُجُوهُهُمْ yüzleri و ج ه
5 فَفِي içindedirler
6 رَحْمَةِ rahmeti ر ح م
7 اللَّهِ Allah’ın
8 هُمْ onlar
9 فِيهَا orada
10 خَالِدُونَ sürekli kalacaklardır خ ل د

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  ابْيَضَّتْ ’ tır. Îrabdan mahalli yoktur. 

ابْيَضَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir.  وُجُوهُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ۠  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri  هم  şeklindedir. 

فَ  harfi  اَمَّا ‘ nın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

ف۪ي رَحْمَةِ  car mecruru  الَّذ۪ينَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Şart, tafsil (açıklama) ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)  

ابْيَضَّتْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’ilâl babındandır. Sülâsîsi  بيض ’ dir. 

Bu bab renkleri ve vücut kusurlarını mübalağalı olarak ifade etmek için kullanılır. Sadece salim ve ecvef fiillerden mezid olabilir. 

 

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamiri  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  خَالِدُونَ  ‘ ye mütealliktir.  خَالِدُونَ  haber olup, ref alameti  وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

خَالِدُونَ ; sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ

 

 

Ayet, tezat nedeniyle önceki ayete atfedilmiştir. Cümleler arasında inşâî olmak bakımından mutabakat mevcuttur.  اَمَّا  tekid ve şart edatıdır. Şart üslubunda gelmiş terkipte mübteda olan  الَّذ۪ينَ ’ nin sılası  ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart cümlesinde müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenleri tazim amacına matuftur. 

فَ  karînesiyle gelen  اَمَّا ’ nın cevap cümlesi  فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِ  aynı zamanda  الَّذ۪ينَ ‘ nin haberidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِ  car-mecruru, mübteda olan, الَّذ۪ينَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.

Veciz ifade kastıyla gelen  رَحْمَةِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  رَحْمَةِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla Allah isminde tecrîd sanatı vardır.

ف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın rahmeti içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah’ın rahmeti hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah’ın nimetlerinin, rahmetinin kulları kuşatıcılığını ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Önceki ayetle birlikte taksim vardır. Beyaz yüzler ve siyah yüzler zikredildikten sonra bunlarla ilgili detaylar zikredilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Bedî’ İlmi)

اَمَّا  tafsil edatıyla iki durum açıklandığı için tevşî’ sanatı vardır.

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (İtkan, c. 1, s. 421)

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Önceki ayetteki  فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠ اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ  cümlesiyle  وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Ayette rahmet lafzının kullanılması alakası haliyyet olan mecaz-ı mürsele örnektir. Zira burada mutlak olarak hal zikredilmekte, ancak bu halin gerçekleşeceği mahal olan cennet kastedilmektedir. Yani onlar cennette olacaklardır. Çünkü cennet rahmetin ineceği yerdir. Bu hususa müfessirimiz şu açıklamasıyla işaret etmiştir: Ayette yer alan  فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِ  ifadesi “Onlar cennette ve sonsuz sevaptadırlar.” manasınadır. Allah Teâlâ’nın bu durumu rahmet lafzıyla ifade etmesi müminin, ömrünü Allah’a taatle geçirmiş olsa da cennete ancak Allah’ın rahmeti ve lütfu ile gireceğine dikkat çekmek içindir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru' l -Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

رَحْمَةِ اللّٰهِ  [Allah’ın rahmeti] nimet yani temelli mükâfat içindedirler. Şayet “Önce فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِ  [Allah’ın rahmeti içindedirler.]  denildikten sonra gelen  هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ [temelli kalacaklardır orada] ifadesinin îrabdaki yeri nasıldır?” dersen, şöyle derim: Yeni bir cümledir; sanki   كَيْفَ يَكُونُونَ فِيهَا (Orada nasıl olacaklar?) denilmiş ve  هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ [temelli kalacaklardır orada],yani oradan ayrılmayacak ve ölmeyeceklerdir, diye cevap verilmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ


هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  ف۪يهَا  amili olan  خَالِدُونَ ‘ ye ihtimam için takdim edilmiştir. 

خَالِدُونَ  lafzı, Kur’an’da her yerde ism-i fail kalıbında gelmiş ve bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Onların rahmet içinde olmaları ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesinde taksim sanatı vardır.

Bu cümle bir istinaf cümlesi olup kelamın siyakından anlaşılan bir suale cevaptır. Sanki, “Peki, onlar orada nasıl olacaklar?” suali sorulmuş da cevabında da: “Onlar orada sonsuz kalacaklar, ne oradan ayrılacaklar ne de ölecekler.” denmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 108. Ayet

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعَالَم۪ينَ  ١٠٨


İşte bunlar Allah’ın, sana hak olarak okuduğumuz âyetleridir. Allah, âlemlere hiç zulüm etmek istemez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تِلْكَ işte onlar
2 ايَاتُ ayetleridir ا ي ي
3 اللَّهِ Allah’ın
4 نَتْلُوهَا onları okuyoruz ت ل و
5 عَلَيْكَ sana
6 بِالْحَقِّ gerçek ile ح ق ق
7 وَمَا
8 اللَّهُ Allah
9 يُرِيدُ istemez ر و د
10 ظُلْمًا zulmetmek ظ ل م
11 لِلْعَالَمِينَ alemlere ع ل م

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلۡكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. اٰيَاتُ  haber olup, damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. نَتْلُوهَا  cümlesi,  اٰيَاتُ اللّٰهِ ‘ in hali olarak mahallen mansubdur.  

نَتۡلُو  fiili وَ  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’ dur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَیۡكَ  car mecruru  نَتۡلُوهَا  fiiline mütealliktir.  بِٱلۡحَقِّ  car mecruru نَتْلُو ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعَالَم۪ينَ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

اللّٰهُ  lafza-i celâl  مَا ’ nın ismi olup damme ile merfûdur.  يُر۪يدُ  cümlesi,  مَا ’ nın haberi olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.  ظُلْمًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لِ  takviye için zaiddir. اَلْعَالَم۪ينَ  lafzen mecrur, masdar  ظُلْمًا  ‘nin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansub, cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.  

Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: 1.Tenvinli olmalıdır.  2. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 3. Masdarın failine muzaf olmalıdır. 4. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ

 

Ayet, istînafiye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ismiyle marife oluşu, işaret edilenin, yani ayetlerin mertebesinin yüceliğini gösterir, önemini vurgular ve ona tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsûs şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi, aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de ‘‘vücûdun tahakkuku ’’ dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

اٰيَاتُ اللّٰهِ  izafetinde tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafzâ-i celâle muzaf olması  اٰيَاتُ  için tazim ve teşrif ifade eder. 

Müsned olan  اٰيَاتُ اللّٰهِ ‘ nin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

Cümlede mütekelim Allah Teâlâ olduğu için  ٱللَّهِ  lafzında tecrîd sanatı vardır.

آياتُ اللَّهِ  ‘ den hal olarak gelen  نَتْلُوها عَلَيْكَ بِالحَقِّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَتْلُوها عَلَيْكَ بِالحَقِّ  cümlesinde lafz-i celâlden azamet zamirine iltifat sanatı vardır.

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

بِالحَقِّ  car-mecruru,  نَتْلُوها  fiilinin failinden veya mef’ûlünden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

ذَ ٰ⁠لِكَ  ve  تِلْكَ  ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, S. 190)  

Kur’an ayetlerinin Peygambere tilaveti, Cebrail’in lisanıyla olduğu halde  نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقّ  [Onları Sana hakk olarak okumaktayız.] buyurulması, ayetlerin tilavetine son derece önem verildiğini göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ب  harf-i ceri burada sebebiye içindir. “Hak sebebi ile” demektir. Diğer anlamları ile Hakka ulaştırarak, yakınlaştırarak, haktan yardım almak, hakka sebep olmak, hakkı zaman ve mekânlara ulaştırmak, hakkı geçerli kılmak, hakkı bir bedel kılmak, küfrün, şirkin, tam karşıtını göstermek, hakkı dikkate sunmak, hakkı kuşatmak, hakkı pekiştirmek üzere sana okuyoruz, demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 


وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعَالَم۪ينَ

و ,istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nefy harfi  مَا ’ nın dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  harfi  ليس  gibi amel etmiştir.

مَا ’ nın haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. 

Müsnedün ileyhin nefiyden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması durumunda bu takdim kesinlikle tahsis  ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâllerde tecrîd sanatı ve tekrarlanmasında ıtnâb, cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ظُلْماً ‘ deki tenvin kıllet ve nev ifade eder. Nefy sıyakında nekre umum ifade eder.

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

الْحَقِّۜ - ظُلْمًا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Kullar yerine alemler denmesi, daha geniş bir perspektif çizmiştir. 

[İşte Allah’ın] vaad ve vaide dair [ayetleri… Onları sana] güzel iş yapanla kötü iş yapanın müstahak olduğu karşılığın kendilerine adilane verileceğini ortaya koyan gerçeğin ta kendisi olarak okuyoruz. Çünkü Allah hiç kimseye zulmetmek istemiyor ki herhangi birini suçsuz yere cezalandırsın ya da bir günahkârın cezasını artırıp güzel iş yapan herhangi bir kişinin mükâfatını eksiltsin. Allah Teâlâ zulüm kelimesini nekre olarak kullanmış; ardından da “hiç kimseye” buyurmuştur. Bu, “Yarattığı hiçbir varlığa hiçbir haksızlık yapmak istemiyor.” demektir. Zatını çirkin şeyleri murad etme ve onlara razı olma özellikleri ile tavsif edenleri derhal cezalandırmayan Allah ne kadar yücedir! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl,Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)

Burada ilk olarak dikkati çeken şey; Kur’an ayetlerinde sayıca, kuvvetçe, servetçe zengin oldukları zikredilen pek çok ümmetin helak olduğunun zikredilmesidir. Bu iman eden kişi ve hitap ettiği kavmi, geçmiş kavimlerin yaptıklarını, yani helak olmalarına sebep olan işlerini biliyorlardı. Yoksa Allah Teâlâ zulmetmez. Bunun için nefy harfi zulüm kelimesinin başına değil de irade fiilinin başına geldi. Yani, zulüm istememek nefyedildi. Bu uslûb, zulmün nefyinden daha belîğdir ve bu ümmetlerin yaptıkları işlerin ne kadar çirkin ve kötü olduğunu ifade eder. Ayrıca bu kişi, kavminin yaptığı helak edici günahlara sadece işaret etmekle yetinmiş, daha ileri gitmemiştir. Bu fasılada dikkati çeken başka birşey de nefy harfinin; fiil olan haberin, takdim edilmiş olan müsnedün ileyhin başına gelmiş olduğudur. Yani  ما أنا فعلت  ‘’Ben yapmadım’’ cümlesi gibidir. Bu terkip Şeyh Abdu’l-Kâhir’e göre kesinlikle ihtisas ifade eder. İhtisas da, nefyedilen şeyin diğerlerine değil, sadece zikredilen şeye hapsedilmesi, mahsus olmasıdır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 175)

Bu cümlenin ifade tarzında, kâfirlerin zalim olduklarına, kendi nefislerini ebedî azaba maruz bırakarak zulmettiklerine ima vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm) 

Günün Mesajı
102. ayette Hazret-i Yakub oğullarına ''sadece Müslümanlar olarak can verin” buyurulmuştur. Bu, görünürde ölümle ilgili bir emirdir. Ancak gerçekte, müslüman olarak yaşamakla ilgilidir ve İslâm'ın terkedilmesi yasaklanmaktadır. Çünkü ölüm onların ellerinde değildir. Bu olay, Hazret-i Yakub'un Mısır'a geldiğinde, oradaki halkın putlara taptığını görmesi üzerine olmuştu. Onun bu vasiyetini özellikle çocuklarına yapması, İslâm'ın başta gelen ve ihtimam gösterilmesi gereken bir şey olduğuna işaret etmektedir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Hayat; imtihanların nefse taktığı çelmelerden, insanın bedeni zarar görse de, - Allah’ın yardımıyla ve O’nun rızasına uygun yaşama çabasıyla - kalbine yara almadan ilerleme mücadelesidir. 

İnsan, takılan çelmelerden sonra; bazen hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eder. Bazen yere yapışmasıyla kalkması bir olur. Bazen yaşadıklarının ağırlığı altında dinlenmesi gerektiğini düşünür, bir süre bekledikten sonra tekrar ayaklanır. 

Bazen ise bir daha kalkmak istemediğini söyleyerek, kendini nefsinin kasvetli havasına teslim eder. Bu öyle bir haldir ki sanki bir uçurumun kıyısındadır. İmanının verdiği kuvvetle, daha da derinlere düşmemek için tutunmaya çalışır. Bulunduğu yerden memnun değildir ama bu halden kurtulup daha iyisine ulaşmanın mümkün olmadığına inandırır kendini. Hiç değilse bulunduğu yerde kalabilmek için Allah’tan yardım ister. Bir süre sonra artık parmakları kayganlaşır, takati kesilir. ‘Beklenen son geldi işte’ diye fısıldar. Kendini düşüşe hazırladığı anda bir ip atılır. 

“Allah’ın ipine sımsıkı yapış, ey Müslüman. Geçici dünya halleri uğruna pes etmek veya ümidi kesmek yakışır mı, bu kalbe? Kendini bir anın veya bir halin içine hapsolmuş gibi hissetsen de, bu mümkün değildir. Her an geçicidir. Her hal bitmeye mahkumdur. Sıkıntıların, üzüntülerin ve korkuların dahil hepsinin, bir son kullanma tarihi vardır. Allah’tan başka hiçbir şey baki değildir.

Gülümse. Derin bir nefes al. Rabbin seninle. Halinden haberdar. Yaşadığın hiçbir anın boşa gitmediğini hatırla. Hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağı müjdesine sevin. De ki: ‘Rabbim yollarımızı kolaylaştır. Gönüllerimizi ferahlat. Yükümüzü hafiflet. Dünyaya ait hiçbir mesele: kalbimize tesir edemesin, imanımızı sarsamasın. Senden ister, Sana yalvarır, Sana sığınırız. İki cihanda da merhametine muhtacız. Zihnimizi ve kalbimizi hayırlarla meşgul et.’”

Takva sahibi olanlardan ve müslüman olarak can verenlerden. Rabbimizin huzuruna vardığımız gün, yüzü aydınlananlardan ve ebedi rahmetine kavuşanlardan olmak duasıyla.

 

***

Sevgili Nefs’im;

Müslümanlar birçok doğrudan uzaklaştı, birçok yanlışı da normal kabul etti. İyiliği emretmeyi ve kötülükten sakındırmayı önemsemedi. Belki de bu yüzden geçmişteki gibi günümüzde de yeryüzünün çoğunluğu yanlış yapanlardan ve sessiz kalanlardan ibaretti. 

İnsanın nefsi o kadar ukaladır ki araya hakikat girmeye çalıştığı anda kaplan kesilir. Bir de utanmadan Allah ile benim arama girme diye seslenir. Belki de en çok sevdiği savunmalardan biri ‘kınama’ ifadesinin peşinden gelen beddua ile korkutma çabasıdır. Halbuki kişiye hakaret etmeden bir şeyin yanlış olduğunu hatırlatmak ve doğrusuna yönlendirmek ‘kınamak’ değildir. Allah’ın haram kıldığını söylemek ‘kınamak’ değildir. Ayrıca karşı tarafın hakketmediği beddua sahibine geri döner. Ancak kişi kimi uyardığına da dikkat etmelidir. Müslüman bir kul, şehrin her sokağında dolaşmadığı gibi sosyal medyanın her hesabında da dolaşmamalıdır. Sokakta karşılaştığı herkesi evine almadığı gibi sosyal medyadaki her yüze bakmamalı ve sesini de dinlememelidir. Verdiği nasihatin yüzüne geri atılma ihtimalini hesaba dahil edip işi kavgaya dönüştürmemelidir. Belki de başka bir ifade ile nefsi ile böyle bir işe atılmamalıdır. Nefsi ile konuşmamalı ve yine nefsi ile dinlememelidir.

Günümüzün çöp dizileri ve filmleri ile Allah’ın rızasına aykırı yaşayanlara karşı bir acıma kampanyası yürütülmektedir. Israrla doğrulardan çok yanlışlar konuşulmaktadır çünkü nefse lezzetli gelir. Ve hepsinde insan evladı, Allah’ın emir ve yasaklarından daha üstün bir yerde tutulmaktadır. Halbuki ey şaşı Nefs’im dikkatli bak ve iyi dinle; her yerde ve her konuda en üstün olan Allah’tır! Sen ise Allah’a muhtaçsın. O’nun katında şerefli bir varlıksın. Kaybetme şu şerefini, yazıktır.

Ey Allahım! Kendi eli ile dünyasını ve ahiretini gömenlere ve gururla cenaze namazını kılanlara benzemekten muhafaza buyur. Bizi, Senin rızanı kazanmaktan alıkoyan her türlü halden uzaklaştır. Senin rızana kavuşturacak hallere ise yaklaştır. Maddi ve manevi anlamda kararmaktan muhafaza buyur. İçimizi, dışımızı ve etrafımızı nurun ile aydınlat, muhabbetin ile güzelleştir. Bizi iman kuvveti ile tamamla. İki cihanda da kazananlardan, yerde ve göklerde huzura kavuşanlardan eyle.

 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji