تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعَالَم۪ينَ ١٠٨
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلۡكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. اٰيَاتُ haber olup, damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. نَتْلُوهَا cümlesi, اٰيَاتُ اللّٰهِ ‘ in hali olarak mahallen mansubdur.
نَتۡلُو fiili وَ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَیۡكَ car mecruru نَتۡلُوهَا fiiline mütealliktir. بِٱلۡحَقِّ car mecruru نَتْلُو ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعَالَم۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl مَا ’ nın ismi olup damme ile merfûdur. يُر۪يدُ cümlesi, مَا ’ nın haberi olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يُر۪يدُ damme ile merfû muzari fildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. ظُلْمًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لِ takviye için zaiddir. اَلْعَالَم۪ينَ lafzen mecrur, masdar ظُلْمًا ‘nin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansub, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: 1.Tenvinli olmalıdır. 2. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 3. Masdarın failine muzaf olmalıdır. 4. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ
Ayet, istînafiye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ismiyle marife oluşu, işaret edilenin, yani ayetlerin mertebesinin yüceliğini gösterir, önemini vurgular ve ona tazim ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsûs şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi, aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de ‘‘vücûdun tahakkuku ’’ dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
اٰيَاتُ اللّٰهِ izafetinde tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafzâ-i celâle muzaf olması اٰيَاتُ için tazim ve teşrif ifade eder.
Müsned olan اٰيَاتُ اللّٰهِ ‘ nin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
Cümlede mütekelim Allah Teâlâ olduğu için ٱللَّهِ lafzında tecrîd sanatı vardır.
آياتُ اللَّهِ ‘ den hal olarak gelen نَتْلُوها عَلَيْكَ بِالحَقِّ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَتْلُوها عَلَيْكَ بِالحَقِّ cümlesinde lafz-i celâlden azamet zamirine iltifat sanatı vardır.
Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
بِالحَقِّ car-mecruru, نَتْلُوها fiilinin failinden veya mef’ûlünden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
ذَ ٰلِكَ ve تِلْكَ ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, S. 190)
Kur’an ayetlerinin Peygambere tilaveti, Cebrail’in lisanıyla olduğu halde نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقّ [Onları Sana hakk olarak okumaktayız.] buyurulması, ayetlerin tilavetine son derece önem verildiğini göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ب harf-i ceri burada sebebiye içindir. “Hak sebebi ile” demektir. Diğer anlamları ile Hakka ulaştırarak, yakınlaştırarak, haktan yardım almak, hakka sebep olmak, hakkı zaman ve mekânlara ulaştırmak, hakkı geçerli kılmak, hakkı bir bedel kılmak, küfrün, şirkin, tam karşıtını göstermek, hakkı dikkate sunmak, hakkı kuşatmak, hakkı pekiştirmek üzere sana okuyoruz, demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعَالَم۪ينَ
و ,istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nefy harfi مَا ’ nın dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَا harfi ليس gibi amel etmiştir.
مَا ’ nın haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder.
Müsnedün ileyhin nefiyden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması durumunda bu takdim kesinlikle tahsis ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâllerde tecrîd sanatı ve tekrarlanmasında ıtnâb, cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ظُلْماً ‘ deki tenvin kıllet ve nev ifade eder. Nefy sıyakında nekre umum ifade eder.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
الْحَقِّۜ - ظُلْمًا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Kullar yerine alemler denmesi, daha geniş bir perspektif çizmiştir.
[İşte Allah’ın] vaad ve vaide dair [ayetleri… Onları sana] güzel iş yapanla kötü iş yapanın müstahak olduğu karşılığın kendilerine adilane verileceğini ortaya koyan gerçeğin ta kendisi olarak okuyoruz. Çünkü Allah hiç kimseye zulmetmek istemiyor ki herhangi birini suçsuz yere cezalandırsın ya da bir günahkârın cezasını artırıp güzel iş yapan herhangi bir kişinin mükâfatını eksiltsin. Allah Teâlâ zulüm kelimesini nekre olarak kullanmış; ardından da “hiç kimseye” buyurmuştur. Bu, “Yarattığı hiçbir varlığa hiçbir haksızlık yapmak istemiyor.” demektir. Zatını çirkin şeyleri murad etme ve onlara razı olma özellikleri ile tavsif edenleri derhal cezalandırmayan Allah ne kadar yücedir! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl,Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)
Burada ilk olarak dikkati çeken şey; Kur’an ayetlerinde sayıca, kuvvetçe, servetçe zengin oldukları zikredilen pek çok ümmetin helak olduğunun zikredilmesidir. Bu iman eden kişi ve hitap ettiği kavmi, geçmiş kavimlerin yaptıklarını, yani helak olmalarına sebep olan işlerini biliyorlardı. Yoksa Allah Teâlâ zulmetmez. Bunun için nefy harfi zulüm kelimesinin başına değil de irade fiilinin başına geldi. Yani, zulüm istememek nefyedildi. Bu uslûb, zulmün nefyinden daha belîğdir ve bu ümmetlerin yaptıkları işlerin ne kadar çirkin ve kötü olduğunu ifade eder. Ayrıca bu kişi, kavminin yaptığı helak edici günahlara sadece işaret etmekle yetinmiş, daha ileri gitmemiştir. Bu fasılada dikkati çeken başka birşey de nefy harfinin; fiil olan haberin, takdim edilmiş olan müsnedün ileyhin başına gelmiş olduğudur. Yani ما أنا فعلت ‘’Ben yapmadım’’ cümlesi gibidir. Bu terkip Şeyh Abdu’l-Kâhir’e göre kesinlikle ihtisas ifade eder. İhtisas da, nefyedilen şeyin diğerlerine değil, sadece zikredilen şeye hapsedilmesi, mahsus olmasıdır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 175)
Bu cümlenin ifade tarzında, kâfirlerin zalim olduklarına, kendi nefislerini ebedî azaba maruz bırakarak zulmettiklerine ima vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)