Âl-i İmrân Sûresi 110. Ayet

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ  ١١٠

Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كُنْتُمْ siz oldunuz ك و ن
2 خَيْرَ en hayırlı خ ي ر
3 أُمَّةٍ bir ümmet ا م م
4 أُخْرِجَتْ çıkarılmış خ ر ج
5 لِلنَّاسِ insanlar için ن و س
6 تَأْمُرُونَ emrediyorsunuz ا م ر
7 بِالْمَعْرُوفِ iyiliği ع ر ف
8 وَتَنْهَوْنَ men’ediyorsunuz ن ه ي
9 عَنِ -ten
10 الْمُنْكَرِ kötülük- ن ك ر
11 وَتُؤْمِنُونَ ve inanıyorsunuz ا م ن
12 بِاللَّهِ Allah’a
13 وَلَوْ eğer
14 امَنَ inanmış olsaydı ا م ن
15 أَهْلُ ehli ا ه ل
16 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب
17 لَكَانَ elbette olurdu ك و ن
18 خَيْرًا hayırlı خ ي ر
19 لَهُمْ kendileri için
20 مِنْهُمُ onlardan
21 الْمُؤْمِنُونَ inananlar da var ا م ن
22 وَأَكْثَرُهُمُ ama çokları ك ث ر
23 الْفَاسِقُونَ yoldan çıkmışlardır ف س ق
 

Bu âyet, iyilik yolunda insanlığa önder ve örnek olmayı hak eden müslümanların başlıca niteliklerini göstermektedir. Buna göre onlar Allah’a iman ederler. Bunun gereği olarak peygambere, kitaba, âhiret gününde hesap vereceklerine ve diğer iman esaslarına inanırlar. İslâm’ın öğrettiği güzel ahlâka sahiptirler; iyiliği emreder, kötülüğü engellerler ve imanlarının gereğini yerine getirirler. Onlar iyi amel sahibi olmaları, aşırılık ve sapkınlıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, mûtedil ve dengeli tutum ve davranışları sebebiyle insanlığa örnek ve rehber olmaya hak kazanmışlardır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

 

Riyazus Salihin, 189 Nolu Hadis

Nu’mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ’ dan rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar:

Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz, dediler.

Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” 

Buhârî, Şirket 6; Şehâdât 30. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 12

 

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ

 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamir  كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. خَيْرَ  kelimesi  كُنْتُمْ ’ ün haberi olup, fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اُمَّةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ  cümlesi,  اُمَّةٍ ‘ nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.  

Fiil cümlesidir. اُخْرِجَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. لِلنَّاسِ  car mecruru  اُخْرِجَتْ  fiiline mütealliktir.

تَأْمُرُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’ ün ikinci haberi olarak mahallen mansubdur.  

تَأْمُرُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْمَعْرُوفِ  car mecruru  تَأْمُرُونَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَنْهَوْنَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنِ الْمُنْكَرِ  car mecruru  تَنْهَوْنَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. تُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِاللّٰهِ  car mecruru  تُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُؤْمِنُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’ dir. 

اُخْرِجَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  خرج ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مَعْرُوفِ , sülâsi mücerredi عرف  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

مُنْكَرِ , sülâsi mücerredi نكر  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.  

 

 وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayri cazim şart harfidir. اٰمَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَهْلُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  

كَانَ ’ nin ismi müstetir olup takdiri  هو’ dir.  خَيْرًا  kelimesi  كَانَ ’ nin haberi olup fetha ile mansubdur.  لَهُمْ  car mecruru خَيْرًا ’ e mütealliktir. 

لَوِ  şart harfinin cevabı müsbet mazi fiil olduğunda başına gelen lam harfi zaiddir, sadece tekid ifade eder ve hazfi kelamda iycaz için olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr,Vakıa/ 70)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اٰمَنَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ 

 

İsim cümlesidir. مِنْهُمُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمُؤْمِنُونَ muahhar mübteda olup, ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

وَ  atıf harfidir. اَكْثَرُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْفَاسِقُونَ  haber olup, ref alameti  وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Veya اَكْثَرُ  mukaddem haber, الْفَاسِقُونَ  muahhar mübtedadır. 

الْفَاسِقُونَ ; sülâsi mücerredi  فسق olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَكْثَرُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)



 
 

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nakıs fiil  كَانَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’ nin haberi olan  خَيْرَ اُمَّةٍ ’ nin izafetle marife olması az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur. 

خَيْرَ , sıfat olmasına rağmen öne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Hayırlı ümmet’ yerine, [ümmetin hayırlısı] buyrulmuştur. Bu ifadede bir vurgu vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

اُمَّةٍ ‘ deki tenvin tazim ifade eder.

خَيْرَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ  cümlesi,  اُمَّةٍ  için sıfattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu cümlenin  كان ’ nin ikinci haberi olması da caizdir.  

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

اُخْرِجَتْ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ  cümlesi nakıs fiil  كَانَ ’ nin ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  خَيْرَ اُمَّةٍ ’in hali veya sıfatıdır, ya da beyanî istînâftır.

وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ  cümlesi, aynı üslupta gelerek makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ  cümlesi ile  تَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

تَأْمُرُونَ - تَنْهَوْنَ  ve  الْمُنْكَرِۜ - الْمَعْرُوفِ  kelime grupları arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الْمُنْكَرِ  ve  الْمَعْرُوفِ  kelimelerinin ism-i mef’ûl vezninde gelmesi bu fiillerin başkası tarafından o kişinin üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.

Bu cümle 104. ayetteki cümlenin ufak farklılıklarla tekrarıdır. İki ayet arasında ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Tezayüf sebebiyle makabline matuf olan  وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır. 

Ayette cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Hayırlı ümmet olmadaki cem’, ümmetin marufu emretmek, münkiri nehyetmek, Allah'a iman etmek şeklinde özellikleri sayılarak taksim edilmiştir.

تَأْمُرُونَ - تَنْهَوْنَ - تُؤْمِنُونَ  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belagat)

اُخْرِجَتْ  fiilinde istiare vardır. Gönderilmiş, hazırlanmış manasındadır.

Buradaki muzari fiiller haber üslubunda ama emir manasında gelmiştir. Ayrıca muzari fiilin devam ve yenilenme manasını ifade eder.

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ  ifadesindeki  كان, bir şeyin geçmiş zamandaki varlığından belli belirsiz bahsetmekte olup geçmişteki bir yokluğa ve kopukluğa delalet etmemektedir. Bu ifadenin, “Siz Allah’ın ilminde en hayırlı ümmet idiniz.” anlamına geldiği; “Sizden önceki ümmetler arasında sizden ‘en hayırlı ümmet’ diye söz edilirdi.” anlamında olduğu da söylenmiştir.  تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ  [Çünkü marûfu emredersiniz…] ifadesi, onların neden en hayırlı ümmet olduğunu açıklayan yeni bir cümledir.  وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ  [Allah’a iman edersiniz.] ifadesinde, “Allah’a iman” ifadesiyle iman edilmesi gereken her şey kastedilmiştir. Zira iman edilmesi gereken şeylerden Peygamber (s.a.v), kitap, ahiret, hesap, ceza veya sevap gibi şeylerden bir kısmına iman eden kimsenin imanı itibara alınmaz ve Allah’a iman etmemiş gibi olur! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Zeccâc şöyle demiştir: “Siz en hayırlı bir ümmetsiniz.” ayetinin zahiri, Hz. Muhammed’in (s.a.v) ashabına bir hitaptır, fakat bütün ümmet-i Muhammed hakkında umumi bir ifadedir. Bunun bir benzeri de [Sizin üzerinize oruç yazıldı.] (Bakara Suresi,183) ve [Sizin üzerinize kısas yazıldı.] (Bakara Suresi,178) ayetleridir. Bütün bunlar lafızları bakımından o zamanda mevcut olan Müslümanlara bir hitaptır. Fakat bunlar aynı zamanda bütün Müslümanlar hakkında umumi bir hitaptır. Bu ayette de böyledir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

Kaffâl şöyle demiştir:  اُمَّةٍ “Ümmet” kelimesinin asıl manası, “aynı şey üzerinde ittifak etmiş bir cemaat” demektir. Buna göre ümmet-i Muhammed, Allah’a iman etmek ve Hz. Peygamberin nübüvvetini ikrar etmekle tavsif edilmiş bir cemaattir. Bir kimsenin davetinin topladığı herkese, “Onlar Onun ümmetidir.” denilir. Ancak ümmet kelimesi tek başına zikredildiğinde birinci mana anlaşılır. “Ümmet, şunun üzerinde ittifak etmiştir.” denildiğinde bundan ümmet-i Muhammed anlaşılır. Hz. Muhammed’in (s.a.v) kıyamet gününde, “ümmetim, ümmetim…” diyeceği rivayet edilmiştir. Binaenaleyh bu gibi yerlerde geçen “ümmet” kelimesinden Hz. Muhammed’in (s.a.v) peygamberliğini kabul eden kimseler anlaşılır. Fakat Onun davet ve tebliğinin muhatabı olan diğer insanlar için “Onlar, ümmet-i davettir.” denilir. Onlara ancak bu şekilde “ümmet” ismi verilebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ  ayette geçen el-marûf ve el-münker kelimelerinin başındaki elif-lam istiğrak ifade etmektedir. Bu da onların marûf olan her şeyi emredip münker olan her şeyden sakındırmalarını gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ  Burada niçin sadece Allah’a iman zikredilmekle yetinilmiş, gerekli olduğu halde, Hz. Muhammed’in (s.a.v) peygamberliğine iman zikredilmemiştir? Cevap: Allah’a iman, peygambere imanı gerektirir. Çünkü Allah’a iman etmek, ancak peygamberin doğru söylediğine inanmakla olur. Peygamberin doğru söylediğine iman ise ancak iddiasına uygun mucizeler getirdiği zaman yerinde olur. Çünkü mucize, sözün doğruluğunu bildirip kabul etme yerine geçer. Peygambere inanmak Allah’a imanın ayrılmaz bir vasfı olmuş olur. İşte bu inceliğe dikkat çekmek için ayette sadece Allah’a iman zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ  cümlesi “Sizler Allah’a, Resulü’ne, kitabına, ahirete, haşr ve neşre, ceza gününe, hesaba ve inanılması gerekli (vacib) her şeye iman edersiniz.” demektir.

İmanın tafsilatı ayette sarahatle zikredilmemiştir. Çünkü bu imanın, müminlerin imanı olduğu gayet açıktır. Bir de bu iman, Allah’a gerçek manada bir imandır. Ehl-i kitabın imanı gibi eksik bir iman değildir. Fakat burada yalnız Allah’a iman zikredilmiştir. Nitekim Nisa Suresinin 150 ve 151. ayetlerinde şöyle buyurulur: [O kimseler ki Allah'ı ve peygamberlerini inkâr ederler. Allah ile peygamberleri arasını ayırmak isterler ve ‘Bazılarına inanırız ama bazılarına da inanmayız.’ derler ve böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak isterler.]  [İşte bunlar gerçekten kâfirlerin ta kendileridir.]

Allah’a iman, vücud ve rütbe olarak, emr-i bi’l-marûf ve nehy-i anil münker (iyiliği emr ve kötülükten men)den önce geldiği halde bu ayette onlardan sonra zikredilmiş olması bu ümmetin insanlar için en hayırlı ümmet olduğuna delalet eder. Bir de bu imanın ehl-i kitabın imanı ile yanyana zikredilmesi amaçlandığı içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَر  cümlesi  وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ  cümlesine takdim edilmiştir. Takdim edilmesinin sebebi, ehemmiyetinden dolayı iyiliği emredip kötülükten nehyetmenin faziletine işaret etmek ve buradaki makama daha uygun olduğu içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mümin zaten iman etmiştir. [Allah’a inanırlar] ıtnâbdan îgāldir. İmanın değerine, ayrıcalığına dikkat çekme nüktesi taşır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen cümlede müspet mazi fiil sıygasındaki  اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ  cümlesi şarttır. 

وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ  [Ehli kitap iman etmiş olsaydı] sözünde onlar için bir istihza vardır.

İman edilecek şeylerin zikredilmemiş olması, çok açık olduğunu ve zihnin başka bir şey düşünmediğini zımnen bildirir.

Lam-ı rabıtanın dahil olduğu  لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ  cümlesi لَوْ ’ in cevabıdır. 

كَانَ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

خَيْرًا  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَانَ - كُنْتُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَهْلُ - اُمَّةٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 5/63)

كَان ’ nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ , Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan s.124)

 مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ


Beyanî istînâf cümlesi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنۡهُم  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمُؤْمِنُونَ  muahhar mübtedadır.

وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ  cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sübut ifade eden cümlenin müsnedün ileyhinin izafetle marife olması sözü kısaltmak ve vecîz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmek içindir.

Müsnedin  الْ  takısıyla marife olması ise bu kişilerin bilindiğini ve bu özelliğin onlarda kemâl dereceye ulaştığını gösterir.

Müsned olan  الْفَاسِقُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ  cümlesiyle  وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الْمُؤْمِنُونَ - الْفَاسِقُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

تُؤْمِنُونَ - الْمُؤْمِنُون - اٰمَنَ - تُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

الْمُنْكَرِ - الْفَاسِقُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَكْثَرُهُمُ  ism-i tafdilin izafetle kullanılışıdır. Muzâf ve muzâfun ileyhin tahkirini bildirir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

الْمُؤْمِنُون  kelimesindeki elif-lam, istiğrak mı ifade eder, yoksa (ahd) yani daha önce geçmiş olan ve bilinen kimseleri mi? Bu elif-lam ahd için olup bilinen kimseleri ifade eder. Buna göre kastedilenler, Yahudilerden Abdullah İbn Selam ile onun etbaı; Hristiyanlardan da Necaşî ile ona tâbi olanlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)