وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟ ١٠٩
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
لِ harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِلّٰهِ ifadesinde yer alan ل harfi, hem mülkiyeti, sahipliği hem de mutlak egemenliği ifade eder. Mutlak egemenliği elinde bulunduran Allah, kullarına zulmetmeyi asla istemez. Ancak hakimiyetleri noksan olan idareciler zulmeder. Ama Yüce Allah mutlak egemenliğe sahip olduğundan kullarına zulmetmez. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. إِلَى ٱللَّهِ car mecruru تُرۡجَعُ fiiline mütealliktir.
تُرۡجَعُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. ٱلۡأُمُورُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
اِلَى intiha-i gaye bildirir. Bir şeyin sonunun nereye gideceği, nereden başladığına bağlıdır. Bütün her şey Allah’tan, Allah’ın emri, iradesi ve hikmeti, ilmi ile başlamış ve aynı güzergahta O’na varmış ve varacaktır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’ la önceki ayetteki وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْمًا لِلْعَالَم۪ينَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.
لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi sonrasındaki habere dikkat çekmek amacına matuftur. Ayrıca tazim ifade eder.
Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl birinciye atfedilmiştir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müşterek ism-i mevsûl مَا , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/113)
السَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
مَا فِي السَّمٰوَاتِ ’ tan sonra مَا فِي الْاَرْضِۜ ’ ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
فِي السَّمٰوَاتِ ‘ deki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. السَّمٰوَاتِ lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Sema içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gökyüzü ve zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
İki mevsûl arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları sanatları vardır.
مَا kelimesi, gökler ve yerdeki herkesi ve her şeyi içine alır. Yani yarattıklarının gizlediklerinden ve yaptıklarından hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onun emirlerini tutanları, yasaklarından kaçınanları bilir. Bunlara uymayanlardan da haberdardır. Bu yüzden bu ayette, insanları önceki ayetlerde zikredilen emirlerle amel etmeye teşvik etmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr,Bakara/284)
السَّمٰوَاتِ [Gökler] kelimesinde zımnen الْاَرْضِ [arz] da ifade edilir. Böyle yerlerde umumdan sonra husus zikrediliyor diyebiliriz. Biz arzın üzerinde yaşadığımız için arz bizim için ayrıca bir önem taşır. Ayrıca biz önce yukarıya, etrafa bakıyoruz. Onun için önce semavat söylenmiştir. Arzın tekil gelmesi, arzın tabakalarının hepsinin birbirine yapışık olması sebebiyledir. Ayrıca arzın çoğulu fesahata aykırı olduğu için Kur’an’da hiç geçmemiştir. أراضي kelimesi kulağı rahatsız eder. Talak / 12 ‘ de çoğul olması gerekirken مِثۡلَهُنَّۖ denilerek bu durum önlenmiştir.
…وَلِلّٰهِ مَا فِي ifadesinin önceki ayete matuf olmasının sebebi tezayüftür. Allah âlemlere zulüm murad etmez. Çünkü yerlerin, göklerin, bütün mükevvenatın yaratıcısı, sahibidir. Hiç kimse sahip olduğu şeye zulmetmezken Cenab-ı Hakk elbette bundan münezzehtir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟
Cümle, atıf harfi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir.
Ayetin son cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur اِلَى اللّٰهِ , ihtimam için amiline takdim edilmiştir. Böylece olumlu mananın yanında bir de olumsuz mana ifade edilmiştir. Yani bütün işler Allah’a döndürülür, başka hiç kimseye değil.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, Allah’ın kudret ve celalini vurgulamak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تُرْجَعُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [İşler Allah’a döndürülür.] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyin son merciinin kendisi olduğunu beyan ederken, bunun içine herkesin kazandığının karşılığı olan ödül ve cezayı idmâc etmiştir.
Bu cümlede lazım-melzum alakasıyla mecazı mürsel olduğu da söylenebilir.
Bu cümle, mesel tarikinde tezyil olarak ıtnâb sanatıdır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
“Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah’ındır ve işlerin dönüşü Allah’adır.” gibi tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada konu bitmiş, arkadan yeni bir bölüme geçilmiştir.
Allahu Teâlâ bu ayette, gökte olanları yerde olanlardan önce zikretmiştir. Çünkü gökte olan varlıkların halleri, yerde olanların durumlarının birer sebebidir. Böylece Cenab-ı Hakk sebebi, sonuçtan önce zikretmiştir. Bu da yerdekilerin bütün durumlarının, göktekilerin durumlarına istinat ettiğine delalet eder. Göktekilerin durumunun da Allah’ın yaratma ve tekvînine dayandığı hususunda herhangi bir şüphe yoktur.
Cenab-ı Hakk, “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Bütün işler, ancak Allah’a döndürülür.” buyurmuş, bu iki kelamın başında da “Allah” lafzını tekrarlamıştır. Bundan gaye ise Cenab-ı Hakk’ı ululamayı tekiddir. Cenab-ı Hakk’ın bundan maksadı ise mahlukatın başlangıcının kendisinden olduğu gibi sonunun da kendisine döneceğini beyan etmektir. Buna göre Cenab-ı Hakk’ın, “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” buyruğu O’nun el-Evvel olduğuna; “Bütün işler, ancak Allah’a döndürülür.” buyruğu ise O’nun el-Âhir olduğuna işarettir. Bu da O’nun hüküm, tasarruf ve tedbirinin, insanlarının başlangıcını ve sonunu ihata ettiğine ve bütün sebeplerin kendisine nispet edilip bütün ihtiyaçların O’nun katında sona erdiğine delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟ [Bütün işler, ancak Allah’a döndürülür.] buyruğundaki edat, Cenab-ı Hakk’ın bir mekânda ve bir cihette bulunduğuna delalet etmez. Bilakis bundan murad, varlıkların ancak O’nun hükmünün içe işleyen bir tesir halinde olduğu ve sadece O’nun yargısının hükümran olacağı bir yere varacağı hususudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ cümlesi atıf üslubuyla ıtnâbdan tezyîle girer. Göklerdeki ve yerdekiler onun olduğuna göre onların durumunun düzgün olmasını ister. Onlara zulmetmek istemez. Yaptıklarının karşılığını vermekten başka onlara zarar vermeye ihtiyacı yoktur. Her şey O’na döndürülür. Ve O, ne yapılan bir iyiliği ne de yapılan bir kötülüğü karşılıksız bırakmaz. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)